Meryem Aybike SİNAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meryem Aybike SİNAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2009 Çarşamba

Alperenler Yasta

Kurudu gözde pınarlar/Canım içre canım gitti...

Devrildi iri çınarlar nice gül fidanım gitti

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Günler geçti Ağam...

Kaç uykusuz gece aktı zamanın yanağından. Kaç seher düştü gözkapaklarımdan... Kaç sabahı yitirdim gecenin ortasında... Yüreğim Kerbela misali kan içerken, gün niyetine, tan niyetine ben ağarırken, kaç umut huzmesi karanlığın terkisinde kayboldu... Bir ikindi serinliğinde düştüğün yoldan, bir yatsı zamanı gelir diyordum. Zamanı doğradım avuçlarımda, zamansızlığa ayarladım yüreğimi... Hava sisli, dağlar geçit vermiyor, ayaz üşütüyor Ağam, ayaz üşütüyor...

Kesen bir kış hançeri düştü bağrımın üzerine.

Bahar seninle gitti, gül seninle... Umutlarım seninle...

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşam üstü...

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü...

Zaman daraldı Ağam,

Yüreğimiz darda, aklımız zorda... Sabah niyetine biz ağardık her şafak vakti. Tespih ettik, saydık geçen zamanı... Duruşun bir ermiş yadigârıydı, gönlümüzün dağlarında... Sözlerin bin umut gibiydi ruhumuzun ağlarında... Sen gittin diyorlar ağam sen gittin diyorlar... Gözlerim kan çanağı şimdi, teselli kar etmiyor. Alpler, Erenler hakkına kime gücendin de gittin ansızın... Gittiğin yol mübarekti, yüceydi... Gül gibi anlamlı, inceydi... Peşindeydik, vallahi peşindeydik... Şimdi karlı dağlar başında ahu zar ediyoruz. Kalbimiz kırık, gönlümüz yasta...

Bir kış vurgunu yedik ansızın...

Bahar seninle gitti, gül seninle...

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşam üstü...

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü...

Umut tükendi Ağam,

Yürek tükendi... Sen gittin diyorlar ya aklım almıyor, inanmıyor aklım... Ağam yiğittir, ne karlı dağlar görmüştü, ne zindanlar tanımıştı diyorum. Düştüğü yerden bir daha kalkar diyorum ya... Umut bu ya, Allah'tan ümit kesmiyordum kavlimizce...

O karlı dağlar türküsüz olmaz Ağam, türküsüz olmaz. "Yiğit yarsız olur ülküsüz olmaz" diyordun hani... İlâyı Kelimetullah için, ol bayrak için, şol ezanlar için düşmüştük yola... Çocuk aklım senin peşine düşmüştü, senin sözlerine tutunmuştu işte. Şimdi bırakmış bizi gidiyorsun. Alınlar secdeyi kuşanırken, dualarımızın içindesin, kalbimizin içindesin unutmayası...

Bir kış vurgunu yedik ansızın...

Bahar seninle gitti, gül seninle...

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşamüstü...

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü...

Yetim kaldı körpe çağam, feryadımı nice boğam

Gün doğmak üzere Ağam, gün batarken inim gitti...

Alınlar secdeyi kuşandı Ağam,

Alınlar secdeyi kuşandı beş vakit...

Dualar senin niyetine O sevgilinin dergâhına koşuyor... Yürek susuyor, gönüller yasta... Bu yürek yaralı, bu yürek yetim şimdi. Bir kış vurgunu yedik, yaralandık, üşüyoruz... Gözlerimiz şimdi rahmette bulut gibidir. Salkım saçak bir hüzün düşüyor omuzlarımıza. Taş gibi ağır olan bir hüzün, bu ayrılık ölüm gibidir.  Kurşuni bir duman sarıyor gözlerimizi. Masmavi geniş gökyüzü, daralıyor ve kararıyor gözlerimizde. Ufkumuza uzak hatıralarımız yığılıyor.

Sanki sen gitmemişsin ağam, biz bu acıyı hiç yaşamamışız gibi... Saniye sürmüyor, o dağ gibi onulmaz acı, o sis, o karlı dağlar, o karanlık gün düşüyor kalbimin üzerine. O tarifsiz gerçeğin içine düşüyorum ölesi...

Alınlar secdeyi kuşanırken, dualarımızın içindesin, kalbimizin içindesin unutmayası...

Bir kış vurgunu yedik ansızın...

Bahar seninle gitti, gül seninle...

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşamüstü...

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü...

Bu bir nesildir sürekli, gözü pek çatal yürekli

Zor günlerimde gerekli, dağlar  gibi Ağam gitti...

Alperenler yasta Ağam,

Umut bitmiş, fitili tükenmiş kandilin. Işık sönmüş diyorlar, karanlık çökmüş Alperenler yurduna. Bir büyük Alperen göç eylemiş diyorlar. İnanmam buna, yürek buna nasıl dayanır, aklımız nasıl... Bütün cihan inansa, ben inanmam Ağam, ben inanmam... Şafak nöbet tutarken ruhumuzda bu karanlık nasıl çöker üstümüze, nasıl susar tan yüzlü Ağamın türküsü... Zaman çok geçmiş. Geç kalmışız sana varmaya. Dağlar geçit vermemiş, tipi yolları tutmuş, kader "tamam" demiş. Hakk'a yürümüşsün, en sevgiliye gitmişsin diyorlar. "Orada gözler aydın/ burada baş sağlığı/ İki ayrı dünyada iki ayrı tören var/Allah katından gelen bir yüce buyruk üzre/Aramızda ansızın çadırını deren var" Diyen şairin sesi düşüyor bağrımın üzerine.

Yıkılıyorum...

Sen gittin diyorlar, yoksun...

Ağlıyorum, ağlıyorum...

Devamını Oku...

21 Mart 2009 Cumartesi

Unutursun Mihriban’ım

Unutmak kolay mı? Deme/  Unutursun  Mihriban'ım

Oğlun kızın olsun hele/ Unutursun Mihriban'ım

Abdurrahim Karakoç

Mihriban'ım diyorum...

Türkü bütün yüreğimden geçenleri ifşa edip, yıktı hüzün duvarlarını. İçimdeki bütün sarp kaleler, yıkılmaz bildiğim duvarlar yıkıldı, ateşi fitillendi gönlümün. Nerede kalmıştık diyen bir dost sesi gibi ruhumun pervazlarına bir kez daha kondu türkü, bir serçenin ürkekliğiyle... Telaşlandım, ellerimden düştü zamanın sırçası. Seneler, upuzun senler geçmiş gibi, gerçekten unutmuş ve unutulmuş gibi bir keder doldu ruhuma ve yüreğime. İnledi bedenim. Neden bütün şarkılar, bütün türküler unutmak üstüne, unutulmak üstüne söylerlerdi? Mutlu, şen ve âsude biten ne vardı ki dar-ı dünyada? Sanki "O günü hiç yaratmadık"  diyen bir efsunlu hisse tercüman oluyor gördüğüm bütün düşler. Sanki yeni baştan bir sefere çıkıyorum kendi coğrafyama... Kendime gidiyorum sanki kendimi görüyorum satır aralarında...

"Unutursun Mihriban'ım" diyen türkü müydü bana bütün bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban'ım diyorum...

Zaman geçecek, saçlarıma aklar dolacak... Hatıralar üşüşecek yüreğimin çatlaklarına, gelecek geçmişin isiyle örtülecek. Zaman duracak, bitecek günün gecenin telaşı. Her gün yeni bir yorgunluk saracak dizlerimi, yokuşlarda kalacak, tükenecek yüreğim. Dün, her dem türküsünü söyleyecek usanmayası. Yarın hiç gelmeyecek belki de, yarım kalacak hayallerim ve umutlarım. Çoktan unuttuğum sandığım, kalın feracelerin ardına saklanan eski yüzleri göreceğim düşlerimde, ürkeceğim belki de...  Can ocağım bir daha yanacak hiç sönmeyesi. Cayır cayır tutuşacak... Bütün içli duygular düşecek üzerime, yakası... Benim aşklarım su üstünde salınan bir nilüfer çiçeği gibi miydi utanılası? Hatırlamıyorum, bilmiyorum, unutmuşum diyeceğim belki de... O zaman anlayacağım ki zaman geçmiş, bütün gazellerini dökmüştür ömrün bağları... Cenneti dünyaya indirmeyi hayal ettiğim günlerin koskoca bir yalan olduğunu fısıldayacak yalan dünya kulağıma, bir başıma bırakacak beni, çaresiz koyacak.

"Unutursun Mihriban'ım"diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban'ım diyorum...

Kimbilir, hatalarıma ağlayacak, pişmanlığın derin girdaplarında boğulacağım korku tüneline girip. Ne hatalar yaptım oysa ne günahlar işledim utanılası. Ne kalpler kırdım, ne yürekler yaktım, ne köşkler yıktım, ne canları silip unuttum hatırlanası... Kaç yanağın üzerinden gümrah ırkmaklar aktı benim dağlarımdan. Yaşamak az şey miydi, insan olmak az şey mi? Ne yaptım, neler ettim şimdi hatırlamıyor, yeni baştan silemiyorum hiçbir şeyi. Yıllardır vefa kulelerinden ıpıssız çöllere düşüp, yayan yapıldak seraba doğru koşmuşum meğer. Arınacak ummanlar aramışım, düşülecek sonsuz yollar. Dönülecek bir yuva düşlemişim, ebedi, ezeli ve kusursuz... Sonsuza kurmuşum saatimi, hiç çalmayası. Zaman geçmiş, bitirmiş, eskitmiş hayallerimi, beni, eşyalarımı... Güz gelmiş ve içine düştüğüm derin uykudan bir türkünün sözlerine uyanmış yüreğim. Ve bir türkünün peşine düşmüşüm.

"Unutursun Mihriban'ım" diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban'ım diyorum...

Ve bile bile kendimi yazıyorum...

Bir kırık gençlik hikâyesi mi desem, ziyan olmuş bir ömür mü bilmiyorum. Bile bile kendimi yazıyorum işte... Mektuplarım kendi adresime gayrı. Sözlerim kendi yüreğime... Bildiklerim kendime, bilmediklerim kendime. Öfkem, sitemim kendime... Bilerek kendime yazılıyorum. Ruhumu bedenimden ayırdığım günden beri ırağım kendime, yabancıyım, bizarım. Şimdi gürül gürül kendime akıyorum. Kendimi kınıyorum artık, kendimi paralıyor, kendimi yaralıyor, kendimi aralıyorum... Bir baharım kendime, bir güz. Bir kışım üstünden kar kalkmayası... Yüreğimin bütün kuşlarını saldım. Kuşlar kafilesi misali döne döne özgürlüklerine uçuyor, uçuyor hiç dönmeyesi yüreğimin kuşları... Ben benimleyim artık, ayrılmayası. Ayaklarımın altında çiğnenen bir ömrün solgun gülleri can çekişiyor, zamanı kalbime gömüyorum bundan böyle, zamanı kalbime gömüyorum. Bir yağmur sonrası kara topraktan tüten buram buram bir koku çekiyor, çağırıyor uzaktan sıkılmayası. Koskoca bir rüyanın bitimindeyim.

"Unutursun Mihriban'ım" diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban'ım diyorum...

Merhametin sıcaklığını duydum kendi yüreğimde, şefkatin sesini... Dinlediğim bütün türküler gamdı, elemdi, yarımdı oysa. Her kalbin bir türküsü, bir masalı, bir sevdası olmalıydı elbette. Benim yüreğimin türküsü, masalı, sevdası var mıydı o demlerde? Bir yüreğim olduğunu yeni öğrendim oysa. Hayat geçip giderken, bizden de götürdü her ne varsa. Yükte hafif, pahada ağır neyimiz varsa götürdü hayat utanmayası, sıkılmayası, arlanmayası... Hayat bizi de götürdü giderken. Bohçalandı ömür feracesi. İliklendi vademizin kopçası. Bir sabah ansızın rüyama değdi vefasızlığın eli, uyandım bir daha uyumayası. Nice gümüş duygular sürüklendi gitti rüyanın seline hatırlanmayası. Oysa az çok bilirdik sevda taşıyan testiyi, aşk dokuyan gönül terkisini,  sesinden tanırdık. Yudum yudum içerdik sonra... Şimdi muhacir yüreğim kendi sürgününde telaşsız, Âsude bir türkünün ritmine bıraktı kendi... Unuttu işte.

Unutursun Mihriban'ım" diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Devamını Oku...

14 Mart 2009 Cumartesi

Engin Söyle, Büyüklüktür!

Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol...

TRT radyosu açık...

Merhum sanatçı Turan Engin söylüyor. Bu usta ve bir o kadar engin olan sanatçımızı kaybedeli ne kadar yıl oldu bilmiyorum. Zaman homurdanarak akıyor ve unutturuyor her şeyi fütursuzca... Zaman unutturmaya çalışsa da onu unutmak mümkün değil, bu türküleri var oldukça... Yılların sinesine oturmuş yanık bu halk ezgisinin sözleri çeldi aklımı birden... Tanıdık, kalbimin duymaya, görmeye, bilmeye hasret kaldığı ululardan kalma bu deyişi yakaladım ta kalbinden... Yüreğime çağırdım yeni baştan... Modern çağın karanlık ve üşüten uğultusu kulaklarımı tırmalıyorken, kayan oynak zeminlerde yürürken bir halk türküsünün eteklerine yapışmak ve peşi sıra yürümek pek sıcak geldi... Ruhuma çöreklenen zehir zemberek onca kederin sağanağından ıslak ve perme perişanım. Her şey bir kıymık gibi batıyor kalbimin üzerine... Yaralıyım. Kış hüznüne yakalanan ruhumun kederinden olsa gerek içimi acıtıyor deyiş. "Engin ol gönül engin ol"diyor ya türkü... İşte en can alıcı, en baş tacı yapılası düşünce bu dizelerde gizli... Gönüller engin olmayı bilselerdi, bunu bilmenin asıl büyüklük olduğu gerçeğini bir de...

Dünya gerçek anlamda yaşanır olmaz mıydı?

O zaman olgunlaşıp büyümez miydik?  Ne diyorduk? İşte...

Ululardan kalma sözdür...

Engin ol gönül engin ol...

Teslim Abdal sözüm haktır
Sözümün yalanı yoktur
Engin söyle, büyüklüktür
Engin ol gönül engin ol...

"Engin söyle büyüklüktür"

Olmak isteği, oldu desinler kibri bütün insanlığın sanırım en büyük yarası... Modern çağın insanı belki de en büyük üzüntü ve acıları mevki ve makam derdi ve para hırsı nedeniyle yaşıyor. Kimsenin derdi ol/mak değil aslında... Cümle âlem, konu komşu elle gösterip Oldu! desinler istiyorlar... Oysa oldum! demenin, öldüm! Demeyle aynı anlama geldiğini bir bilseler... Bu türkünün peşisıra geldiğim nokta "tevazu" dur... İçtenliktir.

 Dünyeviliğin kuşattığı insanlığın tükenişine bir serzeniş, kendince bir uyarıştır belki de... Ne dersek diyelim, ne yakıştırırsak yakıştıralım gerçek şu ki türküyü büyük kentlerin en geniş ve kalabalık caddelerine büyük reklâm panolarına yazmak gerekir... Tepeden tırnağa kesrete batmış( ve hatta tapmış diyelim) insanları bir saniye düşündürse bile kâfidir... Çünkü maalesef modern insanın gediği nokta öylesine vahimdir ki bu bir saniyeleri dahi hayatından çıkarmış durumdadır... Yalnızdır, buhrandadır, tutunacak tek bir dalı dahi kalmamıştır paradan gayrı... Ne kadar mevki ve makam gibi geçici dünyalık meselelerde yükselirse yaşama gayesi o denli bilenmektedir çünkü... Kendisini yalancı avuntularla oyalamaktadır... Olmuş! tur ya, gerisi teferruattır...

Modern çağın insanı yalnızdır.

Alabildiğine yalnız. Büyük kentlerin caddeleri artık yaşı geçkince, otuzunu çoktan aşmış yaşlı başlı kızların ve erkeklerin cirit attıkları, sabahlara kadar gece kulüplerinde kendilerini avuttukları günahkâr ve suçlu caddelere dönüşmüştür. Artık büyük paralar kazanan zevk ve sefahatte Sodom ve Gomore halkını aratmayan bir insanlık trajedisi oynanıyor hayat perdelerinde. Her manada, her kesimden ve her mevki ve makamdan sonuna kadar bizden ve sahici... Tevazünün rafa kaldırıldığı, parayla şanla şöhretle ayakta kalınabileceğini sananların en büyük yanılgısı işte burada başlıyor ya... Bir bilseler nasıl bir zehre bulaştıklarını... Bu şaşaalı günlerin tez geçeceğini, yüksekte olanların aşağıdakiler kadar güvende olmadıklarını, aşağıda bıraktıklarına günün birinde dönüp muhtaç olacaklarını bir bilselerdi... Engin konuşup, engin düşünmeyi öğrenselerdi dünya biraz daha güzelleşmez miydi? Türküde var olan asıl tılsım sanırım bu inci gibi dizelerde... "Engin söyle, büyüklüktür"...  Asıl büyüklüğün, kalıcı olanın tevazu olduğunu bu kadar mı güzel anlatır bir türkü?

Ululardan kalma sözdür:

"Engin ol gönül engin ol..."

Engin söyle büyüklüktür!

Engin olmak, engin konuşmak, engin düşünmek!

Türkü çok şey anlatıyor aslında... Kültür genetiğimizde var olan kutsal değerlerimizi kendi diliyle, kendi sözüyle hatırlatıyor...

 Bu türküye sanatkârımızın ismiyle müsemma bir türkü de diyebiliriz...

Rahmetli THM sanatkârımız, ustamız Turan Engin 24.07.2006'da hakka yürümüş.

Bu türküsünü hasretle dinledikten sonra diğer ünlü türkülerini de özlediğimi farkettim. Aman Allahım bu nasıl bir repertuardır, bu nasıl bir zenginliktir ve bu ne büyük bir ustalıktır... Kendine mahsus davudi sesi, dağları andıran heybetiyle ağa bir sanatçımızdı Turan Engin... Çocukluğumuzdan beri kulaklarımız sesine aşina idi... Bilirdik ki Turan Engin Erzincan türkülerini çok iyi okur ve yine bilirdik ki deyişlerin ilk duraklarından biridir..."Vardım Hint eline kumaş getirdim" türküsünü hiç unutur mu bu yürekler bilinmez ama o davudi sesi hiç mi hiç unutmayacağız.

Şu dünyanın halı böyle
Yalan yahşi geçer şöyle
Söyledikçe engin söyle
Engin gönül engin ol...

"Söyledikçe engin söyle"

Sanırım halk türkülerinin kumaşında öylesine gizemli ve güçlü söyleyişlerin bulunması türküyü yakanların halktan ve engin oluşlarıdır... İşte en felsefi, en derin ve en içi dolu sözleri böyle yanık ezgilerin eşliğinde yüreğimizin kıyısına getirdikleri için Turan Engin gibi gerçek sanatkârlarımızı ta yürekten selamlıyorum. Türkülerimiz olmasaydı eğer en saf, en el değmemiş, en masum hallerimiz olduğunu belki de hiç bilmeyecektik... Türkülerimiz bizim milli hafızamızdır... Türkülerimizi anamızın ak sütüne benzeten Bedri Rahmi Eyüboğlu aslında bu safiyeti, güzelliği bir yerde destanlaştırıyor, yıldızlaştırıyor... Bu güzel türkünün durduk yerde bana bunca şeyi söyletmeyi başarması az şey midir? Üstelik hiç de gündemimde türkü üstüne yazı yazmak olmadığı halde nasıl da gelip kuruldu gönlümün tahtına. Nasıl da söyletti beni... Engin olmak, engin söylemek ve engin düşünmek gereğini bir kez daha hatırlattı. Bir daha beni kendime davet etti. Ve bir kez daha ta yürekten ağlattı beni...

Ululardan kalma sözdür:

"Engin ol gönül engin ol..."

Devamını Oku...

8 Mart 2009 Pazar

Cemre Düşünce!

Cemre sözcüğünü ne zaman kelime hazineme kattım bilmiyorum ama duyduğum günden beri yüreğime sarıp, bohçalayıvermişim hafızamın terkisine... Ne zaman bu kelimeyi işitsem yüreğimi garip bir hüzün elliyor. Geçen gün bir arkadaşım " Ohh! Ne güzel cemre düştü havalar ısınır artık"dedi sevinçle. Ne kadar güzel! Cemre düşmüş ve bizim arkadaş sevinmiş!

Ama ben ilk defa sevinemedim cemrenin düştüğüne. İlk defa umarsız kaldım, ilk defa aldırmadım. Hissetmedim. Umarsız kaldım, çünkü yüreğimin dağlarında kar kalkmazken, sokaklardan her türlü güzellik bir masal gibi Kaf dağına çekilmişken, bizi biz yapan her ne varsa unutulmuşken, gönüller arasına uçurumlar girmişken, herkesin burnu göklere kalkmışken ve yüreklerimiz sevgi yoksunu, his yoksunu, merhamet ve şefkat yoksunu mahbeslere dönmüşken, toprağa cemre düşmüş, bahar gelmiş bana ne, ya da kime ne? Kimlere ne?

Kime ne yüreklere sıcaklık vermeyen sahte baharlardan...

Kime ne toprağa düşmüş cemrelerden...

Sanırım yıllar önceydi.

Bir şiir olmalıydı... Ya da şarkı sözü..." Diyordu ki: "Irak gönüllerin uçurumuna, sevgiden köprüler kurmaya geldim"... O zamanlar nasıl da bilenmiştim şarkının bu bilgece ve bir o kadar anlamlı sözlerine... Ne çok etkilemişti beni, ne çok dokunmuştu... Şimdi geriden geriye dönüp baktığımda ne kadar az gönülden söz ettiğimizi, ne kadar çok dünyayı konuştuğumuzu görüyor ve içleniyorum sızlanası... Oysa gönül üstüne, aşk üstüne, iyilik üstüne, ahlak üstüne daha çok sözlerimiz olmalıydı. Sözü söze katmalıydık, gönüllerimizi gönüllere sarmalıydık bıkmayası... İyiliğin ve güzelliğin süruru ve neşesi hayatın kalbi olmalıydı her dem çarpan, tazelenen...

Cemreler önce yüreğe, sonra akla ve en son bedene düşmeliydi.

O zaman baharımız başka, yazımız başka, niyazımız başka olmaz mıydı?

Cemre önce toprağa düşmüş!

Keşke önce yüreklere düşseydi diyorum.

Hayatın kalbi nasıl da yorulmuş... Nasıl da tekliyor hayat... Mutsuzlar ordusunda bütün adımlar bir ileri bir geri vaziyetindeyken, dimağımız unutmuşsa bütün bildiklerini yeni şeyler söylemek lazım...

Her nereye baksam, ne okusam, kimi dinlesem, nereye göz atsam üçüncü sınıf bir plak şirketinde hazırlanmış bozuk bir plağın cızırtısını ve yüreğimi bedbin eden hayatın o arabesk tınısını görüyorum. Biz bu tekrara nasıl kapıldık, nasıl da aynı şeyleri dönüp dönüp yeni baştan dinliyor, söylüyor ve anlatıyoruz, uslanmayası, sıkılmayası, arlanmayası. Sanırım Mevlanın sözüydü: Oysa " Dün dünde kaldı cancağızım / Bugün yeni şeyler söylemek lazım" diyerek nasıl da asırlar öncesinde bizi bu dünya hengâmesinden korumak için derdimizin reçetesini yazıp göndermişti gönlümüzün kıyılarına...

Ve sanırım biz asıl gönüllerimizin kıyılarını kaybettik, utanmayası!

Unuttuk işte...

Biz unuttuk. Gönül sızılarımızı, içten niyazlarımızı, kanaviçe nakışlı sözlerimizi unuttuk. Yorgunum, üzgünüm ve bıkkınım. Ben de usandım, benim de söyleyecek sözüm kalmadı. Benim de yoruldu dizlerim dümdüz yokuşlarda, ben de vazgeçtim, ben de gittim kendime, gelmeyesi...

Gül desenli hatıralarımız ne kadar da azaldı. Her biri kemale ermiş onca güzelliğimiz dururken, onca hakikat el değilmeyi beklerken, şafaklar nöbet tutarken tülümsü ufuklarda biz birer dönme dolap gibi dönüp duruyoruz tekrarlarımızın etrafında. Spor, siyaset, ekonomi, magazin, para-pul, dedikodu, fitne- fücur, öfke, kin, maraz her ne varsa fevç fevç akıyor yüreklerimize her dem. Oysa iyilik, güzellik, şefkat, merhamet, sevgi, güzel ahlak, adalet, huzur gibi bizi göklerin fevkine çıkaran ilahi şifreler vardı içimizi ışıtan ve ısıtan... Gönlümüzün şifrelerini unuttuk, hatırlamayası...

Göze geldik ve bozuldu büyü...

İlahi cemreler yabana düştü, biz bir yana düştük...

İşte cemreler düştü.

Bahar geliyor... Bir bahar daha gelecek ve belki de kimilerine hiç görünmeden sessizce geçip gidecek. Zaman yeni baştan eskiyecek, büyüsünü yitirecek mevsim. Belki gelecek bahar biz olmayacağız, bir daha cemreler düşmeyecek üstümüze. Hayatın kalbi belki de bizim için ansızın duracak.  İşte ben burada diyorum ki geliniz bu gün en azından bir insanı mutlu edelim. Çatallı yol ağızlarında şaşırıp kaldığımız yerde kendimize, özümüze dönelim. Doğrular ta gönlümüzde.  Amirsek memurumuza, öğretmensek öğrencimize, esnafsak müşterimize, doktorsak hastamıza, gençsek yaşlımıza, yazarsak okuyucumuza en azından bugün sevgi, şefkat, merhamet ve adaletten bir demet yapıp sunalım. Bugün cemreler gönüllerden gönüllere düşüversin. Zira karakışın mesken tuttuğu nice gönüllerin asıl bu cemreye ihtiyacı var. Geliniz, "Irak gönüllerin uçurumuna sevgiden köprüler kuralım bugün"... Gönlümüzün kıyıları bizi bekliyor.

Cemre olup düşelim bizi bekleyen gönüllere...

Sizce düşmeye değmez mi?

Devamını Oku...

8 Ocak 2009 Perşembe

TRT’de Hadise Var!

Yanlış duymadınız gerçekten de TRT'de hadise var...

Hem de akıllara durgunluk veren bir hadise var..

Bu kurumun genel müdürlüğüne İbrahim Şahin ismini herkesten çok yakıştıranların başında geliyor olmama karşın yılbaşı gecesinden beri kendimle ters düşmüş durumdayım. Yılbaşı akşamı Eurovizyon şarkı yarışması için seçilmiş şarkıyı ve şarkıcıyı izledikten sonra mideme derin bir ağrı girdi. Biliyorum "çok muhafazakar"adıyla şöhret olmuş sevgili yazar ağabeylerim ve ablalarım zülfi yâre dokunur diye yazmayacaklar, es geçecekler bu trajik komik gerçeği. Ve yine biliyorum ki bu yazımı okuyan bizim mahallenin okuyucuları da bana fena kızacaklar, eleştirecekler, sen ne bilirsin diyecekler...

Her türlü eleştiriye hazırım.

Ama herkesten istirhamım bu yazıyı okurken ellerini vicdanlarına koymaları ve bir dakika düşünmeleri... Karşıki mahallenin böyle bir falsosu olsaydı kıyameti koparanlar, hemen gurup halinde aynı nakaratları tekrarlayanlar neden sus pus oldular acaba? Siz ey sevgili komşularım sizinle aynı mahalledenim ama ben müthiş utanç duyuyorum bu rezalet karşısında. Peki, siz duymuyor musunuz? Lütfen,  lütfen elin mahallesini gözetlemeyi bırakın da azıcık kendi mahallenize göz atın, atın da ne dolaplar dönüyor görün. Susmayınız.

Bu şarkı ve bu kadın bizi temsil edemez ve etmemelidir...

Ben Ülkemi temsil edeceğini söyledikleri şarkıyı dinledikten ve şarkıcının halini gördükten sonra kahrettim...

Utandım.

Kadının biri kıvırarak İngilizce bir şarkıyı seslendiriyordu.

Türkçe bir dünya dili iken neden İngilizce? Biz müstemleke miyiz? Soruyorum...

Melodisi de ritmi de şarkıcının kendisi de ruhuma, kültürüme kesinlikle hitap etmiyor.

Şarkının sözlerini zaten anlamıyordum. Dansı tamamen cinselliği çağrıştıran, vücudunun bütün kıvrımlarını ortaya seren, tuhaf biri (sanırım ithal bayan) kıvırıp duruyordu. Açıkçası kendisini de ilk kez görüyordum.

Utandım...

Büyük bir medeniyetin bir ferdi olarak, dünya çapında besteciler, şairler yetiştirdiğimiz halde, böylesine bir yapaylıkla bizi dünyaya taşıdıkları için yürekten bir eziklik ve utanç duydum. Osmanlı olduğum için, Türk olduğum için bütün dünyaya büyük bir medeniyeti sunan cedlerimin önünde düştüğüm bu sun'iliğe, bu bayağılığa, bu gülünçlüğe, bu rezalete, bu çirkinliğe gerçekten utandım.

Bir kadın olarak, kadın kimliğini böylesine cüretkâr bir biçimde ayaklar altına bir sunuma, güya bizi temsil ettiklerini sanan bu zihniyete,  bu takiyyeye, siyasilerin vurdumduymazlığına utandım.

Evet evet, gerçekten de TRT'de Hadise var!

Nitelikli program izlerim umuduyla kapısını çaldığım TRT'nin de nihayet reyting uğruna kendini haraç mezat reyting pazarına çıkardığına utandım. "Komedi Dükkânı" adı altında yapılan trajik- komik yapıma acıdım sonra. Hiç gülemediğim, ama arka efektte durmadan kahkaha seslerinin yapmacıklığına güldüm acıyası.

Sunuculara şaşırdım.

Kadın sunucu olacaksa illa manken, aktris, gençten tercih edilip, erkek sunucu olacaksa nasıl olursa olsun yeter ki erkekten olsun anlayışına acıdım bir de... Kadının sadece görselliği temsil edişine yandım sonra. Bu anlayışın da muhafazakâr bir partinin dönemine denk gelmesi büyük bir talihsizlik her şeyden önce...  Anneliğinin, toplumun şerefi, geleceği olduğu tezinin üzerinden buldozerlerin geçtiği gerçeğini kavradım sonra. İçim kavruldu bir daha...

Utandım...

Türk konuşup, Türk/çe (Türk gibi) düşünemeyişimize utandım. Gençlerimize milli ve manevi kültürümüzü öğretme noktasında ne çileler çektiğimizi, bizden bir şarkıyı, bir türküyü kavratmak ve sevdirmek için düştüğümüz müşkülleri hatırladım içim burkularak... İngilizce şarkıyla ne idüğü belirsiz bir şarkı yarışmasına katılmak ve beş paralık birkaç puan almak için büyük bir milletin dilini böylesine aşağılayan bir anlayışa yandım, içlendim, utandım.

Kaşgarlı Mahmut, Atatürk, Karamanoğlu Mehmet Bey, Gaspıralı İsmail düştü yüreğimin rıhtımlarına. Üşüdüm. Utandım ve kendilerinden af diledim boynu bükük çaresiz. Böylesine bir gaflete düşenler adına da üzüldüm. Bizi düşürdükleri böylesine sefil bir durum için, bu utanç tablosu için onlara asla hakkımı helal etmeyeceğimi buradan haykırıyorum.

Bana bu utancı yaşatanları, buna sebep olanları,  dünyevi bir iki his için büyük bir milletin ve medeniyetin kültürünü böyle hor görenleri, buna seyirci kalanları, destekleyenleri, şaklabanları, müzik evrenseldir safsatalarıyla beyinleri bulandıranları affetmiyor ve hakkımı helal etmiyorum.

Devamını Oku...

15 Aralık 2008 Pazartesi

Olcay Yazıcı: Bir Vefa Abidesi

''Çatallı yol ağzında şaşırıp kaldım Derviş
Söyle hangi patika gül dağına gidermiş?''
(O.Olcay yazıcı)

Olcay Yazıcı nev-i şahsına münhasır bir şair. Bir hüzün lalesi.
Fırtınalara tutulmuş bir gül.
Yüreğinde tufan taşıyan adı henüz konmamış bir mevsim.
Bir çile dükkanı. Mutluluk yerine sancı satan bir esnaf.
Ölümü hayatın içinde, balı ise çiçeğin özünde arayan bir derviş.
Erguvanların uğultusunda hayatın gizemini arayan bir bilge.
Eylülün kırdığı gülden yeniden filizlenen bir fikir şafağı.
Ve nihayet şiirleriyle ateşi uyandıran, tutuşturan ama ateşin yakamadığı bir Halil İbrahim türküsü...

Elbette O’nun şiir dünyasını kuşatacak bir bakışa sahip değilim. Şiirlerinin derinliğini ölçebilecek bir nefesim de yok üstelik. Ancak şiirlerini okurken müsaade ettiği yere kadar müstesna. Geleneğimiz hem söz hem de terkip olarak şiirlerinde var. Ancak onun şiirleri sadece gelenek değil. Yepyeni bir söyleyiş ve biçim var dizelerinde ama gelenekten bağımsız da değil. Anamın ak sütü gibi bizden ama çağın hikmet hazinelerinden de hâli değil. Hüzün yağmurunun güneşin üzerine süzüldüğünde oluşan bir gökkuşağı belki de. Kesin olan bir şey var ki şiirlerinin içine bezenen hüzün bizim, çile bizim, sancı bizim. Ve dizelerinde dillenen değerler de yıllar var ki kaybettiğimiz bizim kendi yitik malımız.

Hangi boyutunu anlatsam eksik kalacak...

Neresinden tutsam şiirlerini avuçlarımla diğer azalarım buz kesecek.

Duygu desem mesela, şiirlerini okurken çiçeklerin üzerinden kanatlanan kelebeklere döndüğümü ve sonsuza doğru yol alan bir kervanın peşine takılan bir beyaz haleye büründüğümü uzun uzun anlatmam gerek.

Musiki desem, dizelerin arasında gizlenmiş onlarca müzik aletinin bazen bir kır çiçeğinin gülüşünü, bazen dört nala zafere koşan atların nal seslerini elbette çoğu zaman da hüzün lalesinin derin iç çekişlerini büyük bir uyumla terennüm ettiğini anlatmam gerek.

Düşünce desem, gelenekten süzülen ve çağları aşan, nehirden çağlayıp ummana ulaşan, bireysel olmasının yanında ferdi aşıp toplumla kucaklaşan büyük bir bilgeliği söylemem gerek.

Kelime seçimi desem, şiirlerinde kültürümüzün yapı taşları olan eski kelimelerin yeni ile buluşturulup harmanlanarak muazzam şiir kalelerine harç yapıldığını, eksik ve fazla malzeme kullanmadan, tekrara düşmeden, kelimeleri özenli ve özel seçişlerine, nihayetinde de mahirane dil ustalığına dair bahislere derinliğine değinmem gerek.

Kavram ve mana desem, oluşun ve ondan sudur eden oluşumların bütün kavramlarını öz anlamlarını koruyarak ama kendine özgü bir zenginleştirmeyle düzenleyen bir dil işçisinin çabalarından, yeni ve kendine ait semboller kullanarak dinin ve ahlakın doruklarında şövalyelik yapan bir savaşçının destanlarını anlatmam gerek.

Ve aşk...Her dizenin ve her şiirinin ana gayesi. Kırda kaybedip şehirde bulacağımızı zannettiğimiz, yürekte unutup meydanda aradığımız sır. Dünyada izini sürerken elimizden tutup ta bizi dünyaların üzerine kanatlandıran muştu. Şairin çok çarpıcı ifadeleriyle bizleri bazen buz kristallerine dönüştüren bazen de alev kırmızı yanışların sarmalına gark eden donmalarımız ve yanmalarımız...  Bütün bunları anlatmam gerek.

Şair Olcay Yazıcı, şiirleri üzerine araştırmalar yapılıp tezler yazılmış bir büyük şair. Bestelenmiş şiirleri de var tabii ki. Şiirleri üzerine kitaplar da yazılmalı diye düşünüyorum. Bunu fazlasıyla hak ettiğine de inanıyorum.

Benim bu yazıdaki maksadım onun şiir atlasını çizmek gibi bir iddia değil elbette. Ben Olcay Yazıcının bir vefa abidesi olduğundan, şiir yazan ve aynı zamanda şiirlerini yaşayan bir örnek şahsiyet olduğundan bahsetmek niyetindeyim.

Üstad Dilaver Cebeci’yi anma programının düzenlendiği Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesinin hazırladığı ve gayretli sosyolog Ağabeyim Cafer Vayni’nin yönettiği programda yüz yüze tanışma fırsatı bulduğum bu vefa timsali kalender şairimizin uzun süre etkisinde kaldığımı ifade etmeliyim.

Sessizce yanına sokuldum ve kederin ve hüznün bir tomurcuğa dönüştüğü bu muhaykel yüreğe derdimi açtım. “Hocam öğrencilerim sizin şiirlerinizi okuyor, sizi çok seviyorlar ve sizinle tanışmak istiyorlar. Hatta üç öğrencim sizi araştırıyor kendinize dikkat edin. Ancak şiirlerinizi bulmakta zorluk çekiyoruz. Bize bir himmet edebilir misiniz üstadım “deyince merak etmeyin size her konuda yardımcı olacağım dedi. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar birkaç güzide insanla birlikte sohbet ettikten sonra yeniden görüşmek üzere vedalaştık.

“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” demiş atalarımız ancak Olcay Yazıcı için bu böyle değildi. Kısa zaman içinde bilgisayarına kayıtlı şiirlerini bize internet üzerinden gönderdi. Hemen çoğaltıp öğrencilerime dağıttım. “Sizin için çalışmalar yapıyorum şimdilik bunlarla idare edin” diyordu mektubunda. Çok mutlu olmuştuk bu vefa örneği davranış karşısında. Böylece hem tozlanmış edebiyat dergilerinin arasında şiirlerinin izini sürmekten kurtulmuş hem de toplumumuzda kaybolmaya yüz tutan ve bizi biz yapan değerlerimizin yeniden farkına varmanın eşsiz doyumunu yaşamıştık.

Daktilomun tuşları / Yitik ömrün düşleri
Soğuk bir cehennemdi / Karasevda kışları
Direnir, dirilirdik her kuşlukta bir daha
Şiire sığınırdık, şiire ve Allah’a

Bir gün okula geldiğimde memurumuz Ferhat Şahin Bey, Olcay Yazıcının aradığını ve okulun adresini istediğini söyleyince yeni bir ümidin parıltıları çağıldadı yüreğimde. Hemen telefona sarıldım. Bize baskısı tükenmiş şiir kitaplarının fotokopilerini göndereceğini söyleyince çok duygulandım. Dün elime geçti bu hazineler. Erguvan Uğultusu, Eylülün Kırdığı gül ve Ateşi Uyandıran Şiirler. Hepsi bir nefeste okunası şiirler.

Bir araya geldiklerinde bir gül demetini andıran öğrencilerimi sınıfta topladım ve yaşadığım bu güzellikleri onlarla da paylaştım; İyilikler paylaşılarak çoğalsın diye.

Kitapları asıl sahiplerine teslim ettim; Eylülün kırdığı güller yeniden yeşersin ve yediveren olsun diye...

Bir öğrencim, Hocam Olcay Yazıcı’nın bazı şiirlerini ezberledim deyince anladım ki zamanıdır artık...

Şimdi...

“Şimdi ateşi uyandırma zamanıdır”

Devamını Oku...