29 Ocak 2007 Pazartesi

Fil Avcıları



Bilmem hiç fillerin nasıl avlandığını duydunuz mu? Fil avcılarının filleri avlama ve ehlileştirme hikâyesi şöyleymiş:


Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün kullandıkları yoldan gidip gelirlermiş.


Fil avcıları da fillerin geçeceği yolu derince kazarlar üzerini ince bir tabakayla örterler ve en önde yürüyen filin o kazılan çukura düşmesini sağlarlarmış.



Fil avcıları siyah elbiseler içerisinde, yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fili kırbaçla dövmeye başlarlarmış Birkaç gün hiç yiyecek vermezlermiş.


Birkaç gün sonra aynı avcılar, beyaz elbiseler içinde filin sevdiği yiyeceklerle gelirler ve filin karnını doyururlar ve hortumunu, yüzünü gözünü okşarlarmış.


Avcılar, fili kendilerine alıştırdıktan sonra çukurun önünü kazarak fili oradan çıkarırlar ve filin hortumundan tutarak kendi fil damlarına götürürler ve ölünceye kadar fili işlerinde kullanırlarmış.


Meşhur reklâm filminde olduğu gibi “hiç aklımızdan çıkmıyor ki” dediğimiz Türkiye için bu hikâyeden çıkarılabilecek benzerlikler var mı?


Türkiye’nin ekonomik krizlere sürüklenmesindeki en önemli dış aktörler ile bizi krizden kurtarmak için borç ve akıl verenler aynı…


Terör örgütüne her türlü desteği vererek palazlanmasına yardımcı olanlar ile terörle mücadelede işbirliği teklif edenler aynı…


Türk milletinin sadece dişinden tırnağından değil, etinden kemiğinden kopartılan tasarruflarını çok ustaca kurgulanmış bir oyun düzeni içinde kendi ülkelerine aktaranlar ile AB fonları, BM, Unesco vb projeleri ile yoksul kesimlere gıda ve sağlık hizmeti sunduklarını söyleyenler aynı…


Bizim atalarımızda fil avcısı olan yok. Birileri ise atalarından tevarüs ettiği fil avcılığını bizim üzerimizde daha modern bir formatta uygulamaya devam ediyor. Fakat oyunun esasında bir değişiklik görülmüyor.


Önce bazı kötü adamlar kullanılarak sizi çukura düşürür, sonra iyi adamlarını gönderirler ve sizi kurtarırlar. Böylece siz o kurtarıcılara karşı derin bir minnet ve vefa borcu içine düşersiniz. Zaman zaman hırpalansanız da, aşağılansanız da sizden beklenen tek bir şey var: Kurtarıcınıza kayıtsız şartsız sadakat ve canla başla çalışarak hizmet etmek.


Bu oyunun Törkiş versiyonlarını sahneye koyan cingözleri de unutmamak gerekir. Sizin varlıklarınızı -devlet gücünü, mafya gücünü, zenginlik gücünü kullanmak suretiyle- zimmetine geçirenlerin sizi himaye eder, size hizmet eder görüntüsü de bu oyuna benzemiyor mu? En temel varlıklarınızı, kendi kişisel menfaatleri uğruna satabilenler sizleri krizlerden kurtardıklarını söylemiyor mu?


Bu oyunun sizi götürdüğü yolun iki kapısı gösteriliyor. Bu kapının birincisi krize rıza kapısı, ikincisi ise keriz olmayı kabul kapısı olarak tanımlanabilir.


Üçüncü bir çıkış kapısı daha var gözlerden saklanan. Bu kapının ne olduğunu anlamak için, bu kapıyı kullanabilmek için lütfen milli mücadele tarihine yeniden göz atın. “Şu Çılgın Türkler”i veya en azından “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini” okuyun.


Devamını Oku...

21 Ocak 2007 Pazar

Seçmen Vekillerinden Ne Bekler?



Türkiye’de seçmenin seçtiklerinden ne beklediğini anlamak için konu üzerinde çok düşündüm. Öncelikle belirtmek gerekir ki, konu önümüzdeki seçimlerde seçmenlerin tercihlerinin hangi partiye yöneleceğini kavramaya çalışmaktan çok daha fazla boyutlu ve derindir.


Yıllar önce rahmetli Prof. Ayhan Songar’dan dinlediğim, aynı zamanda gazetedeki köşesinde de yazdığı, hatırasında şöyle anlatmıştı: Avusturya’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonuçlanmış ve BM Genel Sekreterliği de yapmış olan ünlü Kurt Valdheim ikinci defa Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Seçimden sonraki ilk göreve gelişinde Cumhurbaşkanı aracına eşlik eden başka hiçbir araç veya kişi yoktur. Kurt Valdheim makam aracından çantası elinde tek başına çıkar ve Cumhurbaşkanlığı konutuna çıkan merdivenleri sade bir vatandaş gibi yürür ve makamına girer. Ne bir kalabalık, ne de bir tezahürat vardır. Hatta merdivenlerin ortasında karşılaştığı Prof. Ayhan Songar’dan başka tebrik eden bile yoktur.



Avusturya’da yaşanan bu olay bize çok garip gelen bir uygulama olsa gerektir. Hele Sayın Süleyman Demirel’in son başbakanlığında altı ayı aşan kutlama ziyaretlerini hatırlayınca. Bunu da bir yana bırakın her dönemde milletvekillerini ve hatta belediye başkanlarının seçilmelerinden sonra aylar süren kutlama ziyaretlerini düşününce.


Peki, siyasetçiye ve özellikle de seçilmişlere bizde ve diğer geri kalmış ülkelerde gösterilen bu abartılı rağbet neden?


Türkiye’de ortalama yıllık büyüme en iyi ihtimalle %4-7 arası gerçekleşebiliyor. Bu rakamlar dünyada iyi sayılan rakamlar. (Son senelerde Çin ve birkaç ülke %10 civarında büyüme sağlayabiliyor.) Ülkenin ekonomik büyümesinden bütün vatandaşların çok adaletli bir şekilde ve aynı oranda faydalandığını varsayın. Yani nüfus artış hızını da hesaba katarak, bu yılki ekonomik durumunuzun gelecek yıl %2-5 kadar iyileştiğini düşünün. Acaba siz veya nüfusumuzun yüzde kaçı mutlu olur?


Nüfusun yarısına yakın bir kısmı yoksulluk sınırının altında olduğuna göre bu sınırın altında kalan vatandaşlarımızın yıllık yüzde birkaç puanlık artıştan tatmin olması pek mümkün görünmemektedir. Bu insanların normal şartlarda sıçramalı bir iyileşme beklentisi veya en azından umudu olmalıdır.


Nüfusun en zengin ilk %20 lik kesiminin ise hayalleri ve ihtirasları mevcut durumlarının gelişmiş ülkelerin zenginleri seviyesine hızla yükselmesi yolundadır. Arada kalan orta tabaka da, tüketim tutkusunu besleyen medya ve gelişmekte olan kapitalist eğilimler etkisinde benzer bir ihtiyaç içindedir. Yani düzenli ve yavaş artan bir iyileşme değil, ani ve sıçramalı bir iyileşme umudu toplumun çoğunluğuna hâkimdir. Milli piyango ve bahis oyunlarına rağbetin sebebi bu olsa gerektir.


Bu durumda ekonomik büyümeden adaletli bir şekilde yararlanma çoğunluğun işine gelmemektedir. Herkes kendi durumunda sıçramalı bir iyileşme olmasının başkasının payından almakla mümkün olduğunu seziyor. Bunun aracı olarak ta seçtiği siyasetçiden yararlanmak istiyor. Ekonomik olarak alt tabakalarda yer alanlar için çocuğuna iş, mahallesine yol gibi hizmetlerin alınması seçilenlerden beklenirken, daha zengin olanların ise devlet ihalelerinden pay kapmak, özelleştirmelerden şirketler ve imtiyazlar kazanmak gibi beklentileri olmakta.


Kısıtlı bütçe imkânları ile bütün talepler karşılanamayacağına göre, bütün yakınlarını ve yandaşlarını kollayan iktidar sahiplerinin de yıpranması ve oy kaybetmesi kaçınılmazdır. Hele seçilenlerde bir de ahlaki zaaf başlamışsa geçici olduğunu gördüğü bu dönemi değerlendirmek, kendisini ve yandaşlarını devlet imkânları ile zengin etmek öncelikli hedefi haline geliverir. Böylece toplumu ve siyaseti çürüten sürecin içine girilmiş olur.


İşte o zaman bizlere de, “seçmenin ahlaki zafiyeti mi seçilene yansır, yoksa ahlaksız siyasetçi tipi mi seçmenin ahlakını bozar” sorusuna cevap aramak düşer.


Bu sorunun çok rahatsız edici olduğu muhakkak. Ben size daha da rahatsız edici bir soru sorayım: Seçmen olarak sizler sadece kendi zekânız, çalışmanız veya teşebbüs kabiliyetinizle ekonomik durumumuzu sıçramalı iyileştirme şansına sahip olmayı kabul ediyor musunuz? Siyasetçinin gayrimeşru desteği veya harama ortak olması ile zenginleşmeyi istemiyorum diyebiliyor musunuz? Evet diyorsanız sayınızı artırmaya çalışınız. Hayır diyorsanız siyasetin de, toplumunda çürümesine katkıda bulunduğunuzu kabul ediniz.


Her kademede bulundukları makama seçimle gelenlere diyebileceğim ise şudur: Size verilen birer emanet olan makamlarınızda geçici olduğunuzu, hatta hayatın kendisinin de geçici olduğunu sık sık hatırlayınız. Geceleri huzurlu bir uyku uyumak için, evlatlarınıza şerefli bir isim bırakmak için geliniz zor olanı seçiniz. Şahsınızın ve yakınlarınızın bireysel menfaatlerini değil toplumun menfaatini ön plana alınız.


Böylesine ağır ve şerefli bir göreve talipseniz seçimlerde aday olunuz. Aksi taktirde sırtımızda yeterince kene var, bir de siz yapışmayın.


Devamını Oku...

9 Ocak 2007 Salı

Seçimler Yılı



Bu yıl içinde iki kurban bayramı idrak edilecek.


Yine bu yıl iki önemli seçim yaşayacağız. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim.


Kurban kelimesi Arapça bilenlere göre kurbiyet yani Allah'a yakınlaşmak, tasavvufi söyleyişle insanın aslına yakın olması anlamına gelen kelime ile aynı kökten gelmekteymiş.



İlahi tesadüf (tevafuk) eseri olsa gerektir ki, seçimler de aslına dönme, aslına yakınlaşma yani seçilenlerin içinden çıktığı halka yakınlaşma gayretinin en yoğunlaştığı dönemlerdir.


Ben seçim yıllarını çok severim. İktisatçılar her ne kadar iktidarların seçim ekonomisi uyguladığı bu yıllardan endişe ederlerse de ben seçim yıllarını çok severim.


Bazı yazarçizerler halk dalkavukluğu anlamına gelen bazı icraatlardan çok yakınırlar. Toplu sözleşmelerde daha yüksek ücret verilmesiyle bütçe dengesinin bozulacağı, tarım ürünlerine verilecek yüksek taban fiyatların ekonomide telafisi güç problemler yaratacağı gibi kaygılar ortaya koyarlar.


Fakat ben seçim yıllarını ve en çok da bu yıl seçim yılını çok seviyorum.


Bu sene seçimler olmasaydı…


On iki havariyi temsil eden 12 yıldızlı AB bayrağının altına girebilmek için her şeylerini vermeye hazır olanlar, "büyük AB ideali karşısında Kıbrıs küçük bir mesele olarak değerlendirilmelidir. Burada verilecek tavizler abartılmamalıdır" diyenler.. Aldıkları "proje yardımları" karşılığında üye olmadan, AB bayrağını resmi kurumların önüne dikenler.. İstanbul'un bütün caddelerini "kurban olam ayına yıldızına" pankartları ile donatacak şekilde bayrağımızı hatırlar mıydı?


Bu sene seçimler olmasaydı…


Rum gemileri şu günlerde Türk limanlarına serbestçe girmeye başlamış olmayacak mıydı? Bir sene önce attıkları imzaya rağmen Rum gemilerinin karşılığında benzer tavizler almadan Türk limanlarına giremeyeceği, gerekirse müzakerelerin dondurulabileceği gibi çoktandır unutmakta olduğumuz dik duruşlar sergilenir miydi?


Siz bu yılın keyfini çıkarmaya bakın.


Bu yıl hiçbir endişeniz olmasın. Yöneticilerimiz yabancıların karşısında hiç eğilmeyecek, aslanlar gibi göğsümüzü kabartacaklar.


Bu yıl bütçenin sadece yatırımlara ayrılmış %8 lik payı bizlerin günlük hayatımızı kolaylaştıracak somut yatırımlar olarak hızla gerçekleşecek. Bu sene elektrik ve doğalgaz zamları ertelenecek, çiftçi, esnaf ve işçi kesimi hatırlanarak biraz nefes almaları sağlanacak.


"Elektrik dağıtım şirketlerinin özelleşmesi seçimde aleyhimize olabilir diye bu yıl yapılamaz" denilerek ihaleler iptal edildi bile. AB'nin direktifi ile yapılmakta olan "reformlar"a ara verilmesine AB' li dostlar;


Özelleşmelerin durmasına, "halk dalkavukluğu" uğruna bütçe dengelerinin bozulmasına, Sosyal Güvenlik kanununun çıkmasının ertelenmesine IMF'ci dostlar bile bu yıl ne kadar anlayışlı ve hoşgörülü.


Siz bu yılın keyfini çıkarmaya bakın.


Bu yıl yaşayacağınız gururun gelecek sene yerinde yeller eseceğini, ekonomik açıdan aldığınız rahat nefesin burnunuzdan geleceğini söyleyen münafıklara aldırmayın. Bu sıkıntılara ve ezikliğe nasıl olsa alışıksınız. 4-5 yılda bir yaşadığınız seçim yılının keyfini çıkarın.


Ama ne olur, seçimde oyunuzu mutlaka çok düşünerek ve doğru kullanın, seçimlerden sonra da seçtiklerinizin sizden kopmaması için onları iyi denetleyin. Sizi ve sizin değerlerinizi seçimden seçime hatırlayanlardan ve bu değerlere ihanet edenlerden ve bir de beytülmale el uzatanlardan hesap sormayı unutmayın!


Devamını Oku...

8 Ocak 2007 Pazartesi

Kimlik Kargaşası



Hepinizin malumu olduğu üzere, gündemimiz “alt kimlik – üst kimlik” tartışmalarıyla çalkalanmaktadır. Hemen her tartışma programı bu konuya yönelik oturumlar düzenlemekte, haberler içerisinde de konuyla ilgili kimi siyaset ve devlet adamlarımızın açıklama ve yorumlarına yer verilmektedir.


Gerçi bu durum yeni sayılamaz. Zira Türkiye’de, geçmişten bugüne, “kimlik” meselesi bir kavga unsuru olarak kullanılagelmiştir.
Nitekim yakın geçmişimize baktığımızda, bir dönemin, bazı sloganlar yanında, “önce Türk müsün Müslüman mı?” abes sorusuyla da iştigal edildiğini pek çoğunuz hatırlayacaktır.



Neden abesle iştigal?


Nedenini görmek zor değil, zira soru kendi içinde çelişmektedir. Öyle ki; bir insan doğarken milliyetiyle ve İslam’a göre İslam fıtratı üzerine doğar. Yani her iki özellik de doğum neticesinde bizimle beraber, seçim hakkı olmaksızın getirdiğimiz özelliklerimizdendir.


Ancak, belli bir yaşa geldiğimizde, hem ailenin tesiriyle hem de şahsi tercihlerimizle din değiştirmek veya İslam’dan farklı bir dine göre yetişmek mümkün olmaktadır. Yani Allah-ü Teala bizi bu konuda serbest bırakmıştır.
Halbuki milliyet için aynı şeyi söyleyemeyiz. Zira o konuda bir seçim söz konusu değildir (kastettiğimiz biyolojik manadadır).
Durum bu iken, insanların kafaları karıştırılmış, halkımız bu ve benzeri sloganlara göre sınıflandırılmaya ve neticesinde kavgaya sürüklenmişlerdir.


Aslında bunu Türkiye ile sınırlı tutmak tabii ki mümkün değil. Pek çok devlet ve millet için aynı durum söz konusu olmuştur ve olmaktadır.


Kur’an- Kerim’de Allah-ü Teala, bozguncuların bir yeri ele geçirmek istedikleri zaman, önce nesli ve harsı (yani ekini ki bunu aynı zamanda kültür olarak anlamak da mümkündür) helak etmeye çalıştıklarını buyurmaktadır: “O, dönüp gitti mi (senden ayrılıp bir iş başına geçti mi, siyasi erki ele geçirdi mi) insanlar arasında bozgunculuk etmek, harsı tahrip edip nesilleri bozmak için yeryüzünde koşar. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 205)


İşte kavram kargaşası içerisinde “kimliklerin” tartışılması geçmişte olduğu gibi günümüzde de esas itibariyle hem kültür unsurlarımız hedef alınıp zarar görmesine, hem de nesillerin, bu tartışmaların yol açtığı kavgalar neticesinde helak olmasına sebebiyet vermektedir. Belki en acısı da, bu sürecin kardeşin kardeşe düşürülerek gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır.


İnsanoğlunun en ayırıcı vasıflarından birinin “akıl” olduğu hep söylenir. Hal böyle iken, muhakeme etmeden, başlatılan tartışmaların altında yatan asıl amaçları tartmadan ve dolayısıyla çıkan huzursuzluğun kime faydalı olacağını doğru düşünmeden, afaki ve insiyaki söylem ve tutumlarla kavga etmek, bütünlüğün hem kimliğimizin hem de varlığımızın devamı olarak daha da önem kazandığı şu günlerde akıl karı mıdır?


Tarihten ders almadan aynı hataları işlemek akıllıca mıdır? Çıkan zararın ve verilen kayıpların hesabı nasıl ödenecektir?
Hele ki bir Müslüman için, dinin bütün uyarılarına, kurduğu kardeşlik bağının mahiyetine aldırmadan, diğer kardeşinin mahvına ve neticede ülke bütünlüğünün parçalanmasına “katkıda bulunmak” verilemeyecek hesapların en üst sıralarındadır.
Tüm İslam alemi için benzer sıkıntıların yaşanıyor olduğunu görmek, İslam dininin doğru bilinmesi ve yaşanması noktasında ne kadar geride kalındığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak burada sorumluluk, her zaman olduğu gibi öncelikle bize aittir, “dış düşmanlar”a değil.


Zira Müslüman güdülecek insan değildir olmamalıdır. Buna izin verdiği sürece başı, bu ve hatta daha büyük sıkıntıların altında ezilmekten kurtulamaz.


Netice itibariyle, artık, isimi değişen ama mahiyeti aynı kalan bu kısır döngülerden kurtulup, kendimizi aşarak insanlığa derman olma yolunda birleşmenin zamanıdır. Vakit kaybetmekten ne günümüzü ne de geleceğimizi doğru değerlendirebiliyoruz. “Yeter artık!” demek için geç bile kaldık…


Devamını Oku...

4 Ocak 2007 Perşembe

Aklı ve Bilgiyi Kullanabilmek


İnsanoğlunun doğruyu bulmasına yardımcı en büyük vasıtalardan ikisi hiç şüphesiz akıl ve bilgidir. İnsanoğlunun hayatta yolunu şaşırmadan yürüme imkanı bulması, bu ikisini doğru kullandığı oranda kolaylaşır ve “insan olmanın haysiyetine” uygun davranışlar sergiler.


Kur’an-ı Kerim’in en çok vurguladığı nimetlerden biri olan akıl ve değerlerden biri olan bilginin doğru kullanılması veya kullanılmaması, yine Kur’an’ın buyurduğu üzere hem insanların hem de toplumların her iki cihan geleceklerini de etkilemektedir.



Öyle ki; Kur’an-ı Kerim’de aklını kullanmayan insanların “murdar” (pis) olacağını, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığını, aklımızı kullanmamızın gerektiğini, aksi halde hem dünyadaki hemde ahiretteki durumumuzun “kaybedenlerden olmak” olacağını vurgulayan pek çok ayet mevcuttur: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar kılar.” (Yunus, 100)


Aklı ve bilgiyi doğru kullanmaktan bahsederken, bunun ne demek olduğuna dair örnekleri çevremizde bol bol bulmak mümkün.
Mesela, sırf sempatimiz var diye veya iyi olduklarına “görünüşteki davranışlarına” bakarak karar verdiğimiz insanlara dair tutmumuz çoğu zaman bizi ciddi hatalara götürebilmektedir.


Öyle ki; bu insaların ciddi şekilde yanlış yaptıklarını, hatta bu yanlışları yapmaktan kaçınmadıklarını görsek ve buna dair bilgi sahibi olsak da, mesela dindar göründükleri için bu davranışlarına mazeret aramamız veya “hata yapmaz” kabul edip bir mevki tayin ederek her yanlışını tevil etmeye çalışmamız, hele ki bu insanlar diğer insanların hayatlarını etkileyebilecek bir konumda iseler, hem biz hem onlar hem de toplum için çok sakıncalı neticelere yol açmaktadır.


Halbuki bir insanın namaz kılması, ibadetlerini yerine getirmesi, onun hiç hata işlemediğine veya işlemeyeceğine bir garanti olamaz. Veya daha doğrusu, sadece namaz kılması veya ibadetlerini yerine getiriyor olması, dinen bir insanın hatasız olduğu/olabileceği anlamına gelmez.


Tabii ki özelikle dinin emrettiği ibadetleri yerine getirmeye çalışan bir insan için doğrusu bu ibadetlerin hayatına da doğru yansımasını sağlaması, dinin emir ve tavsiye ettiği diğer prensipleri de yerine getirip, men ettiklerinden uzak kalmasıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah-ü Teala bu bütünlüğe özellikle dikkatimizi çekmektedir.


Ancak göz göre göre hata yapan bir insanı veya bazı insanları, temsil ediyor göründükleri değerler sebebiyle “temiz” ve “haklı” çıkarmaya çalışmak, söz konusu insanların şahsında bizzat değerlerimize ters düşmek ve bilgimizi, aklımızı yerinde kullanamamak demektir.


Bilmek ve akıl sahibi olmak insanı sorumlu yapan iki önemli husus olması hasebiyle, hakkını vererek ve onlara uygun olarak kullanmadığımız zaman (yukarıda işarert edildiği üzere) ortaya çıkacak kötü sonuçlarda yine bizzat sorumluluğumuzun olacağını unutmamak gerekir.


Bu aynı zamanda toplumsal denetim mekanizmasını da yıkmaktadır ki böylece yanlışlara karşı gösterilen refleksler kırılmakta, bir çok sahtekarlığın kapısı bizzat bizim ellerimizle açılarak desteklenmektedir. Halbuki dindarlık yanlışları kamufle etme kisvesi olamaz!


Kısacası İslam herşeyden önce bireyler olarak doğru düşünebilme yeteneğimizi kullanmamızı ve geliştirmemizi ister. Bu doğrultuda gözümüzü kör edebilecek bazı hususlara dair de bizi uyarır ki bunlardan biri de yukarıda belirttiğimiz üzere sırf sevdiğimiz için veya nefret ettiğimiz için “körü körüne” bir grubu desteklememiz veya desteklemememizdir.
Böyle bir davranışın bizi “zulme” götürebileceğine dair Kur’an’da bulunan ikazı ve zulmün bir toplumun çöküşü için yeter sebep olacağını da dikkate aldığımız zaman, bildiğimiz doğruları aklımızı kullanarak kendimize rehber yapmanın önemi bir kere daha ortaya çıkmaktadır.


Dolayısıyla bir konu hakkında ve özellikle dini meselelerde “doğru”nun ne olduğunu bilmiyorsak öğrenmek, biliyorsak aklımızı kullanarak bu doğruya uyup uymamayı dikkate almak ve kendimiz de dahil olmak üzere doğru ve yanlışları buna göre tespit edip gerekeni yapmak, bir müslüman için dinin çizdiği en önemli prensiplerden biri olması hasebiyle, şarttır. Aksi halde verilecek yanlış kararların ve yapılacak hataların neticesi bizi geri dönüşü olmayan karanlıklara sürükleyebilir.


Devamını Oku...

1 Ocak 2007 Pazartesi

AYDINLARIN “AYDINLIK” YÜZÜ



Hepinizin malumu olduğu üzere bir ülkenin ilerlemesinin alt yapı taşlarından belki de en temeli, ülkenin aydınlarının bu doğrultuda yaptıklarıdır. Eski tabirle münevverleri özveriyle çalışan ülkelerin hızla kalkındığını, medeniyetlerin oluşumuna katkıda bulunduklarını tarih bize göstermektedir.


Tabii bahsettiğimiz hususun tersini, hem de sıkça, görmek bugün dahi mümkün.


Bunu için uzaklara gitmeye de gerek yok, ülkemize baktığımızda konuyla alakalı tablo hemen dikkati çekmektedir.



Aslında Türkiye açısından bu tablonun çok yeni olmadığını da belirtmek gerekir. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren tartışılan önemli problemlerden biri, “aydınların” kendi ü

;lkelerine yabancı olup olmadıkları meselesidir. Bugün itibariyle de yine zaman zaman bu konuların işlenmesi, sorunun çözüme kavuşmadığını göstermektedir.


Öyle ki; bugün ülkemizde “aydın” olarak nitelendirilen bazı isimlerin, adeta ülkenin geleceğini “karartmaya” yönelik yarış içerisinde bulunduklarını, ülkenin ciddi meselelerini, aynı ciddiyetle ele alıp “ülke için” çözüm üretmek yerine; çözümsüzlük merkezleri olarak faaliyet gösterdiklerini esef ve öfkeyle seyrediyoruz.


Bir aydın olarak ülkenizin meselelerine bizzat ülkenin penceresinden bakmazsanız/bakamazsanız, çözümsüzlüğün kaynağı olma yolunda temel hatayı yapmış olursunuz. Hal böyle olunca ülkenizin meselelerini kendi meseleniz olarak sahiplenip çözümü ona göre üretmeniz de imkansız olur.


Halbuki aydın dediğiniz zaman, ki burada maksadım tartışılan bu kavrama dair bir alternatif tanım koymak değildir, halkı iyiye ve güzele doğru yönlendiren, mevcut kafa karışıklıklarını “aydınlatan” ve bu esnada bir ayağı kendi kültüründe diğer ayağıyla dünyayı dolaşacak geniş bir bakış açısı ve “donanıma” sahip olarak meseleleri bu çerçevede çözümlemeye çalışan insanları anlamak yanlış olmasa gerektir.


Bugün ülkemizde tartışılan belli konulara dair halkın kafasının “aydınlanmak” yerine daha da karıştığına, “kendi geçmişiyle hesaplaşmak” gibi masum görünen bir sloganın altında, kendinden şüphe eder hale getirilmesini göz önüne aldığınızda bu duruma sebep olan ve “aydın” olarak nitelendirilen bazı şahısların durumunu daha farklı bir sıfatla ifade etmek yerinde olacaktır.


Özellikle son birkaç yıldır ayyuka çıkan bilgi ve zihin kirliliğinin kaynağını da bu noktada aramak gerekir kanısındayım. Zira bilgi üreten merciler olarak kabul edilen bu tip sözde aydınların bu süreçte ciddi payları ve veballeri olduğunu görüyoruz.


Halkımızın söz konusu süreçte geldiği durumu, ilgilenilen konuların ve meselelere yaklaşım tarzlarının seviyelerinin genel olarak oldukça düşmüş olması, gerçekten aydın vasfını taşıyan ve bu konuda sorumluluk hissedenlerin bir an evvel harekete geçmesini, yapılan çalışmaların da sesinin daha net duyurulmasının sağlanmasını gerektirmektedir.


Unutulmamalı ki, diploma sahibi olmak aydın olmak için tek başına yeterli değildir. Bilgi faydalı kullanıma dönüşmüyorsa, üretime ve hizmete vesile olmuyorsa yüktür. Alınan diploma önce alan kişiyi daha sonra da bu kişinin muhatap olduğu insanları aydınlatmalı ki günümüz ve geleceğimiz aydın olsun…


Devamını Oku...