Hasan UZUNHASANOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan UZUNHASANOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2009 Cumartesi

Gübre Kullanmak Zorunda mıyız?

Tarımsal üretim için gerekli temel girdiler içinde en önemlilerinden biri olan gübrenin yüksek kalite ve verim üzerine etkisi vardır. Gübre kullanımının bitkisel üretim ve artışındaki payı %50 - 75 arasında değişmektedir (Hare ve White, 1985).

 Tarımsal ürün maliyeti içinde %10 - 15 paya sahip olan gübre, ürün verimini tek başına %50 den fazla artırdığından gıda fiyatları ve ülke ekonomisi üzerine etkisi yoğun bir şekilde hissedilir.

Gübreler, doğal ve yapay (kimyevi) gübre olarak sınıflandırılmaktadır. Doğal gübreler, ahır (hayvan) gübresi, yeşil gübre v.s.dir. Kimyevi gübrelere göre tüketimi çok az olmakla birlikte son yıllarda önemi artmaktadır. Kimyevi gübreler ise bileşiminde bir veya birkaç bitki besin maddesini içeren, kimyasal yöntemler kullanılarak üretilen ve tarımda yoğun bir şekilde tüketilen gübrelerdir.

 Gübrelerden en iyi şekilde faydalanabilmek ve bitkilerden istenilen verimi alabilmek için gübreyi, toprağa veya doğrudan bitkiye zamanında ve topraktan eksilen bitki besin maddesi miktarına göre vermeliyiz. Gübreyi eksik kullanmak verim kayıplarına yol açabileceği gibi fazla kullanarak bitkiler üzerine zehir etkisi yapmasını engellemeli ve çevre kirliliğine izin vermemeliyiz.

Tarım alanlarının arttırılmasının artık mümkün olmadığı günümüzde,dünya nüfusunun hızla artmasına paralel olarak bitki besin maddesine ihtiyacın çoğalması, köyden şehre yoğun göç ve son yıllarda bitkisel ürünlerden biyodizel elde edilmesi gibi sebeplerden dolayı birim alandan daha fazla ürün elde etme ihtiyacı doğmuştur.

Gübrelemenin, tarım sektöründe sağladığı katma değer çok yüksektir. Gübre uygulaması sonucu sağlanan ürün artışının değeri artışı sağlayan gübre değerinin yaklaşık 11 katıdır (Fink, 1991).

Ülkemizde kimyasal gübreler yeterli miktarda kullanılmamasına rağmen hala tarımsal üretimde ikinci girdidir. Gübre, toplumun gıda gereksinimlerini sağlamasının yanında politik olarak etkili ve duyarlı bir üründür(Park, 2001).

Birim alanda verimlilik artırılamadığı için açlık ve yetersiz beslenme sorunu ile karşılaşacak ülkeler küresel barışı zorlayacaktır. Birim alanda verim artışını sağlayan unsurların başında gelen gübre tüketiminin doğru biçimde yaygınlaştırılması da küresel barışa önemli katkı sağlayacaktır.

Ülkemiz, tarım, sanayi ve ticaretinde önemli yer tutan gübre üretim ve tüketimi bir plan ve program çerçevesinde izlenmeli ve buna uygun stratejiler geliştirmeyi milli bir görev kabul etmeliyiz..

Devamını Oku...

18 Kasım 2008 Salı

Sırrın Büyüsü

Hakan, köyünden yeni gelmiş, abisinin çay ocağında garsonluk yapmaya başlamıştı. Zamanla abisiyle birlikte işleri büyütüp kitapevi ve spor mağazası açtılar.

Hakan, bu sırada çocuklarını da köyünden getirdi. Tek başına iş yapmak daha çok para kazanmak istiyordu. Abisinden ayrılıp kitapevini tek başına işletmek istiyordu. Sonunda bu amacına da ulaştı.

Abisinden ayrılınca maddi sıkıntıya düşen Hakan, sattığı malın yerine yenisini raflara koyamıyordu. İşyerini kapatıp kapatmama konusunda sürekli kafasında tereddütler oluşuyordu.

Kara kara düşünen Hakan’ın işyerine ak sakallı bir amca gelir. Hakan’la sohbet eder ve Hakan’a kanı ısınır. Ak sakallı amcanın ziyaretleri birkaç ay sürer. Günün birinde ak sakallı amca dayanamayıp sorar? Evladım bu aralar sizi çok sıkıntılı görüyorum bir sıkıntınız mı var? Hakan’da ak sakallı amcayı sevmişti. Durumunu ak sakallı amcaya anlattı.

Ertesi gün, ak sakallı amca bir çanta dolusu parayla Hakan’ın işyerine geldi ve parayı Hakan’a verdi. Hakan, parayı almak istemedi. Ak sakallı amcaya beni tanımıyorsun ki dedi. Ak sakallı amca ise evladım bu para evde bir köşede duruyordu, bana lazım değil, hiç olmazsa sizin işinizi görsün. Hakan, ak sakallı amcaya hiç olmazsa paranın bir kısmını geri al, fazla, sonra nasıl geri öderim, hiç olmazsa senet yapalım dedi.        

Ak sakallı amca, evladım paranın hepsini alacaksın. Senede de gerek yok. Aramızda sır olsun, bereketi olsun. Ancak kazandığının da zekatını vermeyi ihmal etme. Bana olan borcunu da zamanla ağır ağır ödersin dedi ve Hakan’ın işyerinden ayrıldı.

Hakan, elindeki parayla tekstil işine de girdi. Yeni makineler, yeni işyerleri kiraladı. Ancak Hakan tekstil işinden anlamıyordu. Bu işe arkadaşlarının tavsiyesiyle girmişti. Başlangıçta da iyi para kazandı. Arkadaşları da artık Hakan Bey diye hitap ediyordu kendisine.

Hakan gece kulüplerine takılmaya, akşamları değişik kadınlarla beraber olmaya başladı. Kazancını buralarda harcıyordu. Ak sakallı amcanın nasihatlerini unutup sırrını, bir gece alkolün de etkisiyle masa arkadaşıyla paylaştı.

O geceden sonra Hakan’ın işleri ters gitmeye başladı. Tekstil makineleri arızalanıyor ve bu işten sürekli zarar ediyordu. Tekstil işinden anlamadığından arızanın neden kaynaklandığını  bilmiyor ve her söylenene  inanmak  zorunda kalıyordu.    

Ekonomik açıdan iflasın eşiğine gelen Hakan, yaptığı hataların farkına vardı ve ilk olarak tekstil işinden ayrıldı. Zamanını ailesiyle ve ibadetle geçirmeye başladı. Ak sakallı amcanın söylediklerini kulağına küpe etti.

Günün birinde ak sakallı amca yine çıkagelir. Hakan, sapsarı olur, şaşırır. Ak sakallı amca Hakan’a, evladım sözü bozdun, sırrı açıkladın, zekatı unuttun, nefsine yenik düştün, anlamadığın bir işe el attın, işinin bereketi kaçtı. Amma gerekli dersleri aldığını görüyorum der ve Hakan’ın sırtını sıvazlar.

Hakan, bu tecrübelerini yeni yeni iş hayatına atılan yeğeni  Yavuz’a anlatır ve der ki: Sır saklamayı bil. Sırrın büyüğü küçüğü olmaz. Size biri güvenir de sırrını verirse, onu yüreğine göm, sizinle mezara gitsin. Bir de her işe el atma. Hem sen dağılma, hem de başka insanların rızkına mani olma. Gayretli ol, doğru ol. Terazide hile yapma, alın terinden çalma. Borcunu zamanında öde, uçkuruna da sahip ol.

Hepimiz örnek alırız inşallah…

Devamını Oku...

11 Kasım 2008 Salı

Dayanışmanın Gücü

Yıl 1980… Boş zamanlarımızda iki amcam ve komşularla birlikte köy okulunun bahçesinde futbol oynardık. Maçları, plastik topla oynadığımızdan top patlar ve yarım kalırdı. Oynadığımızdan da pek zevk alamazdık.

Haşim Amcam, futbol topu alalım diye bir fikir ortaya attı. Bu fikir, Osman Amcam, Aydın ve Yaşar ağabeyler ile Mustafa, Yüksel ve Faruk tarafından kabul gördü.

Ancak kimsede para yoktu. Paranın nasıl tedarik edileceğini herkes düşünüyordu. Fındık toplama işi de yeni bitmişti. Haşim amcam: “Herkes 5 kg. fındık getirsin. Fındıkları satıp parasıyla futbol topu alabiliriz” dedi ve kişi başı 5 kg. fındık (1450 adet) toplanmasına karar verildi.

Fındığı, başak yaparak tedarik edebilecektik. Başak; fındık toplandıktan sonra bahçelerde arda kalan fındıkların toplanması işine denir. Başak sonunda herkes 5 kg. fındığı getirdi ve toplam 40 kg. fındığı dedeme sattık. Aldığımız para futbol topunu almaya fazlasıyla yetiyordu. Haşim amcam futbol topunu İstanbul’dan sipariş etti. 1 hafta sonra futbol topumuz geldi. Herkes çok mutluydu. Elbirliğiyle futbol topu sahibi olmuştuk. Maçlarımız da yarım kalmıyordu.

Günümüzde yardımlaşma veya birbirini seven toplum olmaktan ziyade yardım kabul eden hazırcı bir toplum haline geldik. Konuşmaya gelince param yok, param olsaydı şunları  şunları yapardık diye mangalda kül bırakmayız. Halbuki bir araya gelsek bir çok şeyi başarabiliriz diye hiç düşünmeyiz.

Eskiden de para yoktu, alım gücü yoktu. Ancak köyde herkes birbirine yardım ediyordu. İmece denen olay vardı. Birbiriyle yardımlaşma vardı. Şimdi ise boş vakti olanlar zamanını kahve köşelerinde geçirmekte, işi olanlarda dışarıdan yevmiyeyle işçi tutma ihtiyacı duymaktadır. İşin sahibi, artık yaptığı işten yevmiyeciye vereceği parayı alamamaktadır.

Dinimizde, dayanışmaya çok önem veriyor. Bir hadis-i şerif’te “toplulukta, birlik ve beraberlikte rahmet var, ayrılıkta ise ilahi azap vardır” diye buyurulmaktadır.

Atalarımız, kendilerine hasta adam denildiği günlerde “Kuvayı Milliye “ ruhu etrafında bir araya gelmişler, güçlerini birleştirmişler ve bu güzel vatanı bizlere emanet etmişlerdir.

Ekonomik krizin her yeri kasıp kavurduğu bu günlerde toplum olarak güçlerimizi birleştirmeli ve aramızdaki dayanışmayı artırmalıyız.

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var” öyle değil mi?

Devamını Oku...

13 Eylül 2008 Cumartesi

Mübarek Bir Millet Olduğumuzun Farkına Varmak

Rahmet ve bereketin bol olduğu, on bir ayın sultanı ramazan ayına ulaşmış bulunmaktayız. Bu ayın manevi kalkınmamız için de bir fırsat olmasını diliyorum.

Manevi değerleri sürekli ön planda tutan Osmanlı Devleti, yüzyıllar boyunca dünyaya liderlik etmiş ve örnek bir yönetim tarzı göstermiştir.

Bunu da yanlarında sürekli ağırladıkları, devrin manevi değeri büyük mürşitlerle olan münasebetlerine ve onlara karşı sergiledikleri sevgi, hürmet ve saygıya borçludurlar. Yıldırım Beyazıd Emir Sultan Hazretlerini, 2. Murad  Hacı Bayram-ı Veli’yi, Fatih Sultan Mehmed Akşemseddin’i, Yavuz Sultan Selim Zembilli Ali Efendi’yi, Kanuni Sultan Süleyman Ebussuud Efendi gibi manevi mimarları yanı başlarından hiç ayırmamışlardır.  

Günümüzde ise manevi yönü güçlü insanlarla olan diyalog suçlanmak için yeterli sebep teşkil etmektedir. Hatta birazcık ileri gidildiğinde irtica yaygaralarının çok yoğun bir şekilde koparıldığına şahit oluyoruz. Geleceğimizi artık George’den, Angela’dan, Nicholas’dan gelecek tavsiyelere bağlıyoruz.

Anlatacağım hadise son okuduğum İsmail ÇOLAK’ın Osmanlı’nın Gizli Sırları adlı kitapta geçiyor. Neslimizin, Peygamber Efendimizin (S.A.V) övgülerine mazhar olduğuna, ilham kaynağımızın ne olması gerektiğine iyi bir örnektir.

Hadise, 1928 yılında geçiyor. Ülkemizden kutsal topraklara giden bir zat ile Medine- i Münevvere’de Peygamber Efendimizin türbedarı  arasında geçiyor.  Türbedar, tam bir Osmanlı hayranıdır. Osmanlı ile yatıyor, Osmanlı ile kalkıyor. Halbuki ne Osmanlı kalmıştır ortalıkta ne de esamesi. Türkiye’den giden zat, dayanamayıp bir gün sorar türbedara?  Niçin bu Osmanlı muhabbeti? Neden, Allah ve Resulü’nün muhabbeti Osmanlıyı sevmeyi gerektirir?  Türbedar hemen cevaplar: Osmanlı’yı İslam namına sevmek için şu hatıram sizlere yeter de artar! der ve anlatmaya başlar.

1915 haccına, Hindistan ulemasından Allah dostu bir zat da gelmişti. Hacdan evvel Resulullah’ı ziyaret için Medine’ye teşrif etmişti. Kendisiyle tanıştık ve uzun uzun sohbet ettik. Fakat bir türlü hüznü ve gözünün yaşı dinmiyordu. Türbedar alim zata “Burası cennet bahçesi, Resulullah’ın mescidi, makamı neden üzülüyorsunuz diye sorar? Hindistan’lı alim şu cevabı verdi. Keşke gözyaşlarım, gönlümün sevincini yansıtıyor olsaydı. Bunca yıl sonra nasip oldu . O, Güzeller Güzeli’ni ziyarete geldim. Yanında, yakınında özlem giderecektim. Fakat müşahede ettim ki Resulullah makamında değil…  Resullullah niçin burada değil, yoksa benim kalp gözüm mü körelmiş? Resulullah’ın varlığını neden hissedemiyorum? İşte geldim geleli bu düşüncelerle meşgulüm.

Alim zatın bu sözleri üzerine türbedar şoke olmuştu. Bu düşüncelerle gece geç vakitte yatağına uzandığında, rüyasında Hz. Peygamber’i gördü. Gün boyu kafasını meşgul eden düşünceler, Hz. Peygamber’in açıklamalarıyla dağılacaktı. Hz. Peygamber şöyle diyordu:  Evet, hissedilen doğrudur. Ben, şimdi Medine’de değilim, Çanakkale’deyim… Çok zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum.

Bu hadiseyle bağlantılı olarak 1955 yılında devrin başbakanı Adnan Menderes Hindistan’ı ziyaret eder ve bu alim zata da uğramak ister. Alim zat, genelde yanına gelen çoğu kimseyi kabul etmez ve görüşmeden geri gönderirdi. Türkiye Başbakanı’nın kendisini ziyaretini kabul eder. Menderes, uzaklardan geldiklerini ve alim zattan dua talep ettiklerini söyler. Hintli alim söylenenlere itibar etmez ve dua merkezinin İstanbul’da “Eba Eyyub-el Ensari’nin makamı” olduğunu söyler ve ekler: O, Resulullah’ın mihmandarıdır, seçkin sahabelerden biridir, İstanbul’un manevi fatihi ve sahibidir. Siz, gidin o mübarek zatın himmetini isteyin, onun şefaatine sığının…  Siz, Güzeller Güzeli’nin himayesini görmüş bir millete mensupsunuz. O, Sizi Çanakkale’de, İstiklal Harbinde ruhaniyetiyle korumuştur. Bunun şuurunda olunuz,  der.    

Manevi kalkınmasını tamamlayamamış milletlerin sonunun ne olduğunu etrafımızda çok iyi görüyoruz.

Geçmişte devlet adamlarımız kimlerin fikirlerine değer verirdi, şimdi ise kimlere önem veriyor. Allah sonumuzu hayreyle…

Devamını Oku...

25 Haziran 2008 Çarşamba

Işığı Geleceğe Yaymak

Uzun zamandan beri yazmıyordum. Nasıl olsa plaketimi de almıştım. Yunus Beyin de teşvikiyle tekrar yazmaya karar verdim. Yazmadığım süre zarfında Yunus Beyle birlikte 1985 den günümüze Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın tüm faaliyetlerini internet ortamına taşıdık.

Böyle düşünürken geçen gün okuduğum bir hikaye aklıma geldi. Küçük kasabanın birinde genç bir adam kendi işini kurdu. Perakendecilikle uğraşıyordu. Çevresinde sevilen biriydi. Adam, bir yıl içinde küçük bir kasabadan ülkenin bir ucundan diğerine uzanan bir zincir oluşturdu.

Bir gün aniden rahatsızlandı ve hastaneye kaldırıldı. Doktorları ömründen az bir zamanın kaldığından endişe ediyordu. Yetişkin üç evladını yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi. İçinizden birini, yıllarca büyük emeklerle kurduğum şirketimin başına geçireceğim. Hanginizin bunu hak ettiğine karar vermek için sizlere 100 YTL para vereceğim. Bu 100 YTL ile ne alabiliyorsanız alacaksınız. Fakat akşama geldiğinizde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uça doldurmalı.

Çocuklar bu başarılı şirketin yönetimini ele geçirme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de kasabada paralarını harcayıp akşama hastaneye geri döndüler. Babaları 100 YTL ile ne yaptıklarını sırayla çocuklarına sordu?

Büyük oğlu, arkadaşımın çiftliğine gittim. 100 YTL yi verdim ve 4 balya saman aldım dedi. Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi ve havada savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla doldu. Ama bir süre sonra samanların tamamı yere indi ve babanın dediği gibi odayı bir uçtan bir uça dolduramadı.

Ortanca oğlu, yorgancıya gittim. 4 yastık aldım dedi. Aldığı yastıkları odada silkeleyerek tüyleri dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü. Ancak babanın isteği yine gerçekleşmedi.

Küçük oğlu ise, 100 YTL yi bozdurdum. 50 YTL yi bir hayır kurumuna, 30 YTL yi hastane inşaatına verdim. Kalan paramla da kibrit ve mum aldı dedi. Işığı kapatıp mumu yakınca, oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda, samanla ve tüyle değil ama mumun yaydığı ışıkla bir uçtan bir uça aydınlanmıştı.

Baba, bu durumdan memnundu. Küçük oğlunu şirketinin başına geçirdi ve oğluna, hayat hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymasını biliyorsun dedi.

İşte hikayemizdeki gibi Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kuruluşundan bugüne kadar tüm faaliyetlerini günümüze taşıyan ve örnek bir çalışma yapan büyüklerimize sonsuz teşekkür ediyorum. Bu çalışmalar bundan sonraki faaliyetler için bir yol gösterici olacak ve ışığımızın her tarafı aydınlatmasına vesile olacaktır.

Allah kendilerinden razı olsun…

Devamını Oku...

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Güzel Sözler Duymak Hoşuma Gidiyor

12.30 gibi TBMM'ye vardığımızda, TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Cemal Öztaş Bey bizleri karşıladı ve Meclis Lokantası’nda öğle yemeği ikram etti. Böylece vekillerimizin iyi beslenip beslenemediklerini de bu arada kontrol etmiş olduk. 

13.30 da TBMM Başkanımız Köksal Toptan Bey'in misafiriydik. TBMM Başkanımız, sivil toplum kuruluşlarının ülkemizde çok önemli yeri olduğunu,  Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 24 yıldır başarıyla faaliyetlerine devam ettiğini ve Ocağımızın çok kaliteli insanlardan oluştuğunu, bu ekibin her işin üstesinden kolaylıkla gelebileceğinden bahsetti. Hatta tertipleyeceğimiz bir konferansa da seve seve katılabileceğini ifade etti. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın her zaman yaptığı faaliyetlerle öncü olduğunu ve bundan sonraki dönemde de üzerindeki sorumluluğun daha fazla olması gerektiğini belirtti. Meclis Başkanımız bu sorumluluğu üzerimize verirken yapacağımız faaliyetlerle ilgili, Ocağımızın kendilerinden bir talebi olması halinde katkı vermeye hazır olduklarını da söyledi.  TBMM Başkanımızın Ocağımızla ilgili düşüncelerinden çok mutlu oldum.

TBMM Başkanı’nı ziyaretten sonra, Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Cemal Öztaş Bey'in odasında kahvemizi içtik. Cemal Bey, kendini iyi yetiştirmiş, konusuna hakim bir bürokrat. Ev sahipliğinde de notu 10 üzerinden 10’du.

Meclise gidilir de milletvekili kulisine inilmez mi? Kulise indiğimizde Kocaeli milletvekilleri Fikri Işık, Muzaffer Baştopçu ve Sibel Gönül hanımla karşılaştık. Bizleri iyi karşıladılar. Bu esnada genel kurul salonundan çıkmakta olan Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu Bey, bizleri görünce hemen aramıza katıldı. Prof. Dr. Veysel Eroğlu, orada bulunan haziruna, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın geçmişte İstanbul’da tertiplediği tüm faaliyetlere katıldığını ve bu Ocağı ilgiyle takip ettiğini söyledi.

Kulisten ayrıldıktan sonra, Meclis oturumunu idare eden İstanbul Milletvekili Dr. Meral Akşener’i izlemek üzere izleyici lobisine geçtik. Belki de ileride aramızdan milletvekili olabilecek arkadaşlarımızın Meclis genel kuruluna aşina olmalarına da vesile olduk. Ayrılırken Başkanımız Ahsen Bey'in eşyalarını koyduğu dolabın anahtarı kırılmaz mı? Aksilik herhalde. Görevlilerden anahtarların Çin malı olduğunu da öğrendik o esnada. Ama neyse ki yeminli tercüman Cemal Barış Bey'in, otel işletmeciliği dışında çilingirlik mesleğine de aşina olduğunu öğrenmiş olduk.   

Meclis’ten ayrılırken Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın Bey'le karşılaştık. Bakan Bey yıllar önce Ocağımızda vermiş olduğu konferanstan bahsetti.

Meclis’ten ayrıldıktan sonra hızla 864 rakımlı tepeye hareket ettik. Bu tepeyi görmeyi çok istiyordum. Çankaya Köşküne vardığımızda Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen Bey bizleri karşıladı. Prof. Dr. Mustafa İsen, kültür hayatımızda önemli yeri olan bir akademisyen ve aynı zamanda bizim yöremizin insanı…

Prof. Dr. Mustafa İsen, değişen dünya düzeninde sivil toplum kuruluşlarının önemli bir yeri olduğunu ifade etti. Ancak ülkemizdeki birçok sivil toplum kuruluşunun bu yeniliklere ayak uyduramadığını, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın ise bu sivil toplum kuruluşlarından farklı olarak faaliyetlerinde her zaman öncü olduğunu belirtti. Ocağımızın bundan sonraki faaliyetlerinde  kendilerinin de gereken katkıyı vermeye hazır olduklarını söyledi.

864 rakımlı tepeden İçişleri Bakanlığı’na geçtik. İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı’na atanan Ersin Yazıcı Bey'e hayırlı olsun dedik.

Son olarak da SHÇEK Genel Müdür Yardımcısı Gülser Ustaoğlu Hanım'ı makamında ziyaret ettik. Gülser Hanım, İzmit'teyken Ocağımızın faaliyetlerine katıldığını ve buradan elde ettiği deneyimlerden çok istifade ettiğini, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kendisine takdim ettiği Ebu Müslim Horasan Hazretlerii’nin sözlerinden oluşan tabloyu yanından eksik etmediğini ve bu sözleri çalışma hayatında kendisine şiar edindiğini söyledi. Ebu Müslim Horasani Hazretleri’nin hepimizin kulağına küpe olacak sözleri şöyle:

Onlar, dostlarının zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular.
Düşmanlarının zararından korunmak ve kazanmak için onları yakınlarına aldılar.
Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi uzakta tuttukları dostları da düşman     oldular.
Böylece herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.  

19.30 gibi  Polisevi’ne geçtik. Akşam yemeğine başta Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek olmak üzere birçok milletvekili, üst düzey siyasetçi ve bürokrat katıldı.

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ise; yıllardır siyasetin içinde olduğunu, birçok gönüllü kültür teşekkülünün kuruluşunda yer aldığını ve organizasyonlarına katıldığını, bugün ise ülkemizdeki gönüllü kültür teşekküllerinde yeterli dinamizm ve heyecanın kalmadığını ve bunların birer gönülsüz kültür teşekkülüne dönüştüğünü belirtti. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nı ise bu kategoriden tamamen ayrı tutmak gerektiğini, bu Ocağın 24 yıldır hiç dinamizmini kaybetmediğini, bugünün dünden, yarının bugünden daha iyi olması için gerekli faaliyetlerin içinde olduğunu söyledi. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın bu farklı özelliklerinden dolayı önümüzdeki süreçte sorumluluğunun daha fazla olacağını ve bu sorumluluğun da üstesinden geleceğinin işaretlerini bu ekipte gördüğünü ifade etti.

Kocaeli Aydınlar Ocağı heyeti adına söz alan İlim-İstişare Kurulu üyemiz Ruhittin Sönmez Ağabey ise,  biz buraya ihale takibine gelmedik. Tayin, terfi ve torpil istemeye gelmedik. Ziyaret ettiğimiz siyasetçi ve bürokratların hiç birinden şahıslarımızla ilgili hiç bir talepte bulunmadık. Sizlerden tek talebimiz var: Hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millette olduğunu göstermeniz. İşsizliği, yoksulluğu ve yolsuzluğu azaltacak, refahı, huzuru ve onurlu yaşamayı sağlayacak çalışmalar yapmanızı bekliyoruz diyerek sözlerini tamamladı.   

Başkanımızın yemeğe katılanlara teşekkür konuşması ve hediye takdiminden sonra Polis Evinden ayrıldık ve İzmit’e doğru yola koyulduk. 01 Mayıs saat 02.00 sularında Ankara seyahatimizi salimen tamamlamış olduk.

Güzel sözler duymak iyi hoş da, ya bunların sorumluluğunu taşımak…

Devamını Oku...

28 Nisan 2008 Pazartesi

Hadiseleri Okumasını Bilmek

Geçen sabah gazeteleri okurken, bizlerle ilgili bir haber canımı sıkmıştı. Hemen sevgili ağabeyimi arayıp habere tepki gösterip göstermeyeceğimi sordum? Ağabeyim ise, haberi bizlere gösterilen ilgi gibi değerlendirmemi söyledi.

Çok doğru. İnsanların bakış açıları duygularını etkiliyor. Bu olayı olumsuz değerlendirdiğim gibi aksine ağabeyim bu işte de bir hayır vardır diyebildi. Demek ki olayları daha iyi okuyabilmeli ve bu tip hadiseler, bizlerin olgunlaşması ve eğitimi için iyi birer fırsat olmalıdır. Şerden de hayır doğabileceğini bilmeliyiz.

Bu hadiseden sonra, okuduğum son kitaptaki Aytekin’in hikayesi dikkatimi çekmişti. Aytekin, Karadeniz’in sahil şehri Ordu’da yaşıyor ve geçimini balıkçılıkla sağlıyordu.

Aytekin, Aralık ayının soğuk bir sabahında, sahilden arkadaşlarıyla birlikte denize açılmıştı. Öğleden sonra büyük bir fırtına kopmuş ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar hiçbir balıkçı teknesi sahile dönememişti. Gece boyunca balıkçıların anneleri, eşleri, çocukları ellerini açıp Allah’a dua ediyor ve sağ-salim sahile dönmelerini merakla bekliyorlardı.

Böyle bir ortamda, Aytekin’in evinde büyük bir yangın çıkmış ve yangını söndürecek kimse de olmadığından ev tamamen kül olmuştu.

Sabahın ilk saatlerinde balıkçı ailelerinde çok büyük sevinç vardı. Balıkçıların tamamı sağ-salim sahile ulaşmıştı. Ancak Aytekin’in eşinin üzerinde çok büyük bir hüzün vardı. Evi, yangında tamamen kül olmuştu. Aytekin sahile ayak basar basmaz eşi çığlığı basmıştı. Aytekin’im mahvolduk, bittik. her şeyimiz yandı, yok oldu.

Aytekin ise eşine, o yangına şükürler olsun. Yanan evimizden çıkan alevler sayesinde bütün balıkçı tekneleri yolunu buldu ve salimen sahile döndü dedi

Olaylar karşısında sağduyuyu hiçbir zaman kaybetmemeli, herkesin bir hesabı olduğu gibi Allah’ın da bir hesabı olduğunu bilmeliyiz.

Ağabeyimin söylediklerine şimdi daha çok hak veriyorum…

Devamını Oku...

8 Nisan 2008 Salı

Eleştirmeyi Seviyoruz

Altan, bir sanat okulu açmış ve öğrencilerine de sanatın inceliklerini öğretmeye başlamıştı. Bu sanat okulunun belirli bir eğitim programı ve süresi yoktu. Öğrencisinin, yeteneğinden ve bilgisinden emin olduğunda onu sanat dünyasına takdim etmek Altan’ın özelliğiydi.

Altan’ın Alptekin adlı bir öğrencisi vardı. Allah vergisi bir yeteneğe sahipti. Diğer öğrencilerden çok da başarılıydı. Alptekin, Altan’dan sürekli övgü dolu sözler işitiyordu. Bu durumdan cesaret alan Alptekin, Altan’ın onu ressam olarak ilan edeceği günü merakla bekliyordu. İlk fırsatta Altan’a, ressamlık sınavının ne zaman yapılacağını sordu?

 Altan ise, benim gelecek vaad eden öğrencilerimden birisin. Kısa sürede sanatın inceliklerini öğrendin. Sanırım şimdi uzmanlık sınavının vakti geldi dedi.

Alptekin, sınav konusunun ne olacağını  merak ediyordu. Çok heyecanlıydı. Bu esnada Altan Alptekin’e, senden bir resim yapmanı istiyorum. Bu resim, en iyi resmin olmalı ve herkes hayran kalmalı dedi.

Alptekin, günlerce çalıştı. En güzel resmini yaptı ve Altan’a getirdi. Altan ise Alptekin’e, şimdi bunu belediyenin sanat galerisinde halkın beğenisine sun ve insanların senin resmini  görmelerine izin ver. Resmin altına büyük harflerle, bu resmin halkın değerlendirmesi için oraya konulduğunu ve resimdeki hataların, görenler tarafından resmin üzerine bir “X” çizerek belirtilmesini rica ettiğini yaz dedi.

Alptekin, Altan’ın söylediklerini yaptı. Resmi, belediye sanat galerisinin en güzel köşesine koydu. Bir hafta sonra Altan resmi getirmesini söyledi. Alptekin, resmi almaya giderken çok heyecanlıydı. Ancak belediye sanat galerisine vardığında  büyük hayal kırıklığına uğradı. Tüm resim baştan aşağı “X” işaretiyle doluydu. O moral bozukluğuyla resmi Altan’a gösterdi.

Altan Alptekin’e, moralini bozmamasını ve yeni bir resim yapmasını söyledi. Alptekin, yeni bir resim yaptı. Altan, daha önce söylediklerini tekrarladı. Ancak son satırda değişiklik yaptı. Bu kez resmin yanına boya ve fırça da koymasını söyledi. Resmin altına yazılan notta ise görenlerin hataları bulmasını ve resmin yanında bulunan malzemeleri kullanarak düzeltmeleri istenmişti.     

Bir hafta sonra Alptekin resmi almaya gittiğinde şaşırmıştı. Resminin üzerinde hiçbir işaret olmadığı gibi yanına konulmuş malzemelere de hiç dokunulmamıştı.

Alptekin çok mutlu oldu ve resmini büyük bir gururla Altan’a sundu. Bu sefer Altan gülümsedi ve Alptekin’e, bugün almış olduğun dersle artık senin eğitimin tamamlandı dedi.

Altan Alptekin’e bak evladım! Başarılı olmak istiyorsan o dalda uzmanlaşmış olman yetmez. İnsanların eline fırsat verildiğinde hiç birşey  bilmedikleri bir konuda bile eleştirme eğiliminde olduklarını bilmen gerekir. Böyle durumlarda azmini yitirme. İnsanlar hiçbir bilgisi ve ciddiyeti olmadan yargılamalarda bulunur ve birbirlerine fikirlerini söylerler. Senin ilk resminin “X” lerle doldurdular. Çünkü onları engelleyecek hiçbir risk yoktu ve çoğunun bu konuda bilgisi de yoktu. İnsanlar sunulan bu fırsatı memnuniyetle değerlendirdiler. Ama aynı insanlar hataları bulup düzeltmeleri istendiğinde hiçbirisi bunu yapmadı. Çünkü bu kez onların bilgisi ve yeteneği risk altındaydı. Bu konudaki eksiklerini göstermekten çekindiler ve uzak durmayı tercih ettiler dedi.

Öyle değil mi, eleştirmekte üzerimize yoktur amma çözümde ise ortalıkta gözükmeyiz…

Devamını Oku...

10 Mart 2008 Pazartesi

Bir Cenazenin Düşündürdükleri

Alper, arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Bu esnada Necmi, haberiniz var mı? Galiba doktorun hanımı trafik kazasında ölmüş dedi. Hiç kimse sabah sabah  böyle bir haber beklemiyordu.

Ölüm işte! Ne zaman geleceği hiç belli olmuyor.

Alper daha sonra, doktorun eşinin kalp krizi sonucu vefat ettiğini öğrendi. Herkes birbirinin yüzüne bakıyordu. Acaba kadının bir kalp rahatsızlığı var mıydı?  Arkadaşları, doktordan böyle bir şey duymamıştık diye söyleniyordu. Alper’e göre konuşmalar boşunaydı, çünkü sayılı günler bitmiş, ecel vakti gelmiş diye düşünüyordu.

Alper, ertesi gün cenaze namazına katılmak için camiye vardığında doktora,  taziyelerini  iletti. Doktor, çok bitkin gözüküyordu. Bu duruma hazırlıksız yakalanmıştı galiba.
Cami avlusundaki cemaatte epey kalabalıktı. Vatandaş Ali’den, bürokrat Mehmet’e, milletvekilinden belediye başkanına birçok kişi cenazede yer almıştı.

Alper bir anda musalla taşının üzerindeki tabutta kendini hayal etmeye çalıştı. Hayatı boyunca yaşadıklarını göz önüne getirip bugüne kadar Allah için ne yaptım diye kendini sorgulamaya başladı.

Camideki kalabalığın bir benzerini mezarlıkta da görünce Alper, herhalde doktorun ve rahmetli eşinin sevenleri fazlaydı diye düşündü.

Doktor, kendi elleriyle eşini mezara yerleştirdikten sonra yakınları hızlı bir şekilde mezarın üzerine toprak atıyordu.

Alper bu durumdan da çok etkilenmişti. Düşünün, sevdiklerin, seni mezara koymak ve üzerini toprakla örtmek için birbiriyle yarışıyor, okunan Kur’an-ı Kerim ve yapılan dualardan sonra da oradan hızla ayrılıyordu. Hani bu insanlar seni çok seviyordu, niye hemen ayrılıp gidiyorlar diye düşünmüştü.

Artık şu fani dünyada yaptıklarınla huzura çıkmış bulunmaktasın. Orada torpilde yok, adam kayırmacılık ta.

Bir hafta sonra doktorla karşılaşan Alper, doktoru hayata küsmüş bir halde bulmuştu. Doktor,  Alper’e  hayat boş, sıkıntıları çekmeye, kendimizi fazla üzmeye değmez be, eşim işte dün vardı bugün de yok dedi.

Alper ise, topraktan geldik toprağa gideceğiz doktorum. Siz bunları bizden daha iyi bilirsiniz, önemli olan hazırlıklı olmak. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde “yarın ölecekmişiz gibi ahiret için hiç ölmeyecekmişiz gibi bu dünya için çalışmalıyız” buyurmaktadır.

Doktorum, size ayrıca bir şey anlatmak istiyorum dedi Alper. Benim 33 yaşında zihinsel özürlü, yatalak bir kardeşim var. Çoğu zaman ağrısı ve sancısı oluyor fakat anlayamıyoruz. Çünkü kardeşim kendini ifade edemiyor.

Bütün imkanlar ve güç elinizde olsa ne yazar..

Tüm ihtiyaçlarını annem gideriyor. Annem 60 yaşında, şeker hastası bir kadın, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen bir gün halinden şikayetçi olduğuna rastlamadım. Bizlere, bu kardeşinize hizmet, inşallah ahirette kurtuluşuma vesile olur, günahlarıma kefaret olur diye hep söyler. Anneme ve kardeşime çok üzülüyorum. Ancak bunlar Allah’ın takdiri. Allah biz kulları bir vesileyle imtihan ediyor.

Önemli olan sırat-ı müstakimdeki imtihanı başarıyla geçmek …

Fotograflar: Philip Greenspun, "Ölü Ağaçlar" galerisi.

Devamını Oku...

29 Şubat 2008 Cuma

Mütevazi Olmak

Cumartesi akşamı, Sakarya Aydınlar Ocağı’nın davetlisiydik. Selahattin ağabeyin 15 dakikalık gecikmesiyle 17:30 da İzmit’ten Adapazarı’na doğru yola çıktık.

Selahattin ağabey, Ankara’dan misafirleri geldiğini, bu nedenle geciktiğini söyledi. Arkadaşlarıyla birlikte çiğ köfte yiyemediği için de çok üzgün olduğunu belirtti.

Ruhittin ağabey ise istikrarlı olduğunu, bu nedenle arabanın hep sağında oturduğunu ifade etti. Ayrıca bu haftaki yazısında işlediği konularla ilgili bilgiler verdi.

Yunus kardeşim ise, internet sitemizin ziyaretçi trafiği ve sitedeki son haber ve yazılarla ilgili istatistikleri aktardı.

Ahsen başkanımız ise, ülkenin önemli meseleleriyle ilgili tespitlerde bulundu. Ara sırada , aceleye gerek yok, daha zamanımız var diyerek hız konusunda bendeniz kaptana uyarılarını yaptı.

Adapazarı’na vardığımızda, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve arkadaşları bizleri kapıda karşıladı. Bizi karşılayanların bir çoğu öğretim üyesi, bir kısmı da kamu ya da özel sektörde üst düzey yönetici idi.

Hocalarımızdan biri, bulunduğumuz mekanda her Cumartesi toplandıklarını ve aktüaliteyle ilgili konuları tartıştıklarından bahsetti.

Ev sahibi ekipteki iş bölümü harikaydı. Hiç kimse isminin önündeki Profesör, doçent, rektör yardımcısı veya diğer unvanlarına bakmıyordu. Kimisi salata, çiğ köfte, ızgara, çay  veya meyve servisi yapıyordu. Hocalarımızın mütevaziliğinden çok etkilenmiştim. Hatta bir çoğu yaşça Yunus kardeşim ve benden epeyce büyük olmalarına rağmen bizlere ikramda bulunmaktan büyük zevk aldıklarını, yüzlerindeki tebessümden anlamıştım.

Bu durum bana geçenlerde okuduğum bir anekdotu hatırlattı. Bir zat, bir toplantıya girmiş . Bakmış, mecliste herkes bir daire şeklinde oturmuş. Bu meclisin büyüğü, bunların başı kimdir diye şöyle bir göz etmiş. Oturdukları makama bakarak bir hükme varamamış. Çünkü minderler duvarın dibine aynı şekilde dizilmiş. İlk bakışta meclisin başkanının kim olduğunu anlayamayınca baştaki insanın kulağına eğilerek sormuş:

- Sizin en büyüğünüz kimdir?
- Yanımdaki demiş.                                       

Ona varmış. Buranın en faziletlisi sen misin demiş? O da, benim yanımdaki demiş. Ona sormuş o da aynı cevabı vermiş. Bütün halkayı dolaşmış,  kimse büyüklüğü kabul etmemiş. Dönerek yine en başa gelmiş. Soracak kimse kalmayınca şöyle bir bakmış, düşünmüş ve son cümlesini söylemiş.

- Sizin içinizde en büyüğünüz hanginizdir diye soruyor, arıyordum. Meğer içinizde en büyük biri yokmuş, hepiniz en büyükmüşsünüz.

Vakit epeyce ilerlemişti. Dönüş vakti gelmişti. Adapazarı’ndaki gönül dostlarımızla vedalaştıktan sonra yola çıktık. Dönüş yolunda Selahattin ağabeye, gönlünden başka bir şey geçiyorsa hemen dile, çiğ köfte yiyemedin diye üzülüyordun amma dileğin bu akşam gerçekleşti. Aramızda keramet ehli kişiler var. Bizler birçok konuda buna şahit olduk diye takıldım. Neyse ki keramet sahibi ağabeyimiz böyle bir özelliğinin asla olamayacağını, her şeyin tamamen tevafuk olduğundan bahsetti. Acaba ağabeyimiz tevazu mu gösterdi? Anlaşılan bundan sonra Yunus hocayla benim daha sıkı takip etmem gerekiyor.

Allah’tan, makam ve mevki sahibi iken mütevazi olan, güçlü ve kuvvetli iken affedebilen, ikramda ve iyilikte bulununca başa kakmayan kişilerin sayısının çoğalmalarını temenni ediyorum.

Yoksa kömürle her şey hallolmuyor…

Devamını Oku...

23 Şubat 2008 Cumartesi

Geçmişe Özlem ve Tedbirli Olmak

Arif, yarı yıl karnesini almıştı. Memleketine, babaannesinin yanına gitmek istiyordu. Bunları hayal ederken İran’a yük götürüp geri dönen komşuları, Arif’lerin Kars’taki evine uğramıştı.

Arif, annesini ikna edip komşularının kamyonuyla memleketine gitmek için yola çıktı. Yollar karla kaplıydı. Göle’ye vardıklarında iyice acıkmışlardı. Şoför Gürcü Mustafa  Arif’e, gel karnımızı doyuralım yoksa yollarda aç kalabiliriz dedi. Hemen yakındaki kamyoncular lokantasına girdiler. Arif, burada yediği kuru fasulyeyi çok beğenmişti.

Tekrardan yola çıktılar. Artvin- Cankurtaran’a geldiklerinde tipiden yollar kapanmıştı. Araçları ilerleyemiyordu.

Gürcü Mustafa, kamyonu orada bırakıp kar küreme aracının arkasından yürüyerek az ileriden otobüslerle yola devam edelim dedi. Maceralı bir yolculuktan sonra Arif, akşam saatlerinde köydeki evlerine babaannesinin yanına ulaşmıştı.

Ertesi gün uyandığında, yollar kapanmış, 1.5 metreden fazla kar yığınları oluşmuştu. Komşularının oğlu Yüksel ve Faruk’la beraber evlerin birbirine bağlantısını sağlayan yolları açtılar. Değirmene mısır öğütmeye gittiler. Mısırı öğütürken bir taraftan da çalı çırpı toplayıp ateş yaktılar, karın keyfini çıkardılar.

Akşamleyin komşularıyla bir araya toplanıp sobanın üzerinde fındık kavurdular, çayla birlikte afiyetle yediler. Elektriklerin kesilmesi bile, keyiflerini kaçırmamıştı. Hemen gaz lambalarını faaliyete geçirdiler.

Arif, sonraki gün için Faruk ve Yükselle kapılarının önünde büyük bir kardan adam yapmak için sözleşti.

Kar, yağmaya devam ediyordu. Kardan adam ekibi halinden çok memnundu. Kardan adamın sırasıyla, gövdesini , kafasını, havuç burnunu, kömür gözlerini yaptılar. Boynuna da bir atkı taktılar ve 2 metre boyunda bir kardan adam ortaya çıkardılar.

Arif, o yılki yarıyıl tatilinden çok keyif almıştı. Karın zevkini doya doya çıkarmıştı.

Dün sabah uyandığımda etrafı beyaza bürünmüş görünce, aklıma Arif’in yukarıda anlattıkları geldi. Karın keyfini nasıl çıkarttığını, hayattan nasıl zevk aldığını düşündüm. O esnada elektrikler kesilmez mi? Saatler ilerledi ve hala elektrikler gelmedi. Ev, bumbuz  olmuştu. Evin milleti donuyordu. TEK’i arıyorsun telefon hep meşgul. TEK’e mi kızsam kendime mi kızsam.

Doğalgaz geldi mertlik bozuldu. Evdeki bütün soba bacalarını kapattık. Tüplü ısıtıcıları dağıttık. Hiç elektrikler kesilmeyecek ve kaloriferler sürekli yanacak ya.

Bizim iş, Nasreddin Hoca’nın işine döndü. Bir gün Hoca’nın evine hırsız girmiş. Evde ne var ne yok alıp götürmüş. Mahalleli hocaya kızıp duruyor. Hocam kapıyı niye kilitlemedin, niye zincir takmadın? Sonunda Hoca isyan ediyor ve yahu be kardeşim hırsızın hiç mi suçu yok?

Arif, 25 sene önce bile elektriklerin kesilmesinden etkilenmemiş ve hemen gaz lambasını devreye sokmuş. Biz ise hemen TEK’i suçlayıp kendi tedbirsizliğimizi görmemezlikten gelmişiz.

Sevgili ağabeyim ne güzel söylemiş, her zaman bir B planın olacak diye…        

Devamını Oku...

2 Şubat 2008 Cumartesi

Tarım S.O.S. veriyor

Geçen akşam amcamla telefonda konuşuyordum. Gübre sezonu da yaklaşıyor, gübre almamız lazım. Bugün gübre fiyatlarını sordum, tonuna 800 YTL dediler, herhalde kafa buluyorlar benle diye düşündüm, fiyatlar doğrumu diye sordu? Evet doğru dedim. Olur mu geçen yıl 400 YTL ye aldığımız gübrenin tonu bu yıl nasıl 800 YTL olur?

Yıllık enflasyonun %10 larda olduğu ülkede bu kadar zam olur mu diye isyan ediyordu. Haklıydı da. Düşünün şimdi geçen yıl 1 ton çay gübresinin fiyatı 400 YTL, yaş çayın tonu 640 YTL, bu yıl ise çay gübresinin tonu 800 YTL yaş çayın fiyatının ise yıllık enflasyonu eklersek 700 YTL olacağını tahmin ediyorum. Geçen yıl 1 ton yaş çay bedeli ile 1.5 ton çay gübresi alınırken bu yıl tahminen 0.85-0.9 ton çay gübresi alınabilecek. Yani bir yıl içinde çay üreticisi bu kadar oranda fakirleşmiş olacak.

Çay üreticisinden hareketle, bu sıkıntı, ülkemizdeki tüm tarımsal ürünler için geçerlidir. Çiftçi, bugünkü gübre fiyatlarıyla toprağa gübre atmakta zorlanmaktadır. Ancak iyi bir ürün hasadı için ise, toprağa gübre atmak mecburiyetindedir. Gübre, verim üzerinde %50 oranında etkilidir.

Mazot fiyatlarının da bir o kadar arttığını düşünürsek, çiftçi ya toprağını ekemez ya da gübre atamaz duruma gelmiştir. Bir de buna kuraklığı eklersek gerisini siz düşünün.

19 Ocak 2008 tarihli Milliyet gazetesinde Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, tarım sektöründeki istihdam ve nüfustaki çözülmenin devam ettiğine işaret ederek, toplam işsiz sayısındaki artışın da bundan kaynaklandığını belirtmiştir.

Şemsi Bayraktar, 2002-2006 döneminde 2.4 milyon kişinin tarımı terk etmesiyle bu sektörde çalışan sayısının 7.4 milyondan 6 milyona düştüğünü, toplam istihdamda tarımın payının da yüzde 35 ten yüzde 27 ye indiğini belirtti. Bayraktar, henüz kesin verilerin alınmadığı 2007 yılında bu oranın yüzde 27’nin de altında çıkacağını belirterek, “tarımsal istihdamdaki azalma nispi olarak yavaşlasa da devam etmektedir” diye belirtti.

Ekim 2007 dönemi istihdam verilerinin beklendiği gibi oldukça olumsuz bir tablo oluşturduğunu ifade eden Bayraktar, aynı dönemde tarımda çalışan sayısı 225 bin kişi azalırken tarım dışı sektörlerde 170 bin kişi artmıştır. Ekim 2007 döneminde tarım sektörünün istihdamdaki payı 0.9 puan azalarak yüzde 25.9 a inmiştir dedi.

Nüfusunun büyük bir kısmının tarımla uğraştığı ülkemizde, toprağını ekemeyen ya da ektiği üründen yeterli verimi alamayan insanların hali ne olacak?

Bu insanlar tarımı terk edecek, kendine yeni iş sahaları arayacaktır. Ve köyden şehre göç edecektir. Şehirlerde yeni varoşlar oluşacak ve bu varoşlarda birçok sosyal problemlerle karşılaşacaktır. Hatta işsiz kalanlar, kendilerini her an illegal faaliyetlerin içinde de bulabileceklerdir.

Tarım ürünleri açığı, son yıllarda ithalat yoluyla giderilmeye çalışılmaktadır. Tarım ürünleri açısından kendi ihtiyaçlarını karşılayan ülkemiz artık tarım ürünlerini ithal eder duruma gelmiştir.

Son zamanlarda gündemde olan biyolojik savaşın, en fazla tarım ürünleriyle yapıldığını bilmeliyiz. Bazı ülkeler, tarım ürünlerinin genetik yapılarıyla oynamakta ve geliştirdiği modellerle insanoğluna zarar verecek birçok faktörü, ürününü ihraç ettiği ülkelere göndermektedir.

Katılmak için kapısını aşındırdığımız AB de, tarıma uygulanan sübvansiyonları neden öncelikli dikkate almıyoruz.

Önceliğimiz neden Türk büyüklerine hakareti serbest bırakmak?..

AB seviyesinde yapılacak bir sübvansiyonla, ülkemiz tarımı ayakta kalacak, hem sağlıklı nesiller yetişecek, işsizlik ve köyden şehre göç azalacak ve dışa bağımlılık ortadan kalkacaktır.

Ayşe teyzelerin, Ali amcaların, Osman ağabeylerin yetiştirdiği ürünlerden aldığım zevki Helmutların, Sophiaların, Jackların yetiştirdiği ürünlerden alamıyorum.

Ayşe teyzenin yetiştirdiği domatesten, Ali amcanın yetiştirdiği elmadan, Osman ağabeyin yetiştirdiği çaydan sürekli tatmak istiyorum.


Devamını Oku...

23 Ocak 2008 Çarşamba

Hayat, Aslında Sevgi ve Umut Dağıtmaktır




Geçen gün bana bir e-posta geldi. Çok etkilendiğimden bunu sizlerle paylaşmak istedim. Olayın kahramanı küçük bir itfaiyeci ve bu olay gerçekten yaşanmış.




Annesi, altı yaşındaki lösemiyle savaşan Bora'ya bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Doktorlar, Bora'nın yaklaşık bir aylık ömrü kaldığını söylemişlerdi.




Her anne gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini isterdi. Ama bu artık gerçekleşmeyecekti. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi.




Oysa o, oğlunun hayallerinin gerçekleşmesini istiyordu. Bora! "Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü" diye sordu. "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Annesinin içi burkuldu ama gülümsedi…





Bora'nın dileğini gerçekleştirebilir miyim acaba? diye düşündü. Ertesi gün, Ankara İtfaiye Müdürlüğü'ne gitti. Ve orada yüreği en az Ankara kadar büyük itfaiyecilerle tanıştı.



Onlara, oğlunun son isteğinden söz etti. Ve oğlunun itfaiye arabasıyla şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye Müdürü, bundan daha iyisini de yapabiliriz. Eğer oğlunuzu Çarşamba sabahı saat sekizde hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu kabul eder ve itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize Bora'nın ölçülerini verirseniz, ona üzerinde Ankara İtfaiyesi'nin ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız dedi.



Üç gün sonra, bir itfaiyeci Bora'yı aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bora, itfaiye arabasına kuruldu. İtfaiye Müdürlüğü'ne doğru yol almaya başladılar. Kendini çok mutlu hissediyor ve içi içine sığmıyordu.



O gün Ankara'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Bora, değişik itfaiye arabalarına hatta İtfaiye Müdürü'nün resmi arabasına da binmişti.



Hayallerinin gerçekleşmesi, gösterilen sevgi ve ilgi, Bora'ya o kadar moral vermiş, onu o kadar etkilemişti ki, doktorların verdiği süre tam altı ay aşılmıştı.



Ancak bir gece Bora'nın bütün yaşam belirtileri, dramatik bir şekilde yok olmaya başladı. Hiç kimsenin yalnız ölmemesine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bora'nın itfaiyede geçirdiği en mutlu günü hatırladı.



İtfaiye Müdürlüğü'ne telefon açıp, Bora'nın bu dünyaya veda ederken yanında özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulunması mümkün mü diye sordu.



İtfaiye Müdürü, küçük itfaiyecinin son anlarını yaşadığını duyunca göz yaşlarına engel olamadı. Titrek bir sesle: Elbette dedi. Hatta bundan daha iyisini de yapabiliriz. Beş dakika içinde oradayız. Ancak, sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, paniğe yol açılmaması adına yangın olmadığını, sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşları ziyarete geldikleri anonsunu yapar mısınız? Ve lütfen sirenleri duyduğunuzda Bora'nın odasının penceresini açınız diye cevapladı.



Yaklaşık beş dakika sonra siren sesiyle birlikte hastaneye çengel ve merdiven taşıyan itfaiye arabası geldi. İtfaiyeciler merdiveni açtılar ve Bora'nın 5. kattaki odasına doğru yaklaştılar. Tam on dört itfaiyeci Bora'nın odasına girdiler. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona, onu çok sevdiklerini söylediler.



Ölümle pençeleşen Bora, İtfaiye Müdürü'ne baktı ve; efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim diye sordu. Göz yaşlarını belli etmemeye çalışarak; bundan şüphen mi var Bora diye cevapladı Müdür. Bu kelimelerden sonra, Bora gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.



Bora'nın dramından hareketle, başımızı ellerimizin arasına alıp biraz düşünelim.



Varsayalım bir arkadaşımızın bir aylık ömrü kaldığını, onunla kavga eder miyiz? Alay eder miyiz? Kıskanır mıyız? Şikayet eder miyiz? Kısacası onu üzecek en ufak bir söz veya davranışta bulunabilir miyiz? Cevabımız hayır değil mi?



Aynı şeyleri kardeşimiz içinde, anne-babamız içinde düşünebiliriz. Cevabımız yine hayır olacaktır herhalde.



Bu sorulara hayır cevabını vermek için, sevdiklerimizin bir aylık zamanının kalmasını beklemeyelim.



Yedi yüzyıldan uzunca bir süre önce Anadolu'da yaşamış Yunus Emre, bizleri sevgiye, kardeşliğe, anlayışa, dayanışmaya ve barışa çağırır ve



Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım,

Sevelim sevilelim,

Dünya kimseye kalmaz



diye belirtir.



Bir büyüğüm bana, Hasan'ım, hepimizin doğrusu, yanlışı, eksiği vardır. Önemli olan doğrularla birlikte olmaktır. Eksik ve yanlışları gündeme getirerek bir yere varamayız. Birliği, bütünlüğü, sevgiyi, saygıyı sağlayamayız diye çok yerinde tavsiyelerde bulunmuştu.



Sevgi ve umut dağıtmak için geç kalmayalım. Sonradan pişman olmamak için elimizdekilerin kıymetini bilelim.



Bizleri yönetenler de bu anlayışa sahip olabilse…




Devamını Oku...

7 Ocak 2008 Pazartesi

Dostluklar, Ziyaretlerle Pekişir


30 Kasım 2007’de Marmara Balık Lokantasında tertiplediğimiz “Hacı Uğurlama Yemeğiyle” birkaç üyemizi hac yolculuğuna uğurlamıştık.


Hac dönüşü, bu üyelerimizi evinde ziyaret etmek ve hac anılarını dinlemek için birkaç aile ile sözleştik.


Çarşamba akşamı, İbrahim E. YENİCE Ağabey’in evinden ziyarete başladık. Gerçi ekibimiz ziyarete biraz gecikmeli başladı ama neyse ki fazla gündeme gelmedi.



İbrahim Bey, etrafa pozitif enerji saçan, güler yüzlü bir ağabeyimiz. Güler yüzüyle bizleri kapıda karşıladı. O esnada, yakın dostu birkaç eğitimci de ziyaretine gelmişti. Onlarla da tanıştıktan sonra eğitim ağırlıklı bir sohbet ortamı oluştu. Öğrencilerde, son zamanlarda öğretmene karşı saygının giderek iyice azaldığından bahsedildi.


Emekli bir eğitimci olan İzmit’teki Savaş Kırtasiye’nin sahibi beyefendi bir anısını anlattı. Geçende dükkanıma kırtasiye malzemesi almak için bir öğretmen geldi. Arkasından da o öğretmenin öğrencileri geldi. Öğrencinin, arkadan hocanın omzuna dokunarak “naber hoca ya” dediğini duyunca kendimi zor tuttum. Bizim zamanımızda böyle bir şeyin olması mümkün değildi dedi. Bu bana bir zamanlar gençler arasında yaygın olan “hey corc! versene borç.” hengamelerini fısıldayan tipleri hatırlattı. Emekli okul müdürlerinden Fahri Erturan Bey de ne kadar disiplinli bir okul müdürü olduğundan bahsetti. Bu arada Ahsen Bey, “Eksiğimiz var mı?” derken Dr. Şefik Abi de geldi ve kadro tamamlanmış oldu.


İbrahim Ağabey, çok rahat bir hac yolculuğu yaptıklarını, Allah’ın tüm Müslümanlara bu yerleri görmesini nasip etmesini temenni etti. Ziyaretimizden çok mutlu olduğunu, Aydınlar Ocaklı olmanın ayrıcalıklarından hac farizasında da çok istifade ettiğini, bir çok Aydınlar Ocağı mensubuyla tanıştığını ve onların birikimlerinden faydalandığından bahsetti.


Bu arada benim telefonum çalmaya başladı. Arayan Mustafa TOKA idi. “Hasan Bey! Saat 21:30 oldu. Nerde kaldınız?” diye sitem ediyordu. Haklıydı da. 21:00 gibi size geliyoruz diye sözleşmiştik. Ziyaretlerde bazen gecikme olabiliyor. Mustafa Ağabey, ilkeli ve prensiplidir. Çizgisinden asla taviz vermez. Üstelik de denetim kurulu başkanımızdır. Telefonda, “Abi yoldayız, kaza oldu, yarım saate kadar geleceğiz” dedim. Çıkmadığımızı nasıl söyleyeyim. Yoksa bizi eve almayabilirdi de.


İbrahim Ağabey’le vedalaştıktan sonra TOKA Ağabey’e varmak için yola çıktık. Gecikmeli de olsa ikinci ziyaret noktamıza ulaştık. Allahtan da bir tepkiyle karşılaşmadık. Mustafa Ağabey önceden hazırlıklarını yapmış. Eve varan öncü birlik olarak, sonradan gelecekler için hemen kalite kontrol yapmaya başladık. Daha sonradan gelenler bize sataşmaz mı? Neymiş efendim masadakileri götürmüşüz. Olacak şey mi? Yönetici sorumluluğumuzla bizler neler düşünüyoruz bir de onların düşündüğüne bakın. Ben, bunun bir iftira olduğunu söyledim. Mustafa Ağabey’in hizmette kusur etmediğini, serviste, profesyonellere taş çıkarttığını resimlerle belgeledim. İstenildiğinde ibraz edebilirim.


Mustafa Ağabey, çok rahat bir hac yolculuğu yaptıklarını, kendilerinden önceki hacıların tavsiyelerine harfiyen uyduklarını, bol bol Türk Bayrağı rozeti dağıttığını, kaldıkları otelle Kabe arasındaki mesafenin haritada 400 mt. olduğunu halbuki kendisinin yaptığı ölçümlerde mesafenin gerçekte 700 mt. olduğundan bahsetti.


Selçuk Ağabeyin 23:30 gibi kokoreççiye gidelim teklifi yoğun gündem nedeniyle başka bir güne ertelendi.


Mustafa Ağabey de, ziyaretimizden çok mutlu olduğunu ve haccın manevi hazzını tatmayanların da en kısa sürede tatmasını temenni etti.


İnsanlar arasında sevginin yerleşmesine yardımcı olan en önemli sebeplerden birisi ziyaretlerdir. Dinimiz, ziyaretlere çok önem vermiştir. Peygamberimiz bir hadislerinde “Allah için bir hastayı veya bir müslümanı ziyaret eden kişinin cennetteki yerini hazırladığını haber vermiştir” (Tirmizi, Birr 64).


Ziyaretler, sevgi ve güven duyulan gelişen, bireyleri birlik ve beraberlik içinde yaşayan toplumların doğmasına neden olur. Kişiler, ziyaret yoluyla birbirlerini daha yakından tanırlar. Sıkıntılarını , dertlerini öğrenirler. Birçok konuyu aralarında görüşüp, birlikte karar verme imkanına sahip olurlar. Toplum içinde yalnız olmadıkları hissini kazanır ve istikbale huzur ve güven içinde bakarlar. Üzüntülü ve sevinçli anlarında yanlarında gördükleri dostları, onlar için mutluluk kaynağı olur.


Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 24 yıldır nasıl dimdik ayakta olduğunu şimdi daha iyi anlamış bulunmaktayım...





Devamını Oku...

6 Ocak 2008 Pazar

İsraftan Kaçınmak


Hikmet, aldığı ücretle kendi geçimini sağladığı gibi arkadaşlarının ihtiyacı olduğunda onlara borç para verirdi.




Maaşı artan Hikmet’in hayatında belirgin değişiklikler olmaya başladı. Gardrobunu yeniledi. Sıradan değil, markalı elbiseler giymeye başladı. Bir yıl giydiğini artık ertesi yıl giymiyordu. Arkadaşlarının arabası vardı. Hikmet de arkadaşlarından geri kalır mıydı? Hemen bir araba aldı.




Eşi de bu yarışta Hikmet’den geri kalmıyordu. Evlenene kadar 1-2 kat elbiseyle idare eden evin hanımefendisine artık 5-6 kat elbise az geliyordu. Hatta gardrobunu açtığında giyecek hiçbir şeyim yok diye Hikmet’e sürekli serzenişte bulunuyordu.




Ayağını yorganına göre uzatmayan Hikmet, artık arkadaşlarına borç veren değil borç alan konumuna düşmüştü.


Rahmetli Sakıp SABANCI’nın bir sözü aklıma geldi. Ben diyordu rahmetli SABANCI, işe alacağım elemanlarla yaptığım mülakatlarda hep sorardım. Evin var mı, araban var mı diye? Arabası olup da evi olmayanları kesinlikle işe almazdım. Ne kadar yerinde bir tespit. Öyle değil mi?



Ramazan ayında, Avukat Zeki Hacıibrahimoğlu ağabeyimizin iftarına davetliydik. İstanbul’a yola çıktığımızda Boğaziçi Köprüsünde trafiğe yakalandık. Bu esnada bizim sevgili başkanın haklı bir tespitine şahit oldum. Diyordu ki, şu araçlara lütfen bir bakın, her araçta bir kişi var. Halbuki bu kişiler bir araya gelip ortak bir araç kullansa hem zamandan tasarruf olacak hem de ülke kaynakları hoyratça israf edilmiş olmayacak. Tabii ki trafik o kadar yoğun olmayacak ve biz de iftara zamanında yetişmiş olacaktık. Allah’tan Mustafa TOKA ağabeyimiz tedarikli geldi de yolda iftarımızı açtık.




Dün yine internette haber sitelerini takip ederken , bir bilim adamının şu önerisi dikkatimi çekti. Diyordu ki enerji sıkıntısının yoğun bir şekilde gündemde olduğu bu dönemde, evlerde tasarruflu ampul kullanılmasıyla çok büyük miktarda enerji tasarrufu sağlanacaktır.



Kaynaklarımızı ekonomik bir şekilde kullanmalı, ihtiyaçlara göre harcama yapmalı, son yıllarda yaygınlaşan kredi kartı çılgınlığından uzak durmalıyız. Bir ayette “yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” diye buyurulmaktadır. Yine bir hadiste de peygamberimiz, “kim savurganlık yaparsa, Allah onu yoksul bırakır” diye buyurmaktadır.


Ülkemiz, birçok yer altı ve yer üstü zenginliklerine rağmen insanımızın lükse aşırı ilgisi, savurganca harcamalar ve beceriksiz yönetimler yüzünden fakir-fukara hale gelmiş, ekonomisi hala sanayileşmiş değil gelişmekte olan ülkeler seviyesinde kalmıştır.



Bir kitapta okumuştum. Osmanlı’nın İmparatorluk haline nasıl geldiğine bir örnek vermek istiyorum. Sultan Ahmet Camisinin şadırvanındaki muslukları ne zaman açarsanız açın belirli bir miktarın dışında su akmaz. Çünkü o, dünyaya 600 sene hükmeden Osmanlı yapımıdır. İsraf ekonomisine göre değil, tasarruf ekonomisine göre yapılmıştır.



Ayağımızı yorganımıza göre uzatmasını bilelim. Ülkemizin kaynaklarını hoyratça harcayıp geleceğimizi sıkıntıya sokmayalım…



29.12.2007

Devamını Oku...

Sabredebilmek


Ceyhun, üniversiteyi başarıyla bitirmiş ve kimya mühendisi çıkmıştı. Artık çalışma hayatına atılması gerekiyordu.



Bir kamu kuruluşunda geçici statüde çalışmaya başlamıştı. Genel Müdürü Ceyhun’a, kadro açıldığında şirketin daimi kadrosuna alınacağını söylemişti. Ceyhun, kısa sürede işini öğrenmeye ve adapte olmaya çalışıyordu.


O ayın sonunda kadrolar geldiğinde Ceyhun, şirketin daimi kadrosuna geçirilmemişti. Ceyhun’un morali bu olaya çok bozulmuştu. Bu durumu gören Ceyhun’un müdürü Abbas bey, Ceyhun’a moralini bozmamasını ve işine daha kuvvetli bir şekilde sarılmasını tavsiye etmişti.


Abbas bey, Ceyhun’un azmini, gayretini, bir şeyler üretme çabasında olduğunu görüyor ve ona sürekli yeni projeler veriyordu. Ceyhun, üstlendiği bu projelerin altından başarıyla kalkıyordu. Arkadaşları arasında da kısa sürede sevilen biri olmuştu. İkili ilişkileri, diyalogları da gayet iyiydi arkadaşlarıyla Ceyhun’un.



Ertesi yıl tekrar daimi kadro açıldığında Ceyhun, bu sefer kesinkes daimi kadroya geçeceğini düşünüyordu. Çünkü liyakat sahibiydi ve işin ehli konusunda kendisinden daha iyileri yoktu. O da nee? Ceyhun’u yine daimi kadroya almamışlardı. Olamaaaz olamaaaz , bu benim hakkım, hakkımı gasp ettiler diye isyan ediyordu . Neden daimi kadroya alınmadığını araştırmayı kafasına koyan Ceyhun, şirketin genel müdürüyle görüşmeye karar vermişti. Abbas bey ve Ceyhun’un mesai arkadaşları genel müdürle görüşmemesi konusunda Ceyhun’u uyardılar ancak bu kararından vazgeçiremediler.



Genel müdürüyle görüşen Ceyhun, duyduklarına inanmak istemiyordu. Genel müdür, Ceyhun’a, kadroların dağıtımında liyakatın önemli olmadığını, kendi siyasi görüşlerine yakın kişilerin kadro dağıtımında dikkate alındığını, Ceyhun’un ise bu siyasi görüşe uzak olduğunu, kadroya alır ise bunu bir yerlere izah etmekte zorluk çekeceğini söylemişti.




Boynu bükük bir şekilde genel müdürün odasından Ceyhun’un çıktığını gören Ticaret Müdürü Tayfun bey, Ceyhun’u odasına davet etti ve Ceyhun’a, “bak evladım, ben bu şirkette 25 yıldır çalışıyorum ve şunu gördüm. Bu şirket, çalışana eninde sonunda hakkını teslim eder. Genel müdürün söylediklerine kafanı takma, siyasiler gelip geçici, onlar yolcu biz hancıyız. Çalışmandan, azminden hiçbir şey kaybetme. Kadronu eninde sonunda alacaksın” dedi. Biraz olsun rahatlayan Ceyhun, Tayfun beye teşekkür ederek odasından ayrıldı.



Ceyhun, sabretmeliydi. Biliyordu ki sabır, bütün faziletlerin anasıdır. Hayatta başarılı olmanın ve kemale ermenin sırrı, bu güzel huydan geçer diye düşünüyordu.



Peygamberler sabrın en büyük örnekleridir. Onlar bütün güçlükleri sabırla karşılamışlardır.




Sabırlı insan, iyi insandır. İyi işler yapıp, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceklerini Allah Teala haber vermiştir. Kur’an-ı Kerim de bir ayet-i kerimede “sabır zafere giden yoldur” diye bahsedilmektedir.


İş hayatının 5.yılında, genel müdür değişmiş ve Ceyhun daimi kadroya geçmişti. Kısa sürede de başarısının mükafatı olarak iyi bir makama geldi. Ekonomik açıdan da iyice rahatlayan Ceyhun, Allah’a binlerce kere şükrediyordu. Şimdiki konumu, asla şımarmasına vesile olmamalı, bu duruma nasıl geldiğini aklından çıkarmamalı ve azmini yitirmemeliydi. Bunları düşünen Ceyhun, şimdiden gelecekle ilgili planlar yapmaya başlamıştı bile.



Sabreden Ceyhun’un geldiği durum ortada. Keşke ülkemizde de kişilere ve olaylara sabredebilmesini bilsek, birbirimize tahammül edebilsek .


Sabrın, bizleri başarıya taşıdığını ve sorunların çözümünde anahtar olduğunu unutmamak temennisiyle…



24.12.2007

Devamını Oku...

19 Aralık 2007 Çarşamba

Bir Törenin Ardından


Geçtiğimiz Cumartesi akşamı birkaç aile Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkan Vekili Eczacı Selçuk Arslan ağabeyimizin misafiriydik. Amacımız bu ağabeyimizin mutfak konusunda ne kadar beceri sahibi olduğunu yerinde görmekti. O akşam ben buna bizzat şahit oldum. Ancaaak yengemiz hanımefendinin de hakkını yememek lazım… Yengemiz hanımefendi bu konularda her zaman tam bir usta ve iyi bir ev sahibi. Yemekler o kadar lezizdi ki şimdiden tekrarını ne zaman yiyeceğiz diye düşünmekten kendimi alamıyorum.




Ertesi gün, bir büyüğümüzün konuğu olarak İstanbul Grand Cevahir Hotel’deki Amasyalılar Vakfı’nın Altın Elma Ödül Törenine katıldık. Biliyorsunuz davete icabet etmek Peygamber Efendimizin sünnetindendir.




Amasyalılar Vakfı Başkan Yardımcısı Doğan SOFRACIOĞLU’nun takdimiyle kürsüye çıkan vakfın genel başkanı Muammer ÜLKER, her yıl Amasya İli’nin 5 farklı özelliğini ele aldıklarını, o yıl o özellikleri ön plana çıkardıklarını belirtti. Bu yıl ise, nöro psikoterapi alanındaki hizmetlerinden dolayı Prof. Dr. Nevzat TARHAN’ı altın elmayla ödüllendirdiklerini, Amasya’nın okuma - yazma oranı bakımından bilhassa kız çocuklarında ülkemizin ilk sıralarında bulunduğunu, bir şehzadeler şehri olduğunu ve Amasya’nın iki kere devlet kurmuş bir vilayet olduğundan bahsetti (1400 lü yıllarda Çelebi Mehmet zamanında Osmanlı’nın ikinci kez kuruluşu ve 22 Haziran 1919 da yayınlanan Amasya Tamimi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılışı). Amasya’da 1400 lü yıllarda akıl hastalarının oradaki bimarhanelerde tedavi edildiğini hatta musikiyle tedavinin ilk bu bimarhanelerde yapıldığından bahsetti.



Muammer beyden sonra kürsüye çıkan Amasya Belediye Başkanı İsmet ÖZARSLAN ise, gurbetteki Amasyalıların küçük küçük dernek ve vakıflara bölünmemelerini, böyle bir federasyon çatısı altında olmalarından mutluluk duyduğunu, birlik, beraberlik ve dayanışmanın olduğu yerde başarının da arkasından geleceğinden bahsetti. İş adamlarından doğdukları yerlere sahip çıkmalarını, yatırım yapmalarını ve gurbetteki Amasyalılardan yılda en az bir kere Sıla-i Rahim yapmalarını istedi.



Peygamber Efendimiz bir hadislerinde “sıla-i rahim ömrü uzatır” diye belirtmektedir.


Belediye başkanı konuşmasına devamla, bakanlık, milletvekilliği yaptığını şimdi de belediye başkanı olduğunu ancak mevki, makam ve koltukların gelip geçici olduğunu “baki kalan gök kubbede hoş bir seda “ misali kişilerin yaptıkları hizmet ve eserleriyle anılacaklarından güzel bir şekilde bahsetti. Hemşerilerini iline hizmet etmeye yeni yatırımlar yapmaya davet etti. Daha sonra kendisine ödülünü vermek üzere, lise yıllarından öğretmeni kürsüye çağırıldığında, öğretmenine karşı gösterdiği tevazu ve öğretmeninin de öğrencisini kürsüde onore etmesi görülmeye değerdi.



Amasya Valisi Celalettin LEKESİZ ise, dünyada küresel rekabetin çok yoğun olduğu bu dönemde, final projelere odaklandıklarını, tarımda bilhassa elma yetiştiriciliğinde Amasya’yı zirve yapmak istediklerini, 450 milyar dolarlık mermer yatak rezervlerini aktif hale getirmek istediklerini, çok zengin bir tarihi mirasa sahip Şehzadeler Şehri Amasya’da kültür turizmini canlandırmak istediklerinden bahsetti.



Daha sonra ödülünü almak üzere kürsüye gelen Prof. Dr. Nevzat TARHAN ise, nöropsikiyatri alanındaki son gelişmeler hakkında bilgi verdi. Geçmişte uygulanan musikiyle tedavi metodunu, son bir yıldır kendi hastanelerinde, TRT sanatçısı Dr. Adnan ÇOBAN yönetiminde başarıyla uyguladıklarından bahsetti. 1400’lü yıllarda beynin bir bölgesine sıcaklık vermek suretiyle akıl hastalarının da tedavi edildiğini , “kafa ütülemek” sözünün buradan geldiğini ve bu sözün de Amasyalılara ait olduğunu Nevzat TARHAN hocanın ağzından duymuş olduk.




Ödül töreninden sonra, belediye başkanının yöresel ikramını tattık. Bilhassa tatmak zorundaydık. Çünkü önümüzdeki yaz aylarında Amasya’ya bir gezi planlıyoruz. Amasya’nın damak zevki konusunda neyi meşhurdur bilmemiz gerekiyor. Gerçi bu konularda uzman ağabeylerimiz var ama fazla bilgiden zarar gelmez kanısındayım. Buradaki amacımız, tattığımız leziz yiyecekleri, gezi kafilemizin istifadesine sunup azami derecede faydalanmalarını istiyoruz. Yoksa başka bir niyetimiz yoktu. Bu böyle biline…



Amasya İli’nin tüm yöneticilerini, geçmiş tarihlerine sahip çıkmaları ve bunları halkın istifadesine sunma gayretleri ve vilayetlerini daha üst noktalara taşıma azimlerinden dolayı kutluyorum.


Diğer vilayetlerimize de örnek olması temennisiyle…



17.12.2007

Devamını Oku...

7 Aralık 2007 Cuma

İşi Ehline Vermek


Mustafa bey her yıl sonunda olduğu gibi çok sinirliydi. Fabrikasına ait depolar 6.000 -7.000 ton açık vermişti. Ekonomik kaybı çok büyüktü.


O yörenin halkı Mustafa beyin fabrikasından çok şikayetçiydi. Çevreye yüklü miktarda amonyak salıyordu Mustafa beyin fabrikası. Çevreye salınan amonyağın miktarı ve rüzgarın şiddetine göre insanlar o oranda nefes almakta zorluk çekiyordu. Bu yüzden Mustafa beyin fabrikası sürekli çevreyle ilgili yerlere şikayet ediliyordu. Mustafa bey çevreye verdiği zarardan dolayı yüklü miktarda para cezası ödemek zorunda kalıyordu.



Son ödediği cezadan sonra iyice kafası bozulan Mustafa bey, fabrikasını Rüstem beye satmaya karar verir. Fabrikayı satın alan Rüstem beyin ilk işi üretim bölümündeki yöneticileri tamamen değiştirmek olur. Üretimin başına Nevzat beyi getirir. Nevzat bey, çalışma hayatının 25 yılını bu işle geçirmiş fakat dünya görüşünden dolayı Mustafa bey tarafından pasif görevde tutulmuş başarılı bir mühendistir.



Üretimin başına geçen Nevzat bey, proseste yaptığı tadilatla her gün çevreye salınan amonyağı tekrar geri kazanır ve hammadde olarak kullanmaya başlar.


Rüstem beye artık çevreyle ilgili şikayetler gelmediği gibi yıl sonunda depoları açık vermiyor ve kasasına ilaveten 2.000.000 $ ilaveten para giriyordu.



Rüstem bey örneğinde görüldüğü gibi atalarımız ne güzel söylemiş “ at binenin kılıç kuşananın” .



Atalarımız da geçmişte sorumluluk vereceği kişileri belirli aşamalardan geçirir ve bu aşamaları başarıyla geçenlere sorumluluk verirdi. Buna en güzel örnek 15. ve 18. yüzyıllar arasındaki Osmanlılardaki Enderun müessesesidir. 14 ve 15 yaşlarında Edirne ve Galata sarayından seçilen çocuklar buraya getirilir ve burada verilen eğitimle İmparatorluğun yönetici sınıfı yetiştirilirdi. Kabiliyetli ve başarılı olanlar vezir olur veya İmparatorluğun çeşitli kademelerinde görev alırlardı. Dikkat edilirse İmparatorluğun zirvede olduğu yıllar bu yüzyıllar arasındaydı.



Kur’an-ı Kerim Nisa Süresi 58. ayette “Allah size, mutlaka emanetleri (işleri) ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle davranmanızı emreder” diye buyurmaktadır.



Bir kişi hakkında değerlendirme yaparken, o kişinin o mevki ve makamın ehli olup olmadığına dikkat etmeliyiz. Adam kayırmak, adama göre iş vermek dinimize de uygun değildir geçmişimize de. Kapasitesinin üzerinde sorumluluk yüklenen kişilerin durumu Mustafa beyin akibetine benzeyecektir. Konusunda ehil insanlarla çalışmak muhakkak ki başarıyı getirecektir.



Her alanda artık işin ehli insanları söz sahibi yapalım.






07.12.2007

Devamını Oku...

1 Aralık 2007 Cumartesi

Toprağın İsyanı


Misafirlerimizi Akçaabat’ta akrabalarının yanına bıraktıktan sonra, gecenin geç vaktinde köyümüze dönmek için amcamla yola çıktık. Yakın bir ilçedeki benzin istasyonuna vardığımızda cep telefonum çaldı, telefonda kardeşim köyde çok şiddetli yağmur yağıyor yolda dikkatli olun diye bizi uyardı.


Mazotumuzu aldıktan sonra tekrar yola çıktık. 30-40 dakika sonra köyümüze çıkan yola vardık. Yağmurun şiddetinin farkına yeni varmaya başlamıştık ki köyün yolunda biraz daha ilerleyince yağmur suları ve çamur arabanın boyunu aşmaya başlamıştı. Önümüzü göremiyorduk. Yolu bildiğimizden ilerlemeye devam ettik. Çünkü geri dönme şansımız yoktu. Eve yaklaştığımızda amcam, gitme ileride yol kapalı, sel düşmüş dedi. Arabayı güvenli bir yere park ettikten sonra, selin kenarından geçerek eve vardık. Evde elektriklerde kesilmişti. O gece evin milleti yağmur kesilene kadar ayakta kaldı.


Sabahleyin uyandığımızda selin büyüklüğünü iyice anlamıştık. Akşamleyin bizim geçtiğimiz köyün yolu kapanmış, çay ve fındık bahçeleri önemli oranlarda zarar görmüştü.



Son birkaç yıldır her şiddetli yağmur yağışında sel felaketlerinin sık sık olduğunu televizyonlardan ve akrabalarımızdan duyuyordum. Bu sefer yaşamış oldum. 15 – 20 yıl öncesine kadar bu kadar sel felaketi olmuyordu. Acaba neden bu kadar sık sel felaketi olmaya başladı di ye kendi kendime sormaya başladım ve şu tespitleri yaptım.



1. Yöre insanı geçmişte bu kadar toprağı boş bırakmamıştı. Sürekli toprağıyla ilgilenirdi. Yağmur sularını, arazinin belli bölgelerinde toplar, açtığı arklarla, hendeklerle suyun ırmağa veya dereye ulaşmasını sağlardı. Şimdi ise toprakla eskisi gibi ilgilenilmediğinden, yağmur suları gelişigüzel araziye yayılmakta ve toprağı zayıf bulduğu noktalarda sel felaketlerine yol açmaktadır.



2. Ekonomik sebeplerden dolayı gurbete çıkan yöre insanı, toprağını çoğunlukla yarıcı denilen kişilere bırakmaktadır. Bu kişiler sadece mahsulle (çay, fındık) ilgilendiklerinden toprağa bakmamaktadırlar. Su arkları ve hendekler zamanla toprakla dolduğundan , yağmur suları gelişigüzel toprağa yayılmakta ve bu durum büyük sel felaketlerine sebep olmaktadır.





3. Son yıllarda ormanların sökülerek hızlı bir şekilde çay bahçelerine döndürülmeleri de sel felaketlerindeki önemli etkenlerden biridir.




Yaşadığımız bu sel felaketinden sonra, kardeşimle birkaç gün sahip olduğumuz arazideki su arklarını kontrol ettik. Toprakla dolmuş olanları yeniden açtık. Böylece bir sonraki yağmura hazırlıklı olalım dedik. Atalarımız ne güzel söylemiş ‘ bir musibet bin nasihatten hayırlıdır ‘diye.



İnsanoğlu gibi toprakta nasıl ilgi, şefkat istiyor değil mi? İlgilenildiğinde yüzünün güldüğünü, ilgilenilmediğinde ise yağmur sularıyla nasıl yok olup gittiğini görürsün .



Topraklarımıza az da olsa ilgi göstermesini bilelim.


23.11.2007

Devamını Oku...

28 Kasım 2007 Çarşamba

Paylaşmasını Bilmek


17 Ağustos 1999 saat 06:00.



Ahmet’in başucundaki telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Uykulu uykulu telefona uzanan Ahmet’e teyzesi telefonda, “Oğlum yandık yandık,, dayınlar, teyzenler ve çocukları enkazın altında, İstanbul-Avcılar ve İzmit’te çok şiddetli deprem olmuş” dedi. Bir anda panikleyen Ahmet’in aklına İzmit’teki evlerinde tek başına kalan kız kardeşi geldi. Evin milletine çaktırmadan kız kardeşinden haber almalıydı. Ama o da ne?. İzmit’teki evin telefonu ve kız kardeşinin cep telefonu cevap vermiyordu. Ahmet, iyice korkmaya başlamıştı. Saat tam 07:35 i gösterirken evin telefonu çaldı. Telefona yönelen Ahmet, hızla ahizeyi kaldırdı. Karşısındaki ses, kız kardeşinin sesiydi. Kız kardeşi, “abi ben iyiyim ama buralar yerle bir oldu.” dedi. Kardeşinin sesini duyunca rahat bir nefes alan Ahmet, durumu ailesine bildirdi.



Ahmet, kardeşinden haber almış ancak İstanbul-Avcılar’daki akrabalarından haber alamamıştı. Gelişmeleri takip etmek için komşu köydeki anneannesinin evine gitti. Hüzün her tarafı kaplamıştı. Dayısının kızı ve oğlu, büyük teyzesi ve oğlunun enkaz altında olduğunu öğrendi. Akşam saatlerine doğru büyük teyzesi ve oğlunun, dayısının kızının enkazdan cesetlerinin çıkarıldığı haberini alan Ahmet’in üzerine iyice hüzün çöktü. Ancak sonradan kendimi toparlamalıyım ve ailemi sakinleştirmeliyim diye düşündü. Ailesine sabırlı ve itidalli olmalarını tavsiye etti.




Depremden birkaç gün geçmişti ki 19 yıllık aile dostları Yakup bey ve ailesi Ahmet’in aklına geldi. Yakup beyden haber almalıydı. Ancak Ahmet bir türlü Yakup beye ulaşamıyordu… Yılmadı, mücadelesinin üçüncü gününde Yakup beye ulaştı. Yakup Bey telefonda Ahmet’e, sağlıklarının iyi olduğunu, oğlu Murat’ın enkazdan çıktığını, evlerinin yıkıldığını ve şu anda Ankara’da olduklarını söyledi. Ahmet ise Yakup Beyi teselli edebilmek için hocam, canınızı sıkmayın gelen mala gelsin sağlığınız ve sıhhatiniz yerinde ya önemli olan o şükredin, dedi.



Ahmet, Yakup beye İslamiyetin ilk yıllarındaki Mekke’li Müslümanların Medine’ ye hicretini ve oradaki ensar- muhacir yardımlaşmasını anlattı ve bizim İzmit’teki evimize bir şey olmamış, bir süre ortak kullanırız. Evimizin bir odasını siz bir odasını biz, iki tabak yemeğin bir tabağını siz bir tabağını biz şeklinde paylaşırız. Daha sonra da kaba inşaatı bitmiş olan üst katı size hazırlarız diye teklifini yaptı ve Yakup beyi güçlükle ikna edebildi. Bir ay sonra üst kattaki daireden iki oda, mutfak, banyo, tuvalet hazır hale getirildi. Yakup bey buraya taşındı. İhtiyaç duyulan ev eşyaları ve mobilyalar hayırseverler tarafından temin edildi. Yakup bey bir yıl Ahmet ve ailesinin misafiri oldu.



Ahmet’in bu kadar yaşadıklarından sonra aklına, depremden birkaç gün önce mahallelerinde ev kiralamak isteyen bir kiracıyla, mahallenin zenginlerinden ve 4-5 apartmanı olan ev sahibi arasında geçen şu diyalog geldi. Ev sahibi evine 400.¬-YTL aylık kira istiyor, kiracı ise aylık gelirinin en fazla 350.- YTL’ yi karşılayabileceğini söylüyordu. Kiracının yalvarmasına rağmen ev sahibinin 400.- YTL’nin altına inmediğini ve işine gelirse diyerek de kiracıyı terslediğini duymuştu.




Depremden sonra ise o ev sahibinin, bütün apartmanları enkaz haline gelmiş ve o geceki üzerindeki kıyafeti dışında hiçbir şeyinin kalmadığını öğrenmişti. Bu hadise Yunus Emre’nin şu dizelerini Ahmet’e hatırlattı:



Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi

Mal da yalan, mülk te yalan
Var biraz da sen oyalan





Ahmet, hayatının en güzel ramazan ayını Yakup bey ve ailesiyle paylaştığı o yıl geçirdi.



Birikimlerimizi paylaşmasını bilmeliyiz. Paylaşırsak birçok sorun kökünden çözülür. Her birimiz birer Ahmet olmalıyız.



Ben, paylaşanların hayattan daha fazla zevk aldığını biliyorum…



23.11.2007

Devamını Oku...