Prof. Dr. Osman ESKİCİOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Osman ESKİCİOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2008 Perşembe

II. Türk Dünyası Sosyologları Kurultayı

Türk Dünyası sosyologlarını bir araya getiren çalışmaların ilki 25-26 Aralık 2003 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde (Merkez Bina) yapılmıştı. Bu toplantı Azerbaycan, Kazakistan ve bizim sosyologlarımızı bir araya getirmişti. Toplantıya Aydınlar Ocağı Genel Merkezi de destek vermişti. Bu toplantının tebliğleri İ.Ü İktisat Fakültesi Sosyoloji Konferansları’nın 29. sayısında yayımlanmıştır.

I. Kurultay Kocaeli Belediyesi’nin destekleriyle Kocaeli’nde 25-27 Kasım 2005 tarihlerinde yapılmıştı. Genelde küreselleşme ve sorunları ele alan bu Kurultay oldukça yoğun bir iştirakle gerçekleştirilmiş; Türk Cumhuriyetleri’nden ve Özerk Türk Bölgeleri’nden birçok sosyolog ve sosyal bilimci toplantıya katılmıştı. Kocaeli Aydınlar Ocağımızın misafir delegelere gösterdiği yakın ilgi ve ikram unutulamaz.

I. Kurultayda alınan karar gereği II. Kurultay Kazakistan’ın Alma Atı şehrinde 23-27 Nisan 2008 tarihlerinde düzenlenmiş ve gönderilen tebliğler kitap halinde yayımlanmıştır. Yine alınan karar gereği İstanbul’da “Türk Dünyası Sosyologları Birliği Derneği” kurulmuştur. Alma Atı’daki Kurultaya ilgi ve destek memnuniyet vericiydi. “Sivil Toplum ve Sosyal Gelişme” konusunun ele alındığı toplantıya beş ülke (Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan) ile Başkurdistan ve Kazan heyetleri katıldı. Sosyologlar Birliği Başkanı olan Kazakistan Dış İşleri Bakanı Sayın Marat Tacin, Alma Atı Valisi Yesimov, Alma Atı Vali Yardımcısı ve Kazakistan Sosyologları II. Başkanı Seydumanov, Felsefe ve Siyasi Bilimler Bölümü Dekanı Prof. Dr. Zarema Shaukenova, Al Farabi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mansiya Sadyrova, Genel Psikoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zaure Zharazarova, Kazak Devlet Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kanapia Gabdullina ve Sosyolog Prof. Dr. Kenes Biyekenov dikkat çeken isimlerdi.

Türkiye’den benimle beraber Türk Dünyası Sosyologları Birliği Derneği’nin Başkanı ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkut Tuna, Prof. Dr. Musa Taşdelen, Prof. Dr. Salih Aynural, Prof. Dr. Zeynep Karahan Uslu, Doç Dr. Hayati Tüfekçioğlu, TİKA temsilcisi Eyüp Zengin ve diğer bazı iştirakçiler Kurultayda yer aldı. Kurultaya Milletlerarası Sosyoloji Derneği’nin II. Başkanı, iki Rus ve bir de İngiliz sosyolog ve Dr. Kayyum Kesici tebliğle katıldılar.

Türkiye’den giden heyetimiz Dış İşleri Bakanı Sayın Marat Tacin’i ziyaret etti. Astana’da da Cumhurbaşkanlığı I. Yardımcısı Sayın Toyjanov Eralı Lukpanoğlu heyetimizi kabul etti.

Bu kurultayların amacı sadece meslektaşlar arasında yakın ilişkiler kurmanın yanında; halkların birbirini tanımasına katkı yapmaktır. Türk Cumhuriyetleri halkları Türkiye’yi yeterince tanımamaktadır. Ortak alfabe konusundaki gelişmeler yeterli değildir. Türkiye’nin Avrasya politikası sözde bazı dost ve müttefikleriyle örtüşmemektedir. Hatta Türkiye’nin çıkarlarıyla çelişmektedir.

Uzun bir süre, daha demokrasiye uygun bir ekonomik kurumlaşmayı sağlayamayan, müteşebbisi yetersiz, piyasa ekonomisi şartları taşımayan bu ülkelere serbest piyasa ekonomisi tavsiye ettik. Adeta daha çorba içmeden tatlı yemeye yönlendirdik. Aslında, Batı’nın taşeronluğunu yaptık. Bazılarımız her şeyi ekonomik çıkara göre hesap etti ve yanlış anlaşıldık. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gücünün sınırlı olduğu anlaşılınca, işler değişti. Bağımsızlaşan devletler, Batı ile ilişkilerini doğrudan kurmaya çalıştılar. Türkiye’yi bölgesel bir aktör olarak gören ülkeler, Türkiye’den Rusya ile olan ilişkilerini dengelemede faydalandılar. Bazen de Türkiye’nin kendi çıkarlarını koruyamadığını fark ettirdik. Türk Dünyasında yatırım yapan, iş kuran, ancak fikren hazır olmayan bazı işverenlerimiz ve gelir seviyesi birden artıp şaşıran bazı işçilerimiz, bu ülkelerde Türkiye’nin resmi temsilcileri zannedildi. Gereksiz ve üzücü bazı olaylar gündeme geldi.

Hâlâ yanlış bilgiler ders kitaplarında mevcuttur. Soğuk Harp dönemi aşılmasına rağmen; bunların izleri silinememiştir. Sosyologlar olarak yayın ve bilgi akışını sürdürmeliyiz. Disiplinlerarası ilişkilerin arttığı günümüzde Sosyoloji bilimi ayrı bir önem kazanıyor. Her bilim dalı Sosyolojiye yaklaşıyor. Sosyal yapı, doku tanınmadan bir şey yapılamıyor. Türk Dünyası, araştırma yapacaklar için adeta bir laboratuardır. Ortak projeler geliştirilebilir. Nitekim, dört ayda bir bir süreli yayının çıkarılması, Türk Dünyası Sosyologlarının hayat ve eserlerini kapsayan geniş bir eserin hazırlanması kabul edildi.

Kazakistan son yıllarda büyük bir gelişme gösteriyor. Prof. Dr. Korkut Tuna’nın da dediği gibi; son on senede Kazakistan’daki bu gelişme çok açık görülüyor. Trafik de İstanbul’u aratmıyor. Trafiği işletecek alt geçitlere ihtiyaç büyük… Dikkat çeken bir nokta da mimari projelerde Kazak Türkünün izni olmadan özellikle kamu inşaatlarına ruhsat verilmemesidir. Yeni başkent Astana yepyeni bir şehir olarak doğuyor. Eski kısmı bir tarafa, yeni tarafı adeta maket bir şehir görünümünde…

Her taraf şantiye ve inşaatlarla dolu… Çevre düzenlemesi de dikkatle yapılmış ve çok emek verilmiş. Dikilen ağaçlar büyüdükçe çevre daha da güzelleşecek. Astana çok farklı ama, Alma Atı’ya göre daha sakin bir şehir… Her tarafta Türk şirketleri dikkat çekiyor. Bazıları nedense İngilizce firma ismine merak sarmış.

Türk Devletleri dillerini ülkelerinde ilim dili yapma yolunda mesafe alıyorlar. Kazakistan’da Kazak Türkçesi’nin Rusça’nın önüne geçtiği görülüyor. Kazakistan’da Rus nüfusta da azalma dikkat çekiyor. Geleneği olan Al-Farabi Üniversitesi’nde İktisat Sosyolojisi Bölümü’nün açılması da olumlu bir gelişmedir. Türk Cumhuriyetleri ekonomik kaynaklarına sahip çıktıkları ve bu kaynakları kendileri işleyerek Dünya piyasalarına sundukları oranda sürdürülebilir bir kalkınmaya varabilirler. Aksi halde sadece tüketici kalırlar. Bu ülkeler de bizim gibi borçlandırılmaya özendiriliyorlar. Aslında, küreselleşme süreci önce devletlerin daha sonra halkın tüketim kredileriyle borçlandırılarak tesirsiz kılınmasını ve uyuşturulmasını sağlıyor. Küresel çıkarları ençoklaştırabilmek bundan geçiyor.

Maalesef uzun bir dönem Türk Dünyası ile ilgilendiğimizde, Turancılık, aşırı milliyetçilik ve şovenizmle suçlanırdık. Şimdi gerçekler ortaya çıktı. Ayaklar yere değdi. Ama yine de bazı sıkıntılar var. Canlı yayınla verilmesi gereken bu toplantıdan TRT’nin birçok kanalında bahsedilmedi. Bu da üzücü ve düşündürücüdür. TRT’nin siyasileştirilmesi, talimatla program yapılır hale gelmesi, belirli çevrelere mensup olanların konuşmacı olarak ısmarlama davet edilmeleri, kuruma kan kaybettireceği gibi; ülke yararına yapılan faaliyetlerin kamuoyuna aktarılmasını da engelleyecektir. Bu Kurultay, bunun dikkat çeken bir örneğidir.

Devamını Oku...

19 Aralık 2007 Çarşamba

"Hocaların Hocası" Pek Muhterem Prof. Dr Sabahaddin Zaim Beyefendi Hocamızı Rahmetle Anıyoruz








Herşeyden önce bu büyük ve değerli insan, idealist müslüman, ehl-i ilim ve hilim, ahlak-ı hamide, edeb ve fazilet sahibi samimi can hocamıza Cenab-ı Hak'tan rahmet ve mağfiretler dileyerek sözlerime başlamak istiyorum. Kendileri doktora yöneticim ve danışmanım olması dolayısıyla öğrencisi olma, onu çok yakından tanıma, hele gözleri kamaştıran bazı hareket ve davranışlarını görme, örnek insan haza müslüman bir sahib-i ilim ve irfandan ders alma şerefine nail olduğum için Allah'a hamdediyorum.




Çağımız ekonomi çağı olması dolayısıyla 1970 yıllarında İzmir İmam Hatip Lisesinde öğretmenlik yaparken aynı zamanda İslam Ekonomisi üzerine çalışmalara başlamıştım. Bazı büyüklerimizin arkadaş ve dostlarımızın teşviki ile bu çalışmalarımızın doktora yaparak daha bilimsel bir nitelik kazanması arzu edildi. Böylece biz İslam ekonomisinin esaslarını Kur'anda arayıp bulup tesbit etmek istiyorduk. Ancak o zamanlar Ankara İlahiyat Fakültesi bizlere doktora yapma imkan ve hakkı tanımadığı için Erzurum Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde doktora yapmaya karar verdik. Fakat İslam ekonomisi ifadesi literatürümüze henüz yeni yeni girmeye başladığı için bu çalışmayı bir ekonomi alimi olan zatın denetim ve gözetimi altında yapmak daha faydalı olacaktı. Bu zat da ancak kendilerini 1965 yıllarında İzmir Türkocağında verdiği konferansından tanıdığımız muhterem hocamız Prof. Dr. Sabahaddin Zaim olabilirdi. Çünkü Türkiyede akademisyenler arasında İslam ekonomisi üzerine düşünüp fikir üreten ve çalışmalar yapan ondan başka bir kimse hemen hemen yok gibiydi. O sebeple biz kendisine muraceat edip doktora yöneticisi olmasını kendilerinden isteyerek ricada bulunduk. Hocamız da lütfedip memnuniyetle kabul buyurdular.




Hocamız, ilmi seven, ilim öğrenmek isteyen kimseye yardım etmeyi seven ve bunun için de zaman ve zemin sınırlaması tanımayan bir kimse olduğunu bilfiil uygulayarak göstermiştir. Gece gündüz demeden, üniversite, fakülte, çalışma odası ve ev demeden, hatta çalışma zamanı ve tatil zamanı demeden her zaman ve her yerde ilim öğrenmek ve öğretmek onun için olağan bir şeydi. O kendi ifadesile "güzel insanlar" yetiştirmek için çalışan çalışan ve yorulmayan hep hizmet eden güzel bir insandı.



İlk defa Beyazıtta Üniversiteye gittiğim zaman odasında bilimsel çalışma usul ve yöntemleri üzerine yol gösterip bir çok tavsiyelerde bulunduktan sonra "gel şimdi seninle kütüphaneye gidelim, ben sana oradan bazı kitapları seçip vereyim. Sen onları okursun, buna "kuluçka dönemi" derler böylece asıl çalışacağımız konu kendiliğinden ortaya çıkar" dedi. Kütüphanede tavana kadar uzanan raflarda dolu dolu kitaplar vardı. Yüksekte oldukları için bunları elle dokunup almak mümkün olmadığından hocamız orada duran seyyar merdiveni aldı, üzerine çıktı ve benim için faydalı olabilecek olanlarından üç kitabı seçip bana verdi. Hocamın kütüphaneye git, görevli memur şu şu kitapları sana versin demeyip, bizzat kendisinin gelip meşgul olmasından son derece hislenmiştim.



Yine bir gün evine randövü vermişti. Erenköy'de Bilim sokak Kardeşler Ap. No:6 D.6 da beni çalışma odasına aldı. Benim yazdıklarımı okuyor ve bazı konularda tartışma yapıyorduk. Bir ara ben "hocam, Necip Fazıl bu konuda biraz farklı düşünüyor; onun şu kitabında şöyle yazıyor" dediğim zaman "Osmancım" dedi - bana genellikle "Osmancım" diye hitap ederdi - "ilim ile sanat biraz farklıdır. Alimlerde abartı olmaz, ilim ne ise odur. Halbuki şairler sanatkarlar şiir ve edebiyatlarında biraz mübaleğa yaparak meseleleri abartabilirler" dedi. Vakit epeyce ilerlemiş, saat 01.00 i geçmiş nerede ise 01.30 lara doğru yaklaşıyordu. "Osmancım", dedi "ben hemen hemen her gece böyleyim, gece çalışmak benim için daha verimli oluyor, Fakülteden ayrılıp vapura bindiğimde ininceye kadar dinlenmiş oluyorum ve akşamları burada hep saatlerce çalışırım" dedi. "Sen bana şimdi imam ol, yatsı namazımızı cemaatle kılalım inşallah" dediler. Namaz bittikten sonra "vakit epey ilerledi; şimdi belediye otubüsleri ve dolmuşlar çalışmaz. Ben seni götüreyim, sen nerede kalacaktın?" Ben "Çifte Havuzlarda Fehmi Koru'ya gideceğim" diye cevap verdiğim zaman "tamam buyrun inelim", deyip beni siyah renkli mercedes arabasıyla kalacağım yere götürdüğünü şimdi olmuş gibi hatırlıyorum.



Evde bir ara teneffüs molası olmuştu sanki. Hocamız odadan dışarı çıktı. Baktım henüz bir aylık veya iki aylık olduğu belli olan 5. çocuğu Halil kucağında olduğu halde salavatlar getirerek içeriye girdi. "Amcası buna oku, dua et" diye söyledi. Ben de bazı dualar okumuştum. İşte hocamız bu kadar ince, nezaketli ve çocuğunun sevgisini bir öğrencisiyle bile paylaşacak kadar, onun için birlikte dua edecek kadar samimi ve alçak gönüllü idi.




Fakültede çalışma odasındayız. Hocamız yine benim yazdıklarımı kontrol edip bir takım tavsiyelerde bulundu. Zaman ilerleyip dersimiz bitince "sen nereye gideceksin?" diye sordular. Ben de "Fatih-Karagümrükte oturan bir arkadaşım var Abidin Sönmez ona gideceğim" deyince "a! ben de oraya gidecektim, beraber gideriz" deyip arabasıyla beni oraya kadar götürmüştür.Onun bu sözünden ve bu hareket ve davranışlarından son derece etkilendiğimi söylemeliyim. Hayatımda Yaşar Tunagür Hocanın hitabeti ve hutbeleri, Muhterem hocam Prof. Dr. Sabahaddin Zaim Hocamın da sözleri, konuşma uslubu, büyük küçük kim olursa olsun, insanlara karşı hareket ve davranışları beni çok etkilemiştir.



Hocamızın insana ve insanlara karşı olan sevgisi komşularından tutun da çalışma arkadaşlarına varıncaya kadar, yakınlarına karşı müstesna bir iletişim ve irtibat kurma özelliğini bahşetmiştir. Beyazıtta Üniversitenin büyük giriş kapısının, portalin önündeyiz. "Osmancım" dedi, "şu anahtarı al ve benim odaya git ben geliyorum." Epey zaman geçtikten sonra odaya giren Hocamız "Osmancım, biraz beklettim seni ama, ben arkadaşların odalarına uğrayıp onlara birer selam verip hayırlı sabahlar demek istedim. Beklettim kusura bakmayın" deyecek kadar gönül insanı olduğunu göstermiştir.





Hocamız, ilme sadece gecelerini tahsis etmekle kalmamış aynı zamanda dinlenme tatillerinde bile öğrencilerine randövü vermiş ve onlarla beraber olabilmiştir. Mesela telefonlaşmamız neticesinde Bodrum'da Turgutreis Dinlenme evinde beni kabul ederek hemen hemen sabahtan öğleye kadar çalıştğımızı hatırlıyorum.




Ben sizlere bu büyük insan, değerli ilim adamı Merhum hocamız Prof. Dr. Sabahaddin Zaim Beyfendinin çok uzaklarda olan bir talebesi ile zaman zaman meydana gelen beraberliğinden bir iki örnek vermek istedim ve bunu bir görev bildim. Bu kıymetli insanı hayatımda beni etkileyen iki kişiden birisidir diye az önce ifade etmiştim. 10 Aralık 2007 Pazartesi günü Fatih camiinde kılınan cenaze namazı ise onun için dua etmeye gelen insanların, onu tanıyan, o gülümseyen, devamlı insanlara gülerek hitap etmek isteyen o güzel insanın etkilediği insanların sayısını vermektedir. Ona yakışır bir cemaat, hem sayı itibariyle ve hem de nerede ise istanbulun tüm müslüman eşrafının teşrif etmesiyle dua için saf tutan müminler, hocamızın nasıl bir insan olduğunu bize çok açık bir şekilde göstermektedir. Hiçbir şeyhülislama imam unvanını vermemiş olan bu kadir bilir büyük millet, Birgivi Hazretlerine "imam" rütbesini verirken bu zamanımızın sahabisi denilebilecek büyük şahsiyete de "Hocaların Hocası" sıfat ve payesini vermiştir.




Yakın ve akrabalarına baş sağlığı ve sabr-ı cemil dilerken sanki karşımda olan hocama şunları söylemek istiyorum: Pek muhterem üstadım, burada yaptığın hizmetlerin karşılığı olan sevaplarınızın sizi orada karşıladığına inanıyorum. Namazına katılan tüm müslümanların duası hep sizinle olmuştur. İnşallah nur içindesiniz, çünkü siz hep Allah rızasından bahsederdiniz, onun için Rabbimiz Tealanın rahmet ve mağfireti üzerinize olsun, makamın Cennet olsun, nur içinde yat inşallah. Bize olan haklarınızı da helal ettiğinize inanıyorum. Rabbimiz, Rahman ve Rahim olan Allah, size rahmetini bol bol ihsan eylesin.



14.12.2007

Devamını Oku...

28 Kasım 2007 Çarşamba

Teşhis ve Tedavi


Teşhis, kim veya ne olduğunu anlama ve tanıma, araştırarak bir hastalığın ne olduğunu belirleme, adını koyma ve tanıma demektir. Tedavi ise aksayan bir şeyi düzeltme ve ıslah eyleme demektir.



Tıbbi bakımdan da iyileştirmek için ilaç vererek bakma ve gerekeni yapma denektir.



Bu iki kelimeden hareket ederek ülkemiz, dünyamız; düşüncemiz ve yaşayışımız hakkında bir fikir yolculuğuna çıkacak olursak nerelere uğramamız gerekir, hiç düşündünüz mü?



İşe nereden ve nasıl başlamalıyız hiç aklınıza getirdiniz mi?



Bu hayat dedikleri şey nedendir ki, bu kadar zor, sıkıntılı, ağır ve stresli… İşin gerçeği acaba bu mu, yoksa hayat güzel, yaşamak güzel, çalışmak güzel, üretmek güzel, yiyip içmek dolaşıp gezmek güzel mi? Güzel de bu kavgalar, dövüşler, savaşlar.. ölmeler ve öldürmeler ne o zaman?



Büyük balıkların küçük balıkları yutması, kuvvetliyim onun için ben istediğimi yaparım deyenlerin zayıfları ezim ezim ezmesi ne ve niçin? Evet öyleyse insan adına, toplum ve devlet adına dünyanın en büyüğü benim deyenlerin bunca canavarlaşması, yandakileri ve yandaşları değil, karşıda gördüğü insan ve toplumları yok etmek için bunca tuzakları kurması neden?



Siz insandan başka kendi nesline ve hemcinslerine hasım olarak düşmanlık yapan başka bir varlık biliyor musunuz? Bugün insanı huzursuz eden ve onun için problem olan yine insanın kendisidir. Bu da zıtlar bileşkesi insanın kendi fıtratından kaynaklanmaktadır. Fizik ve metafizik, ruh ve beden bir bileşke değil mi? Kanımızdaki lökositler ve eritrositler, akyuvarlar ve alyuvarlar bir bileşke değil mi? İşte bir bileşkede bileşenlerin kalitesi ne kadar önemli ise hacim ve miktarları da o kadar önemlidir. Bu demektir ki, teori ve pratik, nazariye ve ameliye, düşünme ve uygulama arasında denge kuramazsanız güzelim hayat size zehir olur.



Bugün insanlık aleminin teorisinin ve düşünce hayatının eşyanın tabiatına uygun olduğunu söyleyebilir misiniz? İnsanın bırakın çevre ile ilişkisini onun duruşu hakkında ne dersiniz, bugün insanın duruşu normal mi, insan acaba kendi olması gereken yerde duruyor mu?



Kuranda Nur Suresinin 26. ayetinde "Habis kadınlar habis erkekler için, habis erkekler de habis kadınlar içindir. Tayyib kadınlar tayyib erkekler için, tayyib erkekler de tayyib kadınlar içindir" buyrulmaktadır. Bu ayeti tevil ederek çağımıza ve bugün dünyada uygulanan sistem ve düzenlere uyarlayacak olursak kötü sistemler kötü insan üretir, kötü insanlar da kötü sistem kurar; iyi sistemler iyi insan üretir, iyi insanlar da iyi sistem kurar, diyebiliriz. Ben şahsen problemin bugün insanlığın yaşadığı Rönesans medeniyetinin sistem diye aleme sunduğu din-bilim hukuk ve ahlak zemininde mevcut olan yanlışlardan kaynaklandığı görüşündeyim. Onun için bu yanlışları doğrultup düzeltmedikçe insanlık alemine huzur gelmeyecektir.



İnsanlar fen bilimlerinin bilim, soysal bilimlerin ise din olduğunu fark edecekler. Fen bilimlerinde tüm insanlığın aynı düzende ve boyutta olduğu, her din mensubu birey ve toplumların ise kendi dinlerine göre şekillenip ona göre yaşadığı ve yaşaması lazım geldiği anlaşılmalıdır. Şeftali bahçesinden en iyi verimi elde edebilmek için uyulacak kanun ve kurallar tüm insanlar için aynıdır. Ancak aile, eğitim ve öğretim, sosyal yardımlaşma, savaş ve barış anlayışı, siyaset, toplum ve devlet yönetimi meseleleri değer yargılarına göre değişir. Çünkü değer yargılarının temelinde dini duygular, uygulamalar ve inanışlar yatar.



Onun için biz toplumdan topluma değişmeyen tabiat ve ilim dünyasını bir yere bırakarak sosyal bilimler ve deforme olup yabancılaşan ve zararlı hale gelen değer yargıları hakkındaki terim tarif ve tasniflerin yenilenmesi öneriyoruz. O sebeple de ailenin toplumun ve devletin hele hele şu yeniden araştırılıp anlaşılmasını istediğimi din, hukuk ve ahlak kural ve kaidelerin ve de sosyal bilimlerin yenilenmesini istiyoruz.



Bugünkü din-devlet, din-dünya ve din-hayat ahiret ayrım ve tasniflerinin doğru olmadığı kanaatindeyim. Belki bu cümlemizden hemen din devleti mi gibi bir anlam çıkaran ve soranlar olabilir. Biz de hemen onlara İslam'da teokrasi olmadığını, devletin dine değil kazaya dayandığını ve siyasetin de tamamen bir hukuk iş olduğunu söyleyelim.



Sosyal bilimlerin din olduğu yönündeki görüşümüzü az önce yukarıda ifade ettik. Yalnız burada din derken İslam'ın hukuk olan tarafıdır. Bilindiği gibi İslam yalnız inanç ve ibadet yani din değil, aynı zaman da hukuk ve ahlaktır. O sebeple din devlet din dünya ayrımı veya tasnifi yerine biz din-bilim, birey-toplum, fert-devlet ve dünya-ahiret birlikteliği formülünü teklif etmek istiyoruz.



Bize göre Türkiye'mizde ve hatta tüm dünyada bütün dertlere ve tüm hastalıklara tedavi edecek ilacın formülü DİN x BİLİM = TEORİ PRATİK (DÜŞÜNME ve UYGULAMA)



19.11.2007

Devamını Oku...