Ruhittin SÖNMEZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruhittin SÖNMEZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2009 Salı

Ergenekon’un Peşindeki İrade Kim İmiş?

Ergenekon Davası ve soruşturmaları hakkında yorumlarımda resmin bütününü görmeye, özellikle de davanın dış boyutuna dikkat çekmeye çalışmaya çalışmıştım. Davanın ve AKP'nin ateşli savunucularından sosyalist-liberal(!) Prof.Dr. Mehmet Altan'ın söylediği benzer sözler kamuoyunda tartışma yarattı.

Star gazetesi başyazarı Mehmet Altan Ergenekon'la ilgili Vatan gazetesinden Sanem Altan'a röportaj verdi. Yeğeni Sanem Altan'ın, "AKP gerçekten Ergenekon'un üzerine gidiyor mu sizce?" sorusuna amca Mehmet Altan'ın cevabı şöyle:

"Bence AKP'ye kalsa Ergenekon kapanır bile. AK Parti'yi aşan bir irade Ergenekon'un peşinde. Siyaset kurumuyla askeri kurumların anlaşmasını önleyen başka bir irade çalışıyor."

"AKP'nin de onayı var ayrıca. Ama onaylamasalar bile bu iş sürecek gibi gözüküyor. Çünkü herkes paralel devletini temizledi Türkiye temizlemedi, Güneydoğu'da kullandı. Ve hastalandı Türkiye."

"Dünya sistemi Ergenekon'u tasfiye ederek Türkiye'yi tedavi ediyor. Ama bunu kendi kendimize yaparak iyileşmemizi istiyorlar."

"Burası NATO ülkesi. Burada NATO'nun ve Amerika Birleşik Devletleri'nin istemediği hiçbir darbe olmaz. Bu sefer darbeyi yapamadılar, çünkü Amerika istemedi."

1-Demek ki, Ergenekon operasyonunun arkasında AKP'yi aşan bir irade (ABD) varmış."Ergenekon Soruşturmasında Yeni Gelişmeler" başlıklı yazımızda aktardığımız şu cümlede de aynı hüküm vardı: İnternet Haber'de Zübeyir Kındıra'nın ifadesiyle, "şimdi, Türk Gladyosu tasfiye ediliyor. Olan bu.. Kim yapıyor bu tasfiyeyi? Savcı Öz mü? AK Parti mi? Hayır! Aslında bizzat kurucu güç tasfiye ediyor. ABD yani. İpi çeken ABD'dir..."

"Türk Gladyosunun Tasfiyesi" başlıklı yazımızda özetlediğimiz gibi, 1950' li yıllarda ABD'nin teşviki ile NATO ülkelerinde daha sonra adı genel olarak "Gladyo" olarak adlandırılan sivil örgütler oluşturulmuştu. Bu kapsamda Türkiye'de de benzeri bir teşkilatlanmaya girişilmişti. "Özel Harp Dairesi, bir yabancı işgalinde istilacılara karşı gerilla yöntemleri ve yeraltı etkinliğiyle mücadele etmek için kurulmuştu. Gerektiğinde kullanılması için de Türkiye'nin bazı yerlerinde gizli silah depoları oluşturulmuştu." "Görevi, 'barış' sırasında 'gayr-ı nizami harp' hazırlığı yapmak, savaşta da o 'harb'in gereklerini yerine getirmekti."

Ergenekon iddianamesinin özü, bu gizli yapılanmada yer alanların, üst rütbeli bazı generallerin ihtilal yapma planlarına sivil alanda kargaşa çıkarıcı eylemler yapmak suretiyle yardımcı olmaya çalıştığı, bu konuda çeşitli STK'lardan, yazarlardan, bilim adamlarından, basından destek sağladıklarına dayanıyor.

Muhtelif yerlerde, son olarak Poyrazköy'de yeraltına gömülmüş silahların da bu amaca yönelik olarak kullanıldığı/kullanılacağına dair yazılan yazılarla dava ve soruşturmanın haklılığı vurgulanmaya çalışılıyor.

2-Mehmet Altan'ın vurguladığı diğer husus, "AKP'nin de bu ABD operasyonunu onayladığı zaten onaylamasa bile bu işin süreceği."

Bu cümlenin açıklamasını Sadi Somuncuoğlu şu cümleleri ile yapıyordu: "5 Kasım 2007'de Bush-Erdoğan mutabakatı yapılınca, "Ergenekon" üzerinde anlaşma sağlanıyor. Bunu da Fehmi Koru duyuruyor.  ABD bu örgütü niçin istemiyor? Büyük Ortadoğu Projesi haritasına göre, Türkiye dâhil bölgemizdeki devletlerin sınırlarının değişmesi gerekiyor.    ABD bu yolda en büyük engel olarak bu örgütü görüyor."

Nazlı Ilıcak'ın Sabah Gazetesindeki (25 Nisan 2009) yazısından bir paragraf: İnternette yayın yapan "Gerçek Ergenekon" isimli web sitesinde anlatıldığına göre, "Amerikancı olan bir derin yapı, 1999'dan itibaren ulusalcı bir kimliğe büründürülmek isteniyordu. Ergenekon'un inandığı tezler şöyle sıralanmıştı: Ulusal bağımsızlık, IMF karşıtlığı, hatta AB muhalifliği, antiAmerikancılık, Amerika'nın dışlandığı bir Avrasya stratejisi, yeniden Kuvay-ı Milliye hareketi."

Ergenekon soruşturmalarını, "Türkiye bağırsaklarını temizliyor" sloganı ile savunanların sıkça kullandığı, "Derin devlet ve çetelere karşı savaş", "demokrasi ve hukuk savaşı", "darbecilerin ve darbe severlerin demokrasimiz üzerindeki gölgesinin kaldırılması" kavramları, bu davadaki dış etkileri gizleyen birer örtü vazifesi görmekte.

Yargılama sürecinin daha başlarında olmamıza rağmen, yandaş medyada "Bütün korkunçluğuyla deşifre olmuş bir suç örgütü" olduğu ifade edilen bu yapılanmanın varlığı ve boyutunu dileriz yargı netleştirir. Ancak sonuç ne olursa olsun, bu dava kapsamında suçlananların hepsi veya büyük çoğunluğu yıllar süren bir yargılama sürecinden sonra beraat etseler bile, toplumda etkin bir sivil muhalefet yapma potansiyeli olan elit bir kitle susturulmuş olacak.

AKP ile ABD arasında Fehmi Koru'nun söylediği mutabakattan AKP'nin beklediği de bundan yani muhalif sesleri kısmaktan ibaret olsa gerektir.

AKP bu anlayışla hareket ediyorsa kendi varlık sebebine aykırı davranıyor demektir. Salt hukuk kuralları ile hareket edilmezse ve milli menfaatler yerini kişi ve parti yararlarına terk ederse, bunun zararı herkese olur. Bugün demokrasi adına yapıldığı söylenen bir operasyonun tarihe aksedecek yönü sadece ABD'nin istemediği bir ekibin tasfiyesi değil, "demokrasi ve insan hakları karşıtı" sıfatıyla anılması halinde bundan hem Türkiye ve hem de AKP zarar görür.

Hukuk dışına çıkan her türlü eyleme karşı, "Türk Yargısı'nın" bağımsız, yönlendirmelerden ve baskılardan uzak, adil bir yargılama yapıyor olmasını hangi Türk vatandaşı istemez?

Toplumun yarısı bu yargılama sürecine şüphe ile yaklaşıyor. Belki de bunun sebebi, (Irak'ta ve Afganistan'da milyonlarca Müslüman'ın ölümüne sebep olurken eleştirmedikleri), ABD'nin Türkiye'de yaptığı bu operasyonu "ABD Türkiye'yi tedavi ediyor" diye alkışlayan yazarlara güvenmemesidir.

Devamını Oku...

20 Nisan 2009 Pazartesi

Hocaların Hocası Nevzat Yalçıntaş

Neden, bir fıçı içinde hayatını sürdürmüş olan Diyojen, milyonlarca insanı kudreti karşısında titreten Büyük İskender'den daha büyüktür, yüzyıllardır daha fazla itibar ve saygıyla anılmaktadır? Diyojen'i 2400 yıldır yaşatan ilmi ve fikirleri ile ("Dile benden ne dilersen diyen B. İskender'e, "Gölge etme başka ihsan istemem" dedirten, dünyevi mal ve güce itibar etmeyen) bilgeliği olsa gerektir.

Yavuz Sultan Selim'e, hocası İbni Kemal'in atının ayağından sıçrayan çamurun kaftanını kirletmesi üzerine, "Âlimin atının ayağından sıçrayan çamurla bulanmış kaftan, bizim en kıymetli eşyamızdır. Bu kaftan, öldüğümüzde tabutumuzun üstüne örtülmek üzere saklansın!" dedirten ne idi?

İstanbul'da geçen hafta (11 Nisan 2009) düzenlenen bir tören bana bu soruları hatırlattı. "Akademik Hayatının 50. Yılında, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş" adıyla hazırlanan bu vefa gününde, seçkin katılımcılar Hoca'ya sevgi ve saygılarını sundular. (Katılımcılardan ilk aklıma gelenler: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başta olmak üzere Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri temsilcileri, SP Genel Başkanı, Asya ve Avrupa İslam Federasyonları Başkanları, çok sayıda eski Bakan, çok sayıda Üniversite hocaları, dernek temsilcileri, belediye başkanları, milletvekilleri vd)

"Hocaları Hocası" Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş'ın huzurunda iletilen bu samimi sevgi ve saygı ifadelerini hak ettiren unsurun ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ölümünden sonra değerini anladığımız, merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nu sevdiren, sevmeyenlere bile saydıran unsurun ne olduğunu anlamaya çalışırken de benzer duygulara kapılmıştım.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu siyasi hayatında yüzde iki mertebesinde oy alabilen bir siyasi partinin genel başkanı idi. Nevzat Hoca Cumhurbaşkanlığına aday olmuş seçilememişti, parti Genel Başkanı ve hatta hiç bakan olmamıştı. Buna rağmen her ikisi de partilerini aşan bir sevgi ve saygı görmeyi başarabilmiş kişilerdir. Her ikisi de siyaseti bir hizmet aracı olarak görüp, makam, mevki ve güç elde etme tarafına itibar etmemişlerdi.

Toplantıda anlatılanlardan öğrendik ki, Nevzat Hoca'ya yakın dostu merhum Turgut Özal da, öğrencisi ve çalışma arkadaşı Abdullah Gül de, kendi Bakanlar Kurullarında görev vermek istemişler, ama Hoca kabul etmemiş.

Nevzat Hoca, kendisinin de ifade ettiği gibi "şanslı bir adam" olsa gerek. Çünkü 76 yaşında sağlıklı, verimli, düzgün ve mesut bir aile ortamı içinde, maddi açıdan müreffeh, manevi açıdan saygı ve itibarın zirvelerinde yaşayan bir dava ve hizmet adamı.

Allah'ın O'na verdiği nimetlerin, zekâsının, ilminin, bürokrasi ve devlet tecrübesinin, servetinin, güler yüzünün, sevgi ve iman dolu gönlünün zekâtını bu millete vermeye devam ediyor. "Milli değerlere bağlı, mütedeyyin insan yetiştirme" gayreti hiç eksilmedi.

Nerede bir Türk varsa oraya yetişme, ortak manevi bağlarımız olan İslam Devletleri ile iyi münasebetler kurma derdinde olan Nevzat Hoca, Türk ve İslam Dünyasında çok sayılan mümtaz bir şahsiyet. İş adamı, siyasetçi veya bir Türk vatandaşı olarak bu ülkelere giden herkes bu gerçeği fark edecektir.

Nevzat Hoca'nın, Aydınlar Ocağı olarak ziyarete gittikleri Kırım'da, yüzyıldır namaz kılınmayan camide ezan okutup, imam olarak namaz kıldırması yıllardır gözyaşları içinde anlatılmakta. Bununla da yetinmeyerek, Kırım'lı gençlerin ufkunu açıp, siyasete yönlendirmesinin on yıl sonra verdiği semereler, Rusya parlamentosuna giren Kırım'lı milletvekilleri, başarılı iş adamları göğsümüzü kabartmakta.

İslam Kalkınma Bankası'ndaki görevi sırasında burs sağladığı İslam ülkeleri öğrencileri, Türkiye'de tahsillerini tamamlayıp, ülkelerinde mesleklerini icra etmekte. Bilkent Üniversitesine sağladığı kredi sayesinde bu üniversitemiz binlerce genci okutmakta.

TV yayın tekelinin olduğu yıllarda yaptığı TRT Genel Müdürlüğü esnasında (1975) milli çizgideki yayınlar, Türkçeye verdiği önem ve insan yetiştirme gayretleri hala hafızalarımızda.

Akranı olan eski dostları, Nevzat Hoca'nın bürokraside ilk tecrübelerini yaşadığı DPT Sosyal Planlama Dairesi Başkanlığı sırasındaki başarılarını bir efsane gibi anlatıyor. Üniversitede yetiştirdiği öğrencileri arasında çok sayıda profesörler var. İş dünyası ve siyaset alanında başarılı öğrencilerini de unutmamak lazım.

Nevzat Hoca'nın hem öğrencisi ve hem de İslam Kalkınma Bankasında çalışma arkadaşı olarak, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün yetişmesi ve siyasete hazır hale gelmesindeki emeğini ayrıca ifade etmemiz gerekir.

Nevzat Hoca'yı tanımakla kendimi şanslı kabul ederim. Onun bir "İstanbul Beyefendisi" nezaketini, sımsıcak kucaklayışını, büyük bir tevazu içinde yaptığı iltifatlarını görmüş olmak, tatlı dili ile ifade ettiği engin dünya görüşünü yansıtan sohbetlerinden bir nebze istifade etmiş olmak, benim ve arkadaşlarım için Allah'ın bize hoş bir lütfüdür.

Hoca'nın günlük siyasete dair her görüşüne katıldığımı söyleyemem. O, günlük iç ve dış siyasete dair farklılıklarımızı da hoşgörüyle dinleyebilecek, ikna etmeye ihtiyaç duyarsa da bunu büyük bir nezaketle yapmaya çalışacak bir gönül adamıdır.

O'nun Türk milletine ve İslam Dünyasına hizmet şevk ve heyecanına, bunun için sevgi ve saygıya dayalı münasebetler kurma fikri ve becerisine hayran olmamamız mümkün değildir.

O, üniversitelerin kalın duvarları arkasında kendi dalında bilim üretmeye çalışan sıradan bir akademisyen değildir. Kendi milli kültürümüz ve milli davalarımız ile ilgili her konuyu büyük bir merak ve iştiyakla araştıran ve bu bilgileri çok sade, anlaşılabilir bir dille anlatan çok yönlü bir ilim ve halk adamıdır.

Aydınlar Ocakları Genel Başkanı olduğu (1988-1998) on yıl süresince olduğu gibi, bundan sonra da, Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın davetlerine icabet ederek ilimize gelen Nevzat Hoca, sohbet ve TV programları ile bilgi ve görüşlerini Kocaelililerle paylaşmaktadır.

Hocaları Hocası Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş'a çok uzun, sağlıklı ve verimli bir ömür sürmesini ve Türk Milletine olan hizmetlerinin devamını diliyorum.

Devamını Oku...

14 Nisan 2009 Salı

Obama’nın İlk Hediyesi: Ermenistan Kapısının Açılması Meselesi

ABD Başkanı Barak Obama, Türkiye ziyaretinde Türk Devletinden talep ettiği hususları açıkladı:

  • Afganistan'a asker gönderilmesi,
  • "Ekümenik" sıfatıyla ziyaret ettiği Fener Rum Patriği'nin hedefi olan, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması,
  • "Kürt azınlık" olarak ifade ettiği vatandaşlarımıza "eşit muamele",
  • Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve bu kapsamda Türkiye- Ermenistan sınırının açılması.

Bunun karşılığında Türkiye'ye vaat edilenlerden somut olarak elde kalan, Obama'nın 24 Nisan'da Ermeni soykırım tasarısıyla ilgili olumsuz bir gelişme olmasını önlemeye yönelik bir tavır koyması. Türkiye'nin soykırım yaptığına dair görüşünü değiştirmediğini söyleyen Obama'nın vaadi, Ermenistan ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün liderliğinde yürütülen çalışmaların sonuçlarını görebilmek için, "soykırım" kelimesini şimdilik kullanmayacağını ima etmesinden ibaret.

Obama'nın dile getirdiği konulardan "Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve bu kapsamda Türkiye- Ermenistan sınırının açılması" konusu öncelik kazandı. Türkiye Obama ile yapılan gizli görüşmelerde bu konuda bir vaatte bulundu mu bilemiyoruz. Ancak Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan kamuoyu böyle bir vaade inanmış olmalı ki ciddi tepkiler yükseldi.

Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan, ekim ayına kadar kapının açılacağından emin konuştu. Azerbaycan, kardeş ihanetine uğramışlık psikolojisi içinde kaynamakta, "hani tek millet iki devlet idik" sorusunu sormakta. Türkiye'de muhalefet, Azerbaycan'a tam destek vermekte, kapının açılması projesine "sınır işgal nedeniyle kapatılmıştır, ancak o sebep ortadan kalkarsa açılır" sözleriyle tepki göstermekte.

Nihayet Başbakan Erdoğan, önceki gün "Biz Azerbaycan-Ermenistan arasında mutabakat sağlanmadığı sürece Dağlık Karabağ konusunda, Türkiye-Ermenistan olarak nihai bir sözleşmeyi imzalamayız. Alt çalışmasını yaparız, ön çalışmasını yaparız. Ancak, bu kesinlikle Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorununun çözümüne bağlıdır" dedi. Bu söz "Karabağ sorunu çözülmeden, Ermenistan sınırı açılmayacaktır" şeklinde yorumlandı. Dileriz Başbakanımız veya Cumhurbaşkanımız Azerbaycan'a giderek bu tavrı çok daha net bir şekilde ortaya koyar.

Türkiye'nin şimdiye kadar sınırı açmak için öne sürdüğü üç şart vardı:

1- Ermenistan'ın, Türk sınırını kabul etmesi, 2- Soykırım iddialarından vazgeçmesi,

3- İşgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi.

Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi konusu çok taraflı ve karmaşık bir konudur. Konunun zorluğu öncelikle ilgili devletlerin sayısı ve konumundan kaynaklanmakta.

Taraflar:

ABD'de güçlü bir diaspora, etkili bir Ermeni seçmen kitlesi var. ABD Başkanları bu kitlenin oy desteğini göz ardı edemez.

ABD ve Rusya, Ermenistan üzerinde kendileri tam kontrol sağlamak, rakip devletin etkisini azaltmak istiyor.

Azerbaycan topraklarının yüzde yirmisi Ermenistan işgali halinde, bir milyondan fazla Azeri göçmen durumunda.

Türkiye yıllardan beri "Ermeni soykırımı" ithamı ile uluslararası alanda sıkıştırılmakta. Ermenistan Türkiye sınırını kabul etmemekte, Ağrı Dağı'nı milli sembol kabul edip, Türk topraklarının bir kısmını kendi toprağı olduğunu iddia etmektedir.

Bu şartlarda Türk Devleti'nin, bırakın bütün tarafları memnun edecek çözüm üretmesini, yalnız kendi inisiyatifi ile sadece Türk kamuoyunu tatmin edecek bir çözüm bulması mümkün değildir. Size olan düşmanlığından zerrece geri atmayan bir devlete karşı yapacağınız dostça yaklaşımların, karşılıksız taviz olması dışında bir sonucu olamaz.

Çözüm yolunda Ermenistan'ın bazı adımlar atmasını (mesela işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından hiç olmazsa bir kısmından çekilme, Türkiye sınırını tanıma gibi) sağlayamayan açılımları, Türkiye ve Azerbaycan halkına anlatmanın imkânı yoktur.

Başbakan'ın açıklamasına rağmen, Türkiye ve Azerbaycan'da dalgaların durulmaması devletimizi yönetenlerin bir güvenilirlik problemi yaşadığını gösteriyor. Eski Danimarka Başbakanı Rasmussen'in Nato Genel Sekreteri seçilmemesi için tavır koyan Türkiye'nin itirazını geri alması için söz aldığı konularda, (Müslümanlardan özür dilemesi ve Roj TV'nin kapatılması gibi) hiçbir gelişme olmaması bu problemi beslemiş olabilir.

Çok taraflı ve karmaşık dış ilişkilerde zaten kolay çözüm yoktur. Bu türlü çözümleri üretmede Türkiye'nin elindeki güç ve imkânlar sınırlıdır. Dahası devlet adamlarımızın birikim ve yeteneklerinin bu sınırı daha da daralttığına dair bir kanaatin olduğu ortadadır.

Türkiye bölgede önemli bir devlettir. ABD'nin Ortadoğu, Kafkasya ve Afganistan politikaları sebebiyle Türkiye'den beklentileri büyüktür, Ermeni oylarına Türkiye'yi feda edemez. (Obama'nın Ermenilere kesin taahhüdü sonucu değiştirmez, ancak verilen tavizleri büyüten bir faktör olabilir.) Ancak Türkiye uluslararası büyük oyun içindeki etkinliği sınırlı bir oyuncudur. Kendi gücümüzü abartmak ta, önemimizin farkında olmamak ta iyi neticeler almamıza mani olabilir.

Çok katmanlı ve derinliği olan politikalar yürütmekte pek başarılı olamadığımızı düşünüyorum. Rasmussen olayı gibi, kaybı önemli olmayan konularda düşük riskli denemeler yapmamız tecrübe kazanmamız açısından faydalı olabilir. Ancak soykırım baskısını bir sene erteletmek veya Obama'yı rahatlatmak için, Azerbaycan'ı kaybetmenin maliyeti göze alınamayacak kadar büyüktür.

Kişinin kendisini bilmesi en büyük hünerdir. Sihirli çözüm için yola çıkanların, "stratejik derinlik" ekseninde, imkân ve kabiliyetlerimizi dikkate alan bir planlama yapmış olduğunu ümit etmek istiyorum.

Devamını Oku...

7 Nisan 2009 Salı

Seçim Sonuçlandı, Gündem Geçim ve Dış Politika

Genel olarak 29 Martta yapılan yerel seçim sonuçlarının herkesi rahatlatan bir tarafı var. Şöyle ki, iktidar partisi AKP yaşanan ağır ekonomik kriz şartlarına göre %8 lik oy kaybını (2007 seçimlerine göre) çok ağır bir kayıp olarak görmeyecektir. Hatta AKP oylarının kendisinden sonra ikinci ve üçüncü sırada olan CHP ve MHP oylarının toplamı kadar olmasını, ayrıca rakiplerinin AKP'nin aldığı oy oranını hala hayal bile edemediklerini düşünerek teselli bulacaktır.

Gerçekten AKP hâlâ açık ara öndedir ve Türkiye genelinde belediyelerin yarısının yönetimini elinde bulundurmaktadır. Bütün illerde vardır ve ciddi oy oranları elde etmiştir. Ancak girdiği bütün seçimlerde oy artırma büyüsü bozulmuş, iktidarın yıpranma süreci hızlanmıştır. Daha iki yıl geçmeden yüzde sekizlik oy kaybı küçümsenemez.

Muhalefet partileri, seçmen kitlelerinin teveccühünü kazanabilecek, uygun adayları buldukları bölgelerde başarılı oldular. Parti içi birliği sağlamış, uygun aday üzerinde kenetlenmiş oldukları illerde, ya seçimi kazandılar veya oy oranlarını çok artırmayı başardılar.

AKP'nin her halükarda kazanacağı varsayılan il ve ilçelerde yaşadığı kayıplar, sonraki seçimler için psikolojik duvarların yıkılması anlamına gelebilir.

AKP'nin özellikle CHP ve DTP'nin kalesi sayılan belediyeleri alma hedefi tutmadı. Rakip kaleleri ele geçiremediği gibi, çok önemli kalelerini kaybetti. Bu durum muhalefetin moralini yükseltti.

Seçim sonuçları iktidar değişikliğini gerektirmeyecek. AKP'nin oy oranının yüzde 30'un altına düşmemesi ve iktidar değişikliği ihtiyacından bahsedilmemesi, muhalefeti de AKP kadar sevindirmiş olmalı. Çünkü yaşamakta olduğumuz ekonomik krizin esaslı etkisi henüz seçim sonuçlarına yansımış değil. Genel seçimlere kadar yaşanacak iki yıl içinde krizin derinleşmesiyle iktidarın yıpranmaya devam etmesi beklenen bir gelişme.

Bu iki yıl muhalefetin iktidara hazırlanması için de ideal bir süredir.

AKP mademki yedi yıldır iktidardadır, ekonomik krizin faturasını AKP'nin ödemesi daha adil olur. Eğer (temenni ettiğimiz gibi) krizi çok iyi yönetme becerisini gösterirse de, yıpranma sürecini durdurur ve bu AKP'nin kendi başarısının sonucu olur.

CHP Türkiye sahillerinde birinci parti oldu. Ayrıca İzmir'de açık ara birinci olurken, İstanbul ve Ankara'da ciddi oy artışları sağladı. Ancak sol kesimin ve hatta bazı illerde AKP karşıtlarının bütün oylarını toplayan CHP'nin oy oranını artırma potansiyeli kısıtlı gözükmekte. İkinci parti olan CHP'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hiç varlık gösterememesi de çok önemli bir engeli.

CHP seçmeni eğitim seviyesi ortalaması en yüksek parti. CHP dayandığı seçmen kitlesi itibariyle sol bir parti izlenimi vermiyor. Eğitim seviyesi düşük, işçi ve köylü kitlelerin ekonomik krize rağmen AKP'yi tercih etmesi ilginç.

En istikrarlı büyüme çizgisini gösteren parti MHP oldu. MHP, hem oy oranını ve hem de aldığı belediye sayısını artırdı. Seçim sonuçlarını gösteren haritalarda dikkati çekmeyen bir husus MHP, 40 ilde %20 nin üzerinde oy aldı. Seçim haritalarında AKP'nin ağırlıkta olduğu Orta Anadolu şehirleri ile Doğu Anadolu'nun bazı illerinde, AKP'ye dair ümitlerin sarsılması halinde oyların gideceği adresin MHP olduğu görülüyor. Nitekim AKP'nin en fazla oy kaybettiği bölge Orta Anadolu olup, bu bölgede oy kayması ağırlıklı olarak MHP'ye oldu.

MHP'nin zafiyeti İstanbul, İzmir, Kocaeli gibi büyük oy kitlesi olan şehirlerde Türkiye ortalamasının çok altında oy alması. Trakya'da çok zayıf, Doğu Anadolu'nun bazı illeri ile ve Güneydoğu bölgesinde adeta hiç olmaması. Bu şehirler ile bölgelerde oy oranını yüzde 15-20 mertebesine çıkardığı zaman, MHP iktidarın şanslı adayı olur.

MHP seçmeninin eğitim ortalaması, AKP seçmen ortalamasından daha eğitimli, CHP seçmen ortalamasının biraz altında. MHP'nin seçmeni yaş ortalaması itibariyle genç ve kadın nüfustan yüksek oy alıyor. Bu özellikleri nedeniyle MHP'nin gelecekte de, Türk siyasi hayatında önemli bir oyuncu olacağı anlaşılıyor.

DTP'nin Türkiye genelinde ancak %5,7 civarında oy alabilirken, yedi ilde büyük farklarla seçimleri kazanması, kalelerini kaybetmemesi ve bölgede birinci parti olması önemlidir.

AKP'nin çok şey beklediği TRT Şeş'in yayına başlamasının ve "Kürdistan" ismini telaffuz etmenin, Irak'ın kuzeyindeki yönetimle iyi ilişkiler kurmaya çalışmanın ve de hizmetlerin oy almaya yetmediği görüldü. Bu yaklaşım Doğu'da oy artırmadı ama muhtemelen Batı'da AKP oylarının düşmesine yol açtı.

PKK'nın siyasi kolu gibi faaliyette bulunan DTP'nin, başarılı olduğu illerin haritadaki konumu, ileride federasyon talepleri olanları cesaretlendirecektir.

Seçim sonuçlarının ülkemizin birliği, milletimizin dirlik ve refahı için hayırlı olmasını diliyorum.

Şimdi sıra, iktidarın ve muhalefetin elbirliği ile ekonomik krizin tahribatını azaltmak, işsizlik belasına çözüm üretmek, bölücülük ve dış baskılara karşı ortak bir milli duruş için gayret göstermekte.

Devamını Oku...

24 Mart 2009 Salı

Nevruz, PKK’yı Silahsızlandırma, ABD ve Irak

NEVRUZ TÖRENLERİ: Bu yıl 21 Mart Nevruz kutlamalarında olay çıkmamış. DTP'nin yaptığı kutlama törenlerinde PKK ve İmralı'daki başı lehine yapılan konuşmalar ve açılan pankartların olay sayılmamasına artık alıştık. Olay deyince sadece taşlı, sopalı, silahlı, molotof kokteylli saldırıları veya yaralı ve ölümlü olayları anlamaya başladığımız için, herkes bu durumdan memnun oldu.

Vatandaşlarımızın bir kısmının baharın müjdecisi "yeni gün"ü böyle kutlaması, aynı vatandaşlarımızın geçen seneki kutlamalardaki şiddet tavrı ile karşılaştırıldığında şu soru akla geldi: "Bu insanlar niye değişti?"

Toplantıları düzenleyen DTP'nin bir yıl içinde iki farklı kutlama tarzı ortaya koyarken, kendi iradesi ile hareket ettiği kanaatinde değilim. Çünkü bölgede çok önemli gelişmelerin hazırlığı var ve senaryoyu hazırlayanlar, oyunculara uygun rol dağıtımını yapmaya başladılar. DTP, senaristlerin kendilerine yaptıkları telkine göre bir tavır ortaya koydu. Keşke kendi iradeleri ile hareket etmiş olsalardı.

ABD'nin Irak Politikası: ABD, Obama yönetiminin işbaşına gelmesinden sonra, Irak'tan silahlı kuvvetlerini çekmeye karar verdi. Bu çekilme esnasında ve sonrasında, ABD'nin, Türkiye'den bazı talepleri olacağı zaten beklenen bir durumdu.

ABD, Irak'ta istediği siyasal düzeni kuramadı. İran, Irak halkının çoğunluğunun Şii olmasını çok iyi değerlendirmişti. Irak'ın bölünmesi Orta ve Güney Irak'ın, İran etkisine girmesine razı olması anlamına gelecekti. Irak'ın kuzeyinde oluşumunu tamamlaması için destek verdikleri "Kürdistan" henüz bağımsız bir devlet olacak şartlara kavuşmamıştı. Kaldı ki bölge devletleri Irak'ın bölünmesine karşı.

Bu durumda  "Sünni Kürtlerin",  "Şii Arap'lardan" korunmasını Türkiye vasıtasıyla sağlamak, bölgede ABD etkinliğini sürdürmek için uygun görülmüş olabilir. "Gölün taşı ile gölün kuşunu vurmak" ilkesini kullanacak ABD, kendisi hasar görmeden uzun vadeli BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) için gerekli şartları hazırlamayı düşünmüş olabilir.

Obama yönetimi, öncelikle ABD'de başlayan Küresel Kriz'in yaralarını sarmak istiyor. Bu zaman diliminde, bölgede İran'ı pasifize etmeyi, Türkiye'yi ise Irak ve Afganistan politikasında kendi yararına kullanmayı planlıyor.

Seçildikten sonra uzunca bir süre TC yöneticileri ile telefonla bile görüşmeyen Obama, dış politikadaki bu zaruretleri öğrenince, Türkiye'ye önce Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'u gönderdi. Nisan ayı içinde de kendisi ziyarete geliyor.

Türkiye'yi istediği role ikna edebilmek için PKK'yı silahsızlandırma ve uzun bir süredir çektiğimiz terör belasından nefes alır hale getirmek kozu kullanılacak.

Bunun için Irak'a Cumhurbaşkanı seçtirdikleri Talabani ve Kürt bölgesinin lideri Barzani'nin kulakları çekildi. Kürt liderlere, artık terör yoluyla yapılacak bir şey kalmadığı, şimdi politika yolunu açmanın ve uzun vadede "Büyük Kürdistan" projesi için Türkiye ile akıllı/kurnaz bir ilişki yürütmenin gerekliliği anlatıldı.  "Ben Türkiye'ye kedi bile vermem" diyen bu adamlar, şimdi Türkiye ile işbirliği şarkıları söylemekte.

PKK'NIN SİLAHSIZLANDIRILMASI: Talabani, "Nisanda tüm Kürt grupları PKK'ya silah bırakması için çağrı yapacak" demişti. Irak cumhurbaşkanı "Eğer hapishaneye göndermek istiyorsanız, dağdan inmezler. Evlerine dönmelerini istiyorsanız, bir tür af çıkartmalısınız" ifadelerini de kullanmıştı.

Böylece Türkiye Hükümetinin "açılım" adı altında yaptığı hareketlerle elde edilenlerin, PKK'nın silahlı eylemleri sayesinde olduğu anlatılmakta ve bundan sonra varılması istenen siyasallaşma sürecinden, bölünmeye geçiş için alt yapı korunmaya çalışılmakta.

PKK'nın lider kadrosundan Duran Kalkan ise örgüte yakın Fırat Haber Ajansı'na yaptığı değerlendirmede şöyle konuşmuş: Kürt sorununun çözümü konusunda adımlar atılırsa, "Gerillanın bu biçimde örgütlenmesi, mevzilenmesi ve savaşması artık gerekli olmaz. Silahlı güçlerin yeniden organizasyonu, yeniden biçimlenişi gerçekleşir." 

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk aynı konuda şöyle konuştu: "Çözüm isteniyorsa PKK muhatap alınmalı. İkna ve tatmin edilmeleri gerekiyor." Türk, Kürt Konferansı'na PKK olmazsa katılmayacaklarını söyledi.

Talabani'nin ve diğer Kürt liderlerin sözlerinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün geçen hafta söylediği "Kürt sorununda iyi şeyler olacak" açıklamasından sonra söylenmesi, taraflar arasında yürütülen ikna sürecinde ciddi mesafe alındığının göstergesi olsa gerektir.

YANDAŞ MEDYADA GENEL AF TALEPLERİ: AKP yandaşı bazı yazarlarca, olayın PKK'nın tasfiyesi değil, silahsızlandırılması olması gerekliliği ve (PKK yöneticileri ve Öcalan dâhil tüm örgüt için) genel af talepleri dile getirilmeye başlandı.

İşte Cengiz Çandar'ın son yazılarından birinde söyledikleri: "PKK'nın silahsızlanmasına büyük bir barışçıl atılıma ulaştırmak bağlamında yaklaşılmazsa, bunu 'PKK'nın tasfiyesi' zorlamasına dönüştürmeye kalkarsak, bu iş toslar. 'Silahsızlanacak' PKK'lılara izleyecekleri 'tek yol' olarak 'Eve Dönüş Yasası' hükümleri gösterilirse, bu onlara 'Silahsızlanmayın, aramızdaki hesaplaşmayı bugüne dek yürüttüğümüz usulden sürdürelim' demekten başka bir anlam taşımaz. Bu bakımdan 'Genel Af' kavramına alerjiden kurtulmak gerekiyor."

Çandar ve benzerleri açıkça ne diyor? "PKK silahları bıraktım desin, devlet bir genel af çıkarsın. PKK ve Öcalan serbestçe siyasi faaliyette bulunsun ve gelip vatandaştan siyasi parti olarak oy istesin. Gelsin TBMM'de milletvekili, bakan olsun."  Ey vatandaş gel de buna alerji duyma.

Seçimden sonra gündeme gelecek en önemli siyasi konu bu. Seçim sadece yerel değildir. Genel siyaseti de etkiler. Oyumuzu verirken PKK'ya genel af ve PKK'nın siyasallaşma sürecine de evet veya hayır demiş olacağız.

Devamını Oku...

16 Mart 2009 Pazartesi

İktidarlar, Concorde, Titanic, Kelebek Etkisi

CONCORDE KAZASI:

Sesten daha hızlı giden Concorde uçaklarını hatırlarsınız. Hani o Londra ile New York arasındaki uçuş süresini 3.5 saate kadar indirmeyi başarmış teknoloji harikası uçakları. İlk uçuşunu 1969 yılında gerçekleştiren efsane uçak Concorde'lar, ilk ticari uçuşunu 1976' da yapmış ve 2000 yılında 113 kişinin ölümüyle sonuçlanan, Paris yakınlarındaki kaza sonrasında uçuşları süresiz durdurulmuştu.

Kaza sonrası görevlendirilen heyetin bir buçuk yıllık çalışma sonunda hazırladığı rapora göre, kazanın muhtemel senaryosu özetle şöyle idi:Kalkışa başlayan Concorde AF4590 bir kaç saniye sonra kazayı ateşleyen olayla karşılaştı. Concorde'un sol ana iniş takımındaki lastiklerden biri, 43 cm'ye 30 cm'lik metal bir plakanın (daha önce aynı pistten kalkan Cherry tipi bir uçağa ait olduğu sanılıyor) üzerinden geçti ve patladı.

1- Concorde uçağında hız 18 km/h ile 250 km/h arasında iken meydana gelebilecek lastik patlamalarını pilota haber verebilecek bir gösterge bulunmaktadır. Ancak bu olayda lastik patlaması hız 278 km/h dolaylarındayken meydana geldiği için göstergeler işe yaramamıştır.

2- Lastik patlaması sonucu sol iniş takımına bağlı motor koruyucusu kırılmıştır. Sıçrayan parçalar da sol kanadın altında bulunan yakıt tankını delmiş.

3- Diğer bir lastik parçası 2 no'lu motorun içine girerek motor hasarlanmasına neden olmuştur.

4- Bu esnada art yakıcının devreye girmiş olması ve bunun sonucunda yüzeydeki sıcaklığın artmasıyla yakıt tankı ve motor alev almıştır. Kanadın arkasında yükselen alevleri gören kule, hemen pilotları uyarmıştır.

5- Çok kısa bir süre sonra, 1 no'lu motor da "motorların çok yakın olması probleminden" dolayı- 2 no'lu motordan etkilenerek yarı yarıya güç kaybeder.

6- Sol taraftaki ciddi güç kaybı nedeniyle uçağın dengesi bozulur ve pilotun en yakın havaalanına yönelmesini engeller. Ve uçak düşer.

Bu teknik kazanın olmasında kusurlu aramaya çalışırsanız, kazayı başlatan ve her kademede büyümesine yol açan bütün ara olaylar için, suçlanabilecek insanlar bulursunuz.

Concorde'un pilotu, yapımcı firma, bakımcı firma, kule görevlileri, pistin temizliğinden sorumlu firma, temizlik elemanı, parçanın düştüğü uçak firması tasarımcı ve bakımcıları, patlayan lastiği yapan ve tasarlayan firma ve görevlileri gibi.

Kaza sonucu düşen ilk uçakları olmasına rağmen,  firma kişileri suçlamak yerine sistemi sorgulamış, istenilen güvenlik standardını karşılamanın maliyetini göze alamayarak, Concorde uçuşlarını kaldırmıştır.

TITANIC FACİASI:

Ünlü Titanic gemisinin de benzeri bir akıbete uğradığını hatırlayınız. Titanic zamanında (1912) mevcut olan en ileri teknolojileri kullanmıştı. Birçok insan tarafından "batmaz" gemi olarak inanılıyordu, bu inanış batmadan önce bu şekilde tanımlanmış ve lanse edilmişti. Bu derece ileri teknoloji ve eğitimli mürettebata rağmen, ilk seferinde bir buzdağına çarparak battı. Batışı 1517 kişinin ölümüyle sonuçlandı ve en büyük sivil deniz felaketlerinden biri olarak tarihe geçti.

Titanic'in batışı ile birlikte meydana gelen büyük kayıp'ın oranı birçok nedene bağlanmaktaydı ve en önemlisi, Titanic'in herkes için yeteri kadar filika taşımamasıydı.

Sosyal ve siyasi olaylar da birçok sebebin etkileşmesiyle meydana gelir.

"Kelebek etkisi" teorisinde ifade edildiği gibi, bir kelebeğin kanat çırpışı kasırgalara yol açabilir.

Devrin şartları ve liderinin özellikleri Turgut Özal'ın ANAP'ını tek başına iktidara taşımıştı. ANAP'ın yıkılmaz sanılan iktidar gücünün yerinde şimdi yeller esiyor. ANAP uçağının lastiğini patlatan olay her ne ise o, olaylar zincirinin sadece bir başlatıcısı idi.

Ecevit'in DSP'sini 1999' da en çok oy alan parti yapan olaylar zincirinin tesiri çok uzun sürmedi. DSP gemisi "ekonomik kriz" adlı buzdağına çarptı ve iktidar yönüne seferi sona erdi.

AKP'yi doğuran ve iktidara taşıyan olaylar zincirini başlatan hareket, 19 Şubat 2001' de MGK toplantısında, dönemin Cumhurbaşkanı Sezer'in Başbakan Ecevit'e Anayasa kitapçığını fırlatmasıydı. Akabinde yaşanan ekonomik kriz ve diğer olaylar zinciri. 14 Ağustos 2001'de kurulan AKP ilk seçimde (3 Kasım 2002) tek başına iktidar oldu. Seçim öncesi Meclis'te olan beş parti de barajın altında kaldı.

AKP iktidarı da bugün için yıkılmaz bir güç izlenimi veriyor. Ancak Concorde ve Titanic'in bünyesinde var olan teknik zaaflar gibi, AKP'nin de bünyesinde birçok zaafı barındırmakta olduğundan kimse şüphe etmesin. Uçağı düşüren bir metal parçası, buzdağını fark etmeyen bir gösterge gibi, küçük bir sebebin yarattığı sonuçlar ortada iken, AKP'nin sonsuz iktidarına inanmak doğru olabilir mi?

Ekonomik krizin önümüzdeki aylarda derinleşerek mevcut dengeleri ciddi bir şekilde sarsması uzak bir ihtimal değil. Belki de çok daha az önemli bir vaka, yıkıcı olaylar zincirini başlatabilir.

Yerel seçimlerin sonucu ne olursa olsun, AKP'li dostlar Titanic'teki kazadan hemen önce dans eden yolcuların rehavetine kapılmasın. AKP muhalifleri de ikinci, üçüncü olmayı başarı kabul eden bir yılgınlığa kapılmadan kendi uçak veya gemilerini sefere hazır etmeye baksın.

Devamını Oku...

10 Mart 2009 Salı

Gücün Haksız Kullanımı

Adalet, haklının güçlü olduğu halin adıdır. Demokrasi ise temel insan hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmış olduğu bir rejimin adıdır. 1960' dan sonra tek başına iktidar şansı bulan üç partiden birinin adının Demokrat idi. Diğer iki partinin adlarında adalet kelimesinin geçmesi tesadüf olmayıp, halkın demokrasi ve adalet özlemlerinin bir yansıması olsa gerek.

AKP NASIL GÜÇLENDİ?

İktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisinin, son zamanlarda demokrasi tarihimizde görülmemiş bir güce kavuşması, sadece muhaliflerin değil, meselelere objektif bakan aydınların ve hatta iktidar yanlısı düşünce adamlarını endişelendiren bir sosyal/siyasal olay haline geldi.

AKP'nin gücü sadece yüzde 47 oy oranı ile mecliste temsil edilme oranından ibaret değil. Milletvekili Genel Seçimlerinde elde ettiği bu oy oranı yasama ve yürütme gücünün tek elde toplanmasını sağladı. AKP, Yerel seçimlerdeki başarısı ile mahalli idarelerde de ezici bir çoğunluğu eline geçirmişti. 29 Mart seçimlerinde de bu alandaki gücünü korumaya devam edeceği anlaşılıyor.

Cumhurbaşkanı'nın Hükümetin gücünü kısmen dengelediği A. Necdet Sezer döneminden sonra, Başbakan Erdoğan'ın yakın arkadaşı Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesi yürütme gücünün tamamının AKP'nin/R. Tayyip Erdoğan'ın kontrolüne girmesini sağladı. Bu durum muhalif kitlelerin hükümetin politikalarına karşı içinde biriken öfke basıncının boşaldığı bir kanalın tıkanması gibi oldu.

Değişen YÖK yönetimi ile üniversitelerin muhalefeti yok edilirken, eş dost ve yandaş medyanın kayıtsız şartsız desteği ve büyük sermaye sahibi patronların elindeki medyanın da (ihale ve vergi kozlarını kullanılarak) sindirilmesi suretiyle basının aleyhte yayın yapması büyük ölçüde önlenebildi.

TSK' nın ve emekli subayların sesleri "Ergenekon Davası" ile kesildi.

"Her iktidar kendi zenginini yaratır" sözü bu dönemde de en parlak örneklerini verdi. Bu yeni zengin dostlar vasıtasıyla ekonomik gücün kontrolünde çok ciddi mesafe alındı.

Tarikat ve cemaatlerle sağlanan sıkı işbirliği AKP iktidarının bir yandan blok oylar, diğer taraftan Bürokrasi ve Yargı'da kadrolaşması için istediği insan gücünü sağladı.

İSLAMCILARIN HEDEFİ DÜNYEVİLEŞTİ

Bu gelişmeler, İslamcı olarak adlandırılan kitlenin hedeflerinin hızlı bir şekilde dünyevileşmesini sağladı. Dünyevi gücün haz ve şehveti geleneksel olarak temiz kalmış bu kitleyi ifsat etti (bozdu).

"Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" hadisini söyleyenler, haksızlıklarını dile getiren bütün dost ve düşmanlarını dilsiz hale getirmeyi başardılar.

Dünyevi gücü elinde bulundurma haz ve şehveti, haksız oldukları durumda bile gücünü ölçüsüz bir şekilde kullanarak, haklı olan hasmını alt etmeyi mubah ve hatta doğru göstermekte.

"Emanet"i elinde bulunduranlar, verilen gücün bir emanet olduğunu ve Hakk'ın rızası hilafına kullanılmasının sonucunun "şiddetli bir azap olacağını" unuttular.

Daha fazla demokrasi vaat edenlerin yönettiği ülkede, en temel insan hak ve özgürlükleri en hoyratça ihlal edilmekte. Telefon ve ortam dinlemeleri ile insanların en mahrem alanlarına tecavüz edildiğini gören kitleler, telefonda veya evlerinde dostlarıyla sohbet etmekten dahi korkmakta.

28 Şubat'ın demokrasi ve hukuk dışı uygulamalarından (haklı olarak) şikâyetçi olan, ancak o zaman güç karşısında susanlar, bugün yırtıcı bir kaplan kesilip muarızlarına en hukuk dışı uygulamaları şiddetle savunur oldular. Bu uğurda eski hasımlarından bir kısmı ile akıl almaz bir dayanışma içine girdiler.

DEMOKRASİ Mİ OTOKRASİ Mİ?

Böyle bir rejimin demokrasi olabileceğini söylemek mümkün mü? Zira literatürde "Yönetimin bir tek kişi, bir grup ya da zümre elinde olması 'otokrasi'; halkın elinde bulunması ise 'demokrasi' olarak ifade edilmektedir.

Şimdi soralım: Ülkemizde "hukukun üstünlüğü" söz konusu mudur? Yoksa keyfi bir egemenlikten bahsedebilir miyiz? Hak ve özgürlükler yeterli ve güvence altında mıdır? Diğerleri bir yana fikir/ konuşma hürriyeti tesis edilmiş midir?

Mesela birileri Başbakanın, eşinin veya başka bir vatandaşın mahrem bir konuşmasını hukuk dışı usulle dinleyip, metnini internette yayınlasa ne kadar zamanda yakalanır? Başbakan veya eşinin bir arkadaşı ile telefonda konuştuğu özel sohbet ve şakalaşmalar, telefon dinlemelerine takılır ve o arkadaş bir davada sanık olursa, konuşma metinleri dava ile alakası olmadığı halde, iddianamede yer alabilir mi? Böyle bir olay olursa, bir kısım medya bu hukuksuz ve insan haklarına aykırı uygulamayı savunabilir mi?

Kimliğinde Müslüman olmayı öne çıkaranların hatası, insanları İslam'dan soğutur. Suçu kesinleşmemiş insanların suçlu ilan edilmesi, (İslam'ın adalet anlayışına Hazreti Peygamberin uygulamalarına aykırı olarak), iftiralarla bazı insanların pasifize edilmesi İslam'a güveni sarsmaz mı?

Eskiden padişahların geçit törenlerinde münadiler halkın arasından yüksek sesle bağırırlarmış: "Gururlanma Padişahım senden büyük Allah var!"

Dünyevi güç geçicidir. Adalet ve hukuk herkese lazım. Ey güç sahipleri, gücün zevalinde adalet ve hukuk istemeye yüzünüz olması için bugünden yatırım yapınız.

Devlete ve millete Yönetici olarak hizmet imkânını, Allah çok az kuluna nasip eder. Kalıcı olan, verilen gücü adalet ve hizmet heyecanı ile yaparak halkın gönlünü, Hakk'ın rızasını kazanmaktır.

Devamını Oku...

3 Mart 2009 Salı

Gerçek Gündemin Önündeki Engeller

Mahalli İdare Seçimlerine bir aydan daha az bir zaman kaldı. Dikkatlerimiz seçimler, oy oranları, belli illerde kimlerin Belediye Başkanı olacağı gibi konulara odaklanmış görünüyor.

Türkiye'nin asıl gündemini oluşturan konular, bu seçimlerin sonuçlarını etkilememesi için arka plana itilmiş durumda.

Ekonomik krizin işsiz bıraktığı insanlarımızın, dükkânını, işletmesini kapatan esnaf ve işadamlarının, gelirleri birkaç ay öncesine göre hayli azalmış olup geleceğe dair karamsarlık içine düşmüş vatandaşlarımızın, yoksulluk sınırından açlık sınırının altına düşen dar gelirlilerimizin sıkıntıları gün geçtikçe derinleşmekte.

IMF ile yapılması mukadder görünen anlaşma ile seçimlerden sonra Türkiye ekonomisinin daha da durgunluğa gireceği kesin gibidir. Seçime kadar bütçe kaynaklarının çok ötesinde harcama yapan hükümet, gelir gider dengesinin kurulması için harcamaları çok kısmak zorunda. Bunun bir tek sonucu olabilir: Daha fazla durgunluk, daha fazla kapanan işyeri, daha fazla işsizlik, daha fazla fakirlik.

İşsizliğin azaltılması konusunda, halka ümit vermesi gereken Başbakan bile ümitsiz. Muhalefet liderlerine çağrıda bulunarak "bir çaresi varsa söyleyin, uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm" dedi. İnşallah muhalefetin verdiği reçeteler uygulanır ve işe yarar.

Bugünlere kadar hiçbir suça bulaşmadığı halde, borçlarını ödeyemediği için PTT Bank soygunları yapanlara dair haberler, suç artışlarını veren istatistiklerin öncü bilgileri olsa gerek. Zaten bütün ekonomik sıkıntıların ve gelir dağılımındaki bozukluğun arttığı durumlar, suç oranlarının arttığı dönemlerdir.

Milletin sırtına yapışmış sülükler, bu fakirleşme sürecinde yolsuzluklar ve "rantiyecilik" yoluyla kan emmeye devam ediyor. Kanun ve Allah korkusundan uzak, ahlaktan nasipsiz bu kan emicilerin sosyal dengeyi bozmasına dur denilemiyor.

Gerçek gündem konularının tartışılması ve milletin sırtındaki sülüklerin teşhir edilmesi için kuvvetler ayrılığı ilkesinin iyi işlemesi lazım. Yasama ve yürütme güçlerinin tek partide (hatta tek kişide) toplandığı, tek parti iktidarları döneminde yargı ve basının /medyanın bağımsızlığı çok önemlidir.

Günümüz Türkiye'sinde yürütmenin yargı üzerindeki etki alanını genişletmesi ve basın (medya) gücünün yarısından fazlasını doğrudan, diğer kısmının ekseriyetini teşkil eden grupları (ihale işleri, vergi cezası gibi) dolaylı yollardan kontrol altına alması, halkın gerçekleri öğrenmesi ve yanlış iş yapanların cezalandırılması önündeki engel haline geldi.

Ekonomik krizin darbeleri ile sersemlemiş olanlar için hukuk ve hukukun siyasallaşması kavramları önemli görülmeyebilir. Sadece insan hak ve hürriyetleri açısından değil, toplumsal fakirleşmemizin ana sebebi olan politikaları ve sosyal adaletsizliği gidermek için de hukukun üstünlüğü ilkesinin uygulanmasına ihtiyacımız var.

Ülkemizin daha iyi yönetilmesi, bu suretle birlik ve dirliğini koruyup, huzur ve refah içinde yaşaması için kafa yoran ve icraatta bulunanların kendilerini güvende hissetmesi önemlidir.

Telefon veya ortam dinlemesi yoluyla izlenerek bir gün en mahreminin bile deşifre edilmesi, hukukun ve yargılama usullerinin temel kurallarına aykırı bir tarzda cezalandırılması ve basının yargısız infaz konusunda araç olarak kullanılması suretiyle, hareket kabiliyeti olan muhaliflerin etkisiz hale getirilmesi kısa vadede yararlı görülebilir.

Ancak uzun vadede, muhalefetsiz iktidarlar döneminde hürriyetlerimizin kısıldığını ve aynı zamanda ekonomik gelişmemizin durgunluğa girdiğini görebiliriz. Çünkü hakikat ışığı farklı fikirlerin çarpışmasından doğar. (Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar.)

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde yeni milletler inşa edilmek suretiyle devletimizin topraklarından bazı kısımları kopartılarak Yunanistan, Bulgaristan gibi devletler ortaya çıkartılmıştı. Bugün de yüzyıllardır ortak kaderi paylaştığımız Kürtlerden bir millet inşa edilmeye çalışılıyor.

"Herkesin ana dilini konuşması ve anadilini geliştirmesi hakkı" fikrine dayanan devlet kanalı TRT, bir kanalından 24 saat, Kürtçe adı altında Diyarbakır Kurmançi ağzı ile yayın yapmaya başladı. Böylece Kurmançi ve Sorani dilleri arasındaki fark kaldırılarak Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak'ta yaşayan Kürtlerin ortak dili haline getirilmiş olacak. Özellikle TV yayınları sayesinde, halen Türkçe'nin ortak dil olarak kullanıldığı bu coğrafyada, elde edilen kazanımın heba edilme sürecine girildi.

İnşa edilen milletin öncelikle federasyon ve daha sonra Irak'ın kuzeyinde gerçekleştirilen oluşumla birleştirilerek, bir bağımsız devlet (Kürdistan) kurulması projesini savunanlar çok ileri bir mevzi kazanmış oldu.

TRT-Şeş yayınının ne kadar faydalı ve doğru olduğunu savunan çok sayıda "aydın" basında her gün arzı endam ederken, "devletin bu yayını yapması bölünmeye hizmet eder" endişesini taşıyanları yeterince dinleyemiyoruz.

Gözlerden saklanan gündem maddelerinden bazıları bunlar...

Devamını Oku...

26 Şubat 2009 Perşembe

İnsanlar Neden Suç İşler?

Son zamanlarda gazetelerin 3. Sayfa haberleri kapsamında değerlendirilen ürpertici ve korkunç cinayetler, taciz ve tecavüzler eskiden de bu kadar var mıydı bilmiyorum. Belki de eskiden de vardı ancak medyada bu kadar yer almadığı için duyulmuyordu.

"Bir insanı kasten öldürmek" tarih boyunca bütün semavi dinlerde büyük günahlardan sayılmış. Ölümden sonraki hayatta bu büyük günahı işleyenlerin cehennemle cezalandırılacağı bildirilmiştir.

Tarih boyunca, ister dini temelli olsun ister ladini olsun, hukuk kuralları haksız yere bir insanı öldürmeyi yasaklamış, toplumsal vicdan da bu suçu işleyenlere karşı tepkili olmuştur.

Buna rağmen bu suçu işleyenlerin sayısındaki ve işleniş şekillerindeki vahşet ve dehşet artışının önüne geçilememiştir.

Geçen hafta içinde iki ayrı müebbet hapis cezasının verildiği bir duruşmayı tesadüfen izledim. Kocaeli Gazetelerinde de etraflıca anlatılan bu olayda, yoldan geçmekte olan genç bir işçi, içkili olduğu iddia edilen, tanımadığı iki kişi tarafından bıçaklanarak öldürülmüş, üzerinde bulunan cep telefonu ve kredi kartları alınmıştı.

Mahkeme heyetinin aldığı kararı açıklayan Başkanın sözlerinden sonra, sanıkların ve mağdur tarafın tepkilerini çıplak gözle izlemek beni çok etkiledi. Bir yanda ikinci çocuğu doğmadan birkaç ay önce öldürülen genç ve masum adamın eşi, babası ve diğer yakınları, diğer yanda hayatlarının 10-15 dakikalık bir bölümünde yaptıkları ağır bir hatayı, ömür boyu sürecek mahkûmiyetle ve muhtemelen vicdan azabı ile ödeyecek olan iki genç adam.

Hükmün açıklanmasından sonra sanıklardan birinin titreyen çenesi ve bembeyaz yüzü ile pişmanlık ve acı dolu yüzünü gördüm. Diğer tarafta öldürülen gencin yakınlarını. Çok sevdikleri müteveffanın kaybından yaşadıkları acının depreştiği duruşmadan sonra, sanki verilen ceza bu acıyı biraz hafifletecekmiş gibi, acı ile karışık şaşkınlık ve vakur bir sevinci izledim.

Yargılamayı yürüten hâkimler, savcı ve avukatların da, bütün profesyonelliklerine rağmen, böylesine bir kararın parçası olmaktan değişik derecelerde etkilendiğini gözlemledim. Adaletin tecellisi için ellerinden geleni yaptıklarını, çıkan sonuçtan vicdani ve mesleki açıdan kendilerini defalarca sorguladıklarını hissettim.

Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk'un, bir TV kanalında ifade ettiği, aşağıdaki sözlerinin manasını daha iyi kavradım: "Dosyalar (ve gazete haberleri) duruşmalardaki ses titremelerini, ağlamaları, öfkeleri ve diğer insani tepkileri yansıtmaz. Onun için Yargıtay'da alt mahkemeden gelen davalar görüşülürken, üst mahkeme yargıçları duruşmaları yürüten yargıçların kararlarına saygı göstermeli, sadece maddi tutarsızlıklar varsa onun üzerinde durmalıdır."

Konu ile ilgili haberlere yer veren internet sitelerinde, yorum yazan okuyucuların verilen cezadan memnun oldukları, hatta keşke idam cezası kaldırılmasa da idam edilseydiler tarzındaki ifadeleri görülmekteydi.

öyle bir cinayetin işlenmesine karşı kanunlar ve dinimiz ağır cezalar vermesine ve toplum vicdanında da şiddetli tepki görmesine rağmen neden bu suçların önü kesilemiyor?

Kasten suç işleyenler sadece toplumsal değerlere karşı çıkmak değil, yasalara ve din kurallarına karşı çıkmayı göze alabiliyorlar. Kanunlar, din kuralları ve toplumsal yaptırımlar suçların işlenmesinde yeterince caydırıcı olamamakta. Bu durumda suçlular, muhtemelen devletin yasalarının işlemeyeceğine inanmakta, toplumun tepkisini önemsememekte, din kurallarına inancı bulunmamaktadır.

Bu değerlendirme sadece "hayata karşı işlenen suçlarda" değil, hemen hemen bütün suçlarda geçerlidir. gibi "genel ahlaka karşı suçları" işleyenler, özendirenler ve teşvik edenler,

Müstehcenlik, fuhuş ve kumar gibi genel ahlaka karşı suçları işleyenler, özendirenler ve teşvik edenler

Hukuk dışı telefon ve daha da vahimi ortam dinlemeleri ile "özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçları" işleyenler,

"İhaleye fesat karıştıranlar", imar planlarında, vergi oranlarında kişiye özel değişikliklerle yakın ve yandaşlara haksız kazanç sağlayanlar,

"Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle", "zimmet, irtikâp ve rüşvet" gibi, "kamu idaresinin güvenilirliğine ve işleyişine karşı suç işleyenler",

Ve Türk Ceza Kanunu'nda sayılan diğer suçları işleyenler de, kanunlarımız karşısında suç, dini kurallar açısından günah ve sosyal değerler açısından ayıp fiiller işlemektedir.

Bu suçları işleyenler de, kendisini Cumhuriyetçi, Demokrat, İslamcı, Ulusalcı gibi hangi sıfatlarla tanımlarsa tanımlasın, devletin yasalarının işlemeyeceğine inanmakta,toplumun tepkisini önemsememekte, din kurallarına inancı bulunmamaktadır.

Devletin görevi, bu tür insanlara ve onlara özenenlere, "Hukuk Devleti" kavramı içinde yasaların mutlaka uygulanacağını göstermektir

Toplumun görevi ise bu suçları işleyenlere gerekli menfi tepkiyi göstermektir.

Din kurallarının koyucusunun, hak edilen cezaları vereceğine ise hiç şüphemiz yoktur.

Devamını Oku...

19 Şubat 2009 Perşembe

Yardımlar Seçim Rüşveti mi, Sosyal Devlet İlkesi Gereği mi?

Yerel seçimler öncesi yoğunlaştığı söylenen kömür, gıda ve nihayet beyaz eşya yardımlarının seçim rüşveti olarak vasıflandırılması doğru mu? (Malum Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu kaynaklarını kullanarak fakir yurttaşlara beyaz eşya ve mobilya dağıtmasını "seçim rüşveti" olarak nitelendirdi. Kararda, özellikle kömür ve gıda yardımları nedeniyle eleştirilen belediyeler de seçmen oyunu etkileyebilecek girişimlerde bulunmamaları gerektiği konusunda uyarıldı.)

Yoksa iktidar yanlılarının söylediği gibi, yardımlar bu hükümetin, Anayasa'nın sosyal devlet anlayışı kapsamında yüklediği bir görevi yerine getirmesinden ibaret midir?

Bu durumu değerlendirmek için Anayasamızda yer alan sosyal devlet ilkesinin ne anlama geldiğini hatırlamak ve yapılan yardımları bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Hukuk Fakültelerinde okutulan herhangi bir Anayasa Hukuku kitabında bu kavram hakkında aşağıdaki bilgileri görmek mümkündür:

1982 Anayasası,"sosyalist devlet" değil, "sosyal devlet" sistemini kabul etmiştir. "Sosyal devlet, herkese insan onuruna yaraşır asgarî bir hayat seviyesi sağlamayı amaçlayan bir devlet anlayışı olarak tanımlanabilir." "Sosyal devlet anlayışı sınıf çatışmalarını yumuşatan ve millî bütünleşmeyi sağlamaya çalışan bir devlet anlayışıdır". Anayasamız devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesi konusunda "devletçilik" ilkesini değil, "sosyal devlet" ilkesini öngörmektedir.

Sosyal devlette, devletin "özgürleştirme  (hürleştirme)" görevi vardır. Özgürleştirme anlayışına göre, kişi ancak önündeki ekonomik ve sosyal engellerin kaldırılmasıyla özgür olabilir. Özgürleştirme sosyal ve ekonomik şartların geliştirilmesiyle gerçekleştirilebilecek bir süreçtir. Bu durum, Anayasamızın 5'inci maddesinde "Devletin temel amaç ve görevleri kapsamında değerlendirilmiştir.

Anayasa Mahkemesi'de 26 Ekim 1988 tarihli Kararında sosyal devleti şöyle tanımlamıştır:

"Sosyal hukuk devleti, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlet demektir. Hukuk devletinin amaç edindiği kişinin korunması, toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanması yoluyla gerçekleştirilebilir... Anayasa'nın Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer verdiği sosyal hukuk devletinin dayanaklarından birini oluşturan sosyal güvenlik kavramının içerdiği temel esas ve ilkeler uyarınca toplumda yoksul ve muhtaç insanlara Devletçe yardım edilerek onlara insan onuruna yaraşır asgarî yaşam düzeyi sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkelerinin gerçekleşmesine elverişli ortamın yaratılması gerekir".

Bu kararlar ışığında, Ergun Özbudun sosyal devleti kısaca, "sosyal adalet ve sosyal güvenliği sağlamak ve herkes için insan haysiyetine yaraşır asgarî bir hayat düzeyini gerçekleştirmekle yükümlü bir devlet olarak" tanımlamaktadır.

Yapılan yardımların, sınıf çatışmalarını ve toplumsal patlama riskini azaltan bir rolü vardır. Bu anlamda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanmasına az da olsa katkısı olduğu söylenebilir.

Yardımlar bireylerin özgürleşmesine değil, yardımlara muhtaçlığın, sadakaya bağımlılığın tescil edilmesine ve insan haysiyetinin zedelenmesine sebep olmaktadır.

"Sadaka ekonomisi"denebilecek geniş bir ayni sosyal yardım sistemi yerine, çalışabilecek yaş ve sıhhatte olup ta iş bulamayanlar için, "işsizlik sigortası" sistemini geliştirip güçlendirmek gerekli. Bu şekilde işsiz kaldığı sürece, yakacak ve gıda alamayanlara, bağlayacağınız maaşla onların gurur ve haysiyetini de rencide etmeden, sosyal devletin gereğini yerine getirmek daha uygundur.

Çalışma imkânı olmayan yaşlılar, hastalar ve engelliler gibi, para olarak yardım yapmanın faydalı ve mümkün olmadığı vatandaşlarımıza, şu anda Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonundan devletin ve bazı belediyelerimizin yaptığı tarzda gıda, yakacak, evlerinde sağlık ve temizlik hizmeti verme gibi yardımların devam ettirilmesi faydalı ve gereklidir.

Niyetiniz sadaka bağımlılarından sadık seçmen kitlesi yaratmak değilse, sistemi vatandaşların önündeki ekonomik ve sosyal engellerin kaldırılması, işsizliğin azaltılması ve işsizlik sigortasının geliştirilmesi yönünde düzeltirsiniz.

Devamını Oku...

12 Şubat 2009 Perşembe

Siyasette Etik Kurallar

Artık bu seçimde siyasi partilerin tartışması Laiklik ve Cumhuriyet gibi soyut kavramlar üzerinde odaklanmıyor. 29 Martta yapılacak olan Mahalli İdareler Seçimleri öncesi tartışmalar iki eksene kaymış durumda. Birinci eksen etik değerler, dürüstlük, yolsuzluk, devlet imkânlarını şahsi menfaatler için kullanma üzerinde yürütülürken,  ikinci eksen ise hizmet vaatleri ve projeler üzerinde şekilleniyor.

Özellikle CHP'nin İstanbul Büyükşehir adayı Kemal Kılıçdaroğlu'nun açtığı ve ucu artık Başbakan'a ulaşan dosyalar medyada ve kamuoyunda ciddi yankı buluyor. Bizzat Başbakan'ın öfkeli bir ses tonuyla cevap vermeye çalıştığı Kılıçdaroğlu, hedefine ulaşmanın mutluluğunu yansıtan yüzü ile başarılı bir psikolojik harp yürütmekte olduğu izlenimi vermekte.

Uzun bir süredir "3Y" adını verdikleri bir formülle yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele ettiklerini vurgulayan AKP'nin üzerinde söz konusu iddialar yeterince sarsıcı olacak mı?

İddiaların AKP'yi yıpratması için iki durumun birlikte geçerli olması gerekecektir:

1- Gösterilecek belge veya bilgilerin AKP yöneticileri ve özellikle Başbakan hakkında konusu suç teşkil eden yasadışı eylemlerinin söz konusu olması veya "yasal kılıf" içerisinde kalmakla birlikte,

  • Görev ve yetkilerin menfaat sağlamak amacıyla kullanılmaması
  • Hediye alma ve menfaat sağlama yasağı
  • Kamu malları ve kaynaklarının kullanımında kamu yararını gözetmek

gibi "etik ilkelerin" çiğnendiğine dair güçlü bir kanaat oluşması gereklidir.

2- Toplum vicdanının, etik kuralların çiğnenmesinden rahatsız olması hatta öfkeye dönüşebilecek bir tepki vermesi lazımdır.

Ben yüksek ahlaki değerlerin yansımasını bulduğu bir toplumsal vicdana sahip olup olmadığımızdan pek emin değilim. Klasik seçmen ortalamamızın, seçtiklerinden beklentisinin "millete hizmet etmek" değil, "şahsına hizmet" etmesi olduğunu gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim. Tabii ki herkes aynıdır anlamında söylemiyorum. Ancak seçmen ortalaması üzerinde "seçim rüşvetlerinin" ne kadar etkili olduğunu bilen ve uygulayan siyasilerin de benim gibi düşündüğü ortada.

Cumhurbaşkanı ve Başbakanımız da maalesef etik kurallara uyma konusunda halkımızın duyarsızlığından o kadar emindir ki, kendilerine gazetelerde ve TBMM'de defalarca sorulan şu basit soruya cevap vermek ihtiyacını duymamaktadır:

"2007 yılı kasım ayında ülkemize gelen Suudi Arabistan Kralı size ve eşlerinize hangi hediyeleri verdi, hediyelerin değeri nedir, bu hediyeler için kanun ve yönetmelik çerçevesinde bir işlem yapıldı mı?"

Bir maşeri (toplumsal) vicdanımız varsa, "Deniz Feneri eW" davasının Türkiye'deki uzantılarının olup olmadığı, varsa ucunun nereye varacağı henüz bilinmemekle birlikte, dosyaların aylardır Türkiye'ye getirilememiş olması dahi, iktidar partisine duyulan güven duygusunu aşındırmış olmalıdır.

Her şeye rağmen yine artık azınlıkta da kalsa yüksek ahlaki değerleri yansıtan vicdan sahibi insanlarımızın da olduğu muhakkaktır. Bu kitlenin oranı bahsettiğimiz tartışmalı konuların akıbetini belirleyecek.

Son olarak Başbakan'ın oğlu ve gelininin Ata Gold adlı firmaya ortak olması, yasalara göre suç teşkil etmemekle birlikte, "etik kurallara uygun olmamak" olarak değerlendirilmekte. Pırlanta ticaretinde KDV'nin kaldırılmış olmasının, ortak olunan firmaya haksız kazanç sağlamış olabileceği ileri sürülmekte. Bakalım toplum vicdanı bu ortaklığa tepki verecek mi yoksa "gemicik" alınmasında olduğu gibi, hoş mu görecek?

*************************

"Etik kurallar" deyince 2004 yılında çıkarılan kanunla kurulmuş olan, "Başbakanlık Kamu Etik Kurulunu" hatırlamamak olmaz.

Bu kurulun kuruluşunda da tamamen göstermelik bir faaliyet arzu edildiği zaten baştan belliydi. Çünkü kanuna göre,

  • Yargı/silahlı kuvvetler/üniversite/siyasiler bu kurulun yetki alanı dışındadırlar. 
  • Bürokraside de, genel müdür düzeyindeki kişiler yetki alanına girerler.

Bu kurulda üç yıl görev yapan eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura'nın şu sözlerine katılmayacak bir vicdanlı vatandaş olabileceğini sanmıyorum:

"Sayın Başbakan, (geçmişteki tüm Başbakanlar gibi) dürüstlük nutukları atmaktadır. Söylem güzel de, eylem nerededir? Rüşvet/ yolsuzluk/ kayırma/ kaçakçılık vb. olaylarda azalma mı olmuştur? Parti teşkilatları ve yakınları/ akrabalar tövbe mi etmişlerdir? Kamu yağması, sona mı ermiştir? Tayin/ terfi/ torpil/ iş ve ihale takibi düzeni mi değişmiştir? Mal beyanı düzeni, sağlıklı ve genel biçimde uygulamaya mı konulmuştur? Açık, şeffaf ve adil bir icraat tablosu mu gerçekleştirilmiştir. Ankara'daki, iş takipçilerinin, çantacıların, kökü mü kazınmıştır? İhale sistemine, müteahhitlik mesleğine bir düzen mi getirilmiştir?"

"Her toplum lâyık olduğu  yönetim ile idare olunur. Toplumun ahlâki değerleri dumura uğramışsa; tembellik/beleşçilik/köşe dönmecilik/ çıkarcılık esas olmuşsa, yönetim de aynı kumaştan olacaktır. Alan da, satan da memnun senaryoları sürüp gidecektir."

Toplumumuzdaki ahlaki zafiyeti, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan bağlantısı içinde, siyasetçi ve toplum birbirine kötü etki etmek suretiyle derinleştirmeye devam ediyor.

Bu seçimlerin öncesinde yaşanmaya başlanan "etik ilkeler" eksenli tartışmaların toplumumuzun ahlaki değerlerinin dumura uğramadığının bir göstergesi olmasını diliyorum.

Devamını Oku...

3 Şubat 2009 Salı

Davos’u Sarsan Başbakan

Davos'ta Başbakanımız R. Tayyip Erdoğan'ın, İsrail Cumhurbaşkanına söyledikleri ve açık oturumun yönetimine tepki göstererek toplantıyı terk etmesinin yankı ve yorumları devam ediyor.

İsrail Cumhurbaşkanı'nın sesini yükselterek ve Gazze'de yaptıklarını gerçekleri çarpıtarak anlatması üzerine, Başbakanımız Erdoğan'ın sert bir üslupla söylediği cümlelerin, genel olarak Türkiye, Filistin ve Arap halklarında takdir topladığı kesindir.

Başbakan'ın tepkisinin bu kadar çok yankı bulmasının sebebi, şüphesiz açık oturumun yöneticisinin (moderatör) yaptığı haksızlık ve terbiyesizliğe karşı gerekli cevabın verilmesinin ötesindedir.

Yunan gazetecinin yazdığı gibi "gezegenimizde İsrail'e herkesin söylemek isteyip te söyleyemediklerini söylemesi" Başbakan'a "Davos Fatihi" gibi sıfatların verilmesine sebep oldu.  Yıllardır Batı karşısında ezik, İsrail'in dünyayı hiçe sayan pervasız tavrına karşı, "diplomatik nezaket" kuralları kapsamında cevap dahi verilemeyişine karşı, öfkeli ama çaresiz insanlar için, bu tavır "kahramanlık" olarak algılandı.

Benim de şahsen, üslubuna katılmasam da, Başbakan'ın gururumu okşayan bu çıkışının önceden hesaplanmış, olgunlaştırılmış bir dış politika stratejinin bir parçası olmasını diliyorum.

Dış politika milli menfaatlere hizmet için yapılır. Belirlediğiniz dış politika unsurları arasında ahlakilik kavramını da, duygusallığı da içine alan bir strateji ortaya koyabilirsiniz.

Bütün dünyaya "milli onuru ayakta tutmak",  "güçlünün yanında değil, haklının yanında olmak" ilkelerinizi anlatarak milli menfaatlerinizi korumaya çalışabilirsiniz. Bu tutarlı bir politika olabilir. Ancak diğer konulardaki tutum ve tavrınızın aynı ilkeler çerçevesinde sorgulanacağını bilmek zorundasınız.

Nitekim bu kapsamda Sayın Başbakan'a yöneltilen sorulardan bazıları şunlar:

Gazze'de fosfor bombalarıyla öldürülen çoğu çocuk ve kadın şehitler için hissedilen duygusal yakınlık ve onlar için gösterdiğiniz tepki doğrudur. Ancak Irak'ta beş yılda bir buçuk milyon, keza Afganistan'da da sayısını bilemediğimiz Müslüman öldürüldü. Aynı tip reaksiyonu ABD'ye karşı neden göstermediniz?

K.Irak'ta askerimizin başına çuval geçirildiğinde milli onuru korumak adına ne yaptınız?

AB temsilcilerinin içişlerimize doğrudan karışan, hatta yasama ve yargımıza müdahale eden sömürgeci tavırlarına karşı, Atatürk'ten alabileceğiniz örnek tepki bulamamış mıydınız?

Azerbaycan topraklarının önemli bir bölümünü işgal eden ve oradaki kardeşlerimizi öz vatanlarından kaçgın duruma düşüren Ermenistan'a hangi tepkiyi verdiniz? Ermeni Cumhurbaşkanı ile görüşürken niye böyle öfke göstermediniz?

Bunlar ve benzeri sorulardan, Başbakanımızın bahsedilen konularda ilgisiz ve kaygısız olduğu anlamı çıkarılamayacağına göre, "reel politika" kapsamında tepkilerini belli ölçüler içine hapsettiği sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim Başbakan bu durumu "bekâra karı boşamak kolaydır" özdeyişiyle açıklamaktaydı.

Bu durumda Başbakanımızın "Davos'u sallayan" tepkisi 1- Ya "reel politika" gerçeklerini bir tarafa bırakan bir duygusal tepki patlaması olarak tezahür etmiştir. 2- Ya da Türk dış politikasında, güç dengelerinin değiştiği, eski "reel politika" gerçeklerinin bugün geçerliliğini kaybettiğine dayalı radikal bir strateji değişikliği uygulanmaya başlamıştır.

İkinci şık geçerli ise, Batıdaki AKP imajının değişmesinin, Yahudi halkı ve lobisinin ABD ve AB ilişkilerinde ağırlığının eskisi gibi öneminin kalmadığının kabul edilmiş olması gerektir. Öyle ise dış politikamızda makas değişikliğinin bir zararı olmayabilir. Bir başka açıdan, "Arap halklarının (devletlerinin değil) nezdinde sağladığımız itibarın getirisi diğer zararları telafi eder" inancına varılmış demektir.

Yok, eğer birinci şık geçerli ise, yani dış politikada strateji değişikliği değil, sadece duygusal bir tepki patlaması söz konusu ise, ilişkilerin yeniden tamir edilmesi ihtiyacı duyulacaktır. Bu durumda İsrail ve ABD'nin Türkiye'den çeşitli konularda ağır tavizler isteyeceğini düşünüyorum. "Karı boşamanın kolay olmadığını" gösterecek olan böyle taleplere karşı direnebilirsek, asıl o zaman "milli onuru ayakta tutmuş" olacağız.

Olan oldu. Sonucun iyi veya kötü olması bundan sonraki sürecin iyi yönetilmesine bağlı.

Devamını Oku...

27 Ocak 2009 Salı

Krizden, Türkiye Neden Çok Etkileniyor?

"2008 Kasım ayında sanayi üretimi ithalatçı ülkelerden ABD'de % 2, İngiltere'de % 3, ihracatçı ülkelerden Almanya'da % 4, Japonya'da % 8 geriledi." Türkiye'de ise toplam sanayi üretim hacmi Kasım ayında bir yıl öncenin aynı ayına göre % 13,9 oranında geriledi. Bu gerileme 2001 krizinden bu yana en büyük düşüş.

Bazı sektörlerde durum çok daha vahim. Otomotiv pazarı kasım ayında %58 oranında küçüldü.

Türkiye, üretimde gerileme açısından, dünya krizinden en çok etkilenen ülke!

"Bu kriz Türkiye'nin krizi değil, dışarıdaki krizin etkisi" avunmasıyla kendimizi kandırmaya lüzum yok.

Cevabını bulmamız gereken soru bu: Reel sektörü krizden en çok etkilenen ülke, neden Türkiye oldu?

Bizim yazılarımızın gayesi, ne hükümete muhalefet etmek, ne de yağcılık yapmaktır. Yazdıklarımızın hükümetin genel ekonomik politikasını değiştirmesi yönünde bir etki yaratmasını bekleyecek kadar saf da değiliz.

Öncelikle "ne olacak bu memleketin hali" konulu entelektüel bir merak benimki. Sonra da ekonomik gelişmeler konusundaki öngörülerine göre, geleceğine dair planlama yapmak isteyen okurlarımızla bir fikir jimnastiği yapmaya çalışıyorum.

Bu çerçevede şöyle bir analiz denemesini dikkatlerinize sunmak istiyorum:

Aşağıdaki her bir maddede açıklanan gelişme sonraki gelişmelere sebep oldu.

  • 1- 2002 yılından bu yana AŞIRI DEĞERLİ TL (Düşük kur, Yüksek reel faiz) politikası uygulandı.
  • 2- Türk mallarının yurtdışına ihracatta ve yurtiçine giren yabancı mallara karşı REKABET GÜCÜ azaldı. Ara malı üreten yerli firmalar rekabet edemediği için kapandı.
  • 3- Rekabet edebilmek için çalışanlara düşük ücret verildi ve çalışan sayısı azaltılmaya çalışıldı. Bu yüzden %7'yi bulan büyümenin gerçekleştiği yıllarda bile, işsizlik oranı düşürülemedi.
  • 4- İç talep daralmasını aşmak için dışarıdan oluk gibi akan para ile bankaların tüketici kredileri kullanımı ve kredi kartı harcamaları teşvik edildi. Vatandaşlarımızın büyük bir kısmı ortalama bir ile üç yıllık geliri kadar borçlanmış durumda. Son beş yılda, (2004-2008) kredi kartı sayısı % 109 oranında artarken, aynı dönemde temerrüde düşen tüketici sayısı ise % 2500 oranında arttı. Bu hafta açıklanan son rakamlara göre, ferdi kredi ile kredi kartı borcunu ödememiş olan kişi sayısı 1 milyon 146 bin kişi.
  • 5- Krizden sonra yurtdışından kredi bulmak zorlaştı, bankalar yeni kredi vermek istemiyor, öncelikle eski kredileri tahsil etmeye çalışıyor. Bugün için imkânı olduğu halde, önünü göremeyen vatandaşlar da harcamalarını ertelemeye devam ediyor.
  • 6- İç talep artırılamıyor. Dış talep küresel kriz sebebiyle daralmış durumda. Talep daraldığı için yurtdışında fiyatlar iyice düştü. Kâr marjı zaten çok düşük olan Türk firmaları, dış piyasa fiyatlarına düşemediği için İhracat yapamaz oldu.
  • 7- Üretim azaldı. Fabrikalar ya kapandı veya Kapasite Kullanım Oranları düşmeye devam ediyor. Aralık ayında, imalat sanayi kapasite kullanım oranı, toplamda yüzde 64.7 oldu. "2001 yılında bile, toplamda bu kadar düşük bir kapasite kullanım oranı ile karşılaşılmadı."
  • 8- İŞSİZLİK çığ gibi artmakta. Her dört gencimizden biri işsiz.

***************************

IMF ile yapılacağı söylenen anlaşma, Türkiye'de devlet harcamalarının daha da kısılmasına yol açacak gibi. 

IMF'nin, krizden etkilenen diğer ülkelerde devlet harcamalarının artırılmasını isterken, Türkiye'de bunun tamamen tersi bir politika dayatması, gerçekten "ümüğümüzün sıkılması" anlamına gelebilir. Yani ekonomideki durgunluğun daha da ağırlaşması, işsizliğin ise tahammül sınırlarının ötesine artmasına yol açabilir.

Hükümet mart ayında yapılacak yerel seçimlerin sonucu alınıncaya kadar, bu politikaları uygulamamak için elinden geleni yapacak. Seçimden sonra IMF şartlarına uymak kaçınılmaz olacak.

Bu durumda ekonomik durgunluk (resesyon) etkisini yaşamaya başlayan halkımızın, seçimden sonra çok daha ağır faturalar ödeyeceğini öngörmek kehanet sayılmamalı.

Keşke yanılıyor olsam.

Dileğim, yedi senede bir yaşamaya alıştığımız bu sıkıntılara tekrar düşmememiz, çekilen ve çekilecek acıları bir daha yaşamamamızdır. Bunun için, "pansuman tedbirler" yerine, ekonomik tercihlerde gerekli olan doğru ve köklü değişimi yapabilecek devlet adamlığı vasıflarının gösterilebileceğini ümit etmek istiyorum.

Devamını Oku...

21 Ocak 2009 Çarşamba

Türk Gladyosunun Tasfiyesi

Ergenekon Soruşturması kapsamında o kadar çok haber ve yorumla karşılaştık ki. Olay ve dava kapsamı çok geniş, birbiriyle irtibatlandırılması mümkün görülmeyen insanlar aynı torbanın içinde. Bunların içinden anlaşılabilir bir sonuç çıkarmakta zorlanıyoruz.

Şimdi detaylara takılmadan resmin bütününü görmek için, anlamamız gereken bazı temel hususları gözden geçirelim:

  • 1- 1950' li yıllarda ABD'nin teşviki ile NATO ülkelerinde daha sonra adı genel olarak "Gladyo" olarak adlandırılan sivil örgütler oluşturulmuştu. Bu kapsamda Türkiye'de de benzeri bir teşkilatlanmaya girişilmişti. "Özel Harp Dairesi, bir yabancı işgalinde istilacılara karşı gerilla yöntemleri ve yeraltı etkinliğiyle mücadele etmek için kurulmuştu. Gerektiğinde kullanılması için de Türkiye'nin bazı yerlerinde gizli silah depoları oluşturulmuştu." "Görevi, 'barış' sırasında 'gayr-ı nizami harp' hazırlığı yapmak, savaşta da o 'harb'in gereklerini yerine getirmekti."
  • 2- Türkiye uzun süren terör mücadelesinde bir dönem etkin rol oynayan "Özel Harekât Dairesi"nin (başında bir dönem İbrahim Şahin görevliydi), PKK'ya karşı kahramanca bir mücadele örneği vermesine rağmen, zaman zaman hukuk dışına çıkan bir mücadele yöntemi izlediği ve özellikle Güneydoğu'da çok sayıda yargısız infazı gerçekleştirdiği iddia edildi.
  • 3- "Susurluk Kazası"nda (1996 da) ölen Abdullah Çatlı devletin direkt yapamadığı bazı operasyonlarda kullanılmıştı. ASALA'ya karşı operasyonlarda ve Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal'ın öldürülmesinde adı geçmişti. Hüseyin Kocadağ İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı idi. Yaralanan Sedat Bucak, milletvekili idi ve aynı zamanda, A.Öcalan'ın PKK'yı desteklemesi yönündeki bütün baskı ve ısrarlarına rağmen, devletin yanında yer alıp PKK'ya karşı mücadele etmeyi tercih eden Bucak Aşireti'nin lideriydi. Susurluk ismi bir kesim tarafından "devlet-siyaset-mafya" arasında kirli ilişkiler ağını tanımlayan bir kavram olarak kullanılmakta.
  • 4- Türkiye zaman zaman ihtilallar yaşamış bir ülke. Yapılan darbeler tamamıyla TSK bünyesinde muvazzaf subaylar tarafından gerçekleştirildi. 1980 ihtilalı ve sonrası yapılan postmodern darbeler emir-komuta zincirine uygun gerçekleşti. Siyasetin normal gidişatını değiştiren veya yönlendiren (ve Türkiye'ye büyük zararlar veren) bu darbelerin gerçekleşmesi için, ülke genelinde çıkarılan olaylar ile istikrarsızlığın hâkim olduğu bir ortamın oluşturulması gerekiyordu. Yönetiminde emekli generallerin de bulunduğu (Türk Gladyosu olduğu iddia edilen) Ergenekon adlı organizasyonun veya bazı üyelerinin, ihtilala uygun istikrarsız ortamı oluşturmak için olaylar çıkardığı, çeşitli cinayetler işlediği iddia ediliyor.
  • 5- Ergenekon ve Susurluk'la ilişkilendirilenlerin kirli ilişkiler içinde olduğu iddiası doğru ise, son derece büyük bir para gücünü de ele geçirmiş olmaları gereklidir. Oysa bugüne kadar örgütün yönetim kademelerinde en tepelerde gösterilen kişiler de dâhil olmak üzere, hiçbirinde büyük para varlığı ve hareketi tespit edilemedi. Ergenekon'un kasası iddia edilen ve hapishanede hastalanarak ölen kişinin ailesi cenazeyi kaldıracak para bulmakta sıkıntı çekti.
  • 6- Varşova Paktının dağılmasından sonra diğer NATO ülkelerinde lağvedilen, Gladyo türü örgütlerin Türkiye'deki uzantısı olan "Özel Harp Dairesi" benzeri yapılanmaya ihtiyaç var mı? Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne yönelik herhangi bir tehlike kalmadı mı? Ülkemizin en azından bir kısmının bölünmesi ve Irak'ın Kuzeyinde oluşturulan devletle birleştirilerek "Büyük Kürdistan" kurma projesi içinde olanlar yok mu? Bu projenin ikinci aşamasının kurulan devletin "Kuzey İsrail haline getirilmesidir" iddiası bir vehimden mi ibarettir? ABD'nin Irak'ı işgalinden önce Güneydoğu'da istediği üslere ilaveten Trabzon, Sinop ve Kurtköy'ü üs haline getirme talebi hangi anlama geliyordu?
  • 7- Özel Harp Dairesinin görevini Ergenekon Örgütü mü aldı? ABD ve İsrail'in bu projelerine karşı "derin devlet" tedbir mi almaya çalışıyordu? Eğer kazılarda bulunan silah ve mühimmat Ergenekon üyelerinin ise, bunlar "yabancı işgalinde istilacılara karşı gerilla yöntemleri ve yeraltı etkinliğiyle mücadele etmek için" mi konuldu? Yoksa bazı suikastlar ve istikrarsızlaştırma eylemleri için mi kullanılacaktı? Başka bir ihtimal, söz konusu silah ve mühimmat başkaları tarafından davayı yönlendirmek için mi konuldu? Bunları teknik incelemelerden sonra daha iyi yorumlayabileceğiz. Ergenekon, bahsi geçen projeleri yürüten devletler için bir tehlike olarak mı görüldü? Türkiye topraklarında başka devlet kurma projelerinin sahipleri, "derin devlet" diye adlandırılan bu "sivil savunma gücünü" tasfiye etmeye mi çalışıyor?
  • 8- TSK'nın en tepesinde görev alan komuta kademesi istemeden Türkiye'de ihtilal olmaz, olamaz. Ergenekon ihtilallara zemin hazırlamak için kullanılan bir örgüt ise, asıl dikkat edilmesi gereken merci ihtilalı bizzat yapma ihtimali olanlardır. TSK komuta kademesinin demokrasi kurallarına inanmış kişilerden oluşması yeterli teminat sayılmalıdır. İhtilal teşebbüsü içinde olma iddiasıyla bazı emekli generallere yapılanlar, eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'nın ifade ettiği "TSK'yı bölme projesine" hizmet ediyor olabilir mi?
  • 9- 1996'da "Susurluk çeteleriyle" mücadele adına "aydınlık için bir dakika karanlık eylemi" yapanlar, bugün Ergenekon Davası karşısında çekimser, endişeli ve hatta tepkili. O yıllarda Susurluk için yapılan eylemleri, "glu glu dansı" diye niteleyen siyasilerin kampındakiler, bugün Ergenekon tutuklamalarından son derece keyifli.
  • 10- Ülkede kirli işlere bulaşmış çeteler ve bunların devlet içindeki işbirlikçilerinin temizlenmesi herkesin arzusudur. Burada mesele, hukuk devleti ve demokrasi isteyen temiz kitlenin ABD ve İsrail projeleri için maşa olarak kullanılmaması, bunun için gerekli dikkat ve özenin gösterilmesidir.

Görüldüğü gibi cevabını bulamadığımız soru sayısı bildiklerimizden daha fazla. Bu safhada en dikkat edilmesi gereken şey, soruşturma ve davanın bir psikolojik savaş olmaktan çıkarılıp, hukuk kurallarının harfiyen uygulanmasından ibarettir

Devamını Oku...