Kasım KOCAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kasım KOCAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2008 Pazar

Algılanması ve Değeri Bakımından Zaman

Zaman, alışılmış veya alışılmamış, acı tatlı, karlı zararlı her türlü hareket ve olayın, değişimin ve başkalaşımın vaki olduğu şeydir. Devletler, milletler, nimetler, felaketler onda ortaya çıkar, onda büyür, onda son bulur, onda kalır.

Zaman, varlıkla yokluk arasında iyi ve kötü, nimet ve bela, genişlik ve darlık, sıkıntı ve hastalık, zenginlik ve fakirlik, kar ve zarar gibi zıtları, türlü şaşılacak şeyleri içerside toplayan akıp giden bir nehir hatta bir gemi gibidir.

“Zamanı bir gemi gibi görüyorum, bizimle ölüme doğru
Akıp gidiyor, fakat hareketlerini göremiyoruz”

Zaman ki, insanın ömrünün en kıymetli sermeyesi oluşu ifade eder. İnsan ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. Ömür zamandan bir cüzdür. Ömür zamanla akmaktadır. Hatta insan için zaman, ömründen hatta ömrünün içinde bulunduğu andan ibaret değildir. Karsız geçen her an, o güzel sermayeden heder edilen bir ziyan, bir hüsrandır.

Mutasavvıflar, sofi, ibnü’l-vakt (vaktin oğlu) olmalıdır, yani ömrünün ve özellikle fiilen içinde bulunduğu vaktin kıymetini bilmeli ve onunla yarın ahiret için ne kar, ne hayır elde edebilmek mümkün ise onu kazanmaya çalışmalıdır, demişlerdir.

Ahireti inanmayanlara, “bu günün yarını yoktur”, diye dünya zevkini sürerek gönüllerince kam almak için, “Gün bu gündür, saat bu saattir, ne yapacaksak şimdi yapmalıyız” diyerek, ne olursa olsun vaktini, çıkarını gözetme manasında, ibnü’z-zaman denir.

Vakit bir fırsat ve ömür bütün anlarıyla bir taraftan tükenmek, bir taraftan artmak üzere bulunan nimetlerin asıllarından bir nimet olmak hesabiyle vakit ve zamanın kadrini takdir ile ömrün kıymet ve mahiyetine dikkat nazarını çekmek için asra Allah yeminle söze başlıyor.

İnsan, ömrünün semeresi demektir. Zaman geçtikçe insanın ömrü eksilir ve bundan dolayı kendisinden bir cüz gitmiş bulunur. Nitekim şöyle denilmiştir;

“Her gün geçtikçe benim birazım gider;
Benim için ise ömrümden daha güzel bir şey yoktur.”

O halde o gidenin karşılığında bir çalışma olmaz ise o noksan tam zarardan ibaret olur. İnsan geçen cüzünün yerine ne kazandığını hesap etmez de gün geçtikçe büyüdüğünü sanır. Hatta vakit geçirmekle eğleniyorum, rahat ediyorum diye sevinir. Onun için denilmiştir ki;

“Biz günleri geçiriyoruz diye seviniyoruz;
Hâlbuki her geçen gün ecelden, ömürden bir eksikliktir.”

O şaşılacak olan asr (zaman)a, dehre dikkat ediniz. Çünkü o geçtikçe insan büyüyorum, çoğalıyorum, yaşıyorum zannıyla sevinir, hâlbuki o asır devamlı onun ömrünü yemekte, o geçen gece ve gündüz vücudunu kemirmekte ve bu şekilde o, her an zarar içinde kalmaktadır. “Ancak iman edip de güzel ameller yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir). (Asr, 111/3).

“Hayat bizi aldatıyor, hâlbuki ölümümüz
Onun memesinden sütlerini emiyor.
Böylece kişi, hayatın soluk alıp verişi ile nefesleri arasında
Kendini yaşıyor sanıyor, hâlbuki kefenler dokuyor.”

Yani ölümümüzü emzirip büyüten, kucağında besleyen ana, ölümüm anası hayat iken o bizi aldatıyor. O nefes alış veriş, kefenleri dokuyan mekiklerin hareketinden ibaret iken insan yaşıyorum sanıyor da aldanıyor. Düşünmüyor ki, insanın nefesleri arasında dokunan bedeninin ve derisinin dokuları, kendisini ölüm için saran birer kefen gibidir.

İnsanlar gördükleri fenalıkları, çektikleri sıkıntıları, uğradıkları hüsranları hep dehre, zamana yükleyerek zamandan şikâyet edip, zamanların uğursuzluğundan bahsederler.

“Zaman bozuldu, fesadı var diyorlar.
Zaman bozulmadı, kendileri fesat.”

Fesat, fenalık zamandan değil, insanların kendilerindendir. Asra (zaman) yemin edilmekle zamanın önemi hatırlatılmakta ve o zaman bozuldu iddiasını reddetme manası vardır. Zamanın ayıbı kabahati yoktur, o değerli bir nimettir. İnsanlar zamanın kadrini kıymetini bilip de hepsi iyiliğe çalışmadıkları için iyiliğe çalışmayanlar zarardadır, Allah cezalarını verir.

Bu anlamda, “Bizi zamandan başkası helak etmiyor”(Casiye, 45/24) diyen dehriler yanlış yapmış olmaktadırlar. Zira “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur”(Necm, 53/39) ve “Herkes kendi kazancına bağlıdır.” Tur, 52/51).

“Elindeyse zamana, dur geçme diye dayat
Bir sigara içmekten daha kısa bu hayat
Necip Fazıl

Göz yum cihana aç gözünü dem gelir geçer
Sen göz yumup açınca bu âlem gelir geçer
Abdülhak Molla

“Farz edelim, bankada bir hesabımız var. Her sabah buraya 86.400 dolar yatırıldığını görüyorsunuz. Ne var ki bu parayı akşama kadar harcamak zorundasınız. Ertesi güne transferi mümkün değil ve geri dönüşü yok. Kullansanız da kullanmasanız da hesabınız ertesi sabah sıfırlanıyor ve yeniden 86.400 dolar yatırılıyor. Nakit cinsinden bir yatırım ve birikme söz konusu değil. Her günkü meblağın harcanması gerekiyor.

Bu parayı ne yaparsınız? Her gün bu kadar yüklü bir miktar ile neleri başarmak geçer içinizden ?!..

Gayrimenkul mü? Ne kadar!
Borsa mı? Ne hacet!
Kumar mı? Kaç zaman!
Hayır hasenat mı? Ne kadar!
Evet!...Hangisi ve neden?!..
Düşünün lütfen!..

Yarın bir bankaya gireceksiniz. Kapısında şöyle bir ikaz bulunan bir banka:

Dikkat!..

Sayın müşterimiz,

Zaman adlı bankaya hoş geldiniz. Her mudi gibi sizin de hesabınızda saniyelerle change edilebilecek 86.400 dolar var. Sabah dolup akşam boşalan hesabınızla bu gün iyi bir yatırım yapın. Kullanmadığınız her doların boşa gideceğini günde beş kez size hatırlatacağız. Güle güle harcayınız!..”(Pala, İskender, Gözgü, L&M, İstanbul 2002, s.60-61).

Özetle farz edelim bankada 86 400 YTL veya dolarınız var ve her gün bunu harcamanız gerekiyor. Bunu nasıl harcarsınız?

Evet, zaman bankaya benzer. Siz onunla iyi veya kötü yatırımlar yaparsınız. Çok dikkatli kullanmalıyız zamanımızı, o bizim lehimize ve aleyhimize tarafımızdan işletilmektedir. Unutmayalım…

“Zaman yönetimi üzerine çalışanların sık sık vurguladıkları bir önerme vardır. Derler ki, bir yılın değerini anlamak için onu, üniversite sınavını kazanamayan bir dershane öğrencisinden sormak gerekir..

Bir ayın kıymetini en iyi anlatacak kişi, sekiz aylık prematüre bebek doğurmuş bir anne olabilir.

Bir saatlik zamanın değerini en iyi, bir saat kulesinin altında, elinde çiçek, aylardır hasret kaldığı nişanlısını bekleyen delikanlı bilebilir.

Bir dakikanın önemini, treni kaçırmış bir yolcudan sormak lazımdır.

Bir saniyenin değerini anlamak için, arabasından yaralı çocuğunu çıkarmaya çalışan kazazede sürücünün içinden geçenleri okumak lazımdır.

Bir salisenin ne kadar kıymetli olduğunu da en iyi olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan atlet bilebilir.

İmdi,

Hepimiz iyi birer koşucu olamayız elbette; ancak dikkatli birer sürücü olmamız hususunda bizi engelleyen mi var?!..”( Pala, İskender, age., s.61-62)

Devamını Oku...

7 Haziran 2008 Cumartesi

KAO Üniversitesi Rektörünü Seçti

Bir Üniversite ki, YÖK’e bağlı değil. Özel ama ticari bir kaygısı yok.
Sıralanmış bir Öğretim Üyeleri listesi olmadığı gibi, öğrencilerinin kayıtları da yok.
Bu, öğrencilerinin sayısına bir sınırın olmadığını gösterir.
Fakülte veya bölüm sayısında da sınır yok. Tıpkı Öğretim üyelerinin branşlarında sınır olmadığı gibi.
Herhangi bir konuda uzmanlaşmış herkes birer Öğretim üyesi, herhangi bir konuda uzmanlaşmak isteyen gençler ise, (isterlerse) bu üniversitenin birer öğrencisi veya öğrenci adayıdır.

Öyle ki, aynı statüde kurulu Türkiye’nin dört bir yanındaki birçok Aydınlar Ocağına da Ar-Ge hizmeti vermekte, yeri geldiğinde ağabeylerine ağabeylik yapmaktadır.
Kocaeli de kocaman kocaman şehirlere ağabeylik yapıyor ya. Gerek nüfusu ve gerekse yüzölçümü itibariyle birçok ilimizin gerisinde ama hemen hepsini peşine takmış, birçok ilimizi tek başına besliyor.
Cenab-ı Hak’ kın nasip ettiği coğrafyayı en verimli şekilde kullanmakta.
Daha iyisi olmaz mı? Elbette olur, olacakta şüphesiz.

Abartım mı bilmem ama bu yuva abartılmayı hak ediyor.
Öyle ya, hangi Gönüllü Sivil Toplum Teşkilatı arzu ettiği zaman kocaman makamlarda ağırlanır, Kendisinin belirlediği bir tarihte Türkiye Büyük Millet Meclisinin kapısını çalıp ta güler yüzlerle karşılanır? Bir telefonla istediği partinin genel merkezinden anında randevu alır?
Hangi Gönüllü Sivil Toplum Teşkilatı bakanlarca ziyaret edilir? Hem de bu teşkilatın siyasi bir kimliği olmadığı halde?

Kısacası barışık olmadığı hiçbir kuruluş veya toplum olmadığı gibi, taht kurmadığı gönül kalmadı.
Tebrikler KAO kurucuları, tebrikler KAO duayenleri, tebrikler KAO yöneticileri.
Tebrikler disiplini, hoşgörüyü, sevgiyi, saygıyı böylesine başarıyla kucaklaştıranlar.
Hiçbir şahsi hesap içinde olmadan, hiçbir şahsi menfaat gözetmeden zaman mefhumunu hiçe sayanlar.

Avrupa’nın hasta ülkesi Finlandiya’nın kurtuluşu da küçük bir grubun olağan üstü gayretiyle olmamış mıydı?

Bu arada bir kez daha güven tazelemiş olan başkanımız Sayın Ahsen OKYAR ve ekibine Cenab-ı Hak’tan, geleneksel hale getirdikleri başarılarının devamını niyaz ediyorum.
Selam sahibinin selamı üzerinize olsun.

Devamını Oku...

3 Haziran 2008 Salı

Kadim Mahallemiz ve “Mahalle Baskısı”

p>Çok zamandır eski mahallelerimiz hakkında bir yazı yazmak hep içimden geçiyordu. İlber Ortaylı hocanın “Osmanlı Toplumda Aile” isimli kitabını okuyunca bu isteğim iyice artmıştı. ‘Mahalle baskısı’ gibi bir takım içi doldurulmamış, yeni yetme anlam örgüleriyle kirletildiğini ve rencide edildiğini düşündüğüm “mahalle” kavramının kadim, canlı, sıcak ve samimi muhtevasıyla ilgili bir yazıyı kaleme alma arzum pek fazla ziyadeleşti. Bu konuda İlber hocanın kitabından yararlanarak kadim mahallemiz hakkında bazı kadim bilgileri sizlerle ve kendimle paylaşmak istedim.

Kadim mahalle bir içtimai kültürel birimdir. Sınıf ve statü farklılıklarının şekillendirmediği bir fiziki mekândır. Mesela bir paşanın konağının karşısında, basit bir evkaf kâtibinin aşı boyalı bir evi bulunurdu. İlmiye ricalinden bir efendinin kâşanesinin yanı başında, mahalle suyolcusunun kulübesi hiçbir aşağılık duygusuna kapılmadan yer alabilirdi pekâlâ.

Mahalle sakinleri birbirleriyle her gün karşılaşır, etiket farklılıklarına rağmen muhatap olurlar, hallerini hatırlarını sorarlardı. Paşanın vekilharcı ile müderrisin damadı, suyolcu ile evkafın küçük kâtibi aynı kahvehanede hiçbir küçük görme ve görülme vehmine kapılmadan toplanıp görüşebilirlerdi. Mahalle toplumsal sınıflaşmaya göre biçimlenmemiş ve belirgin bir mekân farklılaşması yoktu mesela 19. Yüzyılın başlarına kadar. Geleneksel kadim mahallede dini farklılık hariç, dil ve etnik farklılık önemli değildi; devletin her sınıf ve bölgesinden insanlar belirli kurallar ve etiketler çerçevesinde birlikte yaşardı.

Müslüman mahallelerini imamlar; gayri Müslim mahallerini ruhani reis ve cemaatin kocabaşı mülki ve beledi bir amir olan kadının mahalle düzeyindeki temsilci olarak yönetirlerdi. İmam, doğum, ölüm gibi nüfus kayıtlarını tutardı. Bir kimsenin mahalleye yerleşebilmesi için mahalle sakinlerinden birinin ve imamın kefaleti gerekliydi. Dolayısıyla imam, zincirleme olarak bütün mahalle halkının kefili olurdu. Böylece sosyal kontrol mekanizması oluşurdu.

Mahallede zengin ve fakir bir arada yaşarlar, mahalle sakinleri birbirlerinden sorumlu olurdu. İnsanlar mahallenin gözünü ve kulağını üzerlerinde hissederlerdi. Evlerin ince duvarları dışarısını duymayacağı bir sesle konuşmayı icap ettirir ve hane halkı mahalle halkına göre yaşardı. Mahalle insanların zor zamanlarında da, iyi zamanlarında da ailenin içinde bireyin yanı başında olduğu ferdi denetleyen bir çevredir.

Mahalle bir sosyal birim, bir dayanışma muhitidir. Mahalle, aile ile organik bir bağ içindeydi. Doğum, evlenme ve ölüm mahalleyi ortaklaşa ilgilendiren ve dayanışmaya sevk eden olaylardır. Ferdin, evliliğinde, ölümünde, şahidi mahalle halkıdır ve hayatın bu üç safhası o sayede meşrulaşırdı. Çocuk mahalleli tarafından kutsanırdı. Loğusa evini bütün mahalle kadınıyla çoluk çocuk doldurur doldurur boşaltırdı. Çocuk bütün mahalleli arasında büyürdü. Mahalle halkıyla çocuk arasında “amca”, “teyze”, “abla” ve “ağabey” gibi yakınlaştırıcı dört hitapla ilişki kurulurdu.

Mahalleli çocukların zekâsını, öğretmenlerin gayretini takip ederdi. Okuma yazma söken çocuğu, okulun kalfası okuma yazmayı öğrendiğini göstermek için cüz kesesini boynuna tersine asar, elinden tutarak çarşıdan geçirir ve evine götürürdü. Küçük okumuş “Maşallah, Allah zihin açıklığı versin” duaları arasında çarşıdan geçerdi. Esnaf bir elinde maşrapa, “küçük efendi sular seller gibi okumuş” diyerekten, çocuğun ardından su dökerdi.

Okulda ne olduğunu herkesin bildiği gibi; evlerde neler olur herkes bilirdi. Düğün dernek bütün mahallenindir, el emeği göz nuru çeyizin hazırlanmasına, düğün hizmetlerine de herkes katılırdı. Hastalıkta hiç kimse kendi başına kalmazdı. Herkesin asgari bir yardım ve destek göreceği bir yer vardı. Hiç kimsenin cenazesi ortada kalmazdı. Cenazeyi mahalleli kaldırır, komşular cenaze evine üç gün yemek taşırdı.( Ortaylı, İlber, Osmanlı Toplumunda Aile, 7. Baskı, Pan Yayıncılık, İstanbul 2006; Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, 20. Baskı, Timaş, İstanbul 2007).

Kadim mahallede, modern zaman hastalığı olan bencillik ve bireysellik yoktur. Bu mahallede komşuluk, hastalıkta, hırsızlıkta, ihtiyaçta sigorta görüyordu. Kadim mahallede, sosyal kontrol mekanizması herkes ve her şey üzerinde işliyordu. Mahalleli, mahalle ile ilintili her şeyi “Bizim mahallenin…” diye başlayan, kolektif bir aidiyet ve sahiplenme duygusunu ifade eden cümlelerle dile getirirdi.

Maalesef bu gün birtakım dramatik olaylar yaşanıyor günümüz mahallesinde, evladın ana-babayı katletmesi gibi. “Mahalle baskısı” yerine, bunların sorgulanması gerekir. Geleneksel aile değerlerimizden iyice uzaklaşan veya uzaklaştırılan ve yine sosyal kontrolün, sahiplenmenin ve aidiyet duygulanın giderek zayıfladığı mahalle kültürünün nelere mal olduğunun iyi hesaplanıp saygı değer okur yazarlarımız (!) tarafından köşelerinde milletimize anlatılsa çok daha iyi olur kanısındayım.

Ben nostalji yapmak istemiyorum, ama geriye bakıyorum “gittiğimiz yolda en doğruyu mu yapıyoruz diye sormamız gerekir” diye düşünüyorum dostlarım. Sosyal mühendislerimizin nerede hata yaptıklarını iyi düşünse yerinde olur diyorum.

Mahalle baskısını değil de, değerleriyle kaybettiğimiz mahalleyi yeniden nasıl oluşturabiliriz bunu tartışalım hep birlikte.

Devamını Oku...

9 Nisan 2008 Çarşamba

Başörtüsüne Örfi Yaklaşım

Örf, insanların çoğunlunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işler veya duyulduğunda hatıra başka anlam gelmeyecek derecede özel bir anlamda kullanmayı adet edindikleri lafızlardır. (Şaban, Zekiyyüddin, İslam Hukuk İlminin Esasları , Tec.: İ. Kafi Dönmez, TDV, Ankara 1996).

Örf farklı yaklaşımlara göre birkaç çeşide ayrılır. Bunlardan birincisi, bazı bilginlerin “adet” olarak nitelediği örftür ki, mesela halkın birçok şeyi sözlü ifade kullanmaksızın sadece teslim-tesellüm tarzında satması buna örnek olarak gösterilebilir. İkincisi ise, kavli (sözlü) örftür ki, mesela halkın “veled” (çocuk) lafzını sadece erkeği anlatmak için kullanmayı adet edinmesi buna örnektir. (age., 195).

 Bu iki anlamdan hareketle “başörtüsü” denildiğinde bunu kullanmayı dini muhtevalı adet edinmiş insanların zihninde, dini bir vecibe olmasının ötesinde her hangi bir anlam akıllarına gelmez. Zira “başörtüsü” tarihi süreçte hiçbir zaman, bazı çevrelerin dini, tarihi, kültürel, sosyal ve psikolojik ilmi temelden yoksun bir şekilde dillendirdikleri nev zuhur anlamda algılanmamıştır.

Ameli ve kavli örf, aynı zamanda, her hangi bir devirde bütün Müslüman ülkelerde halkın bir davranışı veya bir lafzın özel bir anlamda kullanılmasını adet edinmeleri şeklinde olursa buna “genel örf (örf-i amm)”; belirli bir ülke yahut bölge halkının veya belirli bir çevrenin bir davranışı veya bir lafzın özel bir anlamda kullanılmasını adet edinmesi olursa buna da “özel örf (örf-i hass)” denir. (age., 196).  Bu açıdan bakıldığında ise, şekli, biçimi, rengi, imal edildiği kumaşın türü ne olursa olsun “başörtü”sünün bütün müslüman ülkelerde kullanılan genel bir örf olduğu görülmektedir. Ayrıca tarihin belirli bir döneminde ve belirli bir çevre tarafından kullanılmış özel bir örf de değildir.

Bu gün her ne kadar Arap örfünden kaynaklandığı ve dolayısıyla dinin zorunlu bir emri gibi algılanmaması gerektiği şeklinde sığ çıkışların olduğu malumdur. Arap örfünden kaynaklanmış olsa bile, Kuranda baş örtüsüyle ilgili hükmün mevcudiyeti kesindir. Bu hüküm çerçevesinde bütün müslüman ülkelerdeki kadınların hemen hemen tamamı düne kadar başlarını örtmüşlerdir. Bu gün de kahir ekseriyeti başını örtmektedir. Ayrıcı  başörtüsü kullanmayanlarda müslüman kadınların genel kaanatide de başörtüsünün dini bir gereklilik olduğu yönündedir.

Başörtüsü, Allah tarafından dini delille onaylanmış; bütün müslüman ülkelerde genel bir örf halinde ameli ve sözlü olarak kullanılan ve algılanan  “dini- örfi” bir olgudur. Tarihi, kültürel, sosyal ve psikolojik temeli oldukça sağlam bir fenomendir.

Bazı okur-yazar! çevrelerce, hukuki, kültürel ve dini temelden yoksun bir şekilde dile getirilenlerin, genel anlamda örfün ne anlamada geldiği bilinmeden ortaya atılmış ham görüşler olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu tür yaklaşımlar Batıda ortaya çıkan aydınlanmacı-pozitivist ve materyalist fikirleri asıl kaynaklarından değil de gazete ve dergi yapraklarından  okuyarak, özümsemeden dinin mani terakki olduğu hezeyanlarını “tesettürün kalkması” noktasına kadar vardıran “İctihat” mecmuasının okur- yazarlarını hatırlattığını da belirtmeliyiz. (Safa, Peyami, Türk İnkılabına Bakışlar, s.38).

Bu anılan okur-yazarlar, Türkiye’yi tamamı başörtülü Müslüman annelerin evlatlarının kurduğunu ve asırlarca koruduğunu, Kurtuluş Savaşını kazandıklarını ve bu gün de teröre karşı yine çok büyük oranda başörtülü anaların evlatlarının mücadele ettiğini (Ünal, Ali, “İki Anahtar Kavram: Din ve millet”, Zaman Gazetesi, 10.03.2008) unutmuşa benziyorlar. Büyük ve güçlü devletlerin hafızaları güçlü olurmuş. Devletleri de insanlar meydana getirdiklerine göre, bu sözden birilerinin nasiplenmesi gereği apaçık ortadadır.

Hukuki kararların alınmasında, örf dikkate alınır, aksi durum hukuk felsefesine ve sosyolojisine aykırıdır. Hukuki içtihatlarda örf, dayanak ve kaynak kabul edile gelmiştir. Zira toplum kuralları, hukuk kurallarını doğurur, bu ikisi arasında da bir bağ ve bir uyum vardır.(Öktem, Niyazi, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi, İstanbul, 1985, s.205).  Başörtüsü konusunda bunlar dikkate alınmayıp toplum vicdanında ve pratiğinde genel teamül haline gelmiş dini-örfi tarihi ve kültürel bir fenomenin hilafına, bir avuç azgın azınlık tarafından cebren ve hile ile maşeri vicdanını sızlatan nev zuhur ve batıl (fasid) bir örf ya da hurafe mi yaratılmak istenmektedir? Zira zaman ve mekan boşluk kabul etmez. Uygulamadan kalkması ya da içinin boşaltılması istenen milli ve manevi adetlerimiz yerine neler ikame edilmek isteniyor?

Devamını Oku...

7 Nisan 2008 Pazartesi

Peygambere Olan Sevginin Tezahürleri

Sadi Şirazi şöyle bir hikaye anlatır: Bir avuç toprak aldım. Gül kokuyordu. Sordum ona: Bu senin asli kokun değildir, sen bu kokuyu nereden aldın? Toprak dedi ki: Ben bir gül ağacının altının toprağıyımdım. Gülün kokusu bana sindi. İşte ben bunun için gül kokuyorum.

Kokusunu Kur’an’ın vahiy rahmetinden alan remzi gül olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (sav) yakından tanıma şerefine nail olup, o gülün altında toprak olduğu için gül kokan sahabelerinde Efendimize olan sevginin yansımalarına bakmamız gerekir. Bu bizim Peygamber sevgisinin mahiyetini anlamamız bakımından önem arzeder.

Peygamberin ayağına bir dikenin dahi batmasına razı olmayan sahabe:

Ehabişlerden Adel ve Kare kabileleri İslam’ı öğrenmek için öğretmen istediler. Hz. Peygamber bu iş için 10 kişi görevlendirdi. Mekke yakınlarında bu kişiler geceleyin baskına uğradılar yedisi şehit edildi, diğer üçü Mekke’ye götürülürken yolda birisi daha şehit edildi, ikisi de (Zeyd ve Hubeyb) Mekke’de halkın önünde İslam’dan dönmeye zorlandılar. Bekledikleri sonucu alamayınca ellerindeki mızraklarla, vahşice şehit edildiler.(Algül, Hüseyin, Alemlere Rahmet Hz. Muhammed, s.88-89).  

Hubeyb b. Adiyy gözü dönmüş, kin ve intikamla köpürüp duran azılı kafirler tarafından idam sehpasına çıkarıldığında, şu soruya muhatap olmuştu:

-“Şu anda senin yerine Muhammed’in idam edilmesini arzu eder miydin?” Cevap kesindi ve tavizsizdi:

-“Hayır, vallahi, benim kurtuluşum pahasına dahi O’nun ayaklarına bir dikenin batmasına razı olamam”. Ve Hubeyb, idam sehpasında verdiği bu cesaret örneğinden sonra ellerini açar:

-“ Ya Rabbi! Buraya gelirken, Senin Habibine veda edemeden geldim, benim selamımı O’na ulaştır” der. Tam o esnada Allah Resulü ashabıyla oturmuş konuşurken, birden bire doğrulur ve :

-“Selam sana ey Hubeyb” der. Yanındakiler ne olduğunu sorunca göz yaşları içinde:

-“Müşrikler Hubeybi şehit ettiler. Son anında bana selam gönderdi ve ben de selamını aldım” buyururlar. (İbn-i Kesir, el-Bidaye, 4/76).

Peygamberi ailesinden ve akrabalarından üstün tutan hanım sahabe

Her inanan insanın gönlüne inşirah salan bir tablo Hz. Sümeyra, Uhud’da Allah Rasulü’nün şehit edildiğini duyunca, soluğu Uhud dağının eteklerinde alır…Orada kendisine,şehit olmuş “baban”, “kocan” ve “ çocukların” denilip naaşları gösterildiğinde, O bunlarla hiç ilgilenmez ve mütemadiyen her yerde Rasulüllah’ı arayarak şöyle mırıldanır:

-“Rasulullah’a ne oldu?”  Bir ara “işte Rasulüllah, şurada denilince, kendini O’nun önünde yere atar ve artık sen (hayatta) olduktan sonra bütün musibetler hafif gelir ya Resulüllah” der.

Peygamberi Tercih Eden Sahabe ( Zeyd b. Harise)

Evlendiği gün Peygamberimiz Efendimiz, babasından miras kalan sadık cariyesi Bereke’yi azat etti; aynı gün Hatice O’na 15 yaşındaki Zeyd’i hediye etti.

Zeyd, Hatice’nin yeğeni Hişamın oğlu Hakim tarafından Ukaz panayırından satın alınmıştı. Halası onu ziyarete geldiğinde, Hakim ona yeni satın aldığı kölelerinden birini seçmesini teklif etti. O da Zeyd’i seçti.

Zeyd’in babası Suriye Irak arasında yerleşik Kelb kabilesine mensubtu; annesi Tayy kabilesindendi. Yıllar önce bir gün annesi Zeyd’i ailesini ziyaret etmek için kendi kabilesine götürüyordu. Kaldıkları köye Beni Kayn kabilesinden bir grup adam saldırdı.Çocuğu kaçırıp köle diye sattılar, Babası Harise ümitsizlik içinde onu ararken, o da Kelb kabilesinden babasına haber gönderecek birisine rastlayamıyordu.

Muhammed’in kölesi olduktan sonra, bir gün kabilesinden bir grup insana Mekke’nin sokaklarında rast geldi. Muhammed’in kölesi olduktan aylar sonra, eğer daha önce onlara rast gelseydi duyguları farklı olurdu. Uzun zamandır böyle bir karşılaşmayı arzu ediyordu. Ancak bir çırpıda ailesine gidemezdi. Kelbli hacıların yanına gitti ve kendisi tanıttı ve şöyle dedi:

-“Aileme şu mısraları okuyun. Çünkü uzun zamandır benim için üzüldüklerini biliyorum:

Kendim uzakta olsam da sözlerimi alın
Ve halkıma götürün, Ben şimdi Kutsal Ev’de
Allah’ın  kutsadığı(mübarek kıldığı) yerde yaşıyorum.
Artık şimdiye kadar çektiğiniz sıkıntıları bir kenara bırakın
Beni aratmak için develeri yormayın.
Çünkü ben, Allah’a şükür, bütün silsilesi soylu olan
Büyük ve iyi bir ailenin yanındayım.

Hacılar, bu haberi götürünce Zeydin babası Harise kardeşi Ka’b ile birlikte yola çıktı. Zeyd’i istediği fiyata kendine satmasını Muhammed’den istedi. Muhammed (sav) :

-“Bırakın kendi seçsin, eğer sizi seçerse hiçbir ücret istemeden onu size veririm eğer beni seçerse ben, beni seçen birinin üstünde karar verici değilim”. Daha sonra Zeyd’i yanlarına çağırdı ve bu iki adamı tanıyıp tanımadığını sordu. Zeyd:

-“Bu amcam, bu da babamdır” dedi. Peygamberimiz Efendimiz:

-“Beni tanıyorsun o halde benimle onlar arasında bir seçim yap”. Zeyd zaten seçimi yapmıştı, hemen şöyle dedi:

-“ Senin üstüne başka adam seçecek değilim. Sen bana annem ve babam gibisin”. Zeyd’in baba ve amcası:

-“Ey Zeyd! Köleliği özgürlüğe babana, amcana ve ailene tercih mi ediyorsun?” diye hayretle sordular. Zeyd onlara:

-“Evet öyle çünkü bu adamda öyle şeyler gördüöki, kimseyi ona tercih edemem” dedi.

( Martin Lings, s.70-71).

Hak Almanın Gözleri Yaşartan Hali

Hicretin 11. yılının Sefer ya da Rabiulevvel ayının sonlarıdır. Hüzünlü ve sakin bir rüzgar esmektedir. Hz. Peygamberin zihninde acı hatıralar canlanıyor. Cennet’ü-l Baki’ye gidiyor. Hizmetçisi Ebu Muveyhibe’ye şöyle diyor:

-“ Ey Ebu Muveyhibe, dünya hazinelerini ve ebedi hayat anahtarını daha sonra da Cenneti bana getirdiler, bunlardan birini seçmemi istediler. Ben Rabbime kavuşmayı ve Cenneti seçtim.”  Ebu Muveyhibe çok sıkılıp, ayrılığın yaklaştığını sezip, ağlayarak kesik kesik sesle şöyle dedi:

-“ Anam babam sana feda olsun, dünya serveti, ebedi hayat anahtarını, daha sonra da Cenneti seç!” Efendimiz (sav) dedi ki:

-“ Allah’a and olsun ki, hayır… Ey Ebu Muveyhibe, ben Rabbime kavuşmayı ve Cenneti seçtim.” Daha sonra Baki ehline istiğfar (rahmet) dileyip, geri döndü.

Başındaki ağrı şiddetlenmişti. Hz. Aişe’nin evine girdi. Bir müddet orada kaldıktan sonra, kalkıp eşlerinin evlerine gidip onların her biriyle ayrı ayrı konuştu. Meymune’nin evinde baş ağrısı tekrar arttı. Eşlerini çağırıp,  Aişe’nin evinde yatmak için onlardan izin istedi. Onlar da durumu fark edince izin verdiler. Peygamberimiz başını bir bezle sardığı, Abbas bin Abdulmuttalib ile Ali bin Ebu Talip onun kollarını tuttukları halde, ayaklarını sürükleyerek Ayşe’nin evine girdi. Ağrı daha da şiddetlenmişti. Ateşte yanarcasına vücudunda ateşi yükselmişti. Günler geçiyordu.

Bu günlerden birinde başı sargılı olarak evinden Mescid’deki minbere çıktı ve:

-“Allah kulunu dünya ile kendisine kavuşmak arasında muhayyer kıldı, kulu da ona kavuşmayı tercih etti” buyurdu ve sustu. Halk ondan gözlerini ayıramıyordu.

Burada “kul”dan kastedilenin Peygamberimizin kendisinin olduğunu anlayan Hz Ebu Bekir ;

-“ Anamız babamız sana feda olsun Ya Rasulüllah!” “ Biz canlarımızı ve mallarımızı sana feda ederiz “ diyerek yüksek sesle ağladı ve gözü yaşlı bakışlarını büyük dostunun yüzüne dikti. Peygamberimiz :

-“ Sakin ol Ebu Bekir” dedi ve devamında şunları söyledi:

-“Bu Mescid’e açılan kapılara bakın… Ebu Bekir’in evine açılan kapının dışındakilerin hepsini kapatın” dedi ve Hz Ebu Bekir sustu.

Mescidin havası heyecan ve gam doluydu. Üzüntü, hasret onlara öylesine yük olmuştu ki herkesi susturmuştu.

Günler geçmekteydi. Ateşi giderek yükselmekte idi. O artık halkla vedalaşması gerektiğini düşünüyordu. Bunun için Mescide girdi ve minbere çıkıp şunları söyledi:

-“ Ey insanlar! Ben kendisinden başka bir ilah olmayan Allah’ı sizin karşınızda takdis ediyorum. Sizlerden birisinin benim üzerimde hakkı varsa, işte ben hazırım. Eğer ben birinin sırtını kırbaçladıysam, işte sırtım. Gelsin kırbaçlasın. Bir kimseye küfür ettiysem, gelsin de hakkını alsın ki, ben zorbalık yapan biri değilim. Sizlerden en sevdiğim kimse; hakkı olup da benden alan, ya da bana helal edendir. Böylece Allah’a kavuştuğumda ruhum ferahlık içinde olur. Bir defaya mahsus çağrımın yeterli olmadığını, birkaç defa tekrarlamam gerektiğini görüyorum.”

Minberden indi , öğle namazını kıldı ve ısrarlı bir şekilde:

-“Ey insanlar! Kimin sırtına kırbaç vurmuşsam, işte sırtım. Gelsin kırbaçlasın. Bir kimseye küfür ettiysem, gelsin de hakkını alsın ki, ben zorbalık yapan biri değilim. Sizlerden en sevdiğim kimse; hakkı olup da benden alan, ya da bana helal edendir. Böylece Allah’a kavuştuğumda ruhum ferahlık içinde olur” dedi.

Hz. Muhammed (sav) cevap bekliyor, halk ise utanıyor. Hiçbir göz; böyle hayret verici çehreye bakabilme gücünde değildir. Başlar eğik omuzlar titriyor. Muhammed’in ileri sürdüğü sorunun cevabı çok ağır ve zordur.

Nihayet biri:

-“Ya Rasulüllah, üç dirhemim sendedir!” Birkaç kişi artık dayanamayıp ağlamaya başladı. Adamın parası ödendi. Peygamberimiz, halkın o adamın davranışından dolayı rahatsız olduğunu hissettiğinden şöyle dedi;

-“Ey insanlar! Kimsenin elinde ödünç mal varsa, onu ödemeli ve dünyadaki rüsvaylıktır diye düşünmemelidir.  Çünkü dünya rüsvaylığı ahiret rüsvaylığından daha kolaydır”. 

Orada bulunanlardan biri kalkıp gözlerini Peygamberimizin gözlerine dikerek heyecandan dolayı titrer vaziyette şöyle dedi:

-“Ya Rasülullah, sen bir defa falan savaşta benim sırtıma kırbaç vurdun!”  Mescid’dekiler sustu, kalpler üzüntüren neredeyse parçalacak ve kimse de ne olacağını düşünemiyordu.

Peygamber sakin bir yüzle terden ıslanmış gömleğini kaldırdı. Sırtı gözüküyordu. Hz Peygamber, adama;

-“Gel ve kısas et!” dedi. Adam harekete geçti. Halk üzüntüden başlarını dizlerine kapamıştı. Halk başını kaldırınca adamın çılgınlar gibi Peygamber’in çıplak sırt ve göğsünü kısas yerine öptüğünü gördü. Göz yaşları dalgaları her tarafı kapladı. Aşk ve şevk Mescid’in atmosferini değiştirdi.( Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, 4. Baskı, Fecr, Ankara 1996, s. 347-352).

Hz. Peygamberi sevmek onun ahlakını sevmek, onun kendisiyle gönderildiği Kur’an’ı sevmek, O’nu peygamberlikle vazifelendiren Allah’ı sevmek, O’nun gibi hayatı anlamak ve yaşamaktır. Bizim insanları sevmemizi ve sevmememizi gerektiren nedenler vardır. Peygamberimizi sevmenin nedenlerinden en önemlisi yüce bir ahlaka sahib olmasıdır. O’nun yüksek ahlaki erdemlere sahip olması ve bunları davranışlarıyla ortaya koyması etrafındaki ashabını, daha sonraki nesilleri kendisine hayran bırakmıştır.  Bundan dolayı müminler canlarını ve mallarını, Peygamberin şahsında toplanan yüce ideallarin, insanlığın yararına gerçekleşmesi için seve seve sarf etmişlerdir.  

Devamını Oku...

18 Mart 2008 Salı

Çanakkale Savaşı

“Cesaretinizi yitirmeyin ve üzülmeyin. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz”(Al-i İmran, 3/139).

Çanakkale harekatı, Almanya, Avusturya-Macaristan gibi ülkelerden oluşan merkezi devletler yanında savaşa giren Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakmak için İngiltere, Fransa, Rusya ve diğer ülke ve milletlerden oluşan İtilaf devletleri tarafından düzenlenmiştir. Bu harekat, I. Dünya Savaşı’nın en önemli askeri faaliyetlerindendir. Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa katılmasıyla İngiltere ve Fransa, Rusya ile doğrudan temas kurmak, Osmanlı Devleti’nin gücün zayıflatmak ve Orta Avrupa’ya hakim olmak amacıyla bu harekatı gerekli görmüşlerdir. Boğazlar’a karşı girişilecek bir deniz harekatı ile İstanbul işgal edilip, Osmanlı Devleti’nin savaş dışı bırakılması amaçlanmıştır.

Nitekim İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin bombardımanıyla 3 Kasım 1914’te Çanakkale savaşları başlamıştır. Ancak pek çok başarısız teşebbüsten sonra, tarihler 18 Mart 1915 sabahını gösterdiğinde ise boğaza giren ve tabyaları topa tutan İngiliz ve Fransız filoları, Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki mevzilerden açılan yoğun ateşin ve dökülen mayınların etkisiyle, büyük zayiat vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Boğazın deniz kuvvetleriyle geçilemeyeceğinin anlaşılması üzere, itilaf devletleri Gelibolu yarımadasının farklı noktalarına çıkartmalar yapmak süretiyle savaşı lehlerine çevirmek istemişler, ancak her defasında da başarısızlığa uğramışlardır. Nihayet büyük hayal kırıklığı ve mağlubiyetle farklı milletlerden ve devletlerden oluşan düşman kuvvetleri, 9 Ocak 1916’da tamamen geri çekilmişlerdir. ( Kurşun, Zekeriya, “Çanakkale Muharebeleri”, DİA, c. 8, s. 205-208).

Kara ve deniz savaşlarında, özellikle Anafartalar muharebelerindeki çarpışmalarda bütün mahrumiyetlere ve mühimmat yetersizliğine rağmen Müslüman-Türk askeri Çanakkale’nin geçilmez olduğunu bütün dünyaya ispatlamışlardır.

Yokluklar içinde ve en zor şartlarda; üzerine saldıran yedi düvele karşı, tarihte benzeri görülmemiş bir destan yazan Müslüman Türk Milleti’nin savaş meydanındaki kahramanlığını ve azmini Başkumandan Gazi Mustafa Kemal söyle anlatıyor: "Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre idi. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiç biri kurtulamadan kamilen şehit düşüyor, ikinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz. Şehit olanı görüyor, üç dakikaya kadar şehit olacağını biliyor, en ufak bir fütur bile getirmiyor, sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. bu, Türk askerindeki imanı ve ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve şayan-ı tebrik bir misaldir."( Ruşen Eşref, Mustafa Kemal Çanakkaleyi Anlatıyor 1981, s. 22).   

Bizler şunu iyi biliyoruz ki, zaferlerin kazanılmasında maddi sebepler gereklidir. Bu sünnetullah gereğidir. Nitekim Allah’ın(c.c.), “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayınız. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz…” (Enfal, 8/60) ayeti, bu gerçeği çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, ilk Müslümanların  Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla mücadele ettiklerini vurgulamaktadır. “Fakat Elçi ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve işte başarıya erenler onlardır”.( Tevbe, 9/88).

Ne var ki, Osmanlı Devleti, Çanakkale muharebelerinde deniz, kara ve hava asker sayısı, silah ve teçhizatı yönünden itilaf devletlerine göre çok güçsüz bir durumda idi. Çanakkale’de savaşan kuvvetler arasındaki dengeye bakıldığı zaman, çok büyük tezatın olduğu görülmketedir. Düşman kuvvetleri, bölgeye 18 zırhlı, 12 kruvazör, 27 muhrip, 506 top, 12 denizaltı, 1 uçak gemisi, 1 balon gemisi, 36 mayın gemisi, 2 hastane gemisi, 87 nakliye, 222 çıkarma gemisi ile 42 uçaktan ibaret savaş malzemesi ile İngilizler 400 bin asker (Avustralya ve Yeni Zelanda= Anzak, Kanada, Hindu, Yunan ve Yahudi birlikleri dahil), Fransızlar da 80 bin askeri yığmışlardır.

Türk ordusunun ise, imkanlanları sınırlıydı. Topu, tüfeği  sayılıydı. Mehmetçik yarı açtı durumdaydı. Top yetersizliğinden, düşmana çok görünmesi için soba borularıyla top görüntüsü verilmişti. Kum torbası dahi yeterli değildi. Bazen gönderilen kum torbası, kum doldurulacak yerde askerlerin harap olmuş ve parçalanmış elbiselerinin tamiri için kullanılıyordu.

Ancak Çanakkale geçilememiş ve zafer elde edilmiştir. Maddi güçün zayıflığına rağmen hangi güç zafere ulaştırmıştır? Hiç kuşkusuz bu, Allah’a ve Resulüne iman ve sevgi, vatana bağlılık gibi dini ve milli ulvi değerlerden oluşan manevi güç bir idi.  Zira Savaşan kuvvetler bakımından boğaz ve kara muharebeleri değerlendirilecek olunsa, Çanakkale savaşları; silahla imanın çarpışması anlamına gelmektedir.

Allah yolunda, vatan uğrunda canla ve malla mücadelenin yanında, Allah’a olan imanın ve güçlüklere karşı dayanma azminin (sabır) de zaferlerin kazanınmasında çok önemli bir etken olduğunu aşağıdaki zikredeceğimiz ayet-i kerimeler de idraklerimize sunmaktadır.

“Karşılaşan şu iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu, öteki de nankördü, onları, gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Elbette (bunda) gözleri olanlar için bir ibret vardır. ( Ali İmran, 3/13).

“(Allah müminlere yardım eder.) Nitekim Allah, zayıf durumda bulunduğunuz Bedir’de de size yardım etmişti. O halde Allah’tan korkun ki, şükredesiniz. O zaman sen müminlere: “Rabbimizin, size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?” diyordun. Evet, sabreder, korunursanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beşbin melekle yardım eder. Allah bu (yardım va’di)ni sırf size müjde olsun  ve kalbleriniz bununla güven bulsun diye yaptı. Yardım, yalnız, daima galip, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındandır. İnkar edenlerden bir kısmını kessin ve perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye (size yardım eder). (Ali İmran, 3/ 123-127).

Çanakkale muharebelerinde, tek başına bir iman abidesi halinde düşmana karşı duran Müslüman Türk’ün mücahit evlatlarının,  o günün modern silahlarının karşısında iman kuvveti vardı. Mehmetçik, emperyalist Batı’nın gökleri uçak, denizleri donanma ile dolduran gücüne karşı iman dolu göğsünü siper etmişti.  Dünyanın en güçlü orduları karşı, böylesi sınırlı imkanlarla savaşan ve göğsünü kurşunlara siper eden kahraman Mehmetçiğin cephesi sarsılmamıştı. Bu durum, Milli şairimiz Mehmet Akif tarafından şöyle dizelere dökülmüştür:

“Cehennem olsa gelen, ğöğsümüzde söndürürüz!
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa…
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa..
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir,
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir,
Değil mi sinede birdir vuran yürek .. yılmaz!
Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz.”

Düşmanın Akdeniz Kuvvetler Komutanı Hamilton:

“…Sadece bugün 1800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz Türk mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan ALLAH’larından ayırmak için başka ne yapılabilir?...diye sorduktan sonra şöyle diyordu:

“Bizi Türkler’in maddi gücü değil, manevi gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşahede ettik. Sanki biz daha buralara gelmeden, akıbetimiz kararlaştırılmıştı. Ve şimdi de üzerimizde icra ediliyordu”.

Bir İngiliz Amiral de: “…Toprağı şarapnellerimizle delik deşik ettik. Bir kalburun yüzü gibi birbirine temas eden daireler haline getirdik. Artık bu toprakta bir canlının mevcudiyetine müspet ilim ve akıl inanamazdı. Fakat biraz sonra kabarttığımız bu tümseğin altından elinde süngüsü ile bir Türk neferinin “ALLAH!”diye fırladığını görünce aczimizi anladık” diye çaresizliğini belgeliyordu.

Öte yandan bu harekatın fikir babası ve uygulayıcısı olan İngiliz Deniz Bakanı Çörçil ise, o rezil yenilgiden sonra mahkemede baskı altında kalınca çaresiz şöyle haykıracaktır: “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türkler ile değil, ALLAH ile harp ettik. Tabii ki yenildik…”

Çanakkale’de ölüme meydan okurcasına arslanlar gibi dövüşen ve şaire “Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz” dizelerini söyleten, ateş altında süngüsünden kurduğu mihrap önünde namazını kılarak Kanlısırt’taki  nöbetine koşan Mehmetçik, iman ve vatan destanını, Çanakkale geçilmez diye yazmıştır. Çanakkale destanını öğrenmek ve yeni nesillere öğretmek de Müslüman-Türk milletinin şeref  borcudur.

“Cesaretinizi yitirmeyin ve üzülmeyin. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz”(Al-i İmran, 3/139) ilahi beyanın ruhuna sahip olundukça, Çanakkale geçilmez, vatan bölünmez, şehitler ölmez ve toplu attıkça sineler onu top sindiremez.

Devamını Oku...

29 Şubat 2008 Cuma

İbadetlerimiz ve Davranışlarımız

İbadet, yaratıcı kudret karşısında boyun bükmenin zirvesi ve O’na olan sevginin sonucu ve göstergesi; sırf Allah rızası için yapılması ve sadece Allah’a tahsis edilmesi gereken duygu, düşünce, tutum ve davranışlar bütünü için kullanılan genel bir kavramdır.

Özel anlamda ise ibadet, kişinin yaratanına karşı saygı ve boyun eğmesini simgeleyen, Allah ve Resulü tarafından yapılması istenen, İslam’ın temel şartlarını teşkil eden namaz, oruç, zekat ve haccın yanında kurban kesme, itikaf, dua, Kur’an okuma, hayır ve infakta bulunma gibi belirli davranış biçimleridir.

İbadetler, dinin özünü oluşturan iman esaslarından sonra dinde ikinci önemli halkayı oluştururlar. Diğer bir anlatımla din, Allah’a inanma ve O’na ibadet etme olduğundan inanç ve ibadet sistemleri dinin asli unsurlarını meydana getirir.

Dinin diğer bir unsuru da inanç ve ibadetlerde samimiyeti, bu tutumun kişinin diğer insanlarla ilişkilerine yansımasını, onlara karşı saygılı, adil ve lütufkar davranılmasını ifade eden ahlaktır. Kulun Allah ile olan ilişkisini diğer insanlarla olan ilişkisinden tamamen soyutlamak mümkün değildir. Bu anlamda ibadetlerin dışa dönük pek çok fiil üzerinde direkt ve dolaylı etkisi bulunur.

İbadetler, Allah’a itaatin şekli göstergeleri sayılmaları bakımından iman ve ahlakla yakın ilişki içindedirler. Dinin itikadi ve ameli olmak üzere insana hitap eden iki yönü olmasından hareketle ibadetler, dinin ameli hükümlerinin ilk halkasını teşkil eden ve dinin dışa akseden simgeleri konumundadırlar.

İbadetler, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi düzenlemekle kalmaz, bunun yanında kişinin yakın çevresiyle ve toplumla ilişkilerini de doğrudan veya dolaylı olarak etkiler. Her ne kadar ferdi niteliği baskın görünse de namaz ve oruç ibadetinin bile kötülüklerden uzak durma, toplumsal kaynaşmayı, huzur ve sükunu sağlama, yoksullara yardım elini uzatma gibi dışa dönük olumlu sonuçları vardır ve olmalıdır da. Bu özellik zekat, hac, kurban, kefaret gibi ibadetlerde daha belirgindir.

İbadetler ile insani ilişkilerin yada davranışların hukuki ve ahlaki, ayrıca ferdi, sosyal ve siyasi yönleri dinin bütününü oluşturan, birbirini tamamlayan parçalardır. İbadetlerimiz ve davranışlarımız dinin tamamını oluşturan cüzlerdendir. Bunların samimi ve ihsan ile ifası, imanı da içine alan dinin bütününü oluşturmaktadır.

Psikolojik ve sosyolojik anlamda dindar insanın tapınma eylem ve işlemleri olarak ibadet, dini hayatın esaslı ve gerçek bir ifadesi olarak kabul edilir. Bazı bilim adamlarına göre –William James, Jung, Maslow gibi- dinin fert üzerindeki asıl fonksiyonunu onda güçlü, uyumlu, bütünleşmiş, sağlam bir kişilik oluşturmasıdır. Buradan hareketle dini inanç ve değerler, ibadet ve törenlerle dünya hayatına ilişkin dini açıklamalar insan hayatına bir anlam ve amaç kazandırır; insanlar arası ilişkileri düzene koyar; kişinin zihinsel açmazlarını çözer.

Dinin, insanın iç dünyası ile tabii ve toplumsal çevre arasında denge ve uyum kurmasına yardımcı olmasında ve insana kişilik yapısındaki güçleri bütünleştirme imkanı vermesinde ibadetin büyük payı bulunmaktadır. Ciddiyetle ve samimiyetle ibadet eden kişi kendisine ve yaratıcısına karşı dürüst olmaya gayret gösterir ve daha değerli olmak için çaba gösterir.

Manevi kirlenmenin önlenmesi ve ahlaki zaafların giderilmesi, uyumlu, tutarlı, dengeli ve huzurlu bir ruhi hayatın yaşanması bakımından ibadetler en etkili vasıtalardır. Kur’an’da bir çok itikadi ve ahlaki ilkenin yanında namazın ve mali ibadetlerin kişiyi egoist ve yıkıcı duyguların etkisinden koruyacağına işaret edilmiştir. “Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır. Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır. Ancak, namaz kılanlar başka. Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir. Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir. Onlar, ceza gününü tasdik eden kimselerdir. Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.”( Mearic, 70/ 19-27).

Din ve ibadet hayatının ahlaki seviyeyi yükselttiği bir gerçektir. Bu ise başta şekil ve anlamıyla, kalıbı ve özüyle bir bütün oluşturan ibadetlerin, buna uygun tarzda yerine getirildiği zaman amaçlanan etki ve sonuçları göstermesiyle gerçekleşir. Gazali’nin ifade ettiği gibi ibadetlerden maksat şuuru gündelik, alışılmış, sıradan yaşantıların etkisinden uzaklaştırıp organların da yardımıyla daha üstün bir şuur düzeyine yükseltmek, kalbi sıfatları daha iyileri ile değiştirmektir. Bu anlamda, misal olarak, namazda secde ederken alnın yere konmasında asıl maksat, alın ile yerin bir araya getirilmesi değil bu sayede kalpte tevazu sıfatının güçlendirilmesidir. Kalbinde tevazu hisseden kişi organlarıyla bunu dışa vurursa tevazu daha da güçlenir. Buna karşılık yapılan hareketten kalben uzak kalındığında, onun amacına dikkat çevrilmediği zaman o hareketin anlamını içte yaşatacak ve güçlendirecek bir etki de duyulmaz. Aynı şekilde kalp dünya işleriyle meşgul olduğu halde secdeye varan bir kimsenin alnını yere koymasından kalpteki tevazuu güçlendirecek bir etki meydana gelmez. (Hökelekli, Hayati, “İbadet”, DİA, c.19, s250).

Şekil ve anlam bütünlüğü içersinde yerine getirilmeyen bir ibadet verimsiz, eksik ve özürlüdür. Böyle bir ibadetin Allah nezdinde kabul edilmesi de beklenemez. Bu konuda “Şu namaz kılanların vay haline ki onlar kıldıkları namazın manasından uzaktırlar, onlar namazlarıyla gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar” (el- Maun 107/4-7) mealindeki ayetler namaz kılmada özü yakalayamamış ve onun olumlu etkilerini davranışlarında gösterememiş kişilerin durumunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle gönümüzde namaz gibi İslam’ın temel ibadetlerini yerine getirip de kendilerinden beklenen ahlaki olgunluk ve erdemliliği gösteremeyen kişileri, ibadetlerin özünü tam manasıyla kavrayamadıklarından hareketle değerlendirmek gerekir.

Namaz ve orucun kişiyi zararlı duygulardan koruyacağını, kötü davranışlardan alıkoyacağını ifade eden ayet ve hadislerin olması da dikkat çekicidir.” (Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut, 29/45). Namaz kılıp oruç tutup da bile bile insanlarla olan ilişkilerinde dini, insani ve hukuki anlamda uygun olmayan tutum ve davranış içersinde olanlar kendilerinde namaz ve oruçla bir değişimi gerçekleştirememiş ve ibadetleri gösteriş amacıyla ifa eden kişilerdir.

İbadetlerin sırlarını, gerçek mana ve önemini kavrayan bazı alimler namaz kıldığı, oruç tuttuğu halde, hala çirkin işler yapan ve  fenalıktan sakınmayan kimseyi, abdest alırken yüzünü, eline su almadan yüzünü üç kere yıkayan kimseye benzetmişlerdir: Uzaktan bakan onun abdest aldığını zannetse de o gerçekte abdest almamaktadır.  Peygamberimiz de, “Oruç tutan öyle insanlar vardır ki, karları sadece açlık ve susuzluk çekmektir” (İbn Mace, “Sıyam”, 21) buyurmuşlardır.

Gazali orucun üç derecesinden bahsederken, bedende iştah ve şehvetin tatmin yeri ve aracı olan mide ve cinsel organı, iştah ve şehvet duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibaret orucu, “sıradan insanların orucu”(avam orucu) olarak; buna ilaveten gözü, kulağı ve diğer azaları günahtan korumayı “özel kişilerin orucu” (havas orucu) olarak ve tüm bunlara riayet ettikten başka, kalbini düşük emellerden arındırarak bütün varlığıyla Allah’a bağlanmayı ise “daha özel kişilerin orucu” (ehassü’l-havas orucu) diye tanımlar. Dolayısıyla ibadetin toplumsal ilişkilere, sosyal hayata yönelik sonuçlarının olması kaçınılmazdır. 

İbadetler, insanda olumlu tutum ve davranışların oluşmasına, gelişmesine ve pekişmesine; olumsuzlarının da değişmesine vesile oldukları sürece anlamlıdırlar.İbadetlerin ruhunu yakalama ve hissetme bakımından onların hem iç dünyamızda, hem de dış dünyamızda yansımalarının olması gerekir. Böylece iman, ibadet ve ahlak olarak din, insanın kendisi için anlamlı bir bütün haline getirebilsin.

Devamını Oku...

6 Ocak 2008 Pazar

Milli ve Dini Kimlik Bağlamında Yılbaşı Kutlamaları


İnsan, biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel şahsiyeti olan bir varlıktır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en büyük özellik ise onun sosyo-kültürel bir hayata sahip olmasıdır. Ortak sosyo-kültürel yapısı olan insanlar, benzer düşünür ve benzer davranışlar sergilerler. Bununla birlikte kişi toplum içinde kendi kimliği veya şahsiyeti (kişiliği) ile yer alır. Milletler de kendilerine has şahsiyetleriyle diğer milletler içersinde hayat sürerler. Bu anlamda nasıl kişi bütünleşemediği toplumdan dışlanırsa, kendi şahsiyetlerini kaybeden milletler de tarih sahnesinden silinip yok olurlar.



Her insanın anlayışını, şahsiyetini ve dünya görüşünü ifade eden bir benliği ve karakteri vardır. Bu benlik ve karakter, aynı zamanda onun genel tutumunu ve davranışlarını da büyük oranda etkiler. Yüce Allah’ın, “de ki: herkes kendi karakterine göre hareket eder…” (17 İsra 84) şeklindeki beyanı da bizim için konumuzu oldukça açıklayıcı mahiyettedir. Milletleri de millet yapan, onların tutum ve davranışlarını etkileyen, kendilerine özgü bir yönelime ve dünya görüşüne sahip olduklarını gösteren milli ve dini benlikleri ve karakterleri hatta daha geniş manada şahsiyet ve kimlikleridir. Mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah’ın, “her ümmetin yöneldiği bir yönü vardır..”(2 Bakara 148) ifadeleri de herhangi bir din ve anlayışa sahip olan insanların veya milletlerin bu doğrultuda hareket edeceğini işaret etmektedir.



Bu anlamda hem insanlar hem de milletler daha geniş bir anlatımla kendi mili ve dini benlik, kimlik ve şahsiyetlerine göre tanımlanırlar. Özünü benliğin oluşturduğu kimlik veya şahsiyetin tanımı ise, insanların, grupların ve milletlerin kimsiniz, kimlerdensiniz sorusuna verdikleri cevaptır. Mesela, adım Kasım Kocaman, İbrahim Kocaman’ın oğluyum, Kocaeli’liyim Türküm ve Müslüman’ım. Burada Kasım Kocaman olmam ferdi şahsiyet ve kimliğimi, İbrahim Kocaman’dan doğmuş olmam aile kimliğimi, Kocaelili olmam yerel kimliğimi ve Türk olmam milli kimliğimi ve Müslüman olmam dini kimliğimi tasvir etmektedir. Özellikle milli ve dini kimliğimiz ve şahsiyetimiz kültürel aidiyetimizi ifade etmede önem arz etmektedir.



Bu açıklamalar çerçevesinde ülkemizdeki ve bazı Müslümanlar ülkelerde yapılmakta olan yılbaşı kutlamalarını değerlendirmek gerekir. Meseleyi bu gün sağlıklı bir şekilde değerlendirmemizi engelleyecek mecralara çekmeden, kendi benliklerimize yönelerek özellikle mensubu olduğumuz milli ve dini kimlik bağlamında sosyo-kültürel boyutlarıyla ele almamız icap etmektedir. Yılbaşı kutlama veya eğlenceleri gibi faaliyetlerin milli ve müslüman kimliğimizde yeri var mı dır? Hıristiyan kişi ve milletler için ifade ettiği anlam, bizim içinde geçerlimidir? Bu kutlamaları dini ve milli kimliğimiz bakımından masum bir kutlama olarak mı kabul etmeliyiz? Benzemeyi, dini ve milli kültür çerçevesinde ele almak koşuluyla, “hangi kavme benzerseniz, ondansınız” (Müsned,II, 50) hadisi bize nasıl bir dünya görüşü vermektedir?



Yarım yüzyılı aşkın bir süreden beri miladi takvimin benimsendiği ülkemizde, “yılbaşı” tabiriyle miladi yılın ilk günü olan 1 Ocak kastedilir. Miladi takvimin benimsenmesi ise tamamen pragmatist yani sağlayacağı uluslar arası faydalar nedeniyledir. Burada her hangi bir dini ve milli kültür kapsamında bir benimseyiş bahis mevzu değildir. Bunun birlikte hicri yılbaşı ile miladi yılbaşının dini yönden birlerinden üstünlükleri de yoktur. Yine İslam’daki bazı hükümler açısından ayların ve yılların kameri, yani ayın hareketlerini esas alan takvimle hesaplanmasının önem taşıyor olması ile bu konunun birbirine karıştırılmaması gerekir



Yılbaşı kutlamaları denilince de eski yılın sona erip yeni yıla geçildiği 31 Aralık / 1 Ocak gecesi yapılan eğlence ve faaliyetler anlaşılır. Ancak yılbaşı eğlenceleri, ilk bakışta yeni yıla girişin kutlamaları gibi gözükmekle birlikte bunun Hıristiyan Batı’nın Noel bayramıyla da yakın ilgisi bulunur.



Hıristiyan Batı’da miladi takvimin başlangıcına esas olarak Hz. İsa’nın doğum tarihi alınmış ve bu giderek diğer ülkelerde de benimsenmiştir. Bu bakımdan Hıristiyanlar aralık ayının son haftasını, doğumun arefesini teşkil etmesi bakımından, en önemli dini bayram olarak kabul etmişlerdir. Bu hafta içersinde Hıristiyanlar kiliseye giderler, ayrıca birbirlerini ziyaret edip hediyeleşirler. Dini atmosfer içinde geçen Noel bayramı akabinde ise, yeni yıla giriş büyük bir çılgınlıkla, lüks ve israfla kutlanır.



Toplumumuzda ve diğer müslüman toplumlarda “yılbaşı kutlaması” adı altında düzenlenen eğlence toplantıları ise, hiçbir kültürel ve geleneksel temele sahip değildir. Bu bakımdan Hıristiyan olmayan ülkelerde yılbaşı kutlamaları Batı’nın körü körüne taklit edilmesinin veya Hıristiyan Batı’nın kültür ihracının bir sonucudur. Ülkemizde öteden beri yılbaşı kutlamalarıyla ilgili olarak yapılan tenkitler ve gösterilen hassasiyet de buradan kaynaklanmaktadır. Kur’an-ı Kerimin ve Hz. Peygamber’in Müslümanlara diğer dini toplulukla göre farklı bir kimlik bilinci ve kültür değerleri kazandırmak için getirdiği ilke ve uygulamalar düşünüldüğünde, yılbaşı kutlamalarının, sıradan bir kutlama olarak algılanması ve tabii karşılanması mümkün olamaz.


Aksine, toplumumuzda kültürel tahribata, kimlik bunalımına yol açtığı, yeni yetişen kuşakları kendi öz değerlerinden geleneklerinden koparıp Batı’nın önce hayat tarzına alıştırdığı, sonra değer ve inanç esaslarına sıcak bakmaya ve giderek onları benimsemeye götürdüğü dikkate alınırsa, yılbaşı kutlaması, Noel ağacı süslemesi, Noel babanın hediye bırakması gibi adetlerin terk edilmesi gerekir. Bunların hepsine Hıristiyan emperyalizminin manevi fetih silahlarıyla Hıristiyan kültür unsurlarının istilasının bir uzantısı olarak bakmak icap eder. Aynı zamanda bu faaliyetler küreselleşme adı altında bütün dünyayı kuşatmaya çalışan batı kültürünün propagandasını yapan çok iyi makyajlanmış masum yüzlü zehirleyici bebekleridir.


Bunları söylerken sanılmasın biz batı medeniyetinin ürettiği insanlığa fayda sağlayan ilme ve teknolojiye düşmanız. Bunlar alınmalı ve geliştirilmelidir.



Ancak bizi kimliğimizden koparan ve kendimize yabancılaştıran kültürel unsurlara karşı kendi değerlerimize sahip çıkmalı ve onları yaşamalıyız. Burada Mehmet Akif’in dizeleri batıdan neyin alınıp alınmaması gerektiği hususunda da ışık tutacaktır.



Fransızın nesi var? Fuhşu, bir de ilhadı;

Kapıştı bunları “yirminci asrın evladı!”

Ya Alman’ın nesi var? Zevki okşayan birası;

Unuttu ayran’ı matuhe döndü kahrolası!

Heriflerin, hani, dünya kadar bedayili var:

Ulumu var; edebiyatı var, sanayi var.




Giden, birer avuç olsun getirse memlekete;

Döner muhitimiz elbet muhit-i marifete.

Kuçak kuçak taşıyor olmadık mesaviyi:

Beğenmesen, “medeniyet!”” diyor, inandık, iyi!

Ne var, biraz da maarifi getirmiş olsa ..”desek:

Emin olun, size “hamallık etmedim?” diyecek.




Günümüzde toplumların kültürel değerlerini, hatta itikadi ve ahlaki eğilimlerini, sahip oldukları hayat tarzı, ekonomik yapı, yerleşim ve ulaşım imkanı, iklim ve çevre, eğitim, folklor, örf ve adet gibi ilk bakışta konuyla ilgisiz bir çok husus derinden etkilemekte ve sonuçta mekanizma kendi değerlerini üretmektedir. Avrupa’daki Müslüman - Türk işçilerimizin çocukları ve torunlarının bu gün Batı’nın kültür ve gelenekleri altında nasıl değiştiği iyi izlenirse toplumumuza yabancı kültürlerden taşınan veya yabancı toplumlara özenti şeklinde başlayan örf ve adetlere karşı duyarlı olunmasının önemi daha iyi anlaşılır. Bunun için alınabilecek bir önlemde, kendi kültürel mirasımızdan ve dini anlayış ve heyecanımızdan kaynaklanan değerleri, gelenek ve adetleri iyileştirerek yaşatmaya ve geliştirmeye çalışmak olacaktır.



30.12.2007

Devamını Oku...