Prof.Dr. Hacı DURAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof.Dr. Hacı DURAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2009 Pazar

Rektörler Komitesi veya Bir Mahfilin Temsilcisi Olarak Fatih Hilmioğlu

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından atanması üzerine, dönemin rektörler komitesi üyelerinin ve bilhassa bu komitenin ateşli üyesi İnönü Üniversitesinin eski rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'nun zihniyeti üzerine yazıldı ve o dönemde yayınlandı.

Hilmioğlu, kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen operasyonların sonuncusunda 13 Nisan 2009 da gözaltına alındı.  Bu makale yazıldığı zaman böyle bir örgütün varlığı hakkında hukuki bir delil henüz yoktu.  Rektörler komitesi ve Hilmioğlu'nun ilgili atamaya gösterdikleri tepkilerin biçimini göz önünde bulundurarak bu yazıyı yazmıştım. Hilmioğlu'nun şimdi gözaltına alınması konuya yeniden güncellik kazandırdı. O dönemde Hilmioğlu ve arkadaşlarının davranışlarını ve söylemlerini esas alarak bunların bir grup ve mahfil üyesi olduğunu savunmuştum. Üniversite değerleri ve akademik ahlak zaviyesinde grupsal davranışın sakıncalarını anlatmıştım. Şimdi böyle bir grubun varlığı hukuki manada gerçek oldu.  Bundan dolayı makalenin tekrar okunması gerektiğini düşünüyorum.

Üniversitelerin idari sorunları, her zaman olduğu gibi, yeniden en önemli gündem konusu oldu. Üniversitelerde idari sorunlar yerine, akademik niteliklerin tartışılması gerekirken, idari sorunların sürekli tartışılması, üniversitelerin amaçlarından saptırıldığının da önemli bir delilidir. Üniversitelerde idari sorunların, çekişmelerin, akademik özgürlüklerin, idari ve mali usulsüzlüklerin ve spekülatif ideolojik suçlama biçimlerinin sürekli olarak gündemde olması ciddi bir durumun mevcut olduğunu göstermektedir. Çünkü bu tartışmalar ve tartışmada güncelleştirilen söylem, üniversitelerdeki idari tartışmanın biçimini ve niteliğini de ortaya koyan, oldukça ilginç bir olaydır. Bu olay üniversite rektörlerinin ve rektörler komitesinin önceliklerinin ne olduğunu da ortaya koymaktadır.

Üniversitelerde daha önceki tartışmalar rektör atamaları ile birlikte gündeme gelirdi. Ancak son tartışma bizzat rektörler tarafından başlatıldı. Yüksek öğretim mevzuatı çerçevesinde hiçbir hukuki konumu olmayan Rektörler komitesinin tutucu üyeleri ve önderleri, üniversitenin akademik özellikleriyle bağdaşmayan açıklamalar yaptılar. Eleştirilerde bulundular.

Bu eleştirileri yapan rektörler komitesi üyeleri, yeni YÖK başkanının icraatlarını ve üniversiteler için ne düşündüğünü, söylemesini beklemeleri gerekirdi. Eleştirilerini akademik düzeyde yapmaları beklenirdi.  Ancak böyle davranmadılar. Önyargılı bir tarzda yeni atanan başkan Özcan'ın özgeçmişini sorguladılar. Hakarete varan ifadeler kullanmaktadırlar. Yeni YÖK başkanının, mevcut anayasamızda yer alan bilimsel serbestlik, üniversitenin bilime odaklanması gereği, konusunda yaptığı açıklamaya da itiraz ettiler.

Başkan Özcan'ı Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e benzettiler. Bu benzerliğin doğru olup olmadığı bir yana, ancak bu benzerliği eleştiri konusu yapmak, çok daha garip bir durumla bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum, benzetmeyi yapan ve benzerliği eleştiri konusu yapan rektörlerin bilimsel davranmadıklarını, siyasi ve bürokratik önyargılara göre davrandıklarını gösterir. Çünkü bilimsel açıklama, tecrübe ve gözleme dayalı olmalıdır. Bilim kuruluşlarımızın başında bulunan bu rektörlerin, bilim yöntemine uygun olmayan tutumlar içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Anlaşılan sayın başkanın atanmasından sonra Rektörler komitesince oluşturulan cephenin öncülüğünü yapanların gösterdikleri tepkilere bakılırsa havadan nem kapmaktadırlar. Sayın YÖK başkanı ayrıntılı bir açıklama yapmadı. Söylediği iki husus var: üniversitede bilimsel serbestlik olmalı, bilimsel araştırmaların niteliği ve niceliği arttırılmalı. Bilindiği gibi,  bunlar mevcut anayasamızda da yer alan iki önemli ilkedir. Başkan ayrıca bilime ilginin artması halinde üniversitelerdeki idari yasakların ve sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağını da söyledi. Cepheyi oluşturan rektörlerin bu  ifadelerden rahatsız olmaları ve bu açıklamaya tepki göstermelerinin nedenini, kendi meslekleri açısından düşündüğümüzde, anlamak zordur. Ancak Rektörlerin bu tepkileri ve önyargıları, komite üyelerinin idari sorunların, sorun olarak kalmasından yana olduklarını gösteren bir tutum içinde olduklarını da göstermektedir.

Rektörler komitesi üyelerinin ve özellikle İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu'nun son yıllarda  Türkiye'nin politik gündemi konusunda, verdikleri beyanatlara baktığımızda, kendilerini bilimin, yasanın ve demokratik süreçlerin üstünde bir güç olarak gösterme çabası içinde oldukları anlaşılmaktadır. Sanırım son atamaya gösterdikleri tepkinin nedeni, kendi aralarında oluşturdukları "cemaatin ve komitenin" zaman içerisinde işlevsiz kalma endişeleridir. Bu endişeler son birkaç yıldır üniversitelerin ne kadar bilimden uzaklaştırılmaya çalışıldığını da göstermektedir. Çünkü komite sözcüleri ve öncülerinin kaygıları bilim değil, "idari iktidar ve çekişmeler" olmaktadır.

Daha önce, rektörü oldukları üniversitelerdeki bilim adamlarını sorun olarak gören bu rektörler, şimdi Cumhurbaşkanını ve O'nun atadığı YÖK başkanını da kendileri için sorun olarak görmeye başladırlar. Onların bu tutumunun bilim, demokrasi, cumhuriyet ve ülkenin gelişmesiyle alakalı olmadığı, gösterdikleri tepkinin biçiminden tahmin edilebilir. Rektörler  komitesi ve cemaatinin üyeleri, Roma Lejyonerleri gibi, kendilerini vatan ve devlet kahramanı olarak kamuoyuna sunmayı da ihmal etmiyorlar.

Başta İnönü üniversitesi rektörü, Fatih Hilmioğlu olmak üzere, cepheyi oluşturan kimi rektörlerin iddialarına bakılırsa, kendileri cumhuriyet savaşçılarıdır. Ancak cumhuriyet değerlerine göre davrandıkları da yok. Cumhuriyetin değerlerine göre üniversiteyi yönettikleri şüpheli olan bu komite mensuplarının tutumunu "iktidarda kalma ve yönetme hırsı güdüsüyle" açıklamak belki de daha doğrudur. Bu lejyöner cephesinin tutumlarının bilimsel değeri konusunda bir tartışma açmak zaten, hem geleneksel bilim anlayışının, hem de çağdaş bilim anlayışının kavramlarıyla izah edilemez.  Ancak ne gariptir ki bu lejyöner cephesi, milli ve demokratik cumhuriyetimizin en önemli bilim kuruluşu olan üniversitelerin başındadır.

Öncelikle bu lejyönerlerin oluşturduğu cephenin iddialarına bakmak gerekir. Cephenin en hararetli ve keskin savaşçısı, basında çıkan açıklamalarına bakılırsa Fatih Hilmioğlu'dur. Hilmioğlu 2002 yılında sayın Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer'e üniversitelerde ders vermesi sakıncalı olan çok sayıda yobaz, bölücü ve vatan haini öğretim üyesinin olduğunu söylemekte ve sayın Cumhurbaşkanından bunların üniversitelerden atılması için himmet beklemektedir. Konunun bilim geleneği, hukuk ve insan hakları ile ilgisini bir yana bırakmaktadır. Oldukça keskin, tutucu ve katı bir tutumla, bu fırsatın kendisine verilmesi çağrısında bulunmaktadır.

Hilmioğlu'na göre hangi özellikleri olan öğretim üyeleri bölücüdür, mürtecidir, yobazdır, vatan hainidir? Bu soruya, Hilmioğlu'nun icraatlarında karşılık bulmak çok zordur. Çünkü terör örgütünün İngiltere sözcüsünü kendi üniversitesine öğretim üyesi olarak atamak istediği basına yansımıştı.   Cumhurbaşkanına söz konusu açıklamayı yaptığı zaman bir liste verdiyse, belki o listeden yola çıkılarak hangi özelliklerdeki öğretim üyelerinin bölücü, mürteci ve yobaz olduğunu anlayabiliriz. Veya hangi öğretim üyelerine yedi yıllık rektörlüğü döneminde hakları olan kadrolarını vermedi ve onları tecrit etti? Bunları tesbit edersek yine niyetini anlarız. Veya üçüncü bir yol daha izleyebiliriz. İnönü üniversitesinde ve tedviren rektörlüğüne atandığı Adıyaman üniversitesinde çalışan öğretim üyelerine bir anket uygulayarak da rektörün kimleri kast ettiğini öğrenebiliriz. Ancak bir yıllık bir sürede, Hilmioğlu'nu toplamda beş altı defa dinleyen birisi olarak bende bu konuda bir kanaat oluşmadı. Onun kendisine itaat edenleri vatansever, diğerlerini ise yukarıda belirtilen kategorilere göre damgaladığı izlenimini edindiğimi belirtebilirim.

Cepheyi oluşturan rektörler şimdiye kadar ki uygulamalarında toplam ne kadar öğretim üyesini üniversitelerden uzaklaştırdı? Sayısını bilmiyorum.. Ancak lejyonerlerin tepkisinin akademik ve bilimsel bir endişeden kaynaklanmadığı da açıktır. O zaman tepki gösterme nedenlerini başka gerekçelerde aramak gerekir.

Bilindiği gibi, grup üyeliği süreci hakkında yapılan sosyo psişik araştırmalara göre, zeki, akıllı, başarılı ve bilim yöntemini benimsediklerini iddia edenler bile, bireylik yitimi sürecine katılırlar. Bireylik yitimi sürecindeki insanlar, grupsal değerler, grubun oluşturduğu heyecan ve coşkuya kendilerini kaptırarak kimlik kaybına uğrarlar. Bu davranışın tipik örneklerinden birisi "rektörler komitesi, cemaati veya mahfili" tarafından YÖK üyeliğine teklif edilen Prof. Celal Şengör'ün tepki biçimidir. Şengör'ün kendini YÖK üyeliğine teklif eden rektörlere karşı duyduğu bağlılık ve bu bağlılığa göre diğer insanlara gösterdiği tepki hiçbir bilimsel kuramla açıklanamaz. Bu oluşum içindeki insanlar, davranışlarını kontrol edemezler, bilinçaltı tutkuları ile davranırlar. Akıl-dışı dürtülerle regressif  olurlar. Bu tür kişilerin sosyal ve kişisel kontrol mekanizmaları işlemez.

Hilmioğlu ve Şengör örneği üniversitelerimizin "belli bir mahfile bağlı gruplarca" yıllarca yönlendirilmeye çalışıldığını göstermektedir. İşte bunun içindir ki akılcı, pozitivist, aydınlanmacı olduğunu söyleyen bu adamlar aşırı tutucu olabilmektedirler. Çünkü bu tür inançları taşıyanlar, "mahfilin iktidarını, kadrolaşma arzusunu ve yönetme hırsını", her türlü bilimsel, demokratik ve ahlaki değerin üstünde görürler.

Nizam'ul-Mülk, "Sultanların en iyisi ilim ehli ile oturup kalkan sultandır. Alimlerin en kötüsü ise, sultanlarla oturup kalkandır" demiş. Ancak alimlerin kendileri sultan olma çabasında ise ve saltanatlarını korumayı her türlü değerden daha önemli görüyorsa, üniversitelerin durumunun ne kadar vahim bir hal aldığı da ortadadır. Sayın yeni YÖK başkanını idari ve iktidar çekişmeleri içine çekmeye çalışan rektörler komitesi üyeleri bu önyargılı tutumlarıyla, maalesef ülkenin bilim kültürüne zarar vermeye devam ediyorlar.

Devamını Oku...

19 Mart 2009 Perşembe

Çanakkale Savaşlarını Hatırlarken

Milletlerin tarihinde çok sayıda savaş vardır. Tarihi sadece barışla geçen bir millet yoktur. Bir çok milletin kendini bir millet olarak ifade etmesi kazandığı bir savaştan sonra gerçekleşmiştir. Mesela Amerika'ının bir millet haline gelmesi, İngiltere'ye karşı başlattığı istiklal savaşı ile mümkün olmuştur. Aynı şey modern çağın büyük aktörü olarak bilinen, İngilizler, Almanlar, Fransızlar vb. diğer milletler için de geçerlidir.

Savaşın milletlerin tarihinde önemli bir rol oynadığı tarihi bir gerçektir. Ancak buna rağmen, savaş bütün toplumlarda istenmeyen bir eylemdir, harekettir. Esas olan barıştır, huzurdur. Hangi milletin kültürüne, inancına ve örfüne bakarsak bakalım, hepsinde barışı esas, yeri geldiğinde ise savaşı kaçınılmaz bir toplum davranışı bir milli duruş olarak görürüz.

Savaşlar milletlerin ve ülkelerin tarihinde çok olmakla birlikte, bazı savaşlar çok daha önemlidir. Bir çok savaş unutulur. Sadece tarihçilerin bildiği bir araştırma konusu olarak kalır. Mesela Osmanlı devletinin Avusturya, Rusya, İran, Venedik vb. bir çok ülke ile yaptığı bir çok savaş vardır. Bu savaşların olduğunu, yaşandığını, ancak tarih kitaplarından öğreniriz. Ancak öyle savaşlar vardır ki, onları, dedemizden, annemizden, okuma yazma bilmeyen bir halk masalı anlatıcısından, ozanlardan, şairlerden hasılı yaşlı genç bütün toplum aktörlerinden öğreniriz, duyarız. Bu savaşlar, destan olmuştur, ruh olmuştur, milli duruşa ve varoluşa ilham olmuştur. İşte Çanakkale savaşı bizim için böyle bir savaştır.

Çanakkale savaşının acıları, inançları, yiğitlikleri hasılı bütün duyguları, ninni olmuştur, beşiğimizde annemiz tarafından kulağımıza kim bilir kaç defa okunmuştur. Türkü olmuştur, çobanından ev hanımına, diplomalısından diplomasızına, zengininden fakirine, komutanından askerine, kırda, atölyede, büroda, çarşıda pazarda, mutfakta Türkün ve Müslüman'ın olduğu her ortamda söylenen ve tekrarlanan bir Türkü. Şehitliğin, kahramanlığın, fedakarlığın, yiğitliğin gün yüzüne çıktığı, yaşandığı bir ortamdır, bir meydandır, Çanakkale savaşı.

Çanakkale savaşları bizim için bir yeniden dirilme ruhu olmakla birlikte, Yunanlılar için de böyledir. Onlar için de milli bir bilincin öyküsüdür. Yunanlıların mili bilinç edinmelerinde Truva savaşları için yazılan destanlar önemli birer ikon olmuştur, simulakr olmuştur. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Mora'da ortaya çıkan Yunan isyanları, ruhunu, ilk çağlarda Çanakkale'de meydana gelen Truva savaşlarından almıştır. Truva savaşları efsaneleri, dağılmış, kimliğini unutmuş, dağınık yaşayan Rumları birleştiren, Yunanistan denilen coğrafya'da bir araya getiren bir değer olmuştur. Mora'daki Yunan isyanını başlatanlar bu savaşların efsanelerine dayanarak millet olma söylemini meşrulaştırmaya çalıştılar.

İlkçağın yunanlı ozanı Homeros, İlyada ve Odessa destanlarının konusunu, Çanakkale'de, Truva'da yaşanan savaşlardan almıştır. Homerosun anlatılarına göre, Truva savaşları. kandırmanın, hilenin, saldırganlığın, vahşetin, galibiyet getirdiği bir savaştır Yunan mitolojisinin baş yapıtı olan bu destanlara bakılırsa, kahramanlık, yiğitlik, cesaret ve dürüstlük; sahtekarlığa, kurnazlığa ve cinselliğe kurban edilmiştir. Bu maskeler Truva atı olarak çok yüzlülüğün, sahtekarlığın, iktidar ve otorite yardakçılığının simgesi olmuştur. Siyasette kuralsızlığın, değer tanımazlığın ve ahlaksızlığı uyulması gereken tabii siyasi davranış olarak görülme nedeni Truva atı benzetmesidir. Makyavelist tutumlar ve davranışlar olarak bilinen siyasi ve bürokratik davranışlar, belki de akaidi temellerini bu rezil savaşın efsaneye dönüşmüş hikayelerinden almaktadır. Truva savaşlarının bu teması, mitolojik bir gösterim biçimi olarak, binlerce yıl, Yunan ve Batı trejedyasının ilhamı olmuştur. Böyle olduğu için tabii siyasi davranışın kuralı olarak mütalaa edilmişlerdir.

Tarihe yön veren iki savaş. Aynı bölgede yaşandılar. Aynı denizde, aynı boğazda cereyan ettiler. İlk çağlardaki Truva savaşları hala saldırılarını sürdüren Batılı emperyalist güçlerin rehberi olmaktadır. 20. yüzyılın başında gerçekleşen ve Çanakkale savaşı olarak adlandırılan savaş ise doğulu Müslüman milletlerin varoluş mücadelesinin örneğini oluşturmaktadır. Sembolü olmaktadır. Truva savaşlarının yaşayan heyulası, emperyalizmle özdeşleşmiştir. Çanakkale savaşlarının yaşayan ruhu kurtuluş mücadeleleriyle özdeşleşmiştir.

Truva savaşları İlyada ve odessa destanları ve hikayeleri olarak Yunan milli ruhunun ve Çağdaş Batı uygarlığının emperyalist duygularının ruhu olarak bizi gölgelemektedir. Kaç bin yıldır bu ruh, Truva atı olarak şöhret bulmuştur. Dünya tarihinin son dört yüzyılı, Truva atı maskesinin ustaca kullanıldığı işgallerle, sömürülerle, sahte barış, özgürlük, kalkınma, gelişme ve eşitlik mücadeleleri ile geçmektedir. Bu sahte yüzlü bulut, demokrasi, oryantalizm, eşitlik, etnik kimlik, yeni dünya düzeni, küresel değerler, vb. maskelerin gölgesi ile biz kendini bilmez toplumlara ihsanda bulunmaya maalesef devam etmektedir.

Diğeri Çanakkale savaşı olarak şöhret bulmuştur. Bu savaşın destanını ise Türk istiklal savaşının şairi Mehmet Akif söylemiştir, yazmıştır. Ancak bu destanın söylenmesi ve yazılması çok şükür ki bitmedi. Akif'in yazdığı destan örnek olarak tekrarlanmaktadır, Şairlere, ozanlara, yazarlara, araştırmacılara ilham olmaktadır. Ozanlarımız, şairlerimiz, ediplerimiz hala bu savaşın şiirini, hikayesini yazmaya devam ediyorlar. Çünkü bu savaş bitmedi. Hala canlı olarak yaşanmaktadır. Bitmemesi de gerekiyor.

Çanakkale'de atalarımız dürüstçe, kahramanca, hile ve kandırma yollarına baş vurmadan vuruştu, savaştı. Al kanını o topraklara hilal ve yıldız olsun, diye döktü. Namuslarını, vatanlarını ve ocaklarını düşman istilasına karşı korumak için mücadele ettiler. Savaşın destanını yazan Mehmet Akif bu fedakarlığı Bedir savaşının aslanlarının duruşuna, mücadelesine benzetti. Allah'ın sevgili kulu peygamber (a.s)'ın kucağına sığındılar. O kucağa kavuşmanın mutluluğunu, kanlarını dökerken yaşadılar. Bunu vazife ve ödev olarak yaptılar. Ganimete, ikbale, mevkiye, makama ve zevke yönelmediler. Geride kalan nesillerine bir örnek bıraktılar. Bu örnek davranış, Batı canavarına ve emperyalizme karşı durmaktır, sebat etmektir, direnmektir, çalışmaktır, üretmektir, savaşmaktır. Savaşı kazandılar. Ancak kendilerinden sonrakiler yine Truva atı hilesine kandılar.

Truva atı, bu kez, mandacılık olarak karşımıza çıktı. Güçsüzlük, takatsizlik, yetersizlik ruhiyatı olarak içimize sindi. Bu sahte maske bilincimizi o kadar köreltmiştir ki, Afrika'da, uzak Asya'da, Sibirya'da Amerika kıtasında açılan Türk okullarını göremiyoruz. Avrupa'da yakılma pahasına varoluşunu sebatla sürdüren Türkleri, Arapları fark etmiyoruz. Gönüllü Türk kuruluşlarının Endonezya'da, Pakistan'da, Afrika'da mazlum, mahzun, miskin ve yoksul insanlara ulaştırdığı sağlık, gıda, barınma yardımını kendimiz için bir güven kaynağı olarak algılamıyoruz. Filistinlilerin ölümüne süren bir yüzyıllık direnişinin ne kadar onurlu bir misal olduğunu fark edemiyoruz. Bu Truva atı heyulası hala aramızda dolaşmaktadır. Gölgesi gölgemize karışmıştır. Ayıklayamıyoruz. Her gön yeni bir söylem ve fikirle bizi aldatmaya devam ediyor.

Ama çok şükür, Çanakkale'de dökülen kan hemen sonra Türk istiklal savaşı oldu. Anadolu'da Mustafa Kemal oldu, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Sarıklı mücahit ve Mehmetçik oldu. Kahraman Maraş'ta Sütçü İmam, Erzurum'da Nene Hatun ve Gaziantep'te Şahin oldu. Bitmedi, tükenmedi. Pakistan'da Cinnah ve İkbal olarak doğdu. Çanakkale'de atalarımızın döktüğü kan şimdi Azerbaycan'da, Irak'ta, Çeçenistan'da, Gazze'de, Filistin'de, Bosna'da, Afganistan'da, Afrika'da direniş oldu. Mücahit oldu. Truva atı olarak gölgesi üstümüzde dolaşan emperyalizme karşı hilal oldu, yıldız oldu. Bu savaşın şehitlerini, gazilerini rahmetle hatırlıyor. Onların hatırasını yaşatma inancını benden eksik etmemesini, yüce Rabbimden diliyorum.

Devamını Oku...

9 Şubat 2009 Pazartesi

Barakomani ve Çıplak Kral

Amerikan başkanlık seçimleri, uzun zamandan beri Türkiye'de gündemin en önemli konuları arasına girmektedir. Başkan adaylarının seçim kampanyaları, propagandaları, günlük konuşmaları Türk kamuoyunda ve basınında çok fazla yer alır. Türkiye'deki bir çok siyasi partinin seçim sürecindeki kampanyalarından daha çok işlem görür. Sanki Amerika'ya değil de Türkiye'ye bir başkan seçilecek gibi bir hava estirilmeye çalışılır. Hepimiz buna alıştık. Bundan dolayı bu durum artık fazla yadırganmıyor.

Amerika'nın son başkanlık seçimi, konuya kendimizi daha fazla kaptırmamıza neden oldu. Bunun da temel nedeni Barack Hüseyin Obama'nın demokratların adayı olarak seçim sürecini tamamlaması ve Amerika'nın başkanı olmasıdır. Obama'ya sadece Türkiye'de değil bütün Ortadoğu'da tahmin edilenin de ötesinde bir ilgi oldu. Bu ilgiyi "Barackomania" olarak tanımlayan yazarlar da oldu. Başta Newsweek dergisi olmak üzere bir çok dergi, Obama'ya olan bu bağlılığı, hayranlığı ve tutkuyu "Barackomania" olarak adlandırdı. Hatta Türkiye'nin "Barackomania hastalığına" tutulan kimi gazetecileri ve yazarları, Türkiye'nin başbakanının bazı söylemlerini; "Obama gibi geldi. G. Bush gibi davranıyor" diyerek ağır bir şekilde eleştirdiler. Üstelik bu köşe yazarı, Obama daha başkan olmadan ve hiçbir icraata başlamadan ve onun hiçbir icraatını görmeden bu eleştiriyi yaptı.

Obama hayranlığı, o kadar fazla oldu ki bir çok Afrika ve İslam ülkesinde halk sokaklara döküldü. Kutlamalar yaptı. Tarihçiler O'nun Osmanlı vatandaşı olduğunu söyleyerek kökenine ilişkin yakınlıklar kurmaya çalıştı. İslam dünyası seçkinlerinin büyük kısmının Amerika'ya hayranlık duyduğu bilinen bir durumdur. Muhtemelen Obama'nın bizden biri olarak gösterilmesi için öteden beri mevcut olan bu Amerikan hayranlığı duygusu etkili olmuştur. Ancak Obama'nın Siyahi bir Afrikalı ve Müslüman kökenli bir ailenin çocuğu olması, hayranlığın düzeyini daha da arttırdı. Onun tamamen bizden birisi olarak tanıtılmasına ve gösterilmesine neden oldu. Sonuçta Amerika'ya bağlılık stratejik bir tercih olmaktan öte, "Barackomania" diye adlandırılan bir psişik hastalığa dönüştü. Amerikan hayranlığı "Barakomania" hastalığı ile bir ikona dönüştü, bir simulakr olarak dolaşıma girdi.

Mani, psişik bir bozukluktur. Belirtileri ise, düşünce uçuşması, çağrışımın artması, aşırı sevinç, neşe ve duygulanım düzeyi taşkınlıklarıdır, geçici muhakeme bozukluklarıdır. İslam dünyasında bir çok kişinin Amerika Başkanı Barack Obama'ya hastalık düzeyinde hayranlık duyması, Müslümanlar için çok önemli bir sorundur. Bunun üzerinde ayrıntılı durmak lazımdır. Ancak bu makalede bu konuyu ele almayacağım. Çünkü bu soruya cevap bulmak için, Müslüman toplumların sosyo-kültürel ve psişik durumunu ayrıntılı olarak incelemek gerekmektedir. Bu makalede sadece Obama'nın Müslümanlar hakkında yaptığı birkaç açıklamaya değineceğim. Çünkü bu açıklamalar, Amerikanın siyahi başkanının Müslümanlar hakkındaki kanaatini, bize O'nun bu teveccühü hak edip etmediğini gösterecek kadar ipucu içermektedir.

Obama'nın Müslüman dünya hakkındaki düşüncelerini ve niyetlerini üç tane açıklamasını esas alarak değerlendireceğim.

Bunlardan birincisi, başkanlığa hazırlık çalışmasını başlatırken İran'la ilgili olarak yaptığı açıklamadır. Ocak 2008'de: "Radikal bir din devletinin elinde nükleer silah bulunması, çok ama çok tehlikelidir. Askeri harekat dahil, tüm önlemleri göze almalı", diyerek G. W. Bush'un İran'a karşı olan önyargılı tutumunu açıkça destekledi.

İkincisi görkemli göreve başlama ve yemin töreninde yaptığı konuşmada; "Müslüman dünyasına sesleniyorum, karşılıklı çıkarlarımız var. Yumruğunuzu açın, elinizi sıkacağız." Dedi.

Üçüncüsü ise Amerika'nın kurucu liderlerine, kanunlarına ve geleneklerine bütün konuşmalarında altını çizerek vurgulu bir tarzda bağlı olduğunu dile getiren konuşmaları. Seçim zaferi konuşmasında başlangıç cümlesine kimse dikkat etmedi. Ancak bizim konumuz için bu cümle O'nun niyeti hakkında çok şey anlatmaktadır. "Amerika'da her şeyin olabileceğine dair kanaati olanlar varsa; Amerika'nın kurucularının amaçlarının hala geçerli olup olmadığından şüphelenen kimseler varsa, ve hala Amerika'nın demokratik bir ülke olduğundan şüphelenen kimseler varsa, bilsinler ki bu gece(benim başkan seçilmem/zaferim) onlara bir cevaptır". 21 Ocak 2009'daki yemin töreni konuşması da benzer cümlelerle başladı: "Kurucu metinlerimize olan inancımızla yola devam ediyoruz.....Bir kez daha dünyaya liderlik yapma görevini üstlendik.....Ruhumuzu diriltelim... Ulusumuzun büyüklüğünü yeniden dile getirelim/gösterelim..."

Obama'nın bu ifadeleri ne anlama gelmektedir? Amerikanın kurucu ilkeleri ve kurucu başkanlarına bağlılığı ifade eden bir cümle, tam bir yüzyıldır Amerika'nın yaptığı işgalleri, ihlal ettiği insan haklarını görmezlikten gelme ve yapılanları onaylama anlamına gelmektedir. Bu ifadeler Obama'nın mevcut Amerikan geleneklerini, güç gösterilerini ve liderlik politikalarını daha etkili bir şekilde yürüteceğini göstermektedir. "Ruhumuzu diriltelim... Ulusumuzun büyüklüğünü gösterelim", şeklindeki cümleler, çok kültürlülüğü, demokrasiyi, insan haklarını önemseyen bir liderin sarf edeceği cümleler değildir. Savaştaki bir ordu komutanının ancak kullanabileceği ifadelerdir. Amerikalılar için fazlasıyla gurur verici açıklamalardır. Ancak bu ifadeler Türkler, Araplar ve Afrikalılar için oldukça ürkütücüdür. Hele Amerikan işgali altındaki Müslümanlar için, bir kabusu çağrıştırmaktadır.

Yeni Amerika başkanı, Müslümanları korkutucu, ürkütücü, kavgacı, hırçın ve Amerika düşmanı olarak biliyor. Bundan dolayı Müslümanları "yumruklarını sıkmış insanlar" olarak damgalıyor. Uzun zamandır Batıda işlenen ve medyatik dolaşıma sokulan "İslamofobia/İslam korkusu" Obama tarafından çok daha ürkütücü bir ifade ile yeniden tekrarlanmış olmaktadır. Üstelik "Sıkılmış yumruklarınızı açın" ifadesinde Müslümanlarla istihza etme anlamı da vardır. Bilindiği gibi, psikolojik tedavi uygulayan hekimler hastalarına sıkılmış olan yumruklarını yavaş yavaş açmalarını telkin ederler. Anlaşılan Obama, Müslümanlara seslenirken onları hasta insanlar olarak görmektedir, damgalamaktadır.

Müslümanları korkunç ve ürkütücü bildiği için bir Müslüman bir ülkenin nükleer enerji sahibi olmasını da Dünya için büyük bir tehlike olarak görmektedir. Bu konuda İran'ın ne pahasına olursa olsun durdurulmasına inanmaktadır. Anlaşılan G.Bush'un İran'a kendi görev süresi içinde açmadığı savaşı, siyahi yeni Amerika başkanı Obama açacak gibi görünmektedir.

Bilindiği gibi kuruluşundan bu yana Amerika'ya saldıran bir Müslüman ülke yoktur. Ancak Amerika bir çok Müslüman ülkeye saldırmıştır. Son yıllarda bu saldırılar gittikçe artmaktadır. Müslümanlar Amerika'ya saldırmadığına göre, Amerika başkanı neden Müslümanları saldırgan olarak tanımlamaktadır?

Amerika'da sosyal psikologların gruplar arası yükleme konusunda yaptığı bir çok deney var. Bu deneylerin sonuçları da ders kitaplarında üniversite öğrencilerine okutulmaktadır. Kuram özetle ötekileştirilmek istenen gruba kötü sıfatlar ve özellikler atf etmeyi ve yüklemeyi ortaya koymaktadır. Müslümanlar için bu kötü ifadeyi kullanan Amerikanın yeni başkanı da bu dersleri okumuştur.

Obama Müslümanları "yumruklarını sıkmış adamlar" olarak görmekle onları ötekileştirmektedir. Dışlamaktadır. Karşı tarafla anlaşmak ve barışmak isteyen birisinin, öncelikle karşı tarafı, insan olarak görmesi, onları adam yerine koyması gerekir. Oysa Obama açıkça Müslümanları yumruklarını sıkmış adamlar olarak görmekle, barışa niyetli olmadığını çok net bir şekilde ifade etmiştir. Üstelik kendine hayranlık duyan ve umut bağlayan bu kadar çok Müslüman aydına rağmen böyle davranıyorsa, durum daha da kötüdür.

Obama'nın açıklamaları Müslümanları aşağıladığı halde, Müslüman ülkelerde, bilhassa Türkiye'de yazar çizer takımı neden kendileri ve Müslüman dünyası için O'nu bir umut olarak dolaşımda tutmaktadır? Öyle sanıyorum ki Barockomania denilen hastalık, Müslüman dünyadaki aydınların, çıplak kıralı görmesine mani olmaktadır.

Devamını Oku...