Dr.Banu GÜRER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dr.Banu GÜRER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2009 Perşembe

Unutmak ve Unutulmak

Hafıza insan benliğinin merkezi yerlerindendir. Kendimize ve çevremize dair her türlü tanım ve tecrübe burada yatar. Bu sebeple zihnimizi ve duygularımızı şekillendiren unsurlardan da biridir. Nitekim kendine ve çevreye yabancılaşmanın bir boyutunu hafıza kaybı oluşturmaktadır.

Hafıza insanlarda olduğu gibi insanlardan oluşan milletlerde de vardır. Tıpkı insanlardaki gibi milletlerde de kendini ve etrafını anlamlandırmanın en temel vasıtalarından biridir. Çünkü tarihi tecrübelerle yoğrularak aktarılmıştır.

Günümüzde işte bu hafızaya yani milletlerin tarihi tecrübelerine dayanan hafızalarına yönelik çeşitli olaylar yaşandığını görüyoruz. Bu milletlerden biri olmamız hasebiyle de konu bizi oldukça fazla ilgilendiriyor. Zira zaman hafızamızı geliştireceğine maalesef zayıflatmış görünmektedir.

Bunun örneklerini maalesef siyasi strateji gibi mazeretler sunarak milli menfaatlerimize karşı alınan birçok tavırda görüyoruz.

Gelin görün ki bizden bu anlamda pek çok "stratejik" beklentileri olan ülkelerin en önemli özellikleri güçlü bir hafızalarının olması ve tarih boyunca bu hafızaya azami önem vermiş olmalarıdır. Bu sebepledir ki, uzman pek çok tarihçimizin ifade ettiği üzere, Avrupa'da kayıt ve arşiv köklü ve önemli bir geçmişe sahiptir.

Buna dair İngiltere'den önemli bir misal hatırlıyorum: İngiltere'nin York şehrinde (tarihi York'ta) gördüğüm ve hayli dikkatimi çeken bir anıt vardır. Bu anıt 16. yüzyılda yaşanan veba salgını neticesinde yaşanan toplu ölülerin acı hatırasına yapılmış. Bilindiği üzere bu salgın o dönem çok ciddi boyutlara ulaşmış ve büyük bir nüfus kaybına yol açmıştır.

İlk gördüğüm zaman şaşırdığım ancak düşününce takdir ettiğim bir anıttır bu. Zira bu anıt bir milletin, varoluş mücadelesi esnasında bu süreci tehdit eden her türlü tehlikeyi "unutulmamaya" değer kabul ettiğini göstermektedir. Böylece varlık mücadelesini "çok yönlü" düşünmek gerektiği nesilden nesle aktarılmaktadır.

Böyle bir şuur ise insanına daha duyarlı ve geleceğine daha hassas bakan bir toplumu beraberinde getirecektir ki tarih boyunca sergiledikleri tutum da bu doğrultudadır.

Halbuki bizler, Alev Alatlı'nın dediği gibi, özellikle acıları unutmayı tercih eden bir milletiz. Üstelik bunu çok yakın bir geçmiş ve hala süren tehditler ve acılar için de geçerli kılıyoruz. Bu yaklaşımımız kin gütmemek adına güzel bir tutum olmakla birlikte yol açtığı duyarsızlık düşünülünce zararı olduğu açıkça görülen bir yaklaşımdır. Zira bizi büyük acılar yaşadığımız bazı olayları doğru bilmemeye ve gereğini yapmamaya, daha da kötüsü kimi zaman "başkalarından" öğrenmeye götürmektedir. Bunun neticesinde ise en temel hasletlerimiz dahi sorgulanmaya başlanmakta, kendi kendimizden şüphe eder hale gelmekteyiz!

Bu sebeple hatırlanması gereken güzellikler gibi unutulmaması gereken acıları da göz ardı etmemek, bunların tekrar yaşanmaması için gerekli tedbirin alınması bakımından hayli önemlidir. Zira her biri varoluş mücadelemizin bir parçasıdır. Bu mücadele neticesinde unutulup gitmek istemiyorsak, dinimizin de emrettiği üzere adaleti gözetmek şartıyla, unutulmaması gerekenleri unutmamak ve unutturmamak, yerine getirilmesi gereken en temel görevlerimizdendir, unutmayalım...

Devamını Oku...

11 Nisan 2009 Cumartesi

Asıl İhtiyaç Sevgi…

İnsanı insan yapan en temel özelliklerinden biri duygularıdır. İnsan duygularıyla varlığına anlam katar, duyguları insanı duyarlı yapar.

Bu duyguların belki de en önemlisi "sevgi"dir. Sevgi bir anlamda hayatın anlamıdır.

İşte günümüzün asıl sorunu da bu noktada başlıyor: İnsanlar "sevmeyi" neredeyse unuttu!

Eğer öyle olmasa, insanlar en çok sevdiklerine ya da sevmesi gerekenlere acı çektirebilir mi? Onları öldürmeye, kesmeye, doğramaya teşebbüs edebilir mi? Başkalarının acılarından beslenebilir mi? İnsanları kazanmak yerine dışlamanın derdine düşebilir mi? Kendine zarar verebilir mi?

Aslında sadece ülkemizin değil dünyanın problemi bu. Fakat özellikle ülkemiz için durumu anlamak ve hazmetmek çok daha zor geliyor.

Zira biz "sevmeyi" derinden yorumlamış ve sevmeye dair düstur meydana getirmiş bir milletiz: Yaratandan ötürü yaratılanı sevmek.

Bu düstur dinimizin kültürümüzce yorumlanan önemli bir prensibi olarak ortaya çıkmış ve hayatın nasıl yorumlanacağına dair asırlar boyu bize rehber olmuştur.

Bu düsturdur ki bize bırakın insanı, mesela kuşları bile düşündüren ve mimaride kuşlara ev yapmayı dahi ihmal etmeyen bir medeniyete imza attırmıştır!

Gelin görün ki artık insanın bile değerinin kalmadığı bir toplum haline dönüşüyoruz!

Halbuki "aydınlanma" ile insan hayatın merkezine oturmamış mıydı?!

Hayatın merkezine oturan ve her şeyden önce kendini sevmesi ve değerli bulması gereken insanın en azından insana daha duyarlı olması beklenmez mi?!

Yoksa asıl mesele bu mu? Yani kendini sevmek mi?

Mesele kendini sevmekten ziyade kendini nasıl seveceğini bilememek olsa gerek.

Zira hayatın merkezinde kendini gören, daima kendi önceliklerini dikkate alan ve bunu da "akılcı" davranmak olarak niteleyip olumlu bir anlam yükleyen insandan kendinden önce başkalarına duyarlı olması beklenebilir mi?

Veya kendine rağmen başkası için fedakarlık yapması?

Veya kendi için yapılan fedakarlığı zorunluluk olarak kabul etmeyip hakkıyla takdir etmesi?

İşte bizim kültürümüzün önemli bir parçası olan düstur burada yerini daha da anlamlı bir biçimde buluyor. Çünkü insan sadece kendini merkeze aldığı zaman "bencillik"ten kaçınması çok zor. Neden kaçsın ki? Önemli olan zaten kendi değil mi?!

Halbuki, dinimizin de vurguladığı üzere, varlığını borçlu olduğun ve bu varlığa sevgiyle hayat veren bir Yaratıcı'ya duyulan sevginin O'nun eseri olan tüm kainata yansıması sevgiyi çok derinden yaşamak anlamına gelir. Öyle ki, artık insan kendinde ne kendine ne başkasına zarar verme, istediği gibi davranma ve duyarsız kalma hakkını bulamaz. Çünkü kendi bedeni bile tamamıyla ona ait değildir.

Bu sevgi sorumluluğu beraberinde getirir. Bu sevgi emeği de gerektirir. Çünkü bu sevginin kaynağı yarattıklarına ihtiyacı olanı vermektedir. O'nu sevenin de bunun aksini yapması, O'nun eseri olana hor davranması mümkün değildir.

Bu sevgi yapıcıdır. Etrafında olanı yakıp yıkmaz. Sevmeyi eziyet çektirmek olarak göstermez. Çünkü O'nun sevgisi nasıl bizi varlığa getirmişse O'nu seven de üretken olur. O'nun rızası için yapılan eserlerin altındaki en temel teşvik de budur.

İşte kültürümüzde bu derece önemli ve derin bir yeri olan sevgiyi tekrar kendi köklerimizden ve samimi olarak yaşamaya başlamak için onu doğru anlamak şarttır. Buna hem bizim hem de dünyanın çok ihtiyacı var. Zira dünyayı cennet yapabilecek bir duygu olan sevgi de "doğru" biçimde yönlendirilemezse insanoğlunun bugün kimi zaman sevgi adına yaptığı dehşet tablolarını izlemek kaçınılmaz olacaktır.    

Sevgiyle kalın...

Devamını Oku...

27 Mart 2009 Cuma

Çanakkale

Bu hafta Çanakkale Zaferinin 94. yıldönümünü idrak ettik. Başta büyük önderimiz Atatürk olmak üzere silah arkadaşları ve tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun!

Çanakkale Zaferi, bilindiği üzere hem askeri bakımdan hem de manevi bakımdan tarihimizin dönüm noktalarından biridir.

Zira Çanakkale'de az imkana rağmen çok iş yapılabileceğine dair tüm insanlığa ders verilmiştir. Teçhizatınız az da olsa onu kullanacak "insanınız" doğruysa zafere ulaşmanın mümkün olduğu gösterilmiştir.

Yine Çanakkale'de varolmanın temel şartlarından birinin "ümidini asla kesmemek" olduğu ispatlanmıştır. Dinimizin de önemle vurguladığı "Allah'tan ümidi kesmeme" prensibinin hikmeti burada bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Aynı şekilde Çanakkale'de görünen şartlar ne kadar kötü olursa olsun mücadele etmemeye mazeret olamayacakları hafızalarımıza kazınmıştır. Zira ümit ve gayret oldukça görünen şartlardan görünmeyen imkanlar çıkabileceğinin en güzel delillerinden biri Çanakkale'dir.

Hatırlanacak olursa Çanakkale yetişmiş ve bugünkü tabirle "gelecek vadeden" pek çok gencimizin vatan uğruna seve seve can verdikleri bir zaferdir. Onlar "bağımsız" olmadan "gelecek" kurulamayacağını bilen şerefli insanlar olarak "vererek" değil "savunarak" kazanılacağını tüm dünyaya kanıtlamışlardır.

Dolayısıyla Çanakkale kan ve can pahasına "satılamayacak" olanın ne olduğunu dedelerimizin bize gösterdiği bir destandır!

Kısacası Çanakkale bizi biz yapan dönüm noktalarından biridir. Zira Çanakkale "kim olduğumuzun" tek bir yürek olarak haykırıldığı yerdir!

Tüm bu gerçeklere rağmen Türkiye'de son zamanlarda pek çok alanda yaşanan değer kaybetme ve kaybettirme sürecine binaen Çanakkale gibi zaferlerimiz de altında yatan değerler dikkate alınmaksızın "basite" indirgenmeye çalışılmaktadır.

Ulvi gayeler için bir nesli kaybettiğimiz ancak karşılığında bir gelecek kurduğumuz böylesi bir zaferi hafife almak, korunması gereken değerlere karşı duyarsızlaşmanın / duyarsızlaştırılmanın en belirgin özelliğidir. Duyarsızlaşma ise tıpkı canlı organizmalarda olduğu gibi toplumların yok olma sinyali anlamına gelmektedir.

Bu sebeple Çanakkale gibi saygı duyulacak, gelecek nesillere şuur ve heyecan aktarmaya vesile olacak değerlerimizi gerektiği gibi anlamanın ve aktarmanın en temel görevlerimizden biri olduğunu ve şehitlerimize en azından bunu borçlu olduğumuzu unutmayalım ve unutturmayalım.

Devamını Oku...

12 Şubat 2009 Perşembe

Adil Olmak

Adalet tarih boyunca en temel erdemlerin başında kabul edilmiştir. Önemine binaen gerçekleştirilmesi en zor değerlerden de biridir.

Adaleti genel olarak karşılıklı ilişkiler için düşünürüz; hakkını vermek, gereği yerine getirmek gibi. Doğrudur da. Doğrudur ancak eksiktir.

Zira adalet öncelikle insanın kendisi için, kendini gerçekleştirme sürecinde yerine getirmesi gereken bir değerdir.

Nasıl mı?

İlk önce ölçülü olarak. İnsan her davranışında, her düşünce ve duygusunda ölçülü olmadan, dengeyi bulmadan adaleti gerçekleştiremez. Yani yediğiniz yemekten uykunuza, sevincinizden öfkenize kadar fiziki ve psikolojik her yönünüzle ölçülü olmak, adaleti sağlamanın temel şartlarındandır.

Bu durum Allah'ü Teala'nın Kur'an'da vurguladığı üzere kainatın ve içindeki her şeyin kendisine uygun olarak yaratıldığı "dengenin" bozulmamasına yönelik uyarıya uygun atılacak en temel adımdır: "Sakın dengeyi bozmayın." (Rahman, 8)

Kainatın düzenine tesir edebilen bir canlı olarak insan bu düzeni gözetmeye ilk önce kendinden başlamadan etrafının farkına varması ve etrafına duyarlı olması çok zordur. Nitekim bunun örneklerini her daim görmekteyiz.

Öyle ki, mesela fiziki hayatında dengeyi gözetmeden yaşayan ve fiziki sağlığını bozan, fiziki problemler nedeniyle psikolojisi bozulan ve dolayısıyla tutarsızlaşan insanların çevreleriyle ilişkilerinde de aynı tutarsızlıkları ve dengesizlikleri göstermeleri kaçınılmaz olmaktadır.

Veya insanın iç dünyasında dengeyi kaybetmemesinin esaslarından biri olan değerleriyle çatışmamayı ve onlara uygun yaşamayı başaramayan, bunu başaramadığı için vicdan azabından veya kendini haklı çıkarmaya çalıştığı için doğruyu görme yetisini gittikçe kaybetmekten kaynaklanan aşırı tepkilerle etrafına muamele eden insanların adaletli davranmasını beklemek çok zordur.

Zira artık o kişinin olayları değerlendirme ve tepki verme şekli kişiselleşmekten öteye gidememekte, mesela yapılan aynı yanlışa kim yaparsa yapsın aynı tepkiyi verememektedir.

Yani içte bozulan denge diğer bir ifadeyle adaletin ihlali dışa da yansımaktadır.

Dolayısıyla kültürümüzde çok güzel ifade edilen "nefis terbiyesi" hem fizyolojik hem de psikolojik açıdan doğru biçimde gerçekleştirilemezse, insan adaleti önce kendinde anlayamazsa, başkaları için anlaması ve uygulaması da imkansız olabilmektedir.

Bu sebeple adalet örneğinde vurguladığımız gibi, değerleri hayatın her alanında doğru anlayarak yaşamak ve yaşatmak, günümüzün problemlerinin çözümünde, bu problemlerin kaynağı olan insanın düzelmesine vesile olması bakımından, hayli önemlidir. Bu hususta "doğru bir din eğitiminin" yardımcı olacağı unutulmamalıdır.

Hayırlı haftalar.

Devamını Oku...

30 Aralık 2008 Salı

Samimiyet

Tarih boyunca toplum düzenleri ve hayat tarzları kendilerine has değer sistemleri ile paralel biçimde değişime uğramış, her hayat biçimi bir öncekine göre farklı değerleri getirmiş veya ön plana çıkarmıştır.

Günümüz için de aynı durum söz konusudur. Modernleşme süreci kendine has değer sistemine göre insan hayatını şekillendirmiştir.

Söz konusu değer sisteminden kimi zaman memnuniyetle kimi zaman şikayetle bahsederiz. Ancak bir değer var ki hayatımızdan giderek uzaklaşmasının tesiri sanırım pek çok değere göre daha olumsuz ve dolayısıyla tesirli olmaktadır: Samimiyet.

Samimiyet insanın hayatına ve davranışlarına anlam katan en temel değerlerden biridir. Samimiyet olmaksızın insanın ne kendisiyle ne de etrafıyla anlamlı bir ilişki kurması ve barışık olması mümkün değildir.

Nitekim zamanımızın değer sistemi içerisinde birçok insan tarafından "akıllı olmanın" şahsi menfaati her şeyin üzerinde tutarak gözetme ve hayatını menfaatini temin üzerine inşa etme şeklinde anlaşılması insanın hem kendisi ile hem de çevresi ile samimi ilişkiler kuramaması neticesine yol açmaktadır. Neticede sık sık şikayet ettiğimiz yalnızlık insanın hem iç hem de dış dünyasını ele geçirmektedir. Zira insanın kendine yabancılaşması ve kurulamayan hakiki dostluklar kader halini almaktadır.

Bu mudur akıllı olmak?

Yine başka bir örnek olarak, samimi şekilde başlayan pek çok fikri hareketin bir müddet sonra aynı samimiyeti taşımaktan uzak bir yapı haline dönüştüğünü görürüz. Zamanında insanlara heyecan veren, onları bir fikir altında toplayarak bir amaç uğrunda birleştiren ve aralarında bir nevi kardeşlik temin eden fikir ve değerler zamanla çatışma yeri ve unsuru olabilmektedir. Zira özellikle kurumsallaşma ile birlikte artık kurumsal yapıyı korumak ideallerin kaynağı olan fikri koruyup zenginleştirmekten daha önemli hale gelmekte, fikre aykırı hareketler, yapıyı korumak adına görmezden gelinebilmektedir. Netice ideallerin yerini menfaatler almakta, samimiyet yerine şekilcilik ön plana çıkmaktadır.

Bugün özellikle gençliğin politikaya bakış açısında ve apolitik olmayı tercih etmesinde temel etken bahsettiğimiz vaka değil midir? Bu sebeple fikri akım taraftarı olmak bir hizmet vesilesi yerine çatışma sebebi şeklinde algılanmıyor mu? Böyle algılandığı için milletimize faydalı olabilecek pek çok insan fikri ve siyasi alanda var olmaktan kaçınmıyor mu?

Bu noktada dinimizin koyduğu bir prensibin önemi daha da fazla ortaya çıkmaktadır: "Ameller niyetlere göredir." Bu prensip insanın iç ve dış dünyasında bütünlüğü sağlamasının onun kamil insan olmasındaki önemi vurgulaması açısından hayli önemlidir. Zira eğer insan halis ve samimi niyetlerle bir iyiliği yerine getirmiyorsa veya sebep olduğu bir kötülüğün gerçekleşmesinde kastı bulunuyorsa başkaları tarafından iyilik olarak görünse de davranışın hiçbir değeri yoktur. Veya tersine samimi ve halis niyetlerle yapılan bir davranış, başkaları onu takdir etmese de değerinden bir şey kaybetmez.

Bir insanın dış çevre baskısı altında kalmadan ve değerlerinden ödün vermeden idealist biçimde hareket etmesinde bu ilkenin rolü yadsınabilir mi?   

Dolayısıyla insanların gittikçe samimiyetten uzaklaştığı, kalbinin ve ağzının başka başka konuşmaya başladığı bir ortamda değerlerimizin yeniden ve doğru biçimde aktarılmasına çalışılması, hem gelecek nesillerin karakterlerinin doğru oturmasında hem de kendi kendimize yabancılaşmaktan uzak kalmamamıza vesile olacaktır. Tabii bunu samimiyetle yapmak şartıyla...

Devamını Oku...

2 Aralık 2008 Salı

Alevilik ve Türkiye

Türkiye’nin gündemini meşgul eden meselelerden biri olarak Alevilik ve Türkiye’de Alevilerin durumu ile ilgili tartışmalar son günlerde hız kazanmaya başladı. Konuyla ilgili çözüm hususunda siyasi çevrelerce olumlu yaklaşımların sergilendiğini de sevinerek görmekteyiz.

Bir meselenin çözümü onun doğru anlaşılmasında yatar. Bu sebeple konunun çözümüne dair yapılan tartışmalar esnasında dikkatle sorulması ve cevaplandırılması gerek en temel soruyu sorarak kısaca değerlendirmek isterim: Türkiye’deki Alevilik meselesinin temel nitelikleri nedir?

Alevilik konusu bilindiği gibi tarihimizde uzun bir geçmişe sahiptir. Mesele haline gelmesinin temel sebebi ise dini olmaktan ziyade siyasidir. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu ile Şah İsmail arasında yaşanan siyasi krizin Osmanlı toplumuna yansıyan önemli bir boyutunu Alevilik oluşturmaktadır. Siyasi çatışmanın dini boyuta kayması ve toplum içinde farklılaşmaya ve ötekileştirmeye gidilmesi neticesinde toplumumuz içerisinde zaman zaman Alevi-Sünni gerilimlerinin yaşandığı görülmektedir.

Bahsettiğimiz nokta sorunun çözümüyle alakalı atılacak adımlarda göz önüne alınacak temel noktalardan biri olarak değerlendirilmelidir. Zira dini olmaktan ziyade siyasi olaylar neticesinde ortaya çıkmaya başlayan bir meselenin toplumun genelinden “keskin sınırlarla” ayrı bir zümreye ait mesele gibi görülmesi, getirilecek çözüm önerilerinde düşülecek hatanın başlıca sebeplerinden birini oluşturacaktır. 

Tabii Alevilik Türkiye’de sadece siyasi boyuta sahip değildir. Siyasi boyutun yanında ve özellikle tarih sürecindeki gelişmeler esnasında ondan daha belirleyici olarak kültürel bir boyutu da bulunmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında Aleviliğin tarihi süreç içerisinde daha ziyade göçebe Türk topluluklarının İslam yorumu, Bektaşiliğin ise daha ziyade Aleviliğin şehir kültürü içerisindeki yorumu olarak karşımıza çıktığı görülmektedir. Dolayısıyla meselenin çözümü için atılacak adımların kültürel ve siyasi boyutlar dikkate alınarak atılması, hem farklılaşma sürecinin keskin sınırlara sahip olmadığının görülmesi, hem de keskin sınırlara taşımak isteyenlerin maksadının anlaşılması açısından gereklidir.

Peki, çizdiğimiz bu genel tablodan hareketle bakacak olursak Alevilerin taleplerinin karşılık bulabilmesinin ve meselenin çözüme kavuşmasının mümkün olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bahsettiğimiz hususlara binaen ifade etmek gerekir ki Alevi Sivil Toplum Örgütlerinin taleplerinin karşılık bulabilmesi her şeyden önce “hangi Alevilik?” sorusuna verilecek cevaba bağlıdır. Zira gerek tarihi süreç içerisinde gerekse günümüz açısından gelinen nokta itibariyle bir tek Alevilik anlayışından bahsetmek mümkün değildir. Nitekim Alevi topluluklarının birbirlerine bakış açılarında da bunu görmek mümkündür. Bu sebeple “hangi Alevilik” sorusuna tam ve doğru cevap verilmeden çözüme yönelik çalışma yürütmek de mümkün gözükmemektedir.

Bu vesile ile gelecek Kurban Bayramı’nın bütünleşmeye ihtiyacımız olan şu sıkıntılı günlerde hayırlara, birlik ve bütünlüğümüze vesile olması dileğiyle bayramınızı şimdiden tebrik ederim.

Devamını Oku...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Hangi Kavramlar?

İnsanın ve hayatın anlamlandırılması meselesi günümüzün en temel problemlerinden biri haline geldi. Zira bu anlamlandırmayı nasıl yaptığımıza bağlı olarak hem kendimize hem de çevremize olan tutum ve davranışlarımızın gelişip şekillendiği düşünüldüğünde, bugün yaşadığımız pek çok sorunun temelinde yanlış anlam ve algıların yattığı görülmektedir.

Anlamlandırma ve algılamaların yanlışlığının altında pek çok neden sıralanabilir. Ancak en önemlisi kendimizi kendi kavramlarımızla anlayamamaktır. Bilhassa toplumu doğruya yönlendirmeleri beklenen “aydınlarımızın” bir kısmının bahsi geçen hatayı büyük oranda yapmaları bizi ciddi biçimde endişeye sevketmektedir.

Nasıl mı?

Örnekler çok olmakla birlikte en çok tartışılanlardan biri olması hasebiyle etnik gruplarla ilişkilerimize dair yapılan değerlendirmeler üzerinden verilecek misaller sanırım daha açıklayıcı olacaktır.

Buna göre son zamanlarda bir “mesele” gibi gösterilmesi adet halini almış olan ve bu açıdan bizi hayli şaşırtıp yanlış anlaşıldığı ve anlatıldığı için bir o kadar da üzen etnik yaklaşımlara bakıldığında, kendimizi kendi kavramlarımızla açıklayamamanın ortaya çıkardığı sıkıntının ne kadar fazla olduğu görülmektedir.

Mesela, bizim milletimiz farklı etnik grup ve kültürlerle bir arada yaşama tecrübesini “kendinden görme” zihniyeti ile gerçekleştirmiştir, “kendine benzetme” zihniyeti ile değil. Takdir edileceği üzere kendinden görme, eksiği ile fazlası ile kabul etme, tabir-i caizse aileden sayma anlamına gelir. O yüzden milletimiz bu topluluklarla eğer din birliği söz konusu ise akrabalık ilişkileri kurmakta da bir sakınca görmemiş, tarih boyu kucak açtığı, bünyesine kabul ettiği pek çok milletle toplumsal bir doku oluşturabilmiştir.

Bu durum daha önceki yazımda ifade ettiğim üzere Cumhuriyetimizin vatandaşlık tarifinde de yerini bulduğu içindir ki “mesele” olduğu iddia edilen etnik gruplardan başbakan ve cumhurbaşkanı seçmek bizler için, ABD’deki gibi “değişim emaresi” olarak alkışlanacak bir durum olmamıştır. Gayet doğal görüldüğü için tartışılmamıştır bile.

Halbuki bazılarının iddia ettiği gibi “kendine benzetmeye”, yani Batı terminolojisiyle ifade edecek olursak “asimile etmeye” çalışmış olsaydı yine takdir edileceği üzere, bu topluluklarla olan tarihi geçmişimizin uzunluğuna bakılacak olunursa ortada bugün bahsi geçen farklılıkların (dil, kültür gibi) birçoğunu görmek mümkün olur muydu?

Batı’ya bakarak cevap verecek olursak böyle olmayacağını açıkça ifade edebiliriz. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Fakat bizim milletimiz için durum böyle olmamış, bahsettiğimiz zihniyet ve sahip olduğu değerler sistemi (kul hakkı gibi), farklılıklarla yaşama tecrübesini başarıyla gerçekleştirmesine vesile olmuştur.

Yine bu sebeple bugünün dünya şartlarının bütün toplumları etkilediği bir ortamda, bu şartlara bağlı olarak gerek ekonomik gerekse toplumsal patlamaların beklendiği durumlarda Türkiye bu beklentilere uymayabilmektedir. Batı’nın zaman zaman şaşırdığı bu gibi durumların izahı, temas ettiğimiz üzere ancak kendi bünyemizde ve kavramlarımızda bulunabilir.    

Dolayısıyla Batı’dan ithal edilen kavram ve bakış açılarını hiç süzmeden kullanarak meseleye baktığınızda, bırakın çözümü açıklayıcı ve kapsayıcı bir tablo çizmeniz dahi mümkün olmamaktadır. Zira kültürel farklılıkları dikkate almaksızın kavramların her toplum için aynı biçimde kullanıldığı gibi yanılgıya düşerek genellemeye gidilmektedir ki bunun neticesinde Türkiye’ye Türkiye’den bakılamamakta, çözüm reçeteleri çözümsüzlük ve yeni problemler üretmektedir.

Devamını Oku...

10 Kasım 2008 Pazartesi

Neden “Yaşasın Cumhuriyet”?

Cumhuriyet’imizin ilanının 85. yıldönümünü geçtiğimiz hafta idrak ettik. Daha nice yıllar idrak edebilmemiz temennisiyle kutlu olsun.

Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşundan (hatta kurulmadan seneler öncesinden) bu yana temel niteliklerinin toplumsal ve yönetim bazında yansımalarına dair pek çok tartışmanın söz konusu olduğunu biliyoruz. Bu tartışmaların pek çoğu günümüze de intikal etmiştir.

Tabiidir ki değişim gerek insan gerekse toplum hayatında hemen kabul görebilecek, kolayca hazmedilebilecek bir süreç değildir. Bu sebeple tartışmaların olması doğaldır.

Özellikle Batı tarihinde demokrasi ve cumhuriyet mücadeleleri sert kavgalarla, çatışmalarla birlikte hatırlansa da pek çok tarih uzmanının ifade ettiği gibi Türkiye Cumhuriyeti dünyadaki birçok örneğe kıyasla kanlı toplumsal çatışmalar yaşanmadan kabul görmüştür. Dolayısıyla şiddete dayanan bir değişimi temsil etmemektedir. İşte bu nokta söz konusu tartışmalarda kanaatimce zemin alınacak esas olarak görülmelidir.

Peki, Cumhuriyet bizim için neyi temsil etmektedir? Ne getirmiştir?

Pek çok şey sayabiliriz.

Ancak kanaatimce en önemli şeylerden biri birey olma şuurudur. Zira Cumhuriyet devlet bazında tüm toplumu tek tek bireyler olarak tanımıştır. Herhangi bir topluluğun üyesi olarak değil. Yani özgür iradenin devlet ile birey ilişkisinde esas alınması söz konusudur ki bu aynı zamanda vatandaşlığın temelini de oluşturmaktadır.

Nitekim devlet ile vatandaş arasındaki bu ilişki sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet açısından herhangi bir “etnik ayırım veya tavır”dan bahsedilemez. Bu sebeple farklı etnik kökenden gelen mesela cumhurbaşkanımız ve başbakanımız olmuştur. 

Birey olma şuuru aynı zamanda devlet yönetimi için seçme hakkının kullanılabilmesi anlamına da gelmektedir. Bu husus da Cumhuriyetimizin bize getirdiği kazanımların en önemlilerinden biridir. Zira devlet sathında kendini ifade edebilmenin en temel vasıtalarındandır. Bireyin yönetimde söz sahibi olabilmesi, hatta yönetime girme şansını yakalayabilmesi anlamına gelmektedir ki bu sayede farklı sosyal şartlardan gelen vatandaşlarımız devlet kademelerinde yer alabilmektedirler.

Bu noktada belirtmek gerekir ki sistemin doğru işleyip işlememesi onu işletecek kişilerle alakalıdır. Eğer istismar, kayırma, menfaat gibi sebeplerle doğru işletemiyorsanız burada sorumluluk yine bireylerde aranmalıdır. 

Cumhuriyet bahsettiğimiz birey olma şuurunu toplum pahasına olarak düşünmediği için toplumun temel ahlaki ve kültürel değerlerinin anayasamızda göz ardı edilmediğini de görüyoruz. Bu değerlerin sağlıklı biçimde aktarılabilmesi içindir ki tarihi tecrübemiz de göz önüne alınarak mesela din eğitimini devlet eline almıştır. Atatürk, daha önce bir yazımızda temas ettiğimiz üzere, Kur’an’ın Türkçe meal ve tefsirini yaptırtmak suretiyle halkın kendi diliyle ve bizzat kaynağından dinini öğrenebilmesinin de yolunu açmıştır ki bu birey ve halk dengesinin gözetildiğine dair en güzel örneklerden biridir.

Netice itibariyle bahsettiğimiz bu tek değer bile Cumhuriyet’imizin neden yaşaması gerektiğini anlamamız için yeterlidir. Çünkü bizim Cumhuriyet’imiz birey olma şuuru ile Kur’an’ın bizi uyardığı üzere “güdülme psikolojisinden” toplumları uzak tutmaya, bunu yaparken de bireyi topluma tercih etme aşırılığına kaçmamaya vasıta olan bir yönetim şeklidir. Dolayısıyla bu kazanımlar kaybolduğu takdirde toplum olarak yaşayacağımız kayıpların telafisi de mümkün olmayacaktır…

Hayırlı haftalar.

Devamını Oku...

10 Ekim 2008 Cuma

Siyasetin Tanımladığı Din

Daha önce pek çok kez farklı açılardan vurguladığımız bir gerçek var: Dinin insan hayatındaki önemli konumu, onun üzerinden yapılan yanlışların tamiri mümkün olmayan bir hal almasına yol açmaktadır.

Zira bilindiği gibi din olgusu insanın sonsuzluk anlayışına bir yön verir ve sonlu ve sonsuz hayatı kazanmaya yönelik davranışlar sergilenmesini bekler. İnanan ve özellikle dindar insanlar da bu tür davranışları yerine getirme, dini açıdan yanlış yapmama hususunda hassas olmaktadır. Dolayısıyla dine uygun davranma ve davranmama endişesi, dini hassasiyetler taşıyan insanlar için hayat anlayışlarının merkezi konumundadır.

Bahsettiğimiz noktaya binaen neyin dinen doğru neyin yanlış olduğu meselesi ve bu soruların cevaplarının doğru verilmesi insanlar ve hatta toplumun bütünlüğü için azami önem taşımaktadır. Zira dinin ortaya koyduğu prensipler ona bağlanan pek çok farklı insanın üzerinde mutabakat sağladığı bir zemin oluşturmakta, sahip olduğu kavramlar hayatı ve kendilerini anlamlandırmalarında temel unsur işlevi görmektedir. Yani din temel kaynağına uygun anlaşıldığı takdirde birleştirici bir unsur olarak toplum hayatında yer almaktadır.

Fakat dinin temel kaynağında yer alan ve inanan insanlar için ortak bir geçerliliği söz konusu olan temel prensipler kaynağa göre değil kaynak dışı unsurlara göre belirlenmeye çalışılır, doğru ve yanlış davranışlar bu şekilde tanımlanırsa bütünleşmeden söz etmek mümkün olmamaktadır. Çünkü ortak paydalar başka unsurların (özellikle şahsi menfaatlerin ve buna bağlı yorumların) doğrultusunda azalmaya başlamaktadır.

İşte tam da bu noktada günümüz Türkiye’si ciddi bir sorun yaşamaktadır: Dinin ve dine uygun olanın tarifi dinin kaynağından ziyade siyaset tarafından yapılmaya başlanmıştır.

Bu sorun öyle tehlikelidir ki, elinizde farklı düşüncelerinize rağmen bir araya gelebileceğiniz ortak prensip ve değerleri çıkarabileceğiniz, anlayabileceğiniz ve paylaşabileceğiniz objektif yani şahsi görüşlerin tahakkümünden bağımsız bir kaynağınız varken onu kullanılamaz hale getirir. Çünkü önyargılarınız onu doğru düzgün anlamanıza mani olmaya başlar.

Diğer taraftan artık bir takım menfaatlere yönelik olarak geliştirilmiş siyasi fikirlere ve hareketlere bağlı olup olmamanıza dayanarak sınıflandırılmaya başlarsınız. Sırf bu kategorilere uymadığınız için inanç sistemi açısından farklılık taşımadığınız insanlarla paylaşacak ortak noktalarınız gittikçe azalır. Kimi zaman dini kimliğiniz bile sorgulanır. Yani bir aile içinde şiddetli bir biçimde bölünme ve kutuplaşma başlar.

Üstelik bahsi geçen kutuplaşma da öyle tehlikeli bir boyutlara varır ki, “biz ve onlar” anlayışı ile, tamamen totaliter yani herkesi bir kefeye koyan, farklılıkları değerlendiremeyen sert bir bölünmeye doğru toplumsal yapıyı zedeler.

Artık bu noktadan sonra tarih boyu toplumu bir arada tutan, işlenip hazmedilen ve ortak ürün verilen birleştirici değerlerden bahsetme imkanı da azalır.

Halbuki siyasi görüşler dini tarif etme hakkına sahip değildir. Din kaynağından öğrenilir ve kimin nasıl nitelendirileceği inanç sahipleri tarafından kaynağından alınan bilgilere göre belirlenir.

Aynı inanç grubu içinde olup siyasi olarak ülkenize hangi sistemin daha faydalı olacağı hususunda farklı düşünebilirsiniz. Bu hakkın göz ardı edilmesi insanın temel özgürlüklerinden biri olan düşünce özgürlüğünün elinden alınması demek olur ki bu dinen de hak ihlali ve temel bir yanlışlıktır. Zira dinimiz aklı kullanmayı ve düşünmeyi insanın en temel vazifelerinden biri saymakta, uymayanları uyarmaktadır: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, murdarlığı, akıllarını kullanmayanlara verir.” (Yunus, 100)

Düşünemeyen bir toplumun var olma şansı da yoktur. Çünkü o başkalarının “fikrine” göre sürüklenecektir.

Dolayısıyla özellikle siyasilerimizin ve bilim adamlarımızın halkı aydınlatma ve yönlendirme “vazifeleri” esnasında ülkemizin içine sürüklendiği bu tehlikeyi göz ardı etmemeleri, bertaraf edilmesine yönelik tedbirleri ilmi ve fikri yönden süratle almaları gerekmektedir. Toplumsal dokumuzun parçalanmasının bu ülkeyi seven ve burada yaşayan kimseye faydası olmayacağını anlamak için ise şüphesiz dahi olmaya gerek yok…

 

Devamını Oku...

22 Ağustos 2008 Cuma

Günümüzde Din ve Siyaset İlişkisi

Din ile siyasetin ilişkisi tarih boyunca karmaşık bir yapı olagelmiştir. Özellikle son iki-üç yüzyıl din ve siyasetin konumunun ve birbiri ile olan bağının nasıl olması gerektiği tartışmalarının yoğun biçimde yaşandığı ve günümüze de büyük oranda etkisi olan bir dönemi ifade etmektedir.

Günümüzde din ve siyasetin ilişkisini tartışırken tartışmanın ağırlıklı olarak dinin siyasete etkisi doğrultusunda yapıldığını ve tartışmaların dinin siyasete müdahale etmemesi gerekliliği üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz.

Ancak özellikle ülkemizi göz önüne aldığımızda bugün din siyaset ilişkisinde gözden kaçırılan bir nokta olduğunu düşünüyorum: Siyaset dine ve dini anlayışa daha fazla ve tehlikeli biçimde tesir etmektedir.

Nasıl mı?

Gelin beraber düşünelim:

Türkiye’de son birkaç yıldır tartışılan “ılımlı İslam” sözcüğü aslında siyasetin dinden beklentisini ifade etmiyor mu? Buna göre kapitalizmin Hıristiyanlıktan aldığı cevabın yani Protestanlığın benzeri bir cevap İslam’dan da beklenmiyor mu?

Yine din temelli olarak ortaya çıkan şiddetin altında yatan gerçek neden siyasi hesap ve dinin bunlara göre yorumlanması değil midir? Mesela daha yaklaşık bir ay önce ABD konsolosluğuna yapılan saldırıda saldırganların dini yaklaşım ve temellendirmeleri siyasi bir yaklaşımı ifade etmiyor mu?

Aynı şekilde Türkiye’ye baktığımızda dinen açıkça yanlış uygulamalar yapan bazı siyasilerin “kendi siyasi görüşlerinden” olduğu gerekçesiyle bazı dindar muhafazakarlar tarafından eleştirilmekten dahi uzak tutulmaları siyasi bir tutum değil midir? Benzer yanlışlar başka siyasi görüşteki insanlar tarafından yapıldığında yapanların şiddetli eleştiri ve muhalefete maruz kalmaları dine siyaseten bakmanın göstergesi değil midir?

Bahsettiğimiz örnekler çoğaltılabilir.

Şüphesiz dine uygun hareket etmiş olmak veya olmamak siyasi tutum ve tavra göre değil dinin prensiplerinden yola çıkarak anlaşılabilir. Ancak örneklerde de görüldüğü üzere dinen neyin doğru neyin yanlış olduğu günümüzde siyasi akımların yönlendirmelerinden ciddi oranda etkilenmektedir.

Bunun en tehlikeli neticesi ise siyaset üzerinden insanların iman ve inançlarının tartılmaya ve Müslümanlıklarının sorgulanmaya başlanmasıdır ki bu yaklaşım toplum olarak bizi birbirimize bağlayan değerlerin birleştiriciliğini kaybetmesine yol açmaktadır. Bunun tabii sonucu ise aynı kültür içinde dahi sosyal parçalanmaların ve çatışmaların daha derin yaşanmasıdır.

Nitekim dini temel alan çatışmalar hem daha sert hem de daha kalıcı olmaktadır ki tarih bunun örnekleriyle doludur. Zira “sonsuz hayatı kazanma” ümidi, insanların akla hayale gelmeyecek şeyleri yapabilmeleri için önemli bir motivasyon unsurudur ve bu motivasyon yanlışa yönlendirildiğinde ne dine ne de insanlığa sığan fiillerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Dolayısıyla siyasilerin ve ilim adamlarının meseleyi basmakalıp söylemlerle ele almaktan uzak durmak suretiyle konuya sağduyu ile yaklaşıp problemleri işbirliği içinde değerlendirmeleri ve çözüme yönelik projeler geliştirmeleri zorunluluk haline gelmiştir. Kendini tekrar etmekten öteye gidemeyen tartışmaların meseleye çözüm getirmek şöyle dursun, ayrışma ve çatışmayı tetiklediği ve çözüm için gerekli işbirliği zeminini ortadan kaldırdığını senelerdir yeterince tecrübe etmiş bulunuyoruz!

Dünyada da din – siyaset ilişkisi dahilinde benzer sıkıntıların yaşanması ise bahsettiğimiz etkinin hızla yayılması anlamına geldiği için geç kalınması halinde yanlış yönlendirmelerin kurbanı bu kez toplumun geneli olacaktır.

Bu yüzden meselenin kaynağı değil çözümü olması gerekenlere soruyorum: Bu bedele değer mi?

Devamını Oku...

25 Haziran 2008 Çarşamba

Gaflet mi İhanet mi?!

İnsanlar emek vermeden elde ettikleri nimetlerin kıymetini bilmekte her zaman zorlanmışlardır. Çoğu zaman da başarılı olamazlar. Çünkü bir şeyi elde etmek uğruna çekilen eziyetin ve sıkıntının, kaybedilenlerin acısını, nimetin ne pahasına kazanıldığını düşünmeden ondan istifade etmektedirler.

Onlara bu nimeti miras bırakanların tecrübeleri de bir zaman sonra “masal” hükmünde değerlendirilir.

Türkiye’mizin bugünkü hali de bu tabloya benziyor. Varlık mücadelesi verilerek elde edilmiş bütünlüğümüz, bu bütünlüğü sağlayan değerlerimiz ve değerlerimizin dayandığı kültür mirasımız bizzat bizler tarafından tehlike altına sokulmaktadır. Üstelik bize hiçbir faydası olmayan tartışma ve çatışmalarla bu tehlike iyice büyümektedir.

Bu tehlike, geçmişte nice canlara mal olan bütünlüğümüzü tehdit eden, ismi farklı ama mahiyeti aynı olan bir toplumsal kutuplaşmanın da ifadesidir.

Bunca yaşanana rağmen insanlar hiç mi ders almazlar?!

Yoksa başka bir “ders” mi alınmaktadır?

Kamran İnan’ın bir televizyon programında yapmış olduğu tespit bugünlerde sık sık aklıma geliyor: Kendi tecrübelerine binaen İnan Türkiye’nin dünyadaki ülkeler içerisinde kendi hainini kendi eliyle bu kadar çok oranda yetiştiren tek ülke olduğunu ifade etmişti.

Söz konusu tehlikelerin oluşumuna zemin hazırlayanların veya en azından katkıda bulunanların bazılarını düşününce insanda bu tespitin haklı olabileceğine dair dehşete düşüren bir kanaat doğuyor. Çünkü bu tehlikelerin büyümesinde, ülkemize faydalı olması beklenen, ülkenin büyük umutlarla yetiştirdiği insanların katkısı insanı şaşırtacak ve hatta ürkütecek orandadır.

Dolayısıyla insan şu soruyu sormadan edemiyor: Biz bunca yıldır nasıl yetiştiriyoruz da “nitelikli” bazı insanlarımız niteliklerini memleketin hayrına kullanmakta zorlanıyor?

Bu demektir ki “milli eğitim” politikamızı “hep birlikte” oturup düşünmeye geç bile kaldık!

Bu politikayı doğru bir içerikle işler hale getirmek ve bu işlerliği de “keyfilikten” arındırmak ciddi bir gereklilik halinde önümüzde durmaktadır. Bugünün en önemli problemi budur. Yoksa özü halletmeden şekille uğraşmak boşa kürek sallamaktan başka bir şey değildir.

Aksi halde Atatürk’ün ifade ettiği üzere “gaflet ve hatta hıyanet” içinde bulunanlardan daha çok çekmeye devam edeceğiz…

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Din İstismarı

Din insanın yaratılmasından bu yana gerek bireysel gerekse sosyal hayat için önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu etkiyi görebilen bazıları tarafından da amacına uygun olmayan yol ve şekillerde istismar edilebilmiştir.

Bahsettiğimiz istismara vesile olan iki temel sebep vardır: Bilgisizlik ve eksik uygulama.

Din alanında söz konusu olan bilgisizlik insanların din adına dinle alakası olmayan, hatta çoğu zaman dinin öğretileriyle taban tabana zıt inanç ve uygulamalar geliştirmelerine, bunlara bağlanmalarına yol açabilmektedir.

Yine bilgisizlik, din adına konuşan birçok insanın doğru mu yanlış mı söylediğinin anlaşılmasına imkan vermediği için, görüntü dışında dindar profiline uymayan birçok insanın bu niteliği taşıdıkları varsayılarak doğru örnek olarak takip edilmelerine yol açmaktadır.

Diğer taraftan bu örnekler vasıtasıyla dine karşı tavır geliştirilmesi ve bu karşı tavrın vesile olacağı imkanlardan da birilerinin kendi lehlerine çıkar sağlamaları söz konusu olmaktadır. Hatta kimi zaman söz konusu çıkarın kaybedilmemesi için karşı duruşta sertleşme de görülmektedir. Bunun neticesinde kutuplaşma ve çatışma kaçınılmaz olmaktadır.

Bir diğer istismar sebebi olan eksik uygulama ise inandığını hayata geçirmede görülen eksikliğin, doğruyu başkalarına aktarırken inandırıcılığa mani olması sebebiyle yine doğrunun başkaları tarafından istismarına sebep olan bir husustur.

İnandığını yaşamada eksik olan insanın başkalarını aydınlatma anlamında söyledikleri, doğru olsa dahi, inandırıcı ve etkili olamadığı gibi, düşünce ve davranış bütünlüğü gösterememekten kaynaklanan bir güvensizlik ile gayretten düşmesi de söz konusu olabilmektedir.

Tüm bu tablonun neticesinde asıl mağdur olanlar samimi bir şekilde dini hayatı yaşamaya çalışanlardır. Zira bu süreç içerisinde değer verdikleri, kutsal saydıkları pek çok şeyin istismarı ile rencide olmaktadırlar. Bunun neticesinde tek taraflı, bilgisizlikten kaynaklanan ön yargıların hedefi de olabilmektedirler ki bu ön yargılar yukarıda ifade ettiğim üzere sosyal çatışmanın başlıca etkenlerindendir.

Bahsi geçen süreç içerisinde ortaya çıkan vahim bir durum daha vardır ki o da değerlerin yozlaştırılmasıdır. Din bir toplumun kültür yapısı içerisinde yer alan değerler sistemini oluşturan temel unsurdur. Dini algılarda meydana gelecek olan bozulma ve yanlışlıklar doğal olarak değerler sistemini de etkilemektedir.

İşte temas ettiğimiz süreç içerisinde istismardan kaynaklanan algı bozuklukları, değerlerin içinin boşaltılmasına yol açmakta (tabii tek sebep değildir), “görecelilik” toplumsal ahlaka hakim olmaktadır. Bunun neticesi ise herkesin kendi doğrusunun ortaya çıkmasıdır ki bugün yaşadığımız üzere sosyal bağı kuvvetlendiren değerler böyle bir ortamda işlevsel olamamaktadırlar.

Dolayısıyla dinin üzerinden yapılacak her türlü istismarın önüne geçmek, toplumsal bağımızın kuvvetlenmesine ve bu konuda kültürümüzde önemli yeri olan değerlerin yaşamasına ve yaşatılmasına vesile olmak için öncelikle doğru bilgi edinmek, daha sonra bunları bizzat yaşamak şarttır. Aksi halde başkalarından öğrendiğimiz kadar ve onların “insafları” kadar var olmaya devam etmek kaçınılmazdır ki neticesinde nasıl bir ahlaki buhrana gidildiğini hep beraber tecrübe ediyoruz…

Devamını Oku...

24 Nisan 2008 Perşembe

Merhamet!

Hz. Peygamber’in (S.A.V.) doğum yıldönümünü “kutlu doğum haftası” adı altında idrak etmekteyiz.

Hz. Peygamber’in (S.A.V.) şahsında insanlığa örnek olarak ortaya koyduğu pek çok değerden bahsetmek mümkün. Ancak bugün için, gerek dünyanın gerekse ülkemizin içinde bulunduğu hal ve gidişat sebebiyle biri üzerinde özellikle durmak istiyorum: Merhamet.

Bilindiği üzere Hz. Peygamber (S.A.V.) “rahmet peygamberi” olarak tanımlanır. O’nun en önemli özelliklerinden biri, gerek insanlara gerekse diğer canlılara karşı tutum ve davranışlarında “merhameti” ve “sevgiyi” temel almasıdır.

Öyle ki; peygamberliği süresince şahsına dair yapılan hata ve yanlışlara karşılık vermek, kin gütmek gibi bir eğilimi ve yaklaşımı asla mevcut olmamış, affetmeyi esas almıştır. Nitekim buna dair gerek özel hayatında gerekse sosyal hayatın her sahasında pek çok örnek mevcuttur.

Mesela savaş gibi devlet hayatında çok önemli neticeler doğuran bir vaka esnasında bile, esirlerin fidye veya fidye veremeyenlerin okuma – yazma öğretme karşılığında serbest bırakılmalarını uygun görerek (Bedir Savaşı), insanlığa temel yaklaşımını bu değer ile ortaya koymuştur.

Dolayısıyla O’nun temellerini attığı medeniyetin ahlak sisteminde de merhamet çok önemli bir değer olarak yer almaktadır. Yani bu ahlak sisteminin içinde yer alan, ona bağlı yetişen insanların en temel vasıflarından birinin “merhamet” duyguları olması beklenir.

Gelin görün ki, dini anlama ve yaşamada şekilciliğe olan eğilim bu alanda da kendini göstermektedir. Öyle ki; mesela kadına şiddetinin “usulünü” tartışan ve buna dini kılıf arayanları dahi görebilmekteyiz!

Kur’an’ın yaşayan örneği olan Hz. Peygamber’in (S.A.V.) hayatında bırakın örneğini, imasını bile görmediğimiz böyle bir konuda dini temel almaya kalkmak, bahsettiğimiz ahlak sistemi içerisinde nereye oturabilir?!

Dünyada şiddetin gittikçe arttığı, insanların fantezi için dahi birbirlerini öldürebildiği veya işkence edebildiği bir ortamda en temel ilaç olarak karşımıza çıkan merhamet değerinin vurgulanması, bunun güzel örneklerinin sergilenmesi Müslümanların ortaya koyması gereken en öncelikli tutumdur. Zira bizim örneğimiz böyle bir Peygamber’dir (S.A.V.).

Var olan değerlerimizi Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i (S.A.V.) doğru biçimde anlamak suretiyle yaşayarak örnek olmak yerine, dini bu kadar sığ ve yanlış bir pencereden görmek… Üstelik bunu dini temel aldığını iddia ederek yapmak… Çok yazık!

Görülüyor ki, doğumundan itibaren geçen yaklaşık bin beş yüz yıllık süre sonunda O’nu (S.A.V.) anlama yolunda kat edilecek daha çok yol var!

Hayırlı haftalar…

Devamını Oku...

14 Mart 2008 Cuma

Bilgi ve Bilgilendirme Meselesi

Pek çok yazımızda vurguladığımız bir husus var: Doğru bilginin önemi. Doğru bilgi olmaksızın insanın ne kendisini ne de evreni doğru anlaması ve anlamlandırması mümkün değildir.

Nitekim dinimiz insanın anlamlandırılmasının önemli bir boyutunu “bilgi”ye dayandırmak suretiyle bahsettiğimiz noktanın ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Öyle ki, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Adem’in (A.S.) “halife” olarak yaratılmasının ardından Allah-ü Teala ve melekler arasında geçen konuşmada Hz. Adem’e (A.S.) secde edilmesinin temel değerlerinden biri olarak “bilgi” vurgulanmakta, bir anlamda insanın “bilgi” ile kazanacağı seviyeye dikkat çekilmektedir (Bakara 30-34). Bu sebeple dinimizde ilim öğrenmek kadın – erkek her Müslüman için farz olmuş, “irtica”nın önüne prensip olarak önemli bir set çekilmiştir.   

Hal böyle olunca, ilmin ve dolayısıyla bilginin edinileceği kaynakların niteliği ayrı bir önem kazanmaktadır. Zira bilginin doğru ve güvenilir olabilmesi, alınacağı kaynağın aynı niteliklere sahip olması ve bunları bu niteliklere uygun olarak aktarmasına bağlıdır.

Günümüz itibariyle bilginin temel kaynağının “üniversiteler” olduğunu göz önüne alırsak bahsettiğimiz nokta açısından garip bir durum ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; üniversiteler bilginin tabiri caizse hem mutfağı hem de temel kaynaklarıdır. Yani bilgi temel olarak burada üretilir ve çeşitli kaynaklara aktarılır. Dolayısıyla üniversitelerin temel işlevi, farklı alanlara dair doğru bilginin üretimi ve bu bilginin sağlıklı biçimde dağılımını sağlamaktır.

Söz konusu işlev, mahiyeti itibariyle ciddi bir yoğunluğu beraberinde getirir. Zira hem yeniden üretmek hem de bunu sağlıklı biçimde aktarmak, yoğun bir mesai, toplumu ve dünyayı doğru biçimde takip ve tahlil edebilme kapasitesi, kurumlarla verimli bir ilişki içinde olma gibi pek çok zorunluluğu gerektirir. Bu yoğunluk sebebiyle de haliyle üniversite mensuplarının işlerini layıkıyla yapabilmek adına tabir-i caizse “kafalarını kaşıyacak” zamanlarının bulunmaması, asıl meselelerinin dışındaki konulara harcayacak vakit ve enerjilerinin bulunmaması beklenir.

Gelin görün ki, ülkemizdeki pek çok kurumda olduğu üzere üniversitelerimizin birçoğunun gündemleri asıl değil “tali” yani yan konularla meşgul edilmektedir. Bu sebeple “çözüm” kaynağı olması beklenen bu kurumlar “karmaşa”nın merkezlerinden biri haline gelmektedir.

Acaba neden?
Yukarıda bahsettiğimiz problemlerin varlığına binaen bilgi üretimi doğru biçimde yapılamazsa kavram kargaşasının yaşanması kaçınılmazdır. Kavram kargaşası bilginin doğru üretiminin ve aktarımının yapılamadığının önemli bir göstergesidir.
Bu durum ise bugün gelinen noktada görüldüğü üzere aynı konu etrafında dahi birbirlerinin ne dediklerini anlayamadan tartışan, sapla samanı birbirine karıştıran ve bunun farkında olmayan “uzmanlar”ın (!) toplumu yönlendirmesine ve neticede “çözümsüzlüğün” çözüm olarak sunulmasına yol açmaktadır.
Halbuki üniversiteler bahsettiğimiz problemlerin çözüm yerleridir. Zira bilgi ve bilgilendirme buralardan sağlanır. Ancak üniversiteler bu durumu problem edinip çözüm aramak, yaşadığımız bilgi kirlenmesine son verme yerine tali konuların tartışılma mekanları oldukça içinde bulunduğumuz bilgi ve dolayısıyla fikir kirliliğinin, kavram kargaşasının son bulması mümkün değildir.
Bu sebeple bilginin ve bilgi edinmenin kutsallığına bunu iş edinen herkesin dikkat etmesi, temelsiz fikirlerin “bilgi” hükmünde insanlara aktarılmamasına özen gösterilmesi ülkemizin içinde bulunduğu kritik süreçte hayati önem taşıyan bir insanlık ve vatan görevidir.
Aksi halde, mesela, din kavramının söz konusu olduğu her ortamda bu kavramla “irtica”yı eşleştirerek hüküm ve fikir ileri süren, dolayısıyla dinin prensipleri ile insanların yanlış uygulamalarını birbirine karıştıran “uzman”ların (!) toplumun önemli bir değeriyle çelişerek çözüm yerine toplumsal kutuplaşmaları tetiklemeleri doğal olacaktır… 

Devamını Oku...

18 Şubat 2008 Pazartesi

Atatürk’ü Anlamak / Anlayamamak!

Bilindiği gibi gündemimiz uzun süredir başörtüsü konusu ile meşgul. Türkiye’de artık neredeyse gelenek haline geldiği üzere pek çok ciddi konunun sloganlar üzerinden tartışılması alışkanlığı bu konuda da kendini had safhada göstermektedir.

Öyle ki; taraftar veya karşı olanların büyük çoğunluğu dayanak olarak ilmi gerekçelerden ziyade bir takım ideolojik ve siyasi söylemleri temel almakta; bu arada toplumsal değerlerimize bilerek veya bilmeyerek hücum edilmektedir ki korkulan toplumsal kutuplaşmanın başlıca sebebini ilk etapta burada aramak gerekecektir.

Tüm bu tartışmalar esnasında Atatürk’ün bu toplum için yaptığı hizmetleri, bu toplum için anlamı ve büyük şans oluşu, buna mukabil ne kadar az anlaşıldığı daha açık biçimde görülmektedir.

Zira Atatürk toplumsal değişimi hedefler ve bu yönde adımlar atarken toplumun değerleriyle çelişecek hiçbir değişikliğe gitmemiştir.

Mesela, bugün bırakın inanç konusu olmasını en azından sosyal bir olgu olarak inanan inanmayan her insanın, özellikle bilim adamlarının, aydınların dikkate almak zorunda olduğu dini, “üniversitelere giremeyecek” bir husus olarak kabul etmek bir yana; dinin sağlıklı biçimde öğrenilmesi için “anayasal manada çoğunluğun” dini olan İslam’ın “Türkçe” tefsirini yaptırmıştır.

Yani anayasada laikliği Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmez niteliği olarak oturtan siyasi iradenin başı,  din ve devlet ilişkisinin ayrı olmasından bu iki olgunun çatışmasını veya birbirini görmezden gelmesini anlamamaktadır. Aksine, yanlış manada tekke – tarikat tecrübesi yaşamış ve gayr-i resmi olarak yaşamaya devam eden bir milletin başı olarak, halkın doğru kaynaktan bilgi alabilmesini sağlamayı amaçlamış, bunun için halkın dinin kaynağına “kendi diliyle anlayarak” ulaşabilmesine imkan tanımıştır.

Yine aynı tarihi tecrübenin bir yansıması olarak din eğitimini devletin kontrolüne almayı laiklik ilkesine aykırı bir uygulama olarak değerlendirmemiştir. Zira bugün pek çok “aydının” anlamamakta direndiğinin aksine, yukarıda belirttiğimiz üzere, toplumun dinamiklerinin sağlıklı işlemesi için bu dinamikleri oluşturan unsurların sağlıklı bilgisine ulaşılmasının lüzumunun farkında olmuştur. 

Çünkü din bizim toplumumuzun kültürel dokusunu oluşturan temel taşlardan biridir. Bu doku “yanlış subjektif yaklaşımlar” yani “bana göre”lerle veya bilgisizlikle zedelendiği vakit yabancılaşma, yobazlaşma ve çözülme de beraberinde gelir. Atatürk bunu görerek “sağlıklı ve doğru” bilginin edinilmesi için kapıları pek çok yönden açmış, buna zarar verebilecek kaynakları devlet kontrolü ile bertaraf etmeye çalışmıştır.

Akılcı, bilimsel ve sağduyulu bir yaklaşım başka nasıl olabilir?

Netice itibariyle, Atatürk’ün dolayısıyla Atatürkçü düşüncenin din ve halkın değerleriyle çatışmadığı söylenir. Ancak bunun içi doğru biçimde çoğu zaman doldurulmaz. Bu boşluk sebebiyle de Atatürkçü olmak adına zaman zaman dini unsurlara ve halkın bazı değerlerine karşı “laiklik” endişesi ile yanlış tutum ve söylemler ortaya atılmaktadır.

Halkı rencide etmeden bu tartışmaların sonuca ulaşması için Atatürk’ün “cehalete” karşı açtığı çok yönlü savaşı izlemek, anlamak ve örnek almak, onun bu topluma yaptığı katkıların devamı olacak; böylece Türkiye’nin suni gündemlerden “gerçek” gündemlere geçmesini ve gençlere “çatışma” ortamı değil geleceğe dair “ufuk” verilmesini sağlayacaktır. Hayırlı haftalar…

Devamını Oku...

20 Ocak 2008 Pazar

Kuantum’dan İnşallah’a




Daha önceki birçok yazımda, din ile bilim arasında İslam açısından bakıldığında bir çatışma şöyle dursun bir uyum ve destek olduğunu farklı örneklerle vurgulamıştım. Bu uyumun farkında olmanın ise, dini bilgilerle bilimsel bilgilerin arasını açarak dünyaya bakmak yerine ikisiyle beraber bütüncül bir yaklaşımla bakmayı bize sağlayacağını belirtmiştim. Bugün yine aynı konuya, dünyaya bakış açımızı ilgilendiren önemli bir örnek üzerinden temas etmek istiyorum. Bahsedeceğim bu örnek, tarafımdan ele alınmış orijinal bir yaklaşımdır.


Dinimizde önemli bir kavram daha doğrusu prensip vardır: İnşallah. Hatta kimi zaman bazıları "işimiz inşallaha, maşallaha mı kaldı" diye bu yaklaşımla dalga da geçerler. Zaman zaman dalga geçilen ve "akılcı olmayan bir tutum" olarak nitelendirilen bu kavram, bugün bilimin geldiği noktanın ifadesi açısından aslında dinimizde kilit kavram konumundadır.


Nasıl mı?



Fizik bilimiyle ilgili olanlar bilirler. Günümüz fizik yaklaşımı, Newtoncu bir anlayıştan uzaklaşmaya, determinizmin en kuvvetli olduğu alanlardan biri olan fizik alanında da yıkılmasının ardından Kuantum fiziğine yaklaşmaya başlamıştır.


Fizik bilimi, diğer bilimler gibi tarihi süreç içerisinde insanoğlunun dünyaya bakış açısını da etkileyen bir bilimdir. Hatta kimi zaman bu bilimin bulguları üzerinden sosyal olayları tahlil teorileri de geliştirilmiş, sosyal hadiseler de bu bilimin teorileri model alınarak anlaşılmaya çalışılmıştır. Newtoncu fizik anlayışının çift kutuplu, yani siyah beyazcı bakış açısını doğurması, sosyal olayların bu bakış açısından yorumlanmaya çalışılması bu güne kadar hakim olan yaklaşım olarak konuya önemli bir örnektir.


Ne var ki Kuantum fiziği ile birlikte, "kelebek etkisi" adı verilen en ufak ihtimallerin dahi bir olayın seyrini değiştirebildiği, dolayısıyla determinizmin katı bir şekilde geçerli olamayacağı tespiti ortaya çıkmıştır. Bu durumda "grileri" de görmek zorunluluk haline gelmektedir.


İşte tam da bu noktada "inşallah (Allah dilerse)" kavramının önemi ortaya çıkmaktadır. Zira bu kavram bir yönüyle, beklenmeyen ihtimallerin devreye girebilmesinin ve olayın seyrinin değişebilmesinin dinimizde kısaca ifade edilmesidir (Kehf, 24).


Öyle ki, "her şey bitti" denilen bir noktada, bir müslümanın azimle çalışmayı bırakmaması gerektiğinin, tek kişinin bile bir sistemi, bir gidişatı kökünden etkileyip değiştirebileceğinin (ki kuantum fiziğindeki ondalıklarla ifade edilen ihtimaller gibi) ve bu sebeple inancımızı yitirmeden gayret göstermenin, ümitsizliğe düşmemenin temel nedenini bu kelime ifade eder.


Nitekim Çanakkale Zaferi'nde Mehmet Çavuş'un "bitti" denilen bir anda İngiliz gemisini tek başına koyduğu top mermisiyle batırması bu ifadenin gerçekleşmesi değil midir?


Dolayısıyla inşallah kelimesi ve yaklaşımı ile bugün fizik ilminin geldiği ve hayata bakış açımızı, olayları değerlendiriş tarzımızı önemli şekilde değiştirecek Kuantum yaklaşımının paralelliği, din ile bilim arasında bahsettiğimiz uyumun doğru anlaşılmasının bize sağlıklı bir bakış açısı kazandıracağını görmenin önemine işaret eden örneklerden sadece bir tanesidir.


Bu uyum ve destek nedeniyledir ki, dini bilgi bilimsel bilgi ile daha derin anlaşılacağı gibi, bilimsel bilgi de dini bilgi ile daha derin bir boyut kazanacak; insan hem iç hem de dış dünyasıyla bir bölünmüşlüğü değil, bütünlüğü ve tutarlılığı yaşama şansını yakalayacaktır. Yeter ki her iki alanda da doğru ve sağlıklı bilgi edinilsin.



Son olarak eğitim sürecindeki gençlerimize seslenmek istiyorum: Öğrendiğiniz her bilginin, gördüğünüz her dersin sınav geçmekten ziyade bir anlamı olduğunu, her alanın birbiriyle ilişkisi bulunduğunu ve bunları doğru öğrenirseniz hayata doğru bakıp yönünüzü doğru tayin edeceğinizi unutmayın. Hiçbirini küçümsemeyin ve kabiliyetiniz oranında hakkını vermeye çalışın. Önünüze açılacak ufuklara siz bile inanamayacaksınız…



Devamını Oku...

15 Ocak 2008 Salı

Şekilden Öze: Değerlerimiz



Pek çok aileden duyduğum bir değerlendirme var: “Böyle bir dünyada çocuk yetiştirmek çok zor!”



Söz konusu değerlendirme sebebiyle yine pek çok aile çocuk sahibi olmaktan korkar hale geldi.



Tamamen haksız görmediğim bu değerlendirmeden yola çıkarak bir hal analizi yapmak istediğimizde durum hakikaten vahim görünmektedir.



Türkiye’de gündemi meşgul eden (veya ettirilen) konulara bakıldığında, pek çok ciddi meselenin genellikle yüzeysel biçimde ele alındığı, özden ziyade şekille uğraşıldığı dikkati çekmektedir.




Özellikle din gibi hayatımızı derinden etkileyen bir saha ile ilgili tartışmaların içeriği çoğu zaman bahsettiğimiz yüzeyselliği içermekten öteye geçememektedir. Ve genellikle şekil tartışılmaktadır.



İslam dini şekle de muhtevaya da yani içeriğe de önem veren bir dindir. Ancak şekil muhtevanın önüne hiçbir zaman geçmemelidir. Yani muhtevasız şeklin çok fazla önemi yoktur.



Söz konusu noktadan hareketle bugün Türkiye’de şekle muhtevadan daha fazla önem verilmesinin neticelerinden biri olarak ahlak açısından insanımızın ciddi bir çöküntüye doğru sürüklendiğini üzülerek görüyoruz.




Öyle ki, çoğunluğunun Müslüman olduğunu ifade ettiğimiz ve doğal olarak İslam ahlakının yaygın biçimde yaşandığını düşüneceğimiz ülkemizde, bu ahlaka uygun davranış ve tutumları bulmak gittikçe güçleşmeye başladı.



Üstelik bahsettiğimiz durum ibadetleri uygulamaya dikkat eden pek çok insan için de geçerli olmaya başlamıştır.




İbadetleri vurgulamamın sebebi, İslam açısından bakıldığında ibadetlerin sadece şeklen yerine getirilmesinin değil, bu ibadetlerin insana kazandırması beklenen ahlaki davranışların da ortaya konulmasının gereğidir.



Bu noktadan hareketle bugün Türkiye’de yaşanan ahlaki sıkıntı genel manada dini hayatın doğru anlaşılıp yaşanamadığını göstermektedir ki adam öldürmenin adeta günlük hadise haline gelmesi, haksız kazanç elde etmenin neredeyse kar sayılması, başkasının hakkını gasp etmekten korkanların gittikçe azalması, temel sorunlarımıza hassasiyetin erimeye başlaması maksadımızı açıklayan vakalardan sadece bir kaçıdır.




Aslında sadece ülkemizde değil dünyada da genel manada aynı sıkıntıların yaşandığını göz önüne alırsak, sahip olduğumuz değerlere sahip çıkmanın önemi daha da açık biçimde ortaya çıkacaktır. Zira bu değerler bugün insanlığın içinde bulunduğu bizim de nasibimizi aldığımız ahlaki sıkıntının ortadan kaldırılmasında etkili olacaklardır.




Öyle ki, kul hakkı gibi temel bir değeri anlayan ve yaşayan bir insanın yukarıda bahsettiğimiz yanlışları yapması mümkün mü?




Peki, bugün tartıştığımız dini meseleler içinde bu ve benzeri temel değerleri görebiliyor muyuz?



Dolayısıyla artık şekilden ziyade özü tartışmanın ve bu özün anlaşılıp yaşanılır hale gelmesine vesile olmanın gereği daha da açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Ancak bu yolla şekil ve öz birbirini tamamlayarak işlevlerini doğru biçimde yerine getirebileceklerdir.



Sahip olduğumuz ancak neredeyse unuttuğumuz değerlerimizi hatırlamanın ve hatırlatmanın vaktidir. Çok geç olmadan kendimize gelmek dileğiyle…


Devamını Oku...

12 Aralık 2007 Çarşamba

Aile, Eğitim ve Toplum


Toplumsal değişimin pek çok dinamikleri mevcuttur. Bu dinamikler genellikle birbirlerine etki ederek bir bütün halinde değişime sebep olurlar. Yani toplumsal değişimi bir tek nedenle açıklamak yeterli değildir.



Söz konusu noktadan hareketle Türkiye’de aile ve eğitim ilişkisinde gözlediğimiz ciddi değişimlere dikkat çekmek istiyorum. Zira bu alanlarda meydana gelen ve birbirlerini tetikleyen değişimler toplumsal yapımızın ve dolayısıyla toplumsal meselelere bakış açımızın da değişimine sebep olmaktadır.



Sanayileşme ile birlikte bilindiği üzere Türk aile yapısı, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi çekirdek aile biçimine dönüşmeye başladı. Günümüzde bu dönüşüm büyük oranda gerçekleşmiştir. Çekirdek ailenin tanımı yine bilindiği üzere anne-baba ve çocuklardan oluşan aile yapısı şeklinde ifade edilmektedir.



Toplumun temeli olarak aile yapısının değişimi, bu ortamda yetişen bireylerin eğitim ve gelişim biçimini de etkilemektedir. Yani çekirdek aile ile yapısı ile birlikte büyüklerin aile yapısındaki etki ve rolleri değişmiş, bu değişim gelenek ve kültürün aktarılmasında önemli bir işlevi bulunan ailenin bu işlevini gerçekleştirme şeklini ve oranını da değiştirmiştir.



Zira anne-babaların genellikle çalıştığı ve çocuklarıyla ilgilenmelerinin kısıtlı bir zamana has kılındığı ülke şartlarında, bu işlevi yerine getirmesi beklenebilecek aile büyükleriyle irtibatın azalmış olması, eski ve yeni nesil arasındaki bağın, birbirini anlama ve kültürel devamlılık açısından zayıflamasına sebep teşkil etmektedir.



Söz konusu zayıflık sadece kültür ve değer aktarımı değil, aynı zamanda bunlarla yakın alakalı olan insan ilişkilerinin mahiyetinde de gözlenmektedir. Öyle ki, bireyselliğin ön plana çıktığı ve insanların giderek yalnızlaştığı bir toplumsal yapı oluşmaya başlamıştır.



Bu değişim sürecine tesir eden bir diğer etken ise aile bireylerinin sayılarında meydana gelmeye başlayan azalmadır. Zira çekirdek aile yapısı dahilinde ebeveynlerin her ikisinin de çalışıyor ve “kariyer” planlıyor olmaları, çocuk sayılarının azalmasına, pek çok ailenin tercihlerini bu doğrultuda kullanmalarına sebep teşkil etmeye başlamıştır. Dolayısıyla “akrabalık” kavramı da özellikle yeni nesil için anlam değişimine uğramaktadır.



Nasıl mı?



Çocuk sayısının her nesilde gittikçe azalması, yeni nesillerin akraba sayısının da azalması anlamına gelmektedir. Ailenin, kuvvetli aile bağlarının insan hayatındaki yeri düşünüldüğünde ise bu durumun bireyleri nasıl etkileyeceğini anlamak çok da zor değil.



Öyle ki, insan sosyalleşmeye ilk olarak ailede başlar. Aile bağlarınız ve akraba ilişkileriniz kuvvetli olduğu oranda güçlü bir sosyalleşme sürecinden, güven duygusunun çocukluktan itibaren tatminkar biçimde alınmasından bahsetmek mümkün olacaktır. Bu durum ise bireylerin hayattan korkmalarını, kendilerini dünyanın merkezinde görerek yalnızlığa itmelerini engelleyecek önemli unsurlardan biridir.



Nitekim bugün en büyük problemlerden biri gençlerimizin donanımlarına rağmen hayattan korkmaları, sosyal manada kendilerini yeterince ifade edememeleri değil midir? Gittikçe bireyselleşen bir anlayışın toplumsal hayata hakim olmasından yakınmıyor muyuz?



Tüm bu unsurlar netice itibariyle eğitim sistemimizi ve onun içeriğini de etkilemiyor mu?



Yine bu unsurlar, toplumsal meselelere bakış açımızı ve bu meselelere dair tutumlarımızı etkilemiyor mu? Geçmişte kısıtlı imkanlara rağmen üstünden geldiğimiz sorunlarımıza dair bugün sahip olduğumuz imkanlara rağmen bir nevi korkarak bakmak bunun bir göstergesi değil mi?



Dolayısıyla toplumsal değişim ekonomik, sosyal ve kültürel unsurlarda yaşanan değişimlerin birbirlerini etkilemeleri neticesinde çok yönlü sebepler ve tabii sonuçlar zinciri ile gerçekleşmektedir. Değişim şüphesiz kaçınılmaz bir süreçtir. Ancak bizi bu noktada ilgilendiren değişimin yönüdür. Yönün iyiye veya kötüye doğru olmasında ise bizlerin nelerin karşılığında neleri verdiğimizi ciddi biçimde göz önüne almamız ve buna göre tutum ve tavır belirlememiz belirleyici olacaktır.





11.12.2007

Devamını Oku...

31 Ekim 2007 Çarşamba

Mahalle Baskısı ve Grup Psikolojisi Kıskacında Din


Son dönemde gündemimize yeni bir kavram girdi: Mahalle baskısı.



Özellikle dinin uygulama alanına dair hususlarda toplumun bir baskı unsuru olarak ortaya çıkmasına binaen tartışılmaya başlanan bu kavramın ele alınış biçimi zaman zaman yanlış bir din algısına yol açabilecek mecralara kayabilmekte, dinin bu süreci tetiklediği gibi yargılara varılabilmektedir.



Bu sebeple kavramın çağrıştırdığı ve bireysel manada doğru karar alabilmeye önemli bir engel teşkil eden bir diğer kavramın ele alınmasını, meselenin özünde dikkat edilmesi gereken nokta olarak önemsiyorum.



Neyi mi kastediyorum? Grup psikolojisini.



Sosyal psikoloji alanında yapılan çalışmaların ortaya çıkardığı önemli bulgulardan biri, insanların kendi görüş ve doğrularını, eğer toplumun görüş ve doğrularıyla uyuşmuyorsa inkara yönelebildikleri gerçeğidir. Buna göre, mesela herhangi bir nesnenin rengi ayan beyan “beyaz” dahi olsa eğer içinde bulundukları toplum buna “siyah” diyorsa, bireyler bile bile gerçeği inkar edebilmektedirler.



İman gibi kabule dayalı bir kavramı bünyesinde temel taş olarak barındıran din konusunda bahsettiğimiz kavram daha farklı bir önem kazanmaktadır. Zira bu alanda yapılan tartışmaların bir kısmının altında din olgusunun toplumsal baskı ile insanlar üzerinde yaptırım kurmaya “iman” gibi kavramlar üzerinden daha yatkın olması ve bireysel iradenin tehdit altında olduğu iddiası yatmaktadır.



Söz konusu noktadan hareketle ilk etapta belirtmek gerekir ki İslam açısından iman etme sürecinin ilk basamağını bilgi oluşturmaktadır. Yani iman, inanan ile inanılan arasında bilgiden yola çıkılarak kurulan ve bu bilginin tasdik edilip hayata geçirilmesi ile neticelenen bir ilişkidir. Nitekim Hz. Peygamber’e (S.A.V.) gelen ilk emrin “oku” (Alak, 1) olması bu anlamda manidardır.



Dolayısıyla İslam açısından dini hayatın başlangıcının ilk adımı olan iman durumu sadece bir taklitten ve baskıdan ibaret olmayıp, bilgiye, Kur’an’da pek çok yerde ifade edildiği üzere aklı, nefsi ve gönlü birbiriyle uyumlu bir halde kullanmaya dayalı olarak ortaya çıkması beklenen bir süreçtir. En azından hedeflenen iman şekli budur.



Zira Kur’an’a göre getirdiği hakikatleri en iyi anlayacak ve uygulayacak olanlar bilgili insanlardır (mesela bakınız Al-i İmran, 7). Bu sebeple Kur’an, bilinmeyen ve anlaşılamayanın kutsallaştırılmasından doğan bir korkuya dayalı imanı değil, öğrenerek, bilerek ve anlayıp içselleştirerek yerleşecek, saygı – sevgi temeline dayalı bir imanı ister, hedef olarak ortaya koyar.



Söz konusu iman sürecinin bir getirisi olarak bireylerden beklenen tutum ve davranışlar da, yapılan bir hareketin doğru bilgiye dayanarak gerçekleştirilmesi, böyle bir bilgiye uygun olan topluma uygun olmasa dahi yerine getirmekten çekinilmemesidir.



Nitekim bahsi geçen bu husus inkar psikolojisi bağlamında Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Öyle ki insanların bazı hakikatleri görememesi veya gördüğü hakikati itiraf edememesi, bile bile inkar etmesi grup psikolojisinin (veya bunun bir diğer yönü olan taklitçiliğin) üzerimizdeki olumsuz bir yansıması olarak kınanmaktadır: “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar ‘Hayır! Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları akıllarını kullanmamış (bir şey anlamamış) ve doğruyu bulamamış idiyseler?” (Bakara, 170)



Dolayısıyla İslam açısından bakıldığında, inkar etmenin temel sebeplerinden biri olarak ortaya konulan grup psikolojisinin ve körü körüne taklidin dinin uygulama alanına dair teşvik edilen bir yönü bulunmamaktadır. Bireyler bilgiyi ve aklını doğru kullanmak suretiyle bunlara uygun düşeni yerine getirmeli, bu kıstaslara uygun olmayan hususlardan topluma rağmen uzak durabilmelidirler.



Bahsettiğimiz bu noktadan hareketle, “mahalle baskısı” kavramı ile vurgulanmak istenen hususun, dinden ziyade kültürel ve sosyal yönünün bulunduğunu dikkate almak ve bu sürece götüren grup psikolojisini göz ardı etmemek, kavram kargaşası açısından hayli önemlidir kanaatindeyim. Zira zorlamanın olmadığını vurgulayan, başkasının haklarını ihlal etmediği sürece her bireyin hür olduğunu belirten bir dine dayanarak böyle bir sürecin meydana gelmesi, din açısından mümkün değildir.



Ancak din eğitiminin doğru bir biçimde yapılamaması neticesinde dinde yeri bulunmayan kültürel unsurlar dini hayatın yönlendirilmesinde daha ağır basarsa, baskının pek çok çeşidini görmek mümkün olacaktır.



Bu ayırımın farkına varamadığımız müddetçe kavram kargaşası ve kör dövüşünden sıyrılıp problemlere kalıcı çözümler getirmek ideali ise sadece hayal olarak kalacaktır…





18.10.2007

Devamını Oku...

2 Ekim 2007 Salı

Yaşanabilir Din


Dindarlık söz konusu olunca halkımızın bir kısmının yanlış bir algılamaya sahip olduğunu görüyoruz. Buna göre dindarlık hayattan el etek çekmek, inzivaya çekilip ibadete yönelmek ve dünyaya kendini kapamak olarak algılanmaktadır. Bunun neticesinde ise dindarlık daha ziyade belli bir yaştan sonra insanın yaşayabileceği bir hayat tarzı olmaktadır.



Bu algı öyle bir hale de gelebilmektedir ki, zaman zaman bazı ibadetlerin yapılmasına engel veya mazeret olarak ileri sürülmektedir.



Daha önce pek çok yazımızda vurguladığımız üzere, İslam dini maddi – manevi alanda bir denge kurulmasını hedef alan bir dindir. Zira her iki alan birbirini tamamlamakta, birinde meydana gelen ihmal, diğerine tesir etmektedir. Dolayısıyla, İslam dini açısından bakıldığında, birini diğerine tercih etmeksizin ikisinin uyumunu sağlamak, insanın dengeli ve sağlıklı biçimde kendini geliştirebilmesi için esastır.



İslam açısından bakıldığında söz konusu dengenin sağlanması için dinin de doğru algılanması şarttır. Öyle ki, Kur’an’a göre din bize hayatı nasıl yaşamamız, bu esnada hangi prensiplere tutunmamız gerektiğini ortaya koyan bir sistemdir. Dolayısıyla hayatın zaten kendisi dinin içindedir ve inanan insan için bu ikisini birbirinden ayırmak diye bir şey söz konusu olamaz.



Nitekim Kur’an’da dünyadaki pek çok nimetin bizim hizmetimize sunulduğu vurgulanırken (Yasin, 33 – 36) diğer taraftan bu nimetlerden israf edilmeden ve aşırıya kaçılmadan istifade (Nisa, 6) edilmesinin gerektiğinin vurgulanması, maddi – manevi hayat dengesinden kastettiğimizi açıklayan önemli bir husustur.



Yukarıdaki noktaya binaen dindeki her ibadetin sağlık, akıl gücü ve bazılarının da ilaveten maddi güç gerektirdiği düşünülürse, dindarlığın en rahat uygulamaya döküleceği zamanın da gençlik zamanı olduğunu söyleyebiliriz.



Peki, bahsettiğimiz yanlış algı neye dayanmaktadır?



Kanaatimizce bunun en temel sebebi, Kur’an’ın sunduğu “yaşanabilir bir din”in unsurlarının, ideal olana varmak bağlamında gözden kaçırılıyor olmasıdır. İdeal olana ulaşmayı hedeflemek güzel ve İslam’ın teşvik ettiği bir husus olmasına rağmen, bu esnada ideal olanı asgari sınırın yerine koyup uygulama alanını daraltmak ise İslam’ın prensipleri içinde yer almaz. Bu daha ziyade algılarımızı dinin prensipleri yerine geçirmeye varabilecek bir sonuç ortaya çıkarır.



Bunun neticesinde ise İslam’ın, getirdiği ilkelerin ve ibadetlerin uygulanabilmesine dair kolaylık bağlamında koyduğu asgari sınırlar göz ardı edilip, uygulama tamamen terk edilebilmektedir. Nitekim bugün pek çok müslümanın yaşadığı temel sıkıntının bu olduğu görülmektedir.


Peki, çözüm nedir?


Çözüm daha önceki yazılarımızda da sık sık vurguladığımız üzere “doğru bir din eğitiminin” alınmasıdır. Zira dini doğru anlayan, onu gerçek kaynağından öğrenen kişiler, dinin hayatı zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak ve ilkeli bir hayat yaşanmasına vesile olmak için geldiğini, prensiplerinin her dönem ve devirde uygulanabilir olduğunu göreceklerdir.



Böylece kendi veya başkalarının yargılarının esiri olmaktan kurtularak, “dine göre” yaşamaya ve dolayısıyla Allah’ın zorlaştırmadığını kendileri de zorlaştırmamaya başlayacaktır. Bunun neticesinde dini yaşamak, hayatın her anında söz konusu olacak ve gençlikten yaşlılığa kadar insan hayatında iç ve dış denge kurularak, maddi – manevi gelişimin birbirini desteklemesi suretiyle her anlamda sağlıklı bireylerin yetişmesi de sağlanmış olacaktır.



Netice itibariyle dini ve dindarlığı doğru anlamak ve yukarıda izah ettiğimiz biçimde yaşayabilmek adına her birimizin gerek kendi hayatlarımız gerekse sonraki nesillerin hayatları için doğru bir din eğitiminin teminine önem vermemiz gerekir. Aksi halde insanlar için bütün bir hayat değil, dönemlere ayrılmış hayatlar söz konusu olacaktır ki dindarlık bu demek değildir…





01.10.2007

Devamını Oku...