30 Mayıs 2008 Cuma

Türkler insan değil mi?

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından düzenlenen “Çevre ve Din” Milletlerarası Sempozyumu çok faydalı geçti. İ.Ü. Merkez Binası’nda yapılan ve iki gün süren toplantıda din ve çevre konusu 18 oturumla ele alındı. Birbirinden güzel ve iyi hazırlanmış tebliğler sunuldu. İslam’da çevreye bakış ve çevrenin korunması örneklerle işlendi. İnsan, hayvan ve tabiatın istismar edilmemesi gereken varlıklar olduğu ve nimetin değerinin bilinmesine işaret edildi. Tükenmeden tüketim ve çevrenin aşırı istismarının doğuracağı çevre sorunları ele alındı. Bu bakımdan İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Fahri Kayadibi ve arkadaşlarını tebrik ederiz. Bu tebliğlerin çoğunun okullarda, camilerde anlatılması insanımızın insana, tabiata ve hayvana olan bakışını değiştirecektir. Yaratılmış her şeyin bir hikmeti olduğu, yaratılana saygının aslında yaratana saygı olduğu fark edilecektir. Maalesef insan Allah tarafından kendisine bahşedilen nimetleri kaybettiği zaman onların değerini anlıyor.

Yine geçen hafta “Kosova’dan Telafer’e Türkün Varlık Mücadelesi” konulu bir toplantı vardı. Konuşmacı olarak katıldığımız bu toplantıda Kosova’dan Telafer’e Türk’ün insan hakları mücadelesi ortaya konuldu. Bir Türkmen şehri olan Telafer’de Amerikan ordusunun ver peşmergelerin halkla nasıl savaştığı ve işkenceler yaptığı gösterilen filmle ortaya kondu. Böylece Irak’a getirilen emperyal demokrasinin ne tip bir zulüm makinesi olduğu görüldü.

Aslında evrensel bir değer olan insan hakları konusu içeride malûm çevrelerce hep Devlete ve Cumhuriyete karşı kullanılır, ama milli sınırlarımız dışında insan hakları ortadan kaldırılan soydaşlarımızın meseleleri görünmek istenmez.

Doğu Türkistan’da ve Kazakistan’ın Semey bölgesinde gerçekleştirilen nükleer denemelerin düşük ve sakat doğumlara sebep olduğu bilinmektedir. Doğu Türkistan’da zorunlu kürtajlar Türklere uygulanır. Avrupa’da daha önce liberal olan bütünleşme (entegrasyon) politikaları bugün Türk ve İslâm düşmanlığı ile doludur. İslâmı Almanlaştırdıktan sonra vatandaşlarımızı kabul etmeyi hedefleyen Almanya’da vatandaşlığa geçmek için sorulan sorular insan hakları ihlali değil midir? Irak’ın Balat şehrinde düşürülen nakliye uçağımız esrarını korumaktadır. Almanya’da, İngiltere’de, Danimarka’da ve diğer Avrupa ülkelerinde vatandaşlarımıza ve bilhassa gençlerimize yönelen ölümle sonuçlanan ırkçı saldırılar unutulabilir mi? Avrupa’da evleri ile yakılan vatandaşlarımızın suçluları yakalanabiliyor mu? Yakalananlar neden takipsizlik kararı ile serbest kalabiliyor? Ludwigshafen’de yakılan ve öldürülen vatandaşlarımızın ırkçı Alman katilleri süre aşımından nasıl faydalanabiliyor? Avrupa ülkelerinde polisin haksız yere işkenceye tabi tuttuğu vatandaşlarımızı koruyabiliyor muyuz? Viyana’da eşofmanının yakasında ayyıldızlı rozet var diye, hastahane hastahane dolaştırılan ve ölüme terk edilen vatandaşımızın yaşama hakkı yok muydu? Bu insan haklarına girmiyor muydu? Kosova’da bir dönem anayasada resmi dillerden biri olarak yer alan Türkçe neden devre dışı bırakılmıştır?

Bu ve bu gibi insan hakları ihlallerini sorgulamak ve yükselen ırkçılıktan, İslam düşmanlığından hesap sormak yerine; biz Türkiye’de birbirimize karşı çeteler yaratıyoruz. Yargısız infazlar yaparak siyasi linçlere girişiyoruz. Ergenekon soruşturması iddianamesinin hazırlanması kaç ay daha sürecek? Bu bir insan hakları ihlâli değil mi? Elele vererek asıl uğraşmamız gereken konuları bir tarafa bırakmış, ülkeyi soymak ve soydurmakla uğraşıyor, küresel sermaye ile işbirliği yapıyoruz. Hürriyetleri sınırlıyoruz. Tenkit ve muhalefet yapanların gazete ve televizyonlarını ele geçiriyoruz. AB yetkilileri sömürge müfettişi gibi saygısızca beyanlarda bulunuyorlar. Yönetenlerde ses yok. Meşruiyeti yabancının dudağında arıyoruz. Bu saygısız AB yetkililerini bu kadar bağrınıza basıyorsanız; gelin onları milletvekili de yapalım. Yabancı futbolcu olur da; yabancı milletvekili neden olmasın? Belki dışarıda itibarımız artar! Rusya’yı ayağa kaldıran Putin’den ülkeyi yönetenlerin alacağı o kadar şey var ki… Giderayak Putin telekomünikasyon, enerji ve doğal gaz kaynaklarına yabancıların girişini yasakladı. Biz ise; en kârlı ve stratejik kuruluşlarımızı yabancılara satmıyor, bağışlıyoruz. Demokrasi, küreselleşme ve AB macerası adına…

Devamını Oku...

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Gençleri Anlamak

Gençliğe adanmış bir bayramın ertesinde gençliğimizin istenen vasıflarda olup olmadığını sorgulamak ve konu üzerinde biraz düşünmek yararlı olabilir.

Belki de bütün insanlık hayatı boyunca rastlanan “gençlerde ahlak bozuldu, büyüklere saygı kalmadı” tarzı beylik yakınmalar ve “iletişim imkânlarının artması, sinema, TV, internet gibi hayatımıza giren teknolojik gelişmeler yozlaşmaya yol açıyor, gençlerin ahlakı bozuldu” gibi bilimsel ambalajlı şikâyetler gerçekten doğru mudur? Belki de objektif ve hatta empati (duygudaşlık) ile durumu kavramaya çalışmamız daha uygun olacak.

Zira gençlik dönemini geride bırakmış olanların buna benzer yakınmalarının haksız olduğu, zaten kendi neslinin hazırladığı ve biçimlendirdiği şartların ürünü olandan şikâyet anlamına geldiği söylenebilir.

Sözün başında ifade etmek isterim ki, ben temel değerler bakımından gençlerimizin önceki nesillerden çok farklı olduğunu düşünmüyorum.

Zamanla bazı şekil şartlarında değişiklik olmaktadır. Mesela bizim babalarımızın çocukluk döneminde genellikle, babalar çocuğuna sevgisini alenen göstermez, evladını kucaklamaz, öpmezmiş. Çocuklar ise babalarına saygılarından onu ayakta karşılar, yanında oturmaz, konuşmaz, herhangi bir soru sormazmış.

Bizim nesilde baba evlat ilişkilerinde bazı şekli değişiklikler oldu. Babalar çocukları ile konuşur, sevgisini açığa çıkaran bazı davranışları daha açık yapar hale gelmişti. Çocuklar da artık babalarının yanında oturabiliyordu, ancak bu oturuş derli toplu, kaykılmadan, bacak bacak üstüne atmadan belirli bir edep sınırı içinde olabilirdi.

Yeni nesilde ise, babalar evlatlarına sevgilerini çok daha rahat ifade edebildikleri davranışlar sergiliyorlar. Daha küçüklüğünden itibaren onlarla oynamak, beraber ders yapmak, duygularını paylaşmaktan hoşlanıyorlar. Hatta çoğu ailelerde evin reisliği (mutlak hâkimiyeti) çocuğun eline geçiyor. Çocuklar artık babalarının yanında alabildiğine kuralsız bir şekilde oturabiliyor, hatta “baba sen ayaktasın bana bir su verir misin?” gibi sözler edebiliyor.

Bütün bunlara rağmen ben gençlerimizin çoğunluğunda büyüklerine saygı ve sevgi duygusunun (en az önceki nesiller kadar) var olduğu kanaatindeyim. Hatta çoğumuzun yadırgadığı kulağı küpeli uzun saçlı erkek delikanlılar ile rengârenk saçlı, dağınık kıyafetli genç kızlarımızda da aynı güzel duyguların var olduğunu görüyorum.

Özellikle 14-21 yaş arasında yoğunlaşan kendi kişiliğini oluşturma ve kabullendirme döneminde gençlerin davranışlarındaki farklılık, iki nesil arasında çatışmaların başlangıç noktası olmakta. Bu dönem bizim neslin zihninin alışkanlıklarıyla kavranması zor bazı davranış biçimleri şeklinde tezahür edebiliyor.

Prof. Üstün Dökmen’in bu konuda anlattıkları, birçok ebeveyni rahatlatabilir ve hatta evlatları ile ilişkilerinde güzel gelişmelere yardımcı olabilir. (Aklımda kaldığı şekliyle mealen aktarıyorum) “Kendini arayış döneminde mesela lise çağındaki çocuğunuzun kravatını göğüs hizasında gevşek bağlaması, gömleğinin ucunu dışarıya sarkıtması, ayakkabısını bağlamaması, yırtık kot pantolon, garip resimli tişört gitmesi sizi rahatsız edebilir. Ancak düşününüz ki çocuğunuzun bu özel halini bundan beş sene sonra asla göremeyeceksiniz. Tıpkı bebekliğindeki halini bugün göremediğiniz gibi. Onların bugünkü o çok özel hallerinin keyfini çıkarmaya bakın.”

Ahmet Turan Alkan’ın şu ifadelerine katılıyorum: “Benim için her neslin gençliği ezelle ebed arasındadır ve hep birbirine benzer. Gençken başkalarının tecrübesini ciddiye almayı çok az başarabildim; şimdiki gençlerin de aynı zaafla malûl olduğunu görünce üzülmüyor, gülümsüyorum. Hatta gençliğe mahsus hata ve arızalardan uzak birini gördüğümde tedirginliğe kapıldığım bile oluyor. Yaşlılar gibi davranan bir genç kuşak ne büyük kâbus olurdu!

Gençlerimizin bizim neslimize göre daha sorgulayıcı, araştırmacı, yeniliklere açık ve girişimci olduğunu düşünüyorum. Birçok bakımdan bize göre daha iyi yetiştikleri kanaatindeyim. Eksikleri elbette var, ancak karamsar olmamızı gerektirecek kadar değil.

“Gençlerimiz okumuyor, gençlerimizin para ve şöhret dışında idealleri yok, kutsal hedefleri, uğrunda gerekirse can verilecek yüceliklerle duygusal bağları yok” diye üzülüyoruz. Bu konularda gerekli tedbirlerin alınması muhakkak ki gerekli.

Ancak gençlik dönemini geride bırakmış ve genç evlatları olan nesil olarak kendimize soralım. Biz şikâyetçi olduğumuz konularda ne kadar örnek olabiliyoruz?

Zira en iyi eğitim sözle, nasihatle değil, örnek olmak suretiyle verilendir.

Devamını Oku...

27 Mayıs 2008 Salı

Hayatı Yaşamak

Ben hayatı “iki bilinmeyen arasındaki yaşam” olarak tanımlıyorum.

Birinci bilinmeyen ne zaman doğacağımız. İkinci bilinmeyen de ne zaman öleceğimiz. Yani süresi belli olmayan bir yaşam. Bazen çok kısa, bazen de alabildiğine uzun.

100 yaşındaki bir insana sorsanız. Hayat ne çabuk geçti diyecektir. Çünkü hafızada hatıralar iki boyutlu depolanıyor. Tabii ki hapishane ile tatilde geçen zaman birbirinden farklıdır. Birinde zaman çok çabuk geçer, diğerinde ise zaman geçmek bilmez. Öyleyse bulunduğumuz ortamın kıymetini bilmemiz gerekir.

İnsanlar çoğunlukla monoton bir hayat sürüyor. Yaşamlarının bir gün biteceğini biliyor,ama ihtimal vermiyorlar. Bu bakımdan çoğu hayatı yaşamaya fırsat bulamıyor.

Hayatı yaşamak için zengin olmak şart değildir. Şart olan karar vermektir. Her insan mali imkanına göre hayatı yaşama fırsatına sahiptir. Tabii ki hayatı yaşamak sadece hayatta olmak değildir. Çünkü doğan her insan belli müddetle zaten yaşar. Benim kastettiğim hayattan haz almaktır. Ufka bakmakla ufka dalmak arasında çok fark vardır. Ufka bakarken dalarsanız hayallerinizin içinde yol alırsınız. Hele duygusal olmak için sebebiniz varsa bu hayal sizi daha çok mutlu edecektir.

İş adamısınız. Çok ama çok işiniz vardır. Belki de tüm dünyanın imkanlarını siz kazanacaksınız. Egonuzu tatmin etmiş olacaksınız. Size büyük adam diyeceklerdir.Acaba bu denli işin içine dalmak hayatı ıskalamaya değecek midir?Yarınınızdan emin olmadığınız bir yaşamın içinde hiç ölmeyecekmişsiniz gibi hırs makul mü dür? Bir daha düşünün.

Memur veya işçisiniz. İşinizle eviniz arasında yıllarca gidip gelmekten bıkmıyorsunuz.

Yaşıyorsunuz ama, bana kalırsa hayatı değil. Sadece bir kısır döngüyü yaşıyorsunuz.

Halbuki Yüce Yaratıcımız hepimiz için ne kadar çok şey yaratmış. Bizden hiçbir karşılık beklemeden bize sunuyor. Bizlerse bu yaratılanların çoğunun farkında bile değiliz. Yanımızdan, yakınımızdan  geçip gidiyorlar da biz onları kaçırıyoruz.

Sizce çoğumuz böyle yapmıyor muyuz?

İnsan sürekli yaşadığı mekanı arada bir değiştirdiğinde sağlığına da katkıda bulunuyormuş.

Haftada bir gün. Senede bir ay bunun için çok önemli imiş.

En azından bu zamanlarda hayatı yaşamak gerek. Aslında mesai saatlerinden sonrada her gün bir saatinizi hayatı yaşamaya ayırabilirsiniz. Yanınızda olmasından mutluluk duyduğunuz biri ile yol boyu, sahil boyu, patika boyu, tarla içi, orman içi bir yürüyüş sizi mutlu etmez mi?

Sahilde bir kafe de oturmak, deniz kenarında bir şeyler atıştırmak, oltanızı elinize alıp balık tutarak günün stresinden uzaklaşmak, çocuğunuzla uçurtma uçurmak, spor amaçlı hobilerinizin olması yanlış mı olur?

Tabii ki bir mavi yolculuk, Deniz kenarında beş yıldızlı bir otelde tam pansiyon tatil imkanı, yükseklerde karla buluşmak,en lüks kaplıcalarda sıcak suyun keyfi bambaşkadır. Bu keyifte bir çok zengine nasip olmaz. Onlar işlerine boğulmuşlardır.

Ben size, geliriniz ne olursa olsun hayatı yaşama imkanınız olduğunu anlatmak istiyorum.

Hayatı ciddiye alırsanız, bu ciddiye aldığınız hayatı tekrar yaşama fırsatı bulamayacağınızı kabullenirseniz, hayat gözünüzde daha çok kıymet kazanır.

Aslında insan ölümsüzdür. Sadece belli bir yaşam sürecinden sonra cesediniz ölüyor. Siz ise tekrar yaşama devam etmek için başka bir aleme geçiyorsunuz. Bu yeni alemde yaşam sonsuz.

İmkanları da bu dünyadan çok farklı. Yaşam biçimi de tamamen değişik. Aklınıza gelen her şeyi elde edebileceğiniz bir alem. Üstelik bu sunumlar karşılığında orada sizden istenen bir görev de yok. Ne yaptınızsa zaten bu alemde yaptınız. Oradaki sunumun kalitesi bu alemdeki yaptıklarınızın karşılığı. Demek ki bu alemde usulüne uygun bir yaşam sürdünüzse öbür alemde hayatı sonsuza kadar yaşayabileceksiniz. Üstelik buna bol bol zamanınızda olacak. Orada ticaret yok. Hayat mücadelesi yok. Stres yok. Sizi yoracak yaşam zorlukları yok.

İstediğinizi sadece düşünmekle elde edebileceksiniz. Ben buna inanıyorum.

Demek ki hayatı yaşamak bu dünya da gerekli. Bu dünyada elde ettiklerinizle öbür alemde mutlu olacaksınız. İşin burası çok önemlidir. Ama ayrı bir sohbet konusudur.

Bu dünyada hiçbir şey boşa yaratılmış değildir. Tüm yaratılanlarda insanlığın istifadesi içindir.

Zamanımızı işkolik olarak israf etmeyelim. Kavga ederek ziyan etmeyelim. Sevgi ile pekiştirelim. Dostlukla besleyelim. Fırsatları değerlendirerek bulunduğumuz ortamdan kısa süreli de olsa uzaklaşalım. Kış, yaz, bahar fark etmez. Yılın her mevsiminde ruhumuza ve bedenimize değişiklik fırsatı tanıyalım.

Kendimize Yüce Yaratıcımızın sunduğu imkanları görmeyi yasaklamayalım.

Çantamız daima hazır olsun. Malum artık yaz geldi. Tabiat bir başka güzel.

Bütün bu sözlerim kendim içinde geçerlidir.

Devamını Oku...

25 Mayıs 2008 Pazar

“Artık Demir Alma Günü Gelmiş Zamandan”

Elbette, “Tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.” Elbette, tarih ve dil ‘olmazsa olmaz’larımız arasındadır dedik.

Tarih benim için ilkokul 4’te duvardaki İmparatorluk Haritalarına bakmak, biraz da evdeki atlasların ülke sınırlarıyla oynamaktı.

Liseden Fen Bölümü mezunu bir tarihçi olarak zevkle ve istekle 15-16 yıl fiilen Devlet Okullarında görev yaptık. Alanımızla ilgili ve stratejik analiz sayılabilecek materyallerle (sözlü, yazılı, görüntülü) iç içe olduk.

Tarihten unutamadığım tek sahne Osmanlı’nın dağılışıdır. İşgal gemilerinin İstanbul’a demirlemesi ve giderken Türk Padişahını da alıp gitmeleridir.

Majestelerini (!) ve İngiliz Savaş Gemisi Hazretlerini 90 yıl önceki yerinde görünce afalladım. Benim ülkemde, kaldırılan hanedanlığın deniz aşırı Britanya içeri dişi temsilcisini hemi de ev sahibi olarak izleyince kroki vaziyetine düştüm. Kendi kendime 10’a kadar saydım ve nakavtıma karar verdim.

Bu noktada;

1 – Majestelerini (!) tebrik ediyorum; içimizdeki monarşi özlemini toprağın derinliklerinden çıkararak toplumsal tatmine sebep oldukları için.

2 – Savaş Gemisi Hazretlerini tebrik ederim; çaktırmadan büyük bir aleni işgal acısı yaşattıkları için.

3 – Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve eşleri Hayrünnisa Gül Hanımefendiyi tebrik ediyorum; giydikleri frak ve taktıkları İngiliz Nişanıyla şıklıkları mükemmeldi. Elbette nezaketleri ve reveransları da..

4 – Güzide basınımızı ve televizyonlarımızı tebrik ediyorum; Majestelerine (!) karşı en ufak bir saygısızlığın zerresine bile müsaade etmediler. Ana Kraliçeye bağlılıklarını dolaylı dolaysız her türlü yoldan sunmuş oldular.

5 – İstanbul Halkına teşekkür ediyorum; Güzellik, dans, buzağı, domates vb. her türden ‘Kraliçe’ kelimesine gösterdikleri duyarlılık ve avuçlarının birbirine çarpımından çıkan o lahuti sesi bize cömertçe yaşattıkları için.

6 – Kolluk kuvvetlerimizi tebrik ediyorum. MI 5 - 6 demeden İngiliz servisleriyle ortaklaşa sundukları güvenlik çok güzeldi. Biber gazlık bir klakson sesi bile duyulmadı.

7 – Manchester United’e çok teşekkür ediyorum; Şampiyonlar Ligi Finalinde bir başka İngiliz takımını yenerek içimizdeki İngiliz kompleksine son verdikleri için.

8 – Lise ve Üniversitemizdeki tüm tarih öğretmenlerime de teşekkür ediyorum; Kafamı 9 yerinden karıştırdıkları ve 90 sene sonra bana bu idraki bahşettikleri için.

9 – Hamdi Bey’e çok teşekkür ediyorum. Lades diyorum.

Çok şükür diyorum, başka da bir şey demiyorum.

Devamını Oku...

Milli İstiklâlsiz Kalkınma Olmaz!

İngiliz Kraliçesi’nin Türkiye’yi ziyareti birçok şeyi konuşulur hale getirdi. Kraliçe’nin özellikle Bursa ziyareti, Kur’an-ı Kerim dinlemesi, Sayın Gül’ü İstanbul Başkonsolosluğu’nda değil de uçak gemisinde kabulü dikkat çekmiştir. Ayrıca, İngiliz uçak gemisinin Montrö Antlaşması’nı çiğneyip çiğnemediği, izinsiz gelip gelmediği gündeme düşmüştür. Sayın Gül’ün Sayın Başbakanla beraber Suudi Kralını Ankara’da oteldeki odasında ziyaret etmesi de itibar kırıcı olmuştur.

Son yıllarda Batılılarda birden ortaya çıkan Osmanlı hayranlığı, Türkiye’de yeni azınlıklar yaratma gayretleri ve bu yolda hayali bir AB üyeliği aracının kullanılması da gözlerden kaçmamaktadır. Dün Osmanlıyı yok etmek için el ele verenler, onu parçalayanlar, bugün Türkiye’yi milli devlet olmaktan uzaklaştırmak, üniter yapısını bozmak için Osmanlılıktan medet ummaktadırlar.

Dün Osmanlıya utanmazca küfredenler, bugün nedense birden Osmanlıcı oluverdiler. Türkiye’ye verilmek istenen yeni düzene uygun olarak anayasa taslakları hazırlatan iktidar, TCK’ndaki 301. Maddeyi de kuşa çevirdi. Mütekabiliyete dayanmayan bir Vakıflar Yasası çıkarıldı. Terör örgütüne mayın satanların uzantıları, Türkiye’de bankaları alıp en kârlı yatırımı yaptılar.

Dış ticaret açığı artmaktadır. Dış ticaret açığının döviz gelirleriyle karşılanamayan kısmı olan cari açığı sıcak parayla ve özelleştirme gelirleriyle karşılamaya sığınılmıştır. Türkiye’ye hazır ve kârlı kuruluşları almaya gelen, doğrudan yatırımdan kaçan yabancı sermayenin dışarıya kâr transferlerine başlaması cari açığı daha da arttıracaktır. Devlet borçlandırılarak -bilhassa son beş yılda anormal artışlarla- dış politikadan ekonomiye kadar ülkenin hareket kabiliyeti sınırlandırılmıştır. Daha sonra halk borçlandırılmış ve sadece borcunu düşünür hale sokularak uyuşturulmuştur. Milli hassasiyeti köreltilmiştir. Ben merkezli yapılmıştır. Sürekli teşvik edilen tüketim kredileri karşılığında hiçbir ülkede olmayacak sayıda dev tüketim mabetleri (merkezleri) yükselmektedir. İşsizlik artmış; küçük, büyük firmalar kapanmış; üretme ithal et anlayışı egemen kılınmıştır. Türkiye’de 4,4 milyon genç okul ve iş dışıdır. Ülke ekonomisi kıskaca alındığından istihdam yaratıcı ve dışarının, küresel sermayenin menfaatlerine uymayan yatırımlar boğulmaktadır.

Birçok alanda olumsuzlukların karşımıza dikildiği bir ortamda biz, Batılı emperyalizme karşı milli direnişimizin, şanlı Milli Mücadele’nin başlangıcı olan Atatürk’ün Samsun’a çıkışını ve 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladık. Önemli birçok limanımızın, sanayi kuruluşumuzun ve bankamızın yabancılara peşkeş çekildiği bir ortamda…

Milli bağımsızlık hiçbir bedel karşılığı pazarlığı yapılabilecek bir değer değildir. O, piyasa fiyatı olmayan kutsal bir değerdir. Onun değerini ve anlamını anlamayanlar, içlerine sindiremeyenler, kendilerini ve ülkelerini açık arttırmaya çıkarırlar. Belli de farkında olmayarak… Milli bağımsızlığın yerine karşılıklı bağımlılık da konamaz. Hiçbir ciddi devlet karşılıklı bağımlılığa dayanamaz. Nitekim, AB’nin geleceğini tehlikeye düşüren de budur. Her ciddi ülke milli gurur ve haysiyetine düşkündür. Kendini orta malı yapmaz. Milli bağımsızlık asla dışa kapanma, kendini Dünyadan tecrit etme (soyutlama), siyasi-kültürel ve ekonomik ilişkilerini ortadan kaldırma veya en aza indirme değildir. Dış ilişkiler kendi milli menfaatlerini ona buna ikram etmek değil; karşılıklı farklı milli çıkarları ortak bir noktada birleştirebilmektir. Yabancılarla iyi pazarlık yapabilecek milli duruşa sahip olmaktır.

Cumhuriyet’le taçlanan Milli Mücadele’den zaferle çıkan, milleti yorgun, yıpranmış ve fakir bir halde olan kuruluş Türkiyesi sadece siyasi bağımsızlığı yeterli görmemiş, imkânsızlıklar karşısında pes etmemiş, siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla takviye etmiştir. Bundan dolayı İzmir İktisat Kongresi 1923’te düzenlenmiş, Milli İktisat Politikaları ve sanayileşme hedeflenmiştir. Büyük Atatürk de milli istiklâl olmadan anlamlı bir kalkınmanın olamayacağını biliyordu. Bundan dolayı Milli Mücadele “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” parolasıyla yapılmıştı.

Günümüzde ise; AB ve ABD’nin emirlerine uyarsak, IMF ve Dünya Bankası’na teslim olursak, yabancı sermayeyi ülkeye çekeriz ve refaha kavuşuruz zannedilmektedir. Bu yanlış, maalesef seçim sandığından da geçmiştir.

Devamını Oku...

Bir Anne Olarak Kadın

Sizin için ağlayan göz, yanan yürek kimindir? Sizin için uykusuz geçen geceleri, karşılık beklemeyen sevgiyi kim yaşamıştır? Sizin için terleyen bedenin, dualar eden dilin sahibi kimdir? Almak beklentisi olmaksızın veren, verdikçe mutluluğu artan o bereketli insan, sizin neyinizdir? O, bir kadındır, evrensel ismi annedir onun.

Annemizi hangi gözle gördük, onu ne kadar anladık? Varlığında kıymetini bildik mi, kıymetini bilmek için yokluğunu mu bekledik? Bildiğimiz hikâyedir: Delikanlının ev telefonu gecenin üçünde çalar. Uyku sersemi telefonu açan delikanlı, annesinin sesiyle karşılaşır. Öfkelenir, “Anne, gecenin bu saatinde ne cüretle telefon ediyorsun! Ne söyleyeceksen hemen söyle; uyumak zorundayım.” der.

Annesi: “Oğlum, yirmi beş sene önce seni bu gün, gecenin bu saatinde doğurmuştum; yeni yaşın kutlu olsun, diyecektim.” der. Delikanlının elindeki telefon yere düşer, delikanlı yatağa yığılır.

Annelik nasıl bir duygudur ki yalnız yaşayan bilir onu. Onu, yalnız evladı için sevindiren, ağlatan, ona çile çektiren duygu nasıl izah edilebilir? Kutsallığı, belki de bu duygunun izah edilememesinden kaynaklanıyor. Annelik duygusunu yaşayamayan kadın, kendini eksik hissediyor. Cinsiyetinin gereğini yerine getirememenin ezikliğini duyuyor, gerginliğini yaşıyor. Annelik duygusu, kadını hem tedavi ediyor hem ona yaşama sevinci veriyor. Birileri için yaşadığını bilmek, onun dinamizmi oluyor.

Kişi olarak erkek ve kadın zıt fıtrata sahipler. İkisi de yarım olan zıt fıtratlar bir araya geldiğinde bir mana ifade ediyorlar. Kadın, kişiliğini dişiliğinde buluyor. Dişiliğini anne olmakla tatmin edebiliyor. Bu duygudan yoksun kadınlar ise çok zaman dişiliğini ön plana çıkararak kişilik kazanmaya çalışıyorlar. Bu da kadın cinsini çıkmaz sokakların karanlık noktalarına, sonuçta bunalıma itiyor. Karısının yanlış mekânlardaki kişilik arayışı, erkeği kişilikten yoksun bırakabiliyor. Doğru bir hayat tarzında “etken” olan karşıt cinsler, yanlış bir yaşantı içinde birden “edilgen”leşebiliyorlar. İki edilgen, bir etken etmeyeceğine göre, bu tipler, parazit üreten batıklık sinekleri gibi, toplumda bir kambur ve sıkıntı olabiliyorlar.

“Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.”, “Bağdat gibi diyar, ana gibi yar olmaz.” atasözleri kültürümüzde anneye verilen değerin veciz ifadeleri. Bu sözler, bir annenin hem samimiyetine hem yüceliğine vurgu yapıyor. Cennetin, annelerin ayakları altına münhasır kılınması anneler için ayrı bir lütuf. Dünyanın hiçbir ülkesinde ve kültüründe annenin bu denli yüceltildiğini görmedim. Tarihimizdeki örneklerini hatırlarsak, bu sözlerin kuru bir iltifat olmadığını kolayca söyleyebiliriz. Ondaki içtenlik, ondaki özveri, ondaki cesaret, ondaki güç, bu nitelikleriyle tanınan bütün varlıkları geride bırakacak üstünlüğe sahiptir. “Kadınlar zayıftır; ama anneler güçlüdür.” cümlesi ne müthiş bir sözdür.

“Ana” olarak da ifade edilen “anne” sözcüğü bizde istiare yoluyla “merkez, verici, üretici” gibi anlamlar kazanmış. Ana yurt, ana beyin, ana damar ana kıta… sözleri “anne”nin işlevselliğini sembolleştiriyor. Hayatımızda bu kadar yer eden, öneminden dolayı pek çok yere ad olan annelerimize yeterince değer verdiğimizi söyleyemeyiz. Hatırlanmaktan öte bizden bir şey beklemeyen annelerimize saygı ve sevgi göstermek, kendilerine hoşnut olacakları muamelede bulunmak, inancım odur ki, gerçekte bizi yüceltecektir. Vefa duygusu ile değerbilirlik içinde olmak, ancak bu duyguya sahip olanları ve böyle davrananları yüceltir. Biz hayata başlarken, bizim her şeyimiz olan o mübarek insanlar için, hayatlarının sonunda onların bir şeyi olabilmek, hem bir görevdir hem bir erdemdir hem bir emirdir. Yavuz Bülent Bakiler, annesiyle ilgili izlenimlerini bakınız ne güzel şiirleştirmiş: “... / Açılsa üstüm biraz, duyar da gece yarısı / Kalkar yatağından gelir / Bir mübarek el uzanır yorganıma usulca / Bilirim anamın elidir. / Bir merhamet bir sıcaklık bir gurur / Yavrum diyen sesinde / Ve huzurun günde beş vakit nabzı vurur / Beyaz tülbendinde, seccadesinde.

Devamını Oku...

22 Mayıs 2008 Perşembe

Anadolu ve Selçuklular

Anadolu, Selçukluların elinde yeni bir döneme girmiş, parlak bir medeniyetin meskeni olmuştur. Bu dönemde Ortaasya’daki geleneksel Türk kültürü Anadolu’da kendine özgü unsurlarını kaybetmeden yeni bir yaratıcılıkla ortaya çıkmış ve meyvelerini vermiştir.

Anadolu’nun asker fatihleri yanında, bilginler, mutasavvıflar, sanatkârlar ikinci fatihler olarak yer almışlardır. Nitekim 1082 yılında Selçuklu Sultanı Süleyman Şah Tarsus’u fethedince Trablusşam Hükümdarı İbn-i Ammar’a bir mektup yazarak yeni fethettiği şehre bir kadı ile hatip göndermesini ister. Birkaç gün sonra Tarsus’a gelen kadı ve hatibe:

”Biz din-i İslam için cihat açtık, buraları idaremiz altına aldık. Sizler ikinci fatih olarak bu fethi tamamlayacak, biriniz halka adalet dağıtırken, diğeriniz ise gönüllere hitap edecek bu gönülleri sevgi ve muhabbetle dolduracaksınız. Sizin göreviniz bizden daha üstün daha mukaddestir…” diyerek bilginlerden Anadolu’yu aydınlatmalarını ister.

Anadolu bu ikinci fatihlerin elinde bir yandan mimari ve sanat eserleriyle süslenirken öte yandan fikrende gelişir. Çağın büyük bilginleri, şairleri, filozofları, sanatçıları Anadolu’da toplanırlar. Hukuk, tıp matematik, astronomi, edebiyat, felsefe dallarında öğretim yapan yüksek medreseler, fakir fukarayı gözeten imaretler, ticaret güvenliğini sağlayan kervansaraylar, hanlar, köprüler, daha pek çok tesisler Selçukluların yaptıkları eserler arasındadır.

Anadolu Selçuklu Medeniyeti Batı Medeniyeti’ni de tesiri altında bırakır. Haçlı Seferleri sırasında Avrupalılar, Selçuklularla sıkı bir temasa geçerek birçok yenilikler görür ve bunları Batıya aktarırlar.

XIII. yüzyıl başlarından itibaren Anadolu Selçuklu Devleti artık siyasi birliğini kurmuştur. Bu devrede Selçuklu tahtına oturan Sultan Alaeddin Keykubad iyi bir asker olduğu kadar, bilgin ve şairleri himaye eden üstün bir devlet adamıdır. Bir taraftan yeni fetihler yapmakta, diğer taraftan Anadolu’da medeni ve iktisadi yollarla devleti yüceltmektedir. Bu sıralarda Asya’dan Anadolu’ya yönelen Moğol akınları Selçuklu Devleti için ciddi bir tehlike olarak ortaya çıkarmıştır. Bu tehlikeden kurtulmak için Asya’dan Anadolu’ya sürekli göçler olmaktadır. Gelenler arasında bilginler, mutasavvıflar, şairler, sanatkârlarda vardır. Bunlar Anadolu’da itibar görmekte, tasavvufi düşünceler süratle yayılmaktadır. Selçuklu Devlet, İslam dininin etkisiyle Arapça ve Farsçayı benimsediği halde halk ana dili Türkçeye itibar etmektedir. Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türk dilini resmi dil olarak kabul etmesinin nedeni de budur.

Selçuklular devrinde, fikirleri ve eserleriyle Anadolu’ya ışık tutan, Anadolu’yu aydınlatan mutasavvıf ve şairlerin çoğu özellikle XIII. yüzyılda Asya’nın Horosan bölgesinden Anadolu’ya göçmüş olan “Horosan Erenleri” dir. Ayrıca birçok bilginler, filozoflar, sanatkârlar, devlet adamları da bu devir Anadolu’sunda aydınlık fikirleriyle yer almışlardır. Bunlar Arasında; Şair Ahmed Fakih, Hoca Dehhani, Şeyyad Hamza, Yunus Emre, Aşık Paşa ve Gülşehri vardır. Tanınmış mütefekkir Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Sultan Veled, Ahiliğin Piri Ahi Evran, Derviş Sarı Saltuk, Bektaşi Tarikatının Piri Hacı Bektaşi Veli, Türk mizahının eşsiz üstadı Nasreddin Hoca, Bilgin Sadreddin-i Konavi, Şemseddin Mardini, Mimar Kelük Bin Abdullah, tanınmış Nakkaş Bedreddin
Yavaş, Tıp Bilgini Beyhekim ve Gazanferi gibilerini sıralayabiliriz. Milli destanlarımızdan biri olan Dede Korkut’ta bu çağlarda oluşmuş ve söylenmiştir.

Selçukluların, tarihsel ve zengin kültürel mirasıyla şekillenen Anadolu’ya sesleniyor ve diyoruz ki: Savaşta ve sanatta hünerli, doğruluktan, mertlikten yana eşi bulunmaz, gösterişten uzak, konuksever insanlar cenneti…

Sensin Anadolu, sen…


Süleyman Şahın Temsili resmi

Selçuklular'ın simgesi, çift başlı kartal figürü

Caber Kalesi ve Süleyman Şah Türbesi

Dünya Kültür Mirası arasında bulunan Divriği Ulu Cami'de süsleme

Divriği Ulu Cami taç kapısı

Mengücek Şahı Ahmet Şah ve eşi Melike Turan Melek tarafından 1228 yılında inşa ettirilmiştir

Kaynakça

  • Göze Kültür ve Eğitim Dergisi, Sayı:7, Erzurum, 2001
  • Mehmet Önder, Aldı Sözü Anadolu, İstanbul, 1999

Devamını Oku...

1 Mayıs

Aradan 20 gün geçmesine rağmen hala neden 1 Mayıstan bahsediyorsun diyebilirsiniz.

Derseniz de bu sözünüzde haklı olabilirsiniz. Elimde değil. Bazı hadiseler birileri tarafından kasıtlı olarak sakız gibi çiğnenmeye ve bu vesile ile devlete saldırıya geçilmeye başlandığı zaman ayranım kabarıyor.

Yıllardır 1 Mayıs geldiğinde yüreğimiz ağzımıza geliyor. Yine birileri yaralanacak veya ölecek. Kim bu ölenler? Vatan haini mi? Hayır. Tersine hainlerin elde ettikleri gafiller. Türbana nasıl siyasi simge deniyorsa,1 mayısta ısrarla  taksimde miting yapmakta o derece siyasi simge. İnsanlar ölmüş kimin umurunda.

Asıl hedef hükümeti, dolayısı ile devleti zaafa uğratmak. Ülkeyi eski günlere geri götürmek. Zırhlı arabaların çokça satıldığı,kurşun geçirmez yeleklerin karaborsaya düştüğü,akşam sekizden sonra sokağa çıkılamadığı, iş adamlarının canlı hedef olduğu, enflasyonun azdığı, faili meçhul cinayetlerin tavan yaptığı, hiç kimsenin hiç kimseye güvenemediği günlere dönmek.

Polis ne yapmış? Aldığı talimatla kanunsuz yürüyüşe engel olmuş.

Ne yapmış? Orantısız güç kullanmış.

Nasıl olacaktı bu orantı? Poliste eline sapan alıp, karşılıklı taş mı atacaktı?

Su sıktı da kötümü yaptı?

Kutlama denilen şey, taş, bıçak, sopa, molotof kokteyli gibi vasıtalarla ve tahribat yapma, ateşe verme gibi yollarla mı yapılır?

Polis engel olmasa idi de onlarca insan pisi pisine birbirlerini öldürse mi idi?

İşte o zaman hükümete el birliği ile saldırılmayacak mıydı? Güveni sağlayamadı diye.

Yoksa ezber mi bozuldu? İstenen mi olmadı? Yapılan planlar tutmadı mı?

Vah vah çok üzüldüm. Omuzlarına geçmişte olduğu gibi birer tabut alamadılar. Yumrukları havada sallayıp. Ağızlarına ne geldi ise söyleyemediler. İçlerindeki kızıl salyaları boşaltamadılar. Aralarına gafil insanları alarak onları da bu maksatlara alet etme fırsatı bulamadılar.

Ey bu memleketin kırk yıllık hainleri. Hala bitmediniz.Geberip gitmediniz.

Gençleri kandırıp, özgürlük adına, ezilmişler adına, sosyal adalet adına, eşitlik adına, insanca yaşamak adına iğfal etmekten bıkmadınız.

Asla onlara vaat ettiklerinizi sağlamak gibi bir niyetiniz yok. İşiniz gücünüz sadece kandırmak. Her gün bir yerlerde kan görmek.

Çalışanlar!.

Sendikacıların bazılarının lüks hayatını geçmişte gazetelerde okumadınız mı? Sizin gibi işçi olanların sendikacı olunca kral arabalara bindiğini, 5 yıldızlı, havuzlu sendika malikanelerinde yaşadığını unuttunuz mu? Hakkınızı demokratik yollarla  arayın. Arayın da alet olmayın.

Gençler!

 Sizde okulunuza devam edin. Okulla siyaset bir arada olmaz. İnsanları neden yirmi yaşında askere alırlar. En güçlü ve en deli olduğu zamandır. Adı delikanlıdır. Gözünü kırpmadan denileni yapar. Ülküsü en yüksek noktadadır. Bu yaşta kolay ölünür.

Okulunuzu bitirin. Ondan sonra siyaset yapmak, ülkenizi kurtarmak istiyorsanız önünüz açık. Girin bir siyasi partiye orada istediğiniz kadar mücadele verin.

Şimdiden elma ile armutları birbirine karıştırmayın.

Sessiz çoğunluk!

Sizde o kadar sessiz olmayın. Bi-taraf (Tarafsız) olan sonunda bertaraf olur. Bu Ata sözünü hatırlatırım.

Sokaklara dökülmeyin ama telefon açın, mesaj çekin, mail atın. Bir şekilde kendinizi belli edin.

Bazıları gibi, dünya bunlardan ibaret sanılmasın.

Bir mayısta yapılanlar sabrın taşkınlarıdır. Polis sabrını sonuna kadar korumaktadır.

Nihayet o da insandır.

Hele size biri bir tokat atsa, sarılıp öpeceğinizi mi söyleyeceksiniz. Asla yapmazsınız.

Hele hele sevdiğinizden birini hırpalasalar yok mu? Avazınız çıktığı kadar asılmasını istersiniz. Ateş düştüğü yeri yakar. Geçin bu sosyalist oyunlarını.

Ey sağ duyulu halkım!

Bırak onlar ayağa kalksın. Bırak onlar atlasın zıplasın. Yumruklarını sallasın. Taş atsın. Araba yaksın. Etrafa zayiat versin.

Sen tahriklere kapılma. Ağır ol. Ol olmasına  ama, sessiz olma. Hiç olmazsa;

Sen de oturduğun yerden konuş.

Devamını Oku...

Türk Dünyası’nda Türkçe Eğitim Öğretim

TCK’nun 301. Maddesinde malum değişiklikleri yapanlar tarihi vebal altına girmişlerdir. Bundan böyle 1923 öncesine her türlü saldırı, hakaret yapılabilecektir. Tabii 1915 sözde soykırım iddiaları da rahatlıkla gündeme getirilecektir.

Bu maddenin görüşmeleri sırasında TBMM’nde AKP adına konuşan bir Yozgat milletvekilini hayretle izledim. Sağ eğilimliydi ama milliyetçi değildi. Türklüğe hakaret ettiği için Nobel kazandırılan malum yazarı methediyordu. Bu yazar baş üstünde tutulmalıymış. Aslında bugün bu tip yazarlara değer veriliyor. Bunlar Çankaya’da ağırlanıyor. En büyük milliyetçi Türklüğe ve Türk tarihine hakaret eden bu zatmış. Bunu söyleyen yiğidin harmanlandığı toprakların sözde vekilidir. Aslında AKP’ye rey veren muhafazakâr çoğunluk, bu vekilin methettiği Bay Pamuk’un çizgisinde mi? Önemli olan vekilin halkın çizgisinde olup olmadığı değil; halk vekilinden haberdar mı? İşte asıl sorun budur. Türkiye’deki demokrasinin asıl defosu budur.

Geçen hafta 23-27 Nisan 2008 tarihlerinde Kazakistan’da düzenlenen “II. Türk Dünyası Sosyologları Kurultayı”nı ele almıştık. Aslında söylenecek çok şey var. Biz 1990’ların başından beri bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetlerine bazı dost ve müttefiklerimizin taşeronluğuna soyunarak serbest piyasa ekonomisini tavsiye ettik. Demokrasiye uygun bir kurumlaşmayı sağlayamayan, müteşebbisi yetersiz, zihniyette gelişme sağlayamayan ve piyasanın teşekkül etmediği bu ülkelere serbest piyasa ekonomisini önerdik. Rekabet şartlarının oluşmadığı bir yapıda serbest piyasa ekonomisi kime hizmet ederdi? Adeta daha çorba içmeden tatlı yemeyi tavsiye ettik. Bu ülkelerin çoğunda devletler borçlandırıldı. Ekonomik kaynaklarına el konuldu. Ve aslan payları bunlardan alındı. Daha sonra tüketim kredileriyle halk da borç altına sokuldu. Yapay bir gelişme sağlandı ve halkın refah seviyesi yükselmiş gibi gösterildi. 2003’ten itibaren Dünyadaki likidite bolluğu Türkiye’ye olduğu gibi bu ülkelere de yansıdı. Para, borca gidecek yer aradı. Aslında oyun her tarafta aynı oynanıyor. Küreselleşmenin çarkı Türk Cumhuriyetlerini de öğütüyor.

Türk Cumhuriyetleriyle Türkiye arasındaki ilişkilerde Türkiye Türkçesini anlaşılır ve konuşulur kılmak en önemli konudur. Oysa, Türk okulları denen okullarda Türkçe seçimlik derstir. Belirli bir cemaatin açtığı sözde üniversitelerde de eğitim öğretim dili İngilizce’dir. Kimse kimseyi kandırmasın. Peki, devletin açtığı, her ay 500.000 dolar civarında masraf yaptığı Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde durum nasıldır? Türkiye’nin maliyetine katlandığı bir eğitim öğretimin dili Türkçe olmalıdır. O ülkenin Türkçesine de hizmet edebilmeli, evrensel bir dil olan İngilizce’yi de öğretebilmelidir. Oysa, Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde durum tam tersinedir. Eğitim öğretim dili Rusça ağırlıklıdır ve Kazak Türkçesidir. Türkçe, sadece Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde geçerlidir ve orada da maalesef Türkçe bilmeyen hocalar vardır. Türkiye’den giden öğrenciler için Türkçe hazırlık sınıfı vardır; ama bu Kazak öğrenciler için söz konusu değildir. Üç ayrı Hukuk Fakültesi’ne neden ihtiyaç duyulmuştur? 15 senedir öğrenim veren Tıp Fakültesi’nin hastahanesi neden açılamamıştır? Bu üniversiteden gelen pis kokular Türkiye’yi kaplamıştır. Lafla milliyetçi olunamayacağı ortaya çıkmıştır. Bu üniversite kesin çözümler beklemektedir. Sorunların ertelenmeye tahammülü yoktur. Yüz kızartıcı ve itibar kırıcı manzaralar ortaya çıkmıştır.

Gerek Kazakistan’daki gerek diğer Türk Cumhuriyetlerindeki üniversitelerle Türkiye’dekiler arasında yakın ilişkiler kurulmalı, ortak ders kitapları hazırlanmalı, ortak kaynak eserler tespit edilmelidir. Bu ülkelerde Rus patronların yerini yeni patronların alması bir çözüm değildir. Sözde demokrat ve hürriyetçi olsalar da… Hedef Türkiye Türkçesinin yaygınlaştırılabilmesidir. Bunun için de Türkçe eğitim öğretim yapan liselere ve yüksek okullara ihtiyaç vardır. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın yaptığı gibi…

Türk Dünyası’nda yapılacak kurultaylar ve sempozyumlar malum şeyleri tekrar etmekten öte; bu ülkelerde yozlaştırılmamış İslâmi bilgiyi geliştirmeli, Türk kültüründe var olan hoşgörü örneklerini verebilmeli ve Türkiye’nin sosyal ve etnik yapısını çarpıtmadan ortaya koyabilmelidir. Tanıtım eksiklikleri giderilmelidir.

Devamını Oku...

15 Mayıs 2008 Perşembe

Kur’an Referansınız İse

Kur’an-ı Kerim’de yer alan bazı ayetler AB ve ABD yetkililerini ve yerli taraftarlarını rahatsız etmektedir.

Hatırlanacağı üzere, AB ve ABD yetkilileri her cuma camilerde okunan Ali İmran Suresi’nin 19. Ayeti, “Allah Katında Yegâne Din İslam’dır” ayetinden duydukları rahatsızlığı bildirmişlerdi. Dönemin ABD Büyükelçisi ABD Savunma Bakan Yardımcısı Eric Edelman, Diyanet’den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın’a bir mektup yazmış, Hıristiyanlara tehdit olarak algılanan ayetin   hutbeden çıkarılmasını istemişti. AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Hans Jörg Kretschmer ise bu konudaki rahatsızlığını bizzat iletmişti. Medyada yer alan haberlere göre, “AKP hükümeti de dayatmalara boyun eğerek hutbelerde bu ayete yasak getirmişti.”

Maide suresinin 51. ayeti de bazı çevreleri rahatsız etmiş, İstanbul’da bir caminin kapısında yazılı olan bu ayet Hürriyet Gazetesi’nde Ertuğrul Özkök’ün konuyu gündeme taşımasından sonra kaldırılmıştı.

Bu ayetin meali şöyle: “Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları veli (dost) edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” (Maide suresi 51.ayet)

Bu ayette ve benzer anlama gelen ayetlerde zikredilen “veli” kavramının sözlüklerde çeşitli anlamları verilmekte.

VELİ: İsim olarak: Kayyım, idare eden, sadık dost, seven, tâbi; Fiil olarak: yardım etmek, yönetmek anlamlarına gelir. (Aynı kökten Vali; idare ve tasarruf sahibi.)
Kelimenin bu anlamlarını da dikkate alan Elmalılı Hamdi Yazır, ayeti şu şekilde tefsir ediyor: “Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine, yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz.”

Bazı müfessirler, Kur’an-ı Kerim’de “veli” kavramının hem isim ve hem de fiil olarak kullanıldığını, bu sebeple ayetin mealinin “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli (sırdaş, dost ve idareci) edinmeyin…” şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtmektedir.
Bu konuda başka bazı ayetlerin mealleri de şöyle:
“Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah'ındır. Ve sizler için Allah Teâlâ'dan başka ne bir velî ve ne de bir yardımcı vardır.”(Bakara Suresi. 107.ayet.)
“Kim Allah'ı, O'nun Resulünü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galib gelecek olanlar Allah'ın taraftarlarıdır. Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin..” (Maide Suresi 55–56–57. ayetler)

“Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar... Eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.” (Bakara Suresi 120. ayet)

Bu ayetlerin hiçbirisinde Müslüman olmayanlara karşı düşmanlık edin, ticari, siyasi, kültürel ilişki kurmayın denilmiyor. “Onları dost ve yönetici edinmeyin” şeklinde bir talimat var.

Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyanlara uymamasını ve yönetici edinmemesini emreden ayetler neden gözden kaçırılmaya çalışılıyor?

Bu konuda Türkiye’nin özellikle AB tutkusunun irdelenmesi gerektiğine işaret eden Prof.  Yaşar Nuri Öztürk’ün ifadeleri dikkat çekicidir:

AB ve ABD gibi zulüm, riya, sömürü toplumlarının, onların içine girip üyesi olmak (Kur’an’ın deyimiyle, içlerine dalmak) suretiyle iş ve emanetlerin başına getirmek Müslüman kitlelerin egemenliğini onların eline vermek, Kur’an-ı Kerim’in değişik bağlamlarda dikkat çektiği büyük felaketlerdendir.”

Hayatlarında “Kur’anı referans aldığına” inanan herkesin,

  1. Türkiye’nin AB üyeliğine, (ilaveten Gümrük Birliği’ne ve egemenliğimizin devredildiği/devredileceği diğer alanlara) bakış açısını;
  2. Türkiye’nin AB, ABD ve onun etkin olduğu IMF vb kuruluşlarla olan ilişkilerini (onların istekleri doğrultusunda çıkarılan kanunlar ve alınan idari tasarrufları);
  3. AKP’nin kapatılma davasına dış destek arayışlarını (AB yetkililerinin yasama ve yürütmeden sonra yargı kurumlarına da müdahalesini);
  4. “Dinlerarası diyalog”, “İbrahimî dinler” kavramları çerçevesinde yapılan faaliyetleri..

Bu ayetlerin ışığında yeniden değerlendirmeleri gerektiği kanaatindeyim.

Devamını Oku...

Eğitimin Kalitesi Nasıl Yükseltilebilir?

Şu anki eğitim kalitemiz yapılan birçok yeniliğe rağmen maalesef yeterli düzeye gelebilmiş değildir. Elbette ki eğitim camiası içerisinde olan insanlar olarak bu duruma üzülüyoruz, üzülmekten öte bir şey de yapamıyoruz. Bu durum bu milletin, bu ülkenin kaderi değildir. Mutlaka yapılabilecek bir şeyler vardır.

ÖSS ve OKS'ye giren her öğrenciyi mutlaka istedikleri okullara yerleştirmek mümkün değildir. Ama on binlerce öğrencinin bu sınavlardan sıfır puan alması da hoş değildir. Bu durumun birden fazla sebebi vardır. Önce durumu doğru tespit etmek, sonra da uygulanabilir çözümler üretmek gerekir.

Yıllarca eğitim camiasının içerisinde ki bir eğitimci olarak benim görebildiklerim şunlardır:

1-      Eğitim sisteminden kaynaklanan sebepler var.
2-      Müfredattan kaynaklanan sebepler var.
3-      Öğretmenlerden kaynaklanan sebepler var.

Öncelikle şunu belirteyim ki bir bilimsel araştırma değildir. Ama bilimsel araştırmalarda olmayan tespit ve öneriler içerir bir düşünce ürünüdür.

1- Eğitim sisteminden kaynaklanan sebepler nedir diyecek olursanız, merkezdeki isim yapmış bir okul ile sıradan bir okulun öğretmen kadrosu ve eğitim imkânları birbirinden çok farklıdır. Merkezde ki sıradan bir okulla taşradaki okulların imkânları da birbirinden çok farklıdır.

Özel sektör tarafından yapılan okullar çok sevindirici ama onlar da merkezde yol kenarlarına, görünür yerlere reklâm amaçlı yapılmakta olup sadece o çevrelerin insanları ile paralı ve hatırlı insanların çocukları tarafından yararlanılan okullardır. Diğer öğrenciler de böyle bir okulda okumayı sürekli hayal eder dururlar.

Öncelikle bu adaletsizliğin giderilmesi tüm öğrencilerin mevcut imkânlardan eşit yararlandırılması gereklidir. Bu durum liseler için de ilköğretimler için de aynıdır.

ÖSS sistemi terk edilmeli, yerine lise 1'den lise son sınıfa kadar her dönemin sonunda merkezi sistemle birer sınav yapılarak toplam sekiz sınav sonucu alınan puanların ortalamasına göre bilgisayar tarafından tercih ve yerleştirilme yapılmalıdır.

2- Müfredattan kaynaklanan sorunlara gelince, öğrenciyi dershaneye yönlendiren sistem yerine okulu ön plana çıkaran sistem esas alınmalı, dersler dershanelerde nasıl işleniyorsa okullarda da aynı yönteme geçilmeli, kısa yoldan pratik çözümlere ağırlık verilmelidir.

3- Bütün bunların yanında elbette öğretmenlerden kaynaklanan sebepler de vardır. Bunların başında öğretmenlerin kendilerini yeterince yenileyememeleri gelir. Bunun da üç sebebi vardır. 1- Ekonomik sebepler 2- Başarının ödüllendirilmemesi 3- Ek ders ücretlerindeki adaletsizlik.

1- Ekonomik sebepler: Bugün belki öğretmenlerin maaşı diğer devlet memurlarının bir kısmına göre biraz daha iyi görünse de zaruri ihtiyaçları karşılamaktan bile uzaktır. İdeal bir ücret vermeye belki bütçe imkânları el vermiyor olabilirse de aşağıdaki dengesizliklerin giderilerek bir ücret dengesi sağlanabilir.

Bugün birçok öğretmen ya ek ders ücreti alamıyor ya da cüzi miktarda ek ders ücreti alıyor. Bir kısım öğretmenler de tam ücret alabiliyor. Endüstri meslek liselerinde meslek dersleri öğretmenlerinin aldığı ek ders ücreti diğer öğretmenlerin neredeyse yarı maaşı kadar. Bu adalet mi? Ücret alamayan ya da cüzi miktarda ücret alanların ne suçu var? Bunun için şu teklifi öneriyorum.

Ek ders ücretlerinin maaşlara yansıtılması, maaş karşılığı ders saat sayısı 15 saatten 22 veya 24 saate çıkarılır ek dersler de kaldırılır. Bu ders saatinden fazla derse girmek zorunda olan öğretmenlerin alacağı cüzi bir miktar ücret kimseyi rahatsız etmez.

Burada kaliteyi yükseltecek olan esas mesele başarının ödüllendirilmesidir. Bunun içinde şöyle bir yöntem uygulanabilir:

Bu sınav zorunlu olmamakla beraber tüm öğretmenlere yabancı dil sınavına girme hakkı gibi kendini geliştirme sınavı hakkı tanınır. Bu sınav şu şekilde yapılır:

Öğretmenler branşlarına göre a- meslek bilgisi, b- pedagojik formasyon, c - genel kültür olmak üzere üç bölümden oluşan sınava tabii tutulurlar. Tarihçiyi matematikçiden, matematikçiyi edebiyattan, din kültürünü fizik kimyadan sınava tabii tutarsanız sonuç herkes açısından yıkıcı olur. Sınav sonucu öğretmenler dört kategoriye ayrılır. 100 üzerinden 70 den aşağı puan alanların statüleri değişmez, bordrolarında ki maaşlarını alırlar.

70–80 arası puan alanlar C grubu öğretmen olurlar. Örneğin maaşlarına 150 ytl fark yapılır. 80–90 arası puan alanlar B grubu öğretmen olurlar. Maaşlarına 300 ytl fark yapılır.
90–100 arası puan alanlar A grubu öğretmen olurlar. Maaşlarına 500 ytl fark yapılır. Bu sınava girme hakkı ayrım yapılmaksızın öğretmenlerin hepsine tanınır.

Tabi ki bu fark bütçe imkânları ile ilgilidir. Azaltılabilir ve çoğaltılabilir. Ama siz kalkıp da
30–40 ytl fark yaparsanız kimse bu sınava girmez.

Bu sınav 2–3 sene de bir yapılır. İlk sınavda bu derecelerden birini elde eden ikinci sınava girmezse fark kaldırılır. Yani nasıl olsa B ya da A grubu oldum düşüncesi ile kendini yenilemekten vazgeçmesin. İlk sınavda başarılı olamayanlar da ileriki sınava daha iyi hazırlanıp kendilerini daha iyi yenilesinler.

Zorunlu olmamasına rağmen bütün öğretmenler bu farklardan yararlanmak için sınava hazırlanıp girecektir. Böylece öğretmenler okul dışındaki boş vakitlerini kitap okumakla, ders çalışmakla kendilerini yenilemekle geçireceklerdir. Bu durum eğitim ve öğretime büyük bir ivme kazandıracaktır.

Öğretmenlerin seviyesinin yükselmesi öğrenciye yansıyacak, eğitim-öğretim; düşünen, okuyan, gelişen, sorgulayan ve yarışan bir seviyeye gelecek ve muasır medeniyetin de üstüne çıkacaktır.

Uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik ile ilgili önerilerim de şunlardır:

Bu sınavların haricinde A, B, C grubuna dâhil olan her öğretmen isterse uzman öğretmenlik sınavına girebilir. Bu sınavda kota olmamalı. Takdir, teşekkür, maaşla ödüllendirilmeler, alınan belgeler, yüksek lisans ve doktora tezleri değerlendirmeye tabii tutulmamalı. İlgili olan herkes bilir ki takdir, teşekkür vb. hususlar eş, dost, hatır, gönül ve de idareye yakın olma meselesidir. Hak edenden çok göze girene verilir. Elbette ki bazen hak edenlere de verilir. İstisnalar her zaman tenzih edilir.

Uzman olmak isteyen öğretmenler bu sınava girer 100 üzerinden 80 ve yukarı puan alırlarsa uzmanlık rütbesi alırlar. Ayrıca uzmanlık içinde ilave makul bir ücret almalıdırlar. Bu sınavda 2–3 senede bir tekrarlanmalıdır.

Başöğretmenlik sınavına uzmanlık sınavını kazanmış bu görevde 2–3 yıl kalanlar girerler. 100 üzerinden 85 ve yukarı puan alanlar bu haktan yararlandırılırlar. Bunun da tatmin edici ilave bir ücreti olmalıdır.

İşte o zaman eğitim-öğretim şahlanır her şeye kalite ve rekabet gelir, her meslek ve her branş bundan nasibini alır. Öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz ve ülkemiz her şeyin en iyisine lâyıktır.

Devamını Oku...

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Din İstismarı

Din insanın yaratılmasından bu yana gerek bireysel gerekse sosyal hayat için önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu etkiyi görebilen bazıları tarafından da amacına uygun olmayan yol ve şekillerde istismar edilebilmiştir.

Bahsettiğimiz istismara vesile olan iki temel sebep vardır: Bilgisizlik ve eksik uygulama.

Din alanında söz konusu olan bilgisizlik insanların din adına dinle alakası olmayan, hatta çoğu zaman dinin öğretileriyle taban tabana zıt inanç ve uygulamalar geliştirmelerine, bunlara bağlanmalarına yol açabilmektedir.

Yine bilgisizlik, din adına konuşan birçok insanın doğru mu yanlış mı söylediğinin anlaşılmasına imkan vermediği için, görüntü dışında dindar profiline uymayan birçok insanın bu niteliği taşıdıkları varsayılarak doğru örnek olarak takip edilmelerine yol açmaktadır.

Diğer taraftan bu örnekler vasıtasıyla dine karşı tavır geliştirilmesi ve bu karşı tavrın vesile olacağı imkanlardan da birilerinin kendi lehlerine çıkar sağlamaları söz konusu olmaktadır. Hatta kimi zaman söz konusu çıkarın kaybedilmemesi için karşı duruşta sertleşme de görülmektedir. Bunun neticesinde kutuplaşma ve çatışma kaçınılmaz olmaktadır.

Bir diğer istismar sebebi olan eksik uygulama ise inandığını hayata geçirmede görülen eksikliğin, doğruyu başkalarına aktarırken inandırıcılığa mani olması sebebiyle yine doğrunun başkaları tarafından istismarına sebep olan bir husustur.

İnandığını yaşamada eksik olan insanın başkalarını aydınlatma anlamında söyledikleri, doğru olsa dahi, inandırıcı ve etkili olamadığı gibi, düşünce ve davranış bütünlüğü gösterememekten kaynaklanan bir güvensizlik ile gayretten düşmesi de söz konusu olabilmektedir.

Tüm bu tablonun neticesinde asıl mağdur olanlar samimi bir şekilde dini hayatı yaşamaya çalışanlardır. Zira bu süreç içerisinde değer verdikleri, kutsal saydıkları pek çok şeyin istismarı ile rencide olmaktadırlar. Bunun neticesinde tek taraflı, bilgisizlikten kaynaklanan ön yargıların hedefi de olabilmektedirler ki bu ön yargılar yukarıda ifade ettiğim üzere sosyal çatışmanın başlıca etkenlerindendir.

Bahsi geçen süreç içerisinde ortaya çıkan vahim bir durum daha vardır ki o da değerlerin yozlaştırılmasıdır. Din bir toplumun kültür yapısı içerisinde yer alan değerler sistemini oluşturan temel unsurdur. Dini algılarda meydana gelecek olan bozulma ve yanlışlıklar doğal olarak değerler sistemini de etkilemektedir.

İşte temas ettiğimiz süreç içerisinde istismardan kaynaklanan algı bozuklukları, değerlerin içinin boşaltılmasına yol açmakta (tabii tek sebep değildir), “görecelilik” toplumsal ahlaka hakim olmaktadır. Bunun neticesi ise herkesin kendi doğrusunun ortaya çıkmasıdır ki bugün yaşadığımız üzere sosyal bağı kuvvetlendiren değerler böyle bir ortamda işlevsel olamamaktadırlar.

Dolayısıyla dinin üzerinden yapılacak her türlü istismarın önüne geçmek, toplumsal bağımızın kuvvetlenmesine ve bu konuda kültürümüzde önemli yeri olan değerlerin yaşamasına ve yaşatılmasına vesile olmak için öncelikle doğru bilgi edinmek, daha sonra bunları bizzat yaşamak şarttır. Aksi halde başkalarından öğrendiğimiz kadar ve onların “insafları” kadar var olmaya devam etmek kaçınılmazdır ki neticesinde nasıl bir ahlaki buhrana gidildiğini hep beraber tecrübe ediyoruz…

Devamını Oku...

41 Katlı Otel

Şehrin doğu kesimi olan eski Perşembe pazarı alanı bitişiğinde bulunan yine eski Karayolları arazisine yapılacak çok katlı otel inşaatı dolayısı ile kamu oyunda koro halinde tepkiler başladı. Tıpkı bir zamanlar “köprüyü sattırmayız” dendiği gibi. Kimse burada yapılacak çok katlı yapının teknik olarak nasıl yapılacağını araştırmıyor. Yerin altına inildikçe karşılaşılacak sorunların nasıl aşılacağını sorgulamak yerine sadece hep bir ağızdan belli çevreler şehre yoğunluk katacağından bahsediyor. Tıpkı bir zamanlar “boğaza köprü yerine yapılacağına zap suyuna köprü yapılsın” dendiği gibi.

Real alışveriş merkezi yapılırken şehre yoğunluk katmıyor mu idi? Carefour alışveriş merkezi yapılırken şehre yoğunluk katmıyor mu idi? Outlet Center yapılırken neredeydiniz? İnterteks çalışsaydı şehre yoğunluk katmayacak mı idi? Grant Yükseliş 0tel’in yeri yapı yapmaya çok mu uygundu? Aynı beyler buralar yapılırken neden suspus oldular?

Ben bahse konu bu yapıların yapılmış olmasına karşı değilim. Bunlar şehrin zenginlikleridir.

Kocaeli yıllarca İstanbul’un baskısı altında gelişememiştir. Aynı zamanda o yıllarda şehrin üzerinde söz sahibi olan bazı hakim kişilerin tutucu tavrı şehri kısır bırakmıştır.

Sayın Sefa Sirmen, Başkanlığı döneminde bir atılım gerçekleştirmiştir. Şehrin önünü açmıştır.

Şehre bir zenginlik kazandırmıştır. Bunu kimse inkar edemez.

Tabii ki her yeni Başkan kendi döneminde kendince hizmet etmenin yolunu ve metodunu kendisi tespit eder. Bu dönemde de Sayın İbrahim Karaosmanoğlu şehre hizmet etmeye çalışmaktadır. Sadece siyasi mülahazalarla eleştiri yapmak doğru değildir.

Şehrin bu bölgesi modern gelişime müsaittir. Şehrin içinin yoğunluğunun doğuya kaydırılmasını daha önceleri söylemiyor mu idik. Bu yönetim döneminde yapıldığı için mi kötü oldu? Önceleri çiçekler eleştirildi. “Paralar yeşillikçilere akıtıldı” dendi. Şehir güzelleşince kötümü oldu. Aynı çevreler “şehirde İbrahim Karaosmanoğlu’nun bir eseri yok” diyorlardı. Eser yapılmaya çalışılınca da ver yansın eleştiriliyor. Bu nasıl mantık?

Bu bölgede geniş bir meydan, geniş bir yer altı otopark alanı, şehrin yoğunluğunu doğuya çekecek bir iş merkezi doğru bir yatırımdır.

Burada önemli olan, yapılacak çok katlı yapının yapılacağı zemin dolayısı ile çok derine inilmesi gerektiğinden hafriyat esnasında ortaya çıkacak zorluklardır.

Bu bölgede zemin alüvyon dolgudur. Yer altı su seviyesi D100 Karayolunun doldurularak yükseltilmesi dolayısı ile eski ye göre bir miktar daha yükselmiştir. Satıh sularının deniz deşarjı yolları bu dolgular esnasında kısıtlanmıştır. Yapıların yer altındaki kısımlarını inşa ederken yer altı suyunu kontrol altında tutmak son derece zorlaşacaktır. Yaklaşık 30 metre derinde metrekarede ancak bir ton  yük taşıyabilecek bir zemin vardır. Yüksek yapının bu bölgede sağlıklı olabilmesi için Alüvyon zeminin çıkarılması gerekir. Otuz metre derindeki zemininin içine çakılacak kazıklar ancak o zaman etkili olabilir. Fuar alanında yapılan yapıların altına çakılan kazıkların yapımı esnasında yaşanan komik görüntüleri gördükçe burada da bu görüntülerin yaşanmamasını dilerim.

Bence söylenmesi gerekenler, tartışılması gerekenler bunlardır. Buradaki şehrin pis su tahliye kanallarının nasıl aktarılacağı konuşulmalıdır. Bu vesile ile artacak alt yapı ihtiyacının yeniden gözden geçirilmesi gereği konuşulmalıdır.

Çok eski bir proje olan alt yapı projesinin tasarımının ardından  uzun yıllar geçtikten sonra yapımı ve çalışmasının gerçekleştirilebilmesi dolayısı ile, bu projenin yeterliliğinin yeniden sorgulanması gerektiği konuşulmalıdır.

İçinde teknik adamlarında bulunduğu örgütlerin sadece “İstemezük” tarzında eleştirileri samimi olmamaktadır.
Bu arada şunu da eklemek istiyorum. Bu bölgede imar durumu genelde üç kat. Bazı parsellerde dört kat. Belediye İhale edince kırk kat ta, vatandaşa niye dört kat? Yoksa vatandaşın bulacağı mimar ve mühendisler beceriksiz mi?

Bence bu kat sınırlaması yeniden gözden geçirilmelidir.

Yönetmelikler yenilenmiştir. Bilgisayar teknolojisi ve hesap metodları gelişmiştir. Yapı Denetim müesseseleri vardır. İnşaat yöntemleri kaliteli ve çok katlı inşaat yapmaya elverişlidir.. Artık kaliteli inşaatları vatandaşta yaptırabilmektedir.

Vatandaşın da belki kırk katlı değil ama üç kattan çok fazlasına hakkı vardır.

Bu vesile ile kat sınırlamasının Kocaeli genelinde yeniden ele alınmasında fayda vardır diyorum. Önemli olan alt yapıdır. Alt yapı yeterli ise üst yapı Mühendislik işidir.

Şehir planlamacılarına düşen Şehrin silueti ile alt ve üst yapılarının yeterliliğidir.

Zemin mühendislerine düşende Zeminin sıhhatli okunabilmesidir.

Kat yüksekliğine karar vermek değil.

Bırakalım kaç kat yapabileceklerine İnşaat Mühendisleri karar versin.

Devamını Oku...

11 Mayıs 2008 Pazar

Burnuma Cennet Kokuları Geliyor

“Yok elimde bir demet menekşe
Yok elimde sevdiğin gül şekeri
Yok işte sana bir şey
Bilmem ki ne demeli
Bir tek ağır yaralı özlemim
Ve bir tek gözlerine sürdüğün gözlerim
Anne benim, aç kapıyı
Yavrucuğun, küçük tavşanın, körolmayasıcağın
Ölmeyesin, bitmeyesin
Yürek yarısı gitmeyesin dediğin
Anne benim, aç kapıyı
İşte geldim
İşte bu sana ilk gelişim”

(İbrahim Sadri)

Mayıs`ın ikinci pazarı.. Bâtıl yani Batılı.. Lakin bidat-ı hasene.. Neticede Batı`da annelik, belgesellerindeki hayvanlar arası şefkatten ibarettir. Neticede anacı bir toplumuz biz. Dünyanın anası bellenirken hiç olmazsa birgün kendi anamızı hatırlayabiliyoruz çok şükür. Ve halen annemize sövgü vuruşma sebebidir.

Ne yiğit ne fedakâr analar diyarıdır şu bizim Anadolu. Fatherland değil yani Anavatan. Zira inşirah kervanıdır analar. Dualarla yıkarlar, yunarlar feleğin kirli esvaplarını. Paratonerdir avuçları ve avuçlarındaki nasırdır duygu uçları.

Senin annen bir melekti yavrum.’ Biliyorum; kanatsız.. Ve biliyorum ki rahmet kuşu. Yer çökmüyorsa, gök kopmuyorsa, günahlar tüy dökmüyorsa; bu huzur, bu sekinet, bu itminan gitmiyorsa; felaketler defterde birikmiyorsa ve yaşıyorsak hayatı kundağa sarılmış gibi, ana kucağının sıcağında ve taşıyabiliyorsak sevgiyi kuşaktan kuşağa; anaların merhametinin yüzü suyu hürmetinedir.

“Diline genç anılarından bir türkü seç
Beş yıl büyüdüğüm okulun önünden geç
Yürü sokakta çocukların düşü aksın
Yürü ki saksıda çiçekler sana baksın
Islanırsa anıların güneşte kurut
Senin günün bugün unutma beni unut
Annem yıldız kayıyor içinden dilek tut”
(Nevzat Çelik)

Gün ve hediye işleri iyi, güzelde ya Irak’taki analar? Acıyı yokluğa katık ederek yaşamın bir kenarına tutunmaya çalışanlar.. Kana ve ölüme uykusuzluktan daha çok alışanlar.. Annesinin cesedini bile görmekten bile nasipsiz milyonlarca yavru. Ve kendi çocuklarının cenazesini kaldırma telaşından ağlamayı unutmuş yüzbinlerce ana.

Bu dünya öbüründen çok farklı bir dünya. İnsanın pergelleri kendisinden başka bir kimseye kolay kolay açılmıyor. Bari annesinin siluetinde kendisini hatırlasa. Doğurandan, doyurandan Yaratan’a yol bulup varsa. Ne ki ‘Bunca varlık içinde bitmez gönül darlığı’.

Anneler; gününüz kutlu, gönlünüz umutlu olsun. Acılar size ırak olsun ama Irak’ın acıları da böyle bir gün son bulsun.

“Anne benim, aç kapıyı
İşte geldim,
İşte bu sana son gelişim”

Devamını Oku...

İhanet

- Üstadım, veciz sözler söylemek için mutlaka o olayı yaşamak mı gerekiyor, diye düşünüyorum bazen. Abdülhak Şinasi Hisar, “Nerede sadakat beklersek orada ihanete uğrarız.” demiş.

- Kertenkele, yaşanan her olay kişiyi mutlaka davranış ve düşünce olarak kemale erdirir. Yaşadıklarımız, bizim için meyveyi olgunlaştıran güneş gibidir. Söylenen pek çok söz vardır ki, bizi pek etkilemez veya dikkatimizi çekmez. Durup dururken bu söz niye gündemine girdi?

- Geçen gün, “Ah, büyük Sezar! Seni şimdi daha iyi anlıyorum.” demiştiniz. İrkildim; ama niçin böyle hayıflandığınızın nedenini soramadım.

- Kertenkele, “Bitbidikya” isimli ülkeyi duymuşsundur. Bu ülkenin ilk ismi, Laniftimziya’ymış. Güzel sesli bülbül, orayı kendine mekân edinmek, oraya güzel eserler bırakmak amacıyla göç etmiş. Oranın yabancısı olduğu için bir kuşu kendine yoldaş edinmiş. Önce yuva yapmış kendine. İnsanları eğitmeye, onları eğlendirmeye, güzel nağmeleriyle hayranlıklar kazanmaya başlamış. Yoldaş kuş, bülbülün her girişimini “bitbidik, bitbidik!” diyerek kesiyormuş. Bu eylem, zamanla daha da artmış. Bülbül önceleri, “Önemli değil, önemli olan, burada yaptığımız iş.” dermiş. Zavallı bülbül, bütün kuşları kendisi gibi sanırmış, bir şey söyleyerek kalbini kırmaktan korkarmış yoldaş kuşun. Bülbülün güzel sesiyle ünlenen bitbidik kuşu, önceleri kraldan fazla kralcı gibi davranmaya, bir süre sonra onu tenkit etmeye ve onun arkasından konuşmaya başlamış. Sadakatinden emin olduğu bitbitik kuşunun bu hareketlerine önce anlam verememiş bülbül. Anlamış; ama geç kalmış. Meğer bitbitik kuşu, bülbüllüğe özeniyormuş, “Benim ondan ne eksiğim var? O, benim sayemde ötebiliyor, ben de biraz ötebilsem, bütün meydan bana kalır, herkes beni dinler.” diyormuş çevresindeki diğer kuşlara. İhanete uğradığını fark eden bülbül, büyük bir bezginlikle Laniftimziya’yı terk etmiş, bu ülkede yaşayanlar bir süre bitbidik kuşunu dinlemişler, sonra “bitbidik, bitbidik…” demeye başlamışlar. Bundan dolayı bu ülkeye “Bitbidikya” denmiş. En sadık uşağının ihanetini gören Sezarı’ın “Sen de mi Brütüs?” sözünün, insanlar arasında darbımesel olması gibi, bülbül lisanında da “bitbidik”, bizdeki ihanet sözcüğünün karşılığı olmuş.

- Üstadım, yine bir sohbetimizde anlatmıştınız. Ünlü felsefeci Seneca, Roma imparatoru Neron’u eğitir. Neron, bir zan üzerine hocası Seneca’ya kendi kendisini öldürmesi emrini verir. Buna uyan Seneca, damarlarını keser, kanına baka baka ölür. Neron, tarihe sadece Roma’yı yakmakla değil, kendisini yetiştiren hocasını kendisine öldürtmekle de geçer.

- Doğru hatırlıyorsun Kertenkele. Bu yönüyle Neron’un, kanlar içinde yatan Sezar’a son hançeri saplayan Brütüs’ten farkı yoktur. İkisi de ihanetin insanlık tarihindeki sembolleridir.

- Üstadım, siz bir tarihte de “Devrimler, önce kendi çocuklarını yer.” demiştiniz.

- Bu sözün, ihanetle şimdi ne ilgisi var?

- İhanet eden de bir gün ihanete uğrar, demek istiyorum.

- Kertenkele, tebrikler!.. İnsanın yaptığı iyilik de kötülük de karşılıksız kalmaz. Ancak akıllı insan, bunu gözler. Gözlem yeteneği olan kişi, bir gün kötülükle karşılaşacağı endişesinden ya da inancından dolayı kötülük yapmaktan kaçınır. İhanet, kişinin karşılaşacağı son kötülük noktasıdır. İhanetin temelinde, ahde vefasızlık, iyilikbilmezlik, kötü niyetlilik, sinsilik, megalomanlık gibi sefih duygular vardır. Yaptığı ihanetle yücelmiş, iyiliğe model olmuş bir insan ben hatırlamıyorum. Fakat yaptığı hainlikle kötülüğe örnek olmuş pek çok insanı sen de biliyorsun. İhanet, yalnız kendisine ihanet edileni yüceltir. Her yönüyle verici olan insanlar, karşılaşacağı nankörlüğe, uğrayacağı ihanete hazır olmalıdırlar.

- Üstadım, kendimi tenzih ederim; ama siz hazır mısınız?

- Kendini niçin tenzih ediyorsun ki? Hayat, çok bilinmeyenli denklemdir, pek çok değişkene sahiptir. Kabullenemeyeceğin ihanetlerle karşılaşabilirsin. Dilerim, temiz duyguların, kirlenmez. Ben bile kendimden emin değilim.

- Üstadım, izninizle, kendimle birlikte sizi de tenzih ederim. Bülbüller, bitbidiklerin olmadığı yerde ebediyen şakıyacaklardır.

- İnancınız, hayatınızın direği olsun Kertenkele!

Devamını Oku...

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Pertev Paşa Külliyesi’ndeki Mezar Taşları

Pertev Mehmet Paşa Kimdir?

Aslen Hersekli olan Pertev Mehmet Paşa, Defterdar İskender Çelebi’nin kölelerindendir. İskender Çelebi’nin öldürülmesinden sonra saraya alınmış, ilk önce kapıcıbaşı daha sonra ise Yeniçeri ağası olmuştur. Yeniçeri ağasıyken yükselerek 1554’te Rumeli Beylerbeyi, 1557’de IV. Vezir olmuştur. 1566 yılında Zigetvar Seferi sırasında II.Vezir olan Pertev Mehmet Paşa, bir süre sonra serdarlığa atanmıştır. Denizcikle ilgisi olmadığı halde donanma serdarlığına atanan Pertev Mehmet Paşa, yenilgiyle sonuçlanan İnebahtı Deniz Savaşı’ndan sonra görevinden alınarak II. Vezirliğe atanmıştır. 1572 yılında vefat etmiştir.

Külliyenin Tarihçesi

Pertev Mehmet Paşa Külliyesi, İzmit’te yapılmış olan bir menzil (konaklama yeri) külliyesidir. Pertev Mehmet Paşa adına -ölümü sonrası vasiyeti gereğince- kethüdası Sinan Ağa tarafından Mimar Sinan’a 1579 yılında yaptırılmıştır. Külliye ilk yapıldığında; cami, kervansaray, sıbyan mektebi, aşevi, çeşme ve dükkânlardan oluşmaktaydı. Bu birimlerden günümüze sadece; cami, şadırvan, sıbyan mektebi, hamam (harabe vaziyette) ve çeşme ulaşabilmiştir.

Pertev Mehmet Paşa Külliye’sini oluşturan yapıların, çeşitli tarihlerde (1719, 1764, 1858, 1952-1961 arası, 1999 sonrası) onarım gördüğü vesikalardan anlaşılmaktadır. Özellikle 1719 tarihinde yaşanan deprem felaketinde hasar gören cami, imaret, hamam ve hanın onarımı için İstanbul’dan ustalar gönderilmiştir.

Külliyedeki Mezar Taşları

Pertev Mehmet Paşa Külliyesi içerisinde (doğu kenarında, avlu içerisinde) bazı mezar taşları bulunmaktadır. Buradaki mezar taşları, külliyenin eski haziresinden (cami yanındaki küçük mezar) günümüze ulaşmayı başarmıştır…

Bu mezar taşları kimlere ait diye merak edip biraz araştırdığımızda ilginç sonuçlar çıktı karşımıza. Araştırmamız sonucu elde ettiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istiyoruz…

İbrahım Ağa’ya Ait Mezar

İbrâhîm Ağa
Rûhu içün
Fâtiha okuya
Allah rahmet
îde âna
Şevvâlu’l-mukerrem
sene
1062

İbrahim Ağa’nın ruhu için fâtiha okuyana da Allah rahmet etsin!
10/1652

Kölezâde Mahzenci Hacı Osman Ağa’ya Ait Mezar

 

Huve’l-Bâkî
El çeküp bi’l-cümle itdim bekâya rihletî
Terk idüb gerûye mâl-i mülkû devletî
Kim gelüp kabrim ziyâret iden ihvânımız
Okusunlar rûhum içün “Kul huvallâh” âyetî
Merhûm ve mağfûr Kölezâde
Mahzenci el-Hâc Osmân Ağa’nın
Rûhuna rızâen lillâhi fâtiha
Fî sene 1277

Bâkî olan yalnız O’dur!
Her şeyden el çekip ebediliğe yolculuk edeyim
Bırakayım geriye malı, mülkü ve devleti
Ki, kabrime gelip ziyaret eden kardeşlerimiz
Okusunlar ruhum için “Kul huvellâh” âyetini
Rahmet ve mağfirete kavuşmuş olan Kölezâde
Mahzenci Hacı Osman Ağa’nın ruhuna Allah rızası için fâtiha!
1860

İzmit Vâlisi Mehmet Vahît Paşa’ya Ait Mezar Taşı

Lâ ilâhe illallâh
Muhammedun Rasûlullâh
Merhûm Râğıb Efendi
Zâde mîr-i mîrân-i kirâm’dan
İzmîd mutasarrıfı
Muhammed Vahîd Paşa
Rûhiyçün fâtiha
Fî 21 muharrem sene 1275

Allâh’tan başka ilâh yoktur
Hz. Muhammed (s.) ise Allâh’ın elçisidir
Rahmetli Râgıp Efendi’nin oğlu
Değerli emirlerin emîri İzmit vâlisi
Mehmet Vahît Paşa’nın ruhuna fâtiha
21/01/1275
31/08/1858

Pertev Paşa’nın Oğlu Seyyit Hacı Ahmet Ağa’ya Ait Mezar

Kad intekale el-merhûm
İlâ rahmeti Rabbihî el-Gafûr
Pertev Paşa evlad
larından Mütevellî es-Seyyid
el-Hâc Ahmed Ağa
...

Çok mağfiret edici olan Rabbisinin rahmetine muhtaç olan rahmetli Pertev Paşa’nın çocuklarından Vakıf Mütevellisi Seyyit, Hacı Ahmet Ağa vefat etmiştir
...

Pertev Mehmet Paşa Külliyesi içerinde metfun bulunan, adı bilinen veya bilinmeyen bütün vefat etmişlere Yüce yaratıcıdan rahmet ve mağfiret dileklerimizi sunuyoruz…

Devamını Oku...

8 Mayıs 2008 Perşembe

II. Türk Dünyası Sosyologları Kurultayı

Türk Dünyası sosyologlarını bir araya getiren çalışmaların ilki 25-26 Aralık 2003 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde (Merkez Bina) yapılmıştı. Bu toplantı Azerbaycan, Kazakistan ve bizim sosyologlarımızı bir araya getirmişti. Toplantıya Aydınlar Ocağı Genel Merkezi de destek vermişti. Bu toplantının tebliğleri İ.Ü İktisat Fakültesi Sosyoloji Konferansları’nın 29. sayısında yayımlanmıştır.

I. Kurultay Kocaeli Belediyesi’nin destekleriyle Kocaeli’nde 25-27 Kasım 2005 tarihlerinde yapılmıştı. Genelde küreselleşme ve sorunları ele alan bu Kurultay oldukça yoğun bir iştirakle gerçekleştirilmiş; Türk Cumhuriyetleri’nden ve Özerk Türk Bölgeleri’nden birçok sosyolog ve sosyal bilimci toplantıya katılmıştı. Kocaeli Aydınlar Ocağımızın misafir delegelere gösterdiği yakın ilgi ve ikram unutulamaz.

I. Kurultayda alınan karar gereği II. Kurultay Kazakistan’ın Alma Atı şehrinde 23-27 Nisan 2008 tarihlerinde düzenlenmiş ve gönderilen tebliğler kitap halinde yayımlanmıştır. Yine alınan karar gereği İstanbul’da “Türk Dünyası Sosyologları Birliği Derneği” kurulmuştur. Alma Atı’daki Kurultaya ilgi ve destek memnuniyet vericiydi. “Sivil Toplum ve Sosyal Gelişme” konusunun ele alındığı toplantıya beş ülke (Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan) ile Başkurdistan ve Kazan heyetleri katıldı. Sosyologlar Birliği Başkanı olan Kazakistan Dış İşleri Bakanı Sayın Marat Tacin, Alma Atı Valisi Yesimov, Alma Atı Vali Yardımcısı ve Kazakistan Sosyologları II. Başkanı Seydumanov, Felsefe ve Siyasi Bilimler Bölümü Dekanı Prof. Dr. Zarema Shaukenova, Al Farabi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mansiya Sadyrova, Genel Psikoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zaure Zharazarova, Kazak Devlet Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kanapia Gabdullina ve Sosyolog Prof. Dr. Kenes Biyekenov dikkat çeken isimlerdi.

Türkiye’den benimle beraber Türk Dünyası Sosyologları Birliği Derneği’nin Başkanı ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkut Tuna, Prof. Dr. Musa Taşdelen, Prof. Dr. Salih Aynural, Prof. Dr. Zeynep Karahan Uslu, Doç Dr. Hayati Tüfekçioğlu, TİKA temsilcisi Eyüp Zengin ve diğer bazı iştirakçiler Kurultayda yer aldı. Kurultaya Milletlerarası Sosyoloji Derneği’nin II. Başkanı, iki Rus ve bir de İngiliz sosyolog ve Dr. Kayyum Kesici tebliğle katıldılar.

Türkiye’den giden heyetimiz Dış İşleri Bakanı Sayın Marat Tacin’i ziyaret etti. Astana’da da Cumhurbaşkanlığı I. Yardımcısı Sayın Toyjanov Eralı Lukpanoğlu heyetimizi kabul etti.

Bu kurultayların amacı sadece meslektaşlar arasında yakın ilişkiler kurmanın yanında; halkların birbirini tanımasına katkı yapmaktır. Türk Cumhuriyetleri halkları Türkiye’yi yeterince tanımamaktadır. Ortak alfabe konusundaki gelişmeler yeterli değildir. Türkiye’nin Avrasya politikası sözde bazı dost ve müttefikleriyle örtüşmemektedir. Hatta Türkiye’nin çıkarlarıyla çelişmektedir.

Uzun bir süre, daha demokrasiye uygun bir ekonomik kurumlaşmayı sağlayamayan, müteşebbisi yetersiz, piyasa ekonomisi şartları taşımayan bu ülkelere serbest piyasa ekonomisi tavsiye ettik. Adeta daha çorba içmeden tatlı yemeye yönlendirdik. Aslında, Batı’nın taşeronluğunu yaptık. Bazılarımız her şeyi ekonomik çıkara göre hesap etti ve yanlış anlaşıldık. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gücünün sınırlı olduğu anlaşılınca, işler değişti. Bağımsızlaşan devletler, Batı ile ilişkilerini doğrudan kurmaya çalıştılar. Türkiye’yi bölgesel bir aktör olarak gören ülkeler, Türkiye’den Rusya ile olan ilişkilerini dengelemede faydalandılar. Bazen de Türkiye’nin kendi çıkarlarını koruyamadığını fark ettirdik. Türk Dünyasında yatırım yapan, iş kuran, ancak fikren hazır olmayan bazı işverenlerimiz ve gelir seviyesi birden artıp şaşıran bazı işçilerimiz, bu ülkelerde Türkiye’nin resmi temsilcileri zannedildi. Gereksiz ve üzücü bazı olaylar gündeme geldi.

Hâlâ yanlış bilgiler ders kitaplarında mevcuttur. Soğuk Harp dönemi aşılmasına rağmen; bunların izleri silinememiştir. Sosyologlar olarak yayın ve bilgi akışını sürdürmeliyiz. Disiplinlerarası ilişkilerin arttığı günümüzde Sosyoloji bilimi ayrı bir önem kazanıyor. Her bilim dalı Sosyolojiye yaklaşıyor. Sosyal yapı, doku tanınmadan bir şey yapılamıyor. Türk Dünyası, araştırma yapacaklar için adeta bir laboratuardır. Ortak projeler geliştirilebilir. Nitekim, dört ayda bir bir süreli yayının çıkarılması, Türk Dünyası Sosyologlarının hayat ve eserlerini kapsayan geniş bir eserin hazırlanması kabul edildi.

Kazakistan son yıllarda büyük bir gelişme gösteriyor. Prof. Dr. Korkut Tuna’nın da dediği gibi; son on senede Kazakistan’daki bu gelişme çok açık görülüyor. Trafik de İstanbul’u aratmıyor. Trafiği işletecek alt geçitlere ihtiyaç büyük… Dikkat çeken bir nokta da mimari projelerde Kazak Türkünün izni olmadan özellikle kamu inşaatlarına ruhsat verilmemesidir. Yeni başkent Astana yepyeni bir şehir olarak doğuyor. Eski kısmı bir tarafa, yeni tarafı adeta maket bir şehir görünümünde…

Her taraf şantiye ve inşaatlarla dolu… Çevre düzenlemesi de dikkatle yapılmış ve çok emek verilmiş. Dikilen ağaçlar büyüdükçe çevre daha da güzelleşecek. Astana çok farklı ama, Alma Atı’ya göre daha sakin bir şehir… Her tarafta Türk şirketleri dikkat çekiyor. Bazıları nedense İngilizce firma ismine merak sarmış.

Türk Devletleri dillerini ülkelerinde ilim dili yapma yolunda mesafe alıyorlar. Kazakistan’da Kazak Türkçesi’nin Rusça’nın önüne geçtiği görülüyor. Kazakistan’da Rus nüfusta da azalma dikkat çekiyor. Geleneği olan Al-Farabi Üniversitesi’nde İktisat Sosyolojisi Bölümü’nün açılması da olumlu bir gelişmedir. Türk Cumhuriyetleri ekonomik kaynaklarına sahip çıktıkları ve bu kaynakları kendileri işleyerek Dünya piyasalarına sundukları oranda sürdürülebilir bir kalkınmaya varabilirler. Aksi halde sadece tüketici kalırlar. Bu ülkeler de bizim gibi borçlandırılmaya özendiriliyorlar. Aslında, küreselleşme süreci önce devletlerin daha sonra halkın tüketim kredileriyle borçlandırılarak tesirsiz kılınmasını ve uyuşturulmasını sağlıyor. Küresel çıkarları ençoklaştırabilmek bundan geçiyor.

Maalesef uzun bir dönem Türk Dünyası ile ilgilendiğimizde, Turancılık, aşırı milliyetçilik ve şovenizmle suçlanırdık. Şimdi gerçekler ortaya çıktı. Ayaklar yere değdi. Ama yine de bazı sıkıntılar var. Canlı yayınla verilmesi gereken bu toplantıdan TRT’nin birçok kanalında bahsedilmedi. Bu da üzücü ve düşündürücüdür. TRT’nin siyasileştirilmesi, talimatla program yapılır hale gelmesi, belirli çevrelere mensup olanların konuşmacı olarak ısmarlama davet edilmeleri, kuruma kan kaybettireceği gibi; ülke yararına yapılan faaliyetlerin kamuoyuna aktarılmasını da engelleyecektir. Bu Kurultay, bunun dikkat çeken bir örneğidir.

Devamını Oku...

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Güzel Sözler Duymak Hoşuma Gidiyor

12.30 gibi TBMM'ye vardığımızda, TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Cemal Öztaş Bey bizleri karşıladı ve Meclis Lokantası’nda öğle yemeği ikram etti. Böylece vekillerimizin iyi beslenip beslenemediklerini de bu arada kontrol etmiş olduk. 

13.30 da TBMM Başkanımız Köksal Toptan Bey'in misafiriydik. TBMM Başkanımız, sivil toplum kuruluşlarının ülkemizde çok önemli yeri olduğunu,  Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 24 yıldır başarıyla faaliyetlerine devam ettiğini ve Ocağımızın çok kaliteli insanlardan oluştuğunu, bu ekibin her işin üstesinden kolaylıkla gelebileceğinden bahsetti. Hatta tertipleyeceğimiz bir konferansa da seve seve katılabileceğini ifade etti. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın her zaman yaptığı faaliyetlerle öncü olduğunu ve bundan sonraki dönemde de üzerindeki sorumluluğun daha fazla olması gerektiğini belirtti. Meclis Başkanımız bu sorumluluğu üzerimize verirken yapacağımız faaliyetlerle ilgili, Ocağımızın kendilerinden bir talebi olması halinde katkı vermeye hazır olduklarını da söyledi.  TBMM Başkanımızın Ocağımızla ilgili düşüncelerinden çok mutlu oldum.

TBMM Başkanı’nı ziyaretten sonra, Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Cemal Öztaş Bey'in odasında kahvemizi içtik. Cemal Bey, kendini iyi yetiştirmiş, konusuna hakim bir bürokrat. Ev sahipliğinde de notu 10 üzerinden 10’du.

Meclise gidilir de milletvekili kulisine inilmez mi? Kulise indiğimizde Kocaeli milletvekilleri Fikri Işık, Muzaffer Baştopçu ve Sibel Gönül hanımla karşılaştık. Bizleri iyi karşıladılar. Bu esnada genel kurul salonundan çıkmakta olan Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu Bey, bizleri görünce hemen aramıza katıldı. Prof. Dr. Veysel Eroğlu, orada bulunan haziruna, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın geçmişte İstanbul’da tertiplediği tüm faaliyetlere katıldığını ve bu Ocağı ilgiyle takip ettiğini söyledi.

Kulisten ayrıldıktan sonra, Meclis oturumunu idare eden İstanbul Milletvekili Dr. Meral Akşener’i izlemek üzere izleyici lobisine geçtik. Belki de ileride aramızdan milletvekili olabilecek arkadaşlarımızın Meclis genel kuruluna aşina olmalarına da vesile olduk. Ayrılırken Başkanımız Ahsen Bey'in eşyalarını koyduğu dolabın anahtarı kırılmaz mı? Aksilik herhalde. Görevlilerden anahtarların Çin malı olduğunu da öğrendik o esnada. Ama neyse ki yeminli tercüman Cemal Barış Bey'in, otel işletmeciliği dışında çilingirlik mesleğine de aşina olduğunu öğrenmiş olduk.   

Meclis’ten ayrılırken Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın Bey'le karşılaştık. Bakan Bey yıllar önce Ocağımızda vermiş olduğu konferanstan bahsetti.

Meclis’ten ayrıldıktan sonra hızla 864 rakımlı tepeye hareket ettik. Bu tepeyi görmeyi çok istiyordum. Çankaya Köşküne vardığımızda Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen Bey bizleri karşıladı. Prof. Dr. Mustafa İsen, kültür hayatımızda önemli yeri olan bir akademisyen ve aynı zamanda bizim yöremizin insanı…

Prof. Dr. Mustafa İsen, değişen dünya düzeninde sivil toplum kuruluşlarının önemli bir yeri olduğunu ifade etti. Ancak ülkemizdeki birçok sivil toplum kuruluşunun bu yeniliklere ayak uyduramadığını, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın ise bu sivil toplum kuruluşlarından farklı olarak faaliyetlerinde her zaman öncü olduğunu belirtti. Ocağımızın bundan sonraki faaliyetlerinde  kendilerinin de gereken katkıyı vermeye hazır olduklarını söyledi.

864 rakımlı tepeden İçişleri Bakanlığı’na geçtik. İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı’na atanan Ersin Yazıcı Bey'e hayırlı olsun dedik.

Son olarak da SHÇEK Genel Müdür Yardımcısı Gülser Ustaoğlu Hanım'ı makamında ziyaret ettik. Gülser Hanım, İzmit'teyken Ocağımızın faaliyetlerine katıldığını ve buradan elde ettiği deneyimlerden çok istifade ettiğini, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kendisine takdim ettiği Ebu Müslim Horasan Hazretlerii’nin sözlerinden oluşan tabloyu yanından eksik etmediğini ve bu sözleri çalışma hayatında kendisine şiar edindiğini söyledi. Ebu Müslim Horasani Hazretleri’nin hepimizin kulağına küpe olacak sözleri şöyle:

Onlar, dostlarının zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular.
Düşmanlarının zararından korunmak ve kazanmak için onları yakınlarına aldılar.
Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi uzakta tuttukları dostları da düşman     oldular.
Böylece herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.  

19.30 gibi  Polisevi’ne geçtik. Akşam yemeğine başta Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek olmak üzere birçok milletvekili, üst düzey siyasetçi ve bürokrat katıldı.

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ise; yıllardır siyasetin içinde olduğunu, birçok gönüllü kültür teşekkülünün kuruluşunda yer aldığını ve organizasyonlarına katıldığını, bugün ise ülkemizdeki gönüllü kültür teşekküllerinde yeterli dinamizm ve heyecanın kalmadığını ve bunların birer gönülsüz kültür teşekkülüne dönüştüğünü belirtti. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nı ise bu kategoriden tamamen ayrı tutmak gerektiğini, bu Ocağın 24 yıldır hiç dinamizmini kaybetmediğini, bugünün dünden, yarının bugünden daha iyi olması için gerekli faaliyetlerin içinde olduğunu söyledi. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın bu farklı özelliklerinden dolayı önümüzdeki süreçte sorumluluğunun daha fazla olacağını ve bu sorumluluğun da üstesinden geleceğinin işaretlerini bu ekipte gördüğünü ifade etti.

Kocaeli Aydınlar Ocağı heyeti adına söz alan İlim-İstişare Kurulu üyemiz Ruhittin Sönmez Ağabey ise,  biz buraya ihale takibine gelmedik. Tayin, terfi ve torpil istemeye gelmedik. Ziyaret ettiğimiz siyasetçi ve bürokratların hiç birinden şahıslarımızla ilgili hiç bir talepte bulunmadık. Sizlerden tek talebimiz var: Hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millette olduğunu göstermeniz. İşsizliği, yoksulluğu ve yolsuzluğu azaltacak, refahı, huzuru ve onurlu yaşamayı sağlayacak çalışmalar yapmanızı bekliyoruz diyerek sözlerini tamamladı.   

Başkanımızın yemeğe katılanlara teşekkür konuşması ve hediye takdiminden sonra Polis Evinden ayrıldık ve İzmit’e doğru yola koyulduk. 01 Mayıs saat 02.00 sularında Ankara seyahatimizi salimen tamamlamış olduk.

Güzel sözler duymak iyi hoş da, ya bunların sorumluluğunu taşımak…

Devamını Oku...

Ahmet’in İşi Zor

“Oğlum, yine öğretmeninin sorusuna cevap verememiş; artık, okula gitmek istemiyormuş. Öğretmene, göre çocuğun bir sorunu varmış. O, okulda hiç kimseyle diyalog kurmuyor, köşelerde yalnızlığı tercih ediyormuş. Ben de oğluma günlerdir sarılamıyor, ona sabahleyin, ‘Güle güle oğlum!’ diyemiyorum. Erken kalkıp ona kahvaltı hazırlayabilsem, onu okula uğurlayabilsem, eminin, bundan çok etkilenecek. Babası niye böyle yapıyor? Eskiden böyle değildi bu adam. Evine vaktinde gelir, benimle dertleşir, gerekmese bile günlük yaşadıklarını bana anlatırdı, ben de ona düşüncelerimi, duygularımı anlatırdım. Son günlerde, yüzü hiç gülmüyor bu adamın. Eve geç geliyor, benimle hiç konuşmuyor, evden erken ayrılıyor. Benden soğudu mu yoksa? Olamaz, böyle bir şey olsaydı, açık sözlüdür, bunu söyler, ‘Birlikte olamayacağız.’ derdi. Benimle konuşmadığı neredeyse bir ay olacak. O ‘Lanet olsun!’ sözü keşke çıkmasaydı ağzımdan.” sözleriyle kadın sabaha kadar varsayımlar geliştirdi, tezler kurdu, tahminlerde bulundu kocasının son günlerdeki durumuyla ilgili olarak. Geceleyin kaldırıp göz göze gelmek, sarılmak istiyordu kocasına; ama buna hem cesaret edemiyor hem gururu izin vermiyordu.

“Zehra, bana niçin böyle davrandı?” diye düşünüyor, eşinin davranışını özellikle “Lanet olsun!” sözünü kabullenemiyordu beyefendi. “Niçin lanet olsun? Lanet şeytana okunur. Ben lanetlik ne yaptım? Yoksa düşünmek istemediğim şeyler var da benim haberim mi yok? ‘Lanet olsun!’ ha! Kadın cinsi işte, anlatamıyorsun kendini! Kim, kime kendisini tam anlatabilmiş ki? ‘Şüphesiz, insanoğlu çok nankördür.’ sözü boş bir söz değil. İnsanoğlu, ah insanoğlu, kendisine, çevresine, Yaratan’a karşı ne kadar nankör! Yoksa ben büyük bir aymazlık içinde miyim? Ne olur, beni bana bırakma Allah’ım! Herkesin imtihanı farklı; ama bana lanet okunmasını hiç kabullenemiyorum.”

Ahmet’e arkadaşları çok şanslı bir çocuk olduğunu söylerlerdi. Ahmet, davranışlarıyla, ilişkileriyle, kıyafetiyle, başarısıyla modeldi sınıf arkadaşları için. Dört yıldır bir gün olsun derse gelmezlik etmemişti. Girdiği yarışmalarda pek çok derece elde etmişti. Ahmet’in son bir aylık haline sınıfında kimse bir anlam veremiyordu. Ahmet, zaman zaman evi terk ederek annesini ve babasına cezalandırmayı düşünüyordu. Evdeki soğuk havanın nedenini bir türlü kavrayamıyordu. Geçen akşam, babasının ‘Lanet olsun ha!’ diye sayıkladığını duymuştu. Bu sözle evdeki olumsuz hava arasında ilişki kurmaya çalışıyor; bir sonuç çıkaramıyordu.

Zehra Hanım, bugün oğlu Ahmet’le dertleşmeye karar verdi. Ona, babasının ne kadar inatçı, hoşgörüsüz biri olduğunu söyleyecekti. Kendisinin yalnız kaldığından, tek varlığının oğlu Ahmet olduğundan, bu babayla bir ömür geçmeyeceğinden söz edecekti. Sonra, “Ya Ahmet düşüncelerime katılmazsa!” diyerek duraksadı. O da erkek ne de olsa! “Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır.” sözünü hatırladı.

Zaman, iki çiftin aleyhine çalışıyordu sanki. İletişimsizlik ne kadar kötü. Murat Bey, kendisini iyice kapattı dış dünyaya karşı. Hafif bir ışık görse belki yol bulacaktı kendisine oradan. Kırık kalbi, zedelenen onuru aklına ulaşmaya engeldi. Eşinde de bir ışık yoktu henüz.

Evdeki iletişimsizlikten bunalan Ahmet son günlerde fazlaca kitap okuyordu. Öğretmeni okuduğu kitabı görmüş, “Bu kitap sana ağır gelir, okumanı tavsiye etmem.” demişti. Bu söz üzerine Ahmet, kitabı daha dikkate okumaya devam etti. Sanki canlı bir tabloydu kitapta anlatılanlar. “Gurur, şeytandandır.”, “Ağızdan çıkan söz, yaydan çıkan ok gibidir.”, “Veren el, alan elden üstündür.” “Yap bir iyilik, at denize; balık bilmezse Halik bilir.”, “Her gölge kişinin eseridir; büyük gölgeler büyük insanlara aittir.” sözleri özellikle bu aile atmosferinde onu etkilemişti.

Ahmet, akşamın olmasını beklemeye karar verdi. Konuşmaya hangisinden başlamalıydı? Annem hissi, babam mantıklı, dedi. Ahmet’in işi zordu. Evet, hayat, farkında olanlar için zor bir satranç oyunu.

Devamını Oku...

5 Mayıs 2008 Pazartesi

STK’ların Gücü ve Kocaeli Aydınlar Ocağı

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması, başlangıçta devlet erkinin yasama, yürütme, yargı organları tarafından ayrı ayrı kullanılması ve birbirini denetleme görevini de yapmasını temin etmekte idi.  Zamanla sivil topluma dayalı demokrasi anlayışı geliştikçe, önce medyanın dördüncü kuvvet olarak etkin bir unsur olarak ağırlık kazandığı görüldü.  

Özellikle 20. yy.ın son çeyreğinden itibaren, yasama, yürütme, yargı ve medyadan sonra beşinci güç olarak toplum yapısındaki STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşları) yerini aldı.

“Günümüzde Türkçe literatürde gönüllü teşekküller (GT), sivil toplum kuruluşları (STK), sivil toplum örgütleri (STÖ), vakıf, dernek, sendika, oda, kooperatif, kulüp gibi farklı isimler yanında, batı literatüründen iktibas edilen ''enciolar'' (NGO'lar/ devlet dışı örgütler = non-governmental organizations = NGOs),) tabiri de yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. STK için tarihte daha çok cemaat, cemiyet, tarikat, lonca ve vakıf kavramları kullanılmıştır.”
Türkiye'de şubeleri hariç 60 bin kadar STK bulunmaktadır. Bunların bazılarının üye sayılarıyla orantılı olmayan bir şekilde son derece etkin olduğu bilinmektedir.

Türkiye’nin önde gelen sanayicilerinin üye olduğu bir dernek olan TÜSİAD, Türk siyasetinde zaman zaman çok etkin olabilmektedir. Geçmişte, 1979’da Bülent Ecevit Hükümetinin düşmesi, Süleyman Demirel’in kurduğu azınlık hükümetine verdiği destek ve 24 Ocak Kararlarının alınmasında oynadığı rol hatırlardadır. Bugün de bu derneğin Türk siyasi hayatına etkisi devam etmektedir.

Örnek olarak vermek istediğim bir başka dernek ise Aydınlar Ocağı. Üye sayısının sınırlı olması, ekonomik güce dayanmaması, dış destek almamasına rağmen etkili olmuş derneklerden biri olan bu organizasyon, “Türk-İslam Sentezi” fikriyatı etrafında toplanmış aydınların kurduğu ve yaşattığı bir STK’dır. Aydınlar Ocağı’nın 12 Eylül 1980 sonrasında ve özellikle de Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde, birçok kanunun çıkması, TRT yönetimi (tek devlet televizyonu olduğu için önemi bugünkü ile kıyaslanamayacak kadar büyük idi), Üniversitelere çok sayıda rektör, dekan vermesi gibi çeşitli alanlarda tesiri bugün bile sık sık anılmaktadır.

Aydınlar Ocağı’nın gücü tamamen üyelerinin kalitesi, ortaya koyduğu fikriyata kuvvetle inanmaları, Türkiye’nin meselelerine fikir planında çözüm üretebilmeleri ve milliyetçi-mukaddesatçı siyasiler ve bürokratlarla kurdukları sağlam temelli ilişkilerden kaynaklamaktaydı.

Günümüzde aynı görüşleri benimseyen aydınlar, çok sayıda il ve ilçemizde Aydınlar Ocakları’nı kurdular ve yaşatıyorlar. Kocaeli Aydınlar Ocağı İstanbul ve Ankara’dan sonra faaliyete geçen üçüncü Aydınlar Ocağı ve bu yıl 24.yılını kutluyor. Kocaeli kültür, sanat ve siyaset hayatına yaptığı katkıları, Kocaeli medyasında sık sık yer alan faaliyetleri herkesçe biliniyor.

Kocaeli Aydınlar Ocağı yöneticilerinden oluşan on beş kişilik bir grup geçen hafta Ankara’daydı. TBMM Başkanı, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri, Başbakan Yardımcısı, bazı Bakanlar, Milletvekilleri ve çok sayıda bürokratla bir araya geldiler. Devletin en önemli makamlarının Kocaeli Aydınlar Ocağı mensuplarına gösterdiği, ilgiden öte sevgi ve saygı dikkat çekiciydi. Bu ilgi sadece geçmişteki müessiriyetine duyulan nostaljik bir saygıdan ibaret değildi. Mevcut yönetici ve üyelerin saygın konumunu ve etkisini de yansıtan bir mahiyeti vardı.

Bu görüşmelerde muhtemeldir ki, bazı muhatapların Aydınlar Ocağı’nın üreteceği fikirler ve yetiştirdiği kadrolardan yararlanmak, bazılarının ise kendi partisine sivil destek aramak gibi bir gayesi olmuştur.

Sözün burasında, 57. Hükümetin AB'ne sunduğu ''Türkiye Cumhuriyeti Örgütlenme Mevzuatının Avrupa Birliği Standartlarına Uyumu Raporu''nun giriş kısmından bir alıntı yapalım:

''Dernekler sivil toplumun en önemli unsurlarındandır. Sivil toplumun varlığından söz edebilmek için sivil toplum örgütlerinin devletin vesayeti altında olmaması, kendi yapılanmaları ve faaliyetleri hakkında kendilerinin karar verebilmesi ve devlet politikasının gidişatını belirleyebilmesi veya etkileyebilmesi gerekir. Sivil toplum örgütlerinin en önemli işlevleri ise, siyasi iktidara nüfuz etmek, siyasi iktidarı parçalayarak adem-i merkezi hale getirmek, bireyleri otoritenin baskısına karşı korumak ve böylece despotizme karşı güvence oluşturmaktır.''

Kocaeli Aydınlar Ocağı ve diğer STK’ların, devletin vesayeti altına girmeden, devlet politikalarını yönlendirebilmesi ve bu kapsamda etkinliğini artırması Türk Demokrasisi açısından bir kazanç teşkil edecektir.

Devamını Oku...