Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2009 Pazartesi

Egemenlik Paylaşılamaz

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını ve Milli Mücadeleyi zor şartlar altında yürüten Gazi Meclis TBMM'nin açılışının 89. yıldönümünü kutladık. Milli ve dini bayramlarımızı gerektiği gibi anlamak ve değerlendirmek durumundayız. Sadece bayram günlerinde değil; her zaman milli egemenlik ve milli bağımsızlığı vazgeçilmez kabul edebilmeliyiz. Özellikle ülkelerin dayatmalarla, küresel saldırılarla karşı karşıya kaldığı, milli sınırlarının değiştirildiği, milletlerarası hukukun ayaklar altına alındığı bugünlerde...

Milli egemenlik milletin egemenliğidir. Milletin egemenliğinin kalbi TBMM'dir. "TBMM'nin üstünde bir kuvvet yoktur, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyen Mustafa Kemal Atatürk, milletin egemenliğine işaret etmiştir. Amasya Tamimi'nde yer alan "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" ifadesi aynı amaca dönüktür.

Türkiye Cumhuriyeti, Türk milliyetçiliği, cumhuriyetçilik ve demokrasi ayakları üzerine kurulmuştur. Aslında I. Meclis son Osmanlı Meclisinin devamıdır. 16 Mart 1920'de İstanbul'un İngilizliler tarafından işgali ile görüşmeler ertelenir; ama Meclis feshedilmez. Nitekim, 24 Nisan 1920 Günü yasalaşan bir kanun son Osmanlı Meclisinden gelmedir. Milli tarih süreklilik gerektirir.

Türk milliyetçiliği kendini Türk olarak hissetmek, ülkesine, milli bağımsızlığına sahip çıkmak, milli değerlerini koruyarak geliştirmektir. Türk milletine mensup olma şuurunun bir tezahürüdür. Aslında milletleşme de mahalliliğin, millet altı dar kalıplarının aşılmasıdır. Etnik sıfatı ne olursa olsun vatandaşlık bilincine sahip olanların ülkesine sahip çıkışıdır. Bu duygulara sahip olarak davranış sergileyen bir Türk Ermenisi, bir Türk Rumu ve Türk Yahudisi de milli kimliğin kapsamındadır. Milletleşme, kültürel bir olgudur. Boy, kabile, aşiret, mezhep ve etnik taassubun aşılmasıdır. Etnik merkezliliğin (etnosantrizm) terk edilmesidir. Dar anlamdaki biz duygusunun milli seviyeye taşınmasıdır. Onun için Türkiye'de tek devlet, tek millet vardır. Bazıları başka arayışlar içinde olsa da.. Milletleşme, farklılıkları kutsallaştırma veya reddetme değil; farklılıklar üzerinde sağlanan kültürel bir mutabakat ve birlikteliktir. Etnik kapalılığın ve ırkçılığın reddedilmesidir. Aslında modern etniklik, milletleşmeyi reddetmez. Her konuya etnik gözlük ve taassup ile yaklaşmak ilkel etnikliktir. Bir millet içinde farklı etnisiteler olabilir. Milliyet ile etnisite birbirine rakip de değildir. Türk, milliyetimizin ve mensup olduğumuz yüce milletin, milli kimliğimizin adıdır. O, etnik bir grup da değildir.  Bu bakımdan, Sayın Genelkurmay Başkanı'nın "Türkiye halkı lafını çekin, oraya Türk koyun bu etnik tanım olur" yaklaşımı uygun düşmemiştir. Milleti ve milli kimliği etniklik dar koridoruna indirerek Türkü etniklik kapsamında görmek sosyolojik gerçekler ile çelişir. TC vatandaşı ve Türk Milletine mensubiyet duygusu içinde olan dini azınlıklarımız gibi, Kürt, Zaza, Çerkez, Gürcü gibi mahalli isimler taşıyan vatandaşlarımız dışlanıyor mu ki onlar Türk kabul edilmiyor? Kendini Türk olarak hissedeni dışlama ve ötekileştirme hakkına sahip değiliz. Yüksek trajlı bazı gazetelerimizin köşelerini işgal edenler önce bunu öğrenmelidirler.

Milli egemenlik, milliyetçilik ve demokrasi birbiriyle iç içe olan kavramlardır. Her biri bir diğerini tamamlar.  Demokrasinin uygulanabilmesi için; milletleşme sürecinin gelişmesi, milli bağımsızlık ve milli devlet gerekir.  Demokrasi şuursuz ve mutabakatları gelişmemiş kalabalıkların değil;  neden ve niçin bir arada bulunduklarını kavrayan milletleşmiş toplumların rejimidir.

TBMM'nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele; 2-3 millet veya devlet için yapılmamıştır. Kimsenin ön izniyle de gerçekleştirilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti de bir kavimler ittifakı değildir.  O bir milli hareket olarak; işgale ve emperyalizme karşı mazlum milletlere ışık tutan manda ve teslimiyet fikirlerini yırtan şerefli bir mücadeledir. Bugün olduğu gibi o dönemde de "İngilizler bize medeniyet getirecek", "Yunan birliklerinin başarısı için dua ediniz" deme küstahlığında bulunan ve Milli Mücadeleyi küçümseyen işbirlikçileri vardı.

Egemenlik milletindir, etnik mülahazalarla bölünemez ve devredilemez, hisselere bölünüp paylaşılamaz.  Pozitif ayrımcılık yapılamaz. Bağımsız bir devlet egemendir. Milli egemenliğin tecellisi, dış baskı ve dayatmaları dışlayabilme gücüdür. Egemen bir devlet, kendi içinde kendinden daha üstün bir gücün ve gücün paylaşılmasının varlığını kabul edemez.

Türkiyelilik içi boş, çıplak bir mekan birliğidir; kimlik olamaz. Kaldı ki Türk Milleti kökü belli olmayan basit bir kalabalık değildir. Göç ülkesi olduklarını reddeden Almanya ve Fransa gibi ülkelerde çok kültürlülüğün bir gereği olarak etrafında farklı milliyetlerden gelmiş insanları gören bir Alman veya Fransız "Almanım" ve "Fransızım" demekten vaz mı geçiyor?

 

Devamını Oku...

21 Nisan 2009 Salı

Türkiye’nin Güvenilirliği

Yine bir 10 Nisan'ı geride bıraktık. Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği iddialarıyla daha önce beraat etmesine rağmen; Divan-ı Harp'te idama mahkum olan, Atatürk tarafından verilen bir teklifle TBMM'nin milli kahraman olarak ilân ettiği, milli şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'i, Talat, Cemal ve Sait Halim Paşaları, şehit Dışişleri mensuplarımızı ve diğer şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Rahmetli Kemal Bey'in ipini çekenler; aslında Osmanlı'nın da ipini çekmişlerdi. Dünden ders alarak Ermeni açılımı adı altında, dış dayatmalarla politika oluşturarak Cumhuriyet'in ipinin çekilmesine de fırsat vermeyelim. Gelecek nesiller tarafından lanetle anılmayalım.

Günümüzde Ermenistan'la ilişkileri normalleştirmeye ve sınır kapısının açılmasına zorlanıyoruz. Sınır kapısı açılmasının ve ilişkilerin normalleştirilmesinin şartları bellidir. Doğu sınırınızı tanımayanlarla ve soykırım iddialarını terk etmeyenlerle nasıl ilişki geliştireceksiniz?  Doğu Bölgemizi Batı Ermenistan olarak resmen ilân edenler ve Ağrı Dağı'nı sembol seçenlerle ilişkiler nasıl normalleşecektir? Karabağ işgali basit bir olay mıdır?  Yetkilileri ülke çıkarlarına, tarihi gerçeklere uygun ve sorumlulukla davranmaya davet ediyoruz.

Türkiye bir dönüm noktasına getirilmiştir. Uzun yıllar bürokraside ve birçok kademede yönetimden uzak tutulduklarını, maneviyat ve inanç yönlerini öne çıkararak iddia edenler, bugün imtihan vermektedir. 2009 yılındaki gelişmeler geleceği şekillendirecektir. Milli gurur ve hassasiyetimizi rencide edici uygulamalar Türkiye'ye çok şey kaybettirmektedir. Türkiye güvenilirliğini ve rehber olma özelliğini kaybetmemelidir. Gelişmeler aksi yöndedir.

Sınır kapısının açtırılması Avrupa'ya  enerji hattının ulaştırılması için mi istenmektedir?  Yıllardır sınır kapısı dahil birçok konuda yanlışlar yapılmış, geri adımlar atılmıştır. "Bugün açarız, yarın gerekirse kaparız" anlayışı ciddi devlet adamlığıyla bağdaşmamaktadır. Maalesef bunu Sayın Yaşar Yakış dile getirmektedir. Türkiye demokratik bir ülke ve açık rejime sahip ise;  bazı bilgileri Azeri basınından takip etmek durumunda olmamalıydık. Sayın Cumhurbaşkanı'nın bir  futbol maçı dolayısıyla  Erivan'a yaptığı ziyaret sonrası  Ermenistan  uzlaşma ve işbirliği  sergilememiştir. Tam tersine cesaretlenmiş ve Türkiye düşmanı  bir siyaset uygulamıştır.

Küresel gücün çıkarlarına uygun olarak ülkemiz üzerinde oyunlar oynanmaktadır. Irak'tan çıkacak olan ABD'nin kontrolünde bir gecekondu devlet kurdurulmaya ve bu devletin tarafımızdan desteklenmesine çalışılmakta; İslâm ülkeleri ile Türkiye karşı karşıya getirilmek istenmektedir. Diğer taraftan, kardeş Azerbaycan ile ve dolayısıyla Avrasya-Türk Cumhuriyetleri ile aramız açılmakta ve önümüze engeller çıkarılmaktadır.

29 Mart mahalli seçimlerinden sonra ekonomik krizin bize teğet geçmediği, tam tersine Türkiye'nin geç tedbir almakla krizden en çok etkilenen ülkelerin başlarında olduğu görülmektedir. Hedef alınan kalkınma hızı %4'lerden eksilere düşmüştür. Cari açıktaki artış korkutucudur. İşsizlik ve gelir dağılımının bozulması, IMF reçetelerine bağlı kaldıkça daha da artacaktır. Sanayi sektöründeki daralma geçen seneye göre %20'leri aşmıştır. Yolsuzlukların üzerine gidilmemekte, tam tersine örtülmeye çalışılmaktadır. Sık sık ülkeye gündem değiştirtici konular sunularak sorunlar gizlenmektedir.

Görüldüğü kadarıyla 29 Mart seçimlerinden sonra aşağıdaki sorunlar ülkenin gündemine gelecektir:

IMF reçeteleriyle işsizlik ve vergiler artacak, gelir dağılımı bozulacak, özelleştirmeler hızlandırılacaktır,

Anayasanın başta giriş maddeleriyle uğraşılacak, Türkiye'ye makas değiştirtilmeye çalışılacaktır,

Ruhban okulu Patrikhane'nin istediği gibi açtırılacaktır,

Ermenistan'la ilişkiler çıkarlarımıza aykırı yönde gelişecektir,

Türkiyelilik ve Yeni Osmanlılık gibi garip yapay kimlikler piyasaya sürülecektir,

Milli kurum ve kuruluşlar mümkün olduğu kadar etkisizleştirilecektir,

Terör örgütü dışlanacak ancak, terörün amaçları yönünde siyasallaştırma örnekleri ortaya konacaktır,KKTC'nin varlığı tehlikeye düşecektir.      

 

Devamını Oku...

16 Nisan 2009 Perşembe

Misafir Hüseyin Bey ve İtibar

İnsanlarımızı birbirine ötekileştirerek, ayrıştırarak, farklılıkları kutsallaştırarak anayasa suçu işlediğimiz bugünlerde; Türkçe konusunda da  dikkatli davranmıyoruz.  Oysa Türkçe bayrak gibidir.  Cebinizdeki paraları bir kontrol ediniz. Türkçe'nin nasıl yanlış kullanıldığını görürsünüz. Kağıt paralarımızın üst kısmında "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası"  yazmaktadır.  Doğrusu "Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası" olmalıdır. Tamlamalarda büyük yanlışlar yapıyoruz. Meselâ, "Ümit Doğanay Sokağı" yerine "Ümit Doğanay Sokak" yazıyoruz.

Paralarda yapılan yanlışlar hükümranlık hakkı ile ilgilidir. Bir ülkenin vergi toplaması ve para basması önemli bir siyasi göstergedir.  Ancak yer adlarında olduğu gibi paramızda da Türkçe'ye saygı yok. Gecekondu dilleri yüceltip TV yayıncılığına geçecek yerde nelere dikkat etmemiz gerektiğini öğrenelim.  Hiçbir ciddi devletin mesela ABD'nin yapmayacağı yanlışları biz de yapmayalım.

Obama'nın Türkiye ziyareti çok yönlü ele alınmalıdır. Bu ziyaret Amerika'nın  sevimsizliğini gidermek için kullanılmıştır. Orta Doğu'ya ve Müslüman ülkelere Türkiye üzerinden bir mesajdır. Clinton döneminde %50'lerde olan destek bugün %9'lara düşmüştür. Vücut dilini iyi kullanan, mütevazi ve klasik Amerikan tipi ile çelişen Obama'nın sempatik davranışları  ABD'nin dünyanın birçok yerinde ve özellikle Orta Doğu'da yaptığı yanlışları ve soykırımları örtemez.  Basının önemli bir bölümünün ABD'nin yıkama ve yağlama servisi gibi görev yapması da şaşırtıcı olmamıştır. Her nasılsa isminde yer alan Husein kelimesi ısrarla öne çıkarılmış, bir de buna nedense Muhammed ilâve edilmemiştir.

Obama'nın taleplerine bakıldığında Türkiye'ye dost bir ülke başkanının geldiği  pek anlaşılamamıştır.  Talepler arasında Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması, Fener Patriğinin Ekümenikliği, Kürtlere ve Obama'nın ifadesiyle "Kürt azınlığa" eşit muamele, Ermeni sınırının açılması ve bu ilişkilerin normalleştirilmesi, Afganistan'a asker gönderilmesi gibi maddeler vardır. Sayın Gül'ün Erivan'daki futbol maçı ziyaretinden sonra Ermenistan hangi olumlu adımı atmıştır? Avrupa, kendi çıkarı ve enerji hattının kendisine ulaşabilmesi için Ermenistan sınır kapısını açtırmak istiyor. Türkiye'den bazı şeylerin talep edilmesi ve Türkiye'de seslendirilmesi her şeyden evvel siyasi nezaketsizliktir. Diplomatik  anlayışla da terstir. Demek ki siyasi ağırlığınız yetersizdir. Obama'nın TBMM'yi ziyaretinde bazı bakanların öne fırlayarak Obama'nın eline sarılmaları da utanılacak bir görüntü idi.

ABD "Hispanik" olarak ifade edilen Güney Amerikalı ve İspanyolca konuşan nüfus başta olmak üzere; diğer göçmen nüfusa uyguladığı Amerikanlaştırma politikası yerine onların etnik varlığını ve azınlık olmalarını ne zaman tanıyacaktır?  Amerika'nın etnik grup ve etnik azınlıkları ne zaman seslendirilecektir?

Sarkozy Türkiye'nin AB üyeliğini reddeder ve  2. sınıf üyeliği bize uygun görürken; biz Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına girmesine evet diyoruz.  Fransa'yı NATO'nun askeri kanadından DeGaulle çıkarmıştı. 1980 Sonrası 12 Eylül Darbesi'nin lideri de Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına alınmasına evet demişti.

Dış politikada eşit ve anlamlı ilişkiler, ABD'nin bize politika dayatması şeklinde olmamalıydı. ABD Başkanı bizimle daha henüz konuşmadan bizden isteklerini Ermeni tarafı ve bölücü ırkçı tezleri savunanlar gibi ortaya koymamalıydı. Demek ki tezlerimizi müttefiklerimize anlatmakta da pek becerikli değiliz. Korkaklığı, pısırıklığı, izinle politika oluşturmayı, ilkesizliği, itilmiş ve kakılmışlığı hüner zannediyoruz. AB ile müzakere sürecinde sekiz fasıl açılmasına rağmen; hangisi sonuçlandırabilmiştir? KKTC'ye ambargo kaldırılabildi mi? Portakaldan, spora kadar bu bağımsız devlet ambargo altındadır.  Hani nerede Girne'ye, KKTC'ye akan yabancı sermaye yatırımları? İngiltere'de emlakçı kalmadı. Çoğu KKTC'de  toprak satışında aracı oluyor.

Rasmussen isimli kaba Danimarkalı'nın maceraları ise bambaşka.. Ülkesinde Hz. Muhammed'e yayın yolu ile yapılan hakaret ve saygısızlığı fikir hürriyeti sayacak kadar fanatik bir haçlı olan bu kişi;  birçok İslam ülkesi büyükelçisine randevu bile vermemiştir. Hani nerede özrü? Onlar bizim politikacıları, bizim politikacılar da halkı kandırıyor. İşin garibi halk da kandırılmaktan ayrı bir zevk alıyor. Asıl düşünülmesi gereken budur.  

Devamını Oku...

4 Nisan 2009 Cumartesi

Mahalli Seçimlerin Ardından

Elim bir kaza sonucu zamansız kaybettiğimiz değerli kardeşim BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'na ve arkadaşlarına Allah'tan rahmet, Türk Milletine başsağlığı diliyorum. Mekânları cennet olsun.

Kazanın olduğu günün ertesinde Tokat'ta bulunuyorduk. Gaziosmanpaşa Üniversitemizin öğretim üyelerince kurulan Kültür ve Strateji Derneği'nin Üniversitenin Kültür Merkezi'nde düzenlediği toplantıda "Küreselleşme ve Milli Devletler" konulu bir konuşma yaptık. Toplantıyı düzenleyen Yrd. Doç. Dr. Selçuk Duman ve Yrd. Doç. Dr. Osman Yıldız'a teşekkür ediyorum. Bu vesileyle Sivas'ta bulunan değerli dostlarımızla Aydınlar Ocağımızın Sivas Başkanı Prof. Dr. Sayın Fahrettin Göze ile de görüşme imkânını bulduk.

Seçime çok az bir süre kala meydana gelen elim kaza herkesi üzüntüye gark etmiştir. Aslında ölümler, yaşayanlarca ibret alınması gereken olaylardır ve uyarılardır. Yeter ki; bunlardan ders alınabilsin. Yanlışlar tekrar edilmesin.

29 Mart mahalli seçimlerini geride bıraktık. Bu mahalli seçimlerde iktidarın oy kaybettiği, muhalefet partilerinin ise; oy kazandığı ve alternatif olma yolunda mesafe aldıkları görülmektedir. Muhalefet, iktidarın üslup ve seçtiği konulara takılmamalıydı. Vatandaş hâlâ hangi tehlikelerle karşı karşıya olduğunun farkında değildir. Burada önemli olan partilerin ne kazanıp ne kaybettiğinden çok; Türkiye'nin neleri kaybettiğidir. Ülkemizde nelerin tartışılır hale geldiğidir. Etnik taassubun ve ırkçılığın yönetenlerin hoşgörüsü ile kışkırtıldığı, vatandaşlık duygusunun ve Türk Milletine mensubiyet şuurunun yıpratıldığı, farklılıkların birlikteliklerin önüne geçirildiği  bir dönem yaşıyoruz. Kuvvetler ayrılığı prensibinin kurumlararası çatışmayı davet şekline dönüştüğü bu ortamda, hukuk devletini parti devletine dönüştürücü, kamuoyunu yanıltma, bastırma, sindirme, temel hak ve hürriyetleri kısıtlama örneklerine şahit olduk. Siyasi tabloda iki partili (AKP-CHP) bir siyasi yapı yönünde içeriden ve dışarıdan zorlama olmasına rağmen; birkaç büyükşehir dışında Türkiye'nin siyasi yelpazesinde MHP ve gelecekteki haliyle Saadet Partisi'nin de bir gerçek olduğu ortaya çıkmıştır. MHP'nin asıl potansiyeli %20'yi aşabilir. Bunun için de eski ezberleri terk etmek ve birbiriyle uğraşmayı bırakmak gerekmektedir.

Etnik taassub, bölgecilik ve ırkçı görüşlerle ortaya çıkan, ayrı bir egemenlik peşinde koşan ve demokrasi ile çelişen malum siyasi parti de belirli iller dışında bir varlık gösterememiştir. Sadaka kültürümüzde vardır; ama bunu veren de alan da gizli tutulur ve çirkin bir siyasi malzeme olarak kullanılmaz. İnsanlar aşağılanmaz. Diyarbakır ve Van'da sonuç ortadadır.

Aslında, 29 Mart'taki manzara iyi değerlendirildiğinde sonuçların Türkiye'nin önünü açabileceği söylenebilir. Türkiye, ideal ve gerçek demokrasi yerine emperyal demokrasinin deneme tahtası yapılmamalıdır. Türkiye Ankara'dan yönetilmelidir. Milliyetçilik ve iktisadi milliyetçilik yükselen bir değerdir. Küresel çıkarlara feda edilmemelidir. Hiçbir ciddi devletin tartışmadığı ve tartıştırmadığı konular, ülke gündemini oluşturmamalıdır. Anayasanın temel giriş maddeleriyle oynanmamalı; Devletin yapısı federal rüzgârlara açık tutulmamalıdır. Ermeni ve Kürt açılımı gibi siyasi hokkabazlıklar sona erdirilmeli; hiç kimse diğerlerine göre imtiyazlı kılınmamalı, pozitif ayrımcılık yapılmamalıdır. Kimlik terörü yönetenlerce teşvik edilmemeli, böyle bir terörün teşviki demokratikleşme olarak zannedilmemelidir. Türkiye'ye yeni sahipler ve ortaklar aranmasına önce iktidar son vermelidir. Milli devlet ve Cumhuriyete karşı çıkmanın İslâm'ın bir gereği gibi zannedilmesi yanlışı terk edilmelidir. "Adam yolsuzluk yapıyor; ama hizmet de yapıyor" sapıklığı terk edilmelidir. Devleti tüccar, vatandaşı müşteri gibi görme ve gelenekleri çiğneme anlayışı terk edilmelidir.

29 Mart mahalli seçimleri, 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerini tekrar tartışılır hale getirdi. 22 Temmuz Genel Seçimlerinde sandıkların açılışından çok kısa bir süre sonra sonuçların nasıl açıklanmaya başlandığı hâlâ anlaşılmış değildir. Bu, demokrasimiz için de düşündürücü olmuştur.

İktidar, Irak, AB ve Kıbrıs politikalarını gerçekçi bir noktaya taşımalı, yanlış ezberlerden vazgeçmelidir. Kararlarımız küresel amaçlardan çok ülke çıkarlarına hizmet edebilmelidir.

Devamını Oku...

28 Mart 2009 Cumartesi

Küresel Krizin Öğrettikleri

18 Mart 1915'de Çanakkale Geçilmez diyenler görevlerini fazlasıyla yaptılar. Aslında gelecek nesillere ışık tuttular. Milli destan şairimiz rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun şu mısraları da bu ışığı güçlendiriyor:

Seni özünden vuran düşmanın kimmiş dünkü/ Göreceksin ki, yine aynı düşman bugünkü...

Önemli olan tarihten ders alarak yeni Çanakkaleleri geçilmez kılmaktır. Yeni Vakıflar Yasası, Petrol Yasası, TCK. 301. maddesi, yabancılara toprak satışı,  bir kısım uydu yasaları, Anayasanın temel giriş maddeleriyle oynama, Türkiyelilik maskaralıkları, yönetenlerce sürdürülen ve desteklenen kimlik terörü, insanları birbirine ötekileştirmenin demokratikleşme zannedilmesi, Irak'ın Kuzeyinde ve Kıbrıs'ta tavize yatkın politikalar, çağdaşlık ve neoliberallik yutturmacası altında yapılan özelleştirme ihanetleri ve 2008 Ulusal Programda Halk, Ziraat ve Vakıflar bankalarının özelleştirileceği taahhütleri- küresel krizle kamu bankacılığı önem kazanırken-, şans oyunları, elektrik dağıtımı, petrokimya sanayi, hava ve deniz ulaşımı, lokomotif ve vagon üretimi, et balık ürünleri piyasası, şeker, türün ve çay ürünlerinin işlenmesi, İMKB, altın borsası, otoyol-köprü işletmeciliği, sağlık, eğitim, savunma, radyo-tv yayıncılığı, doğalgaz piyasası, kömür ve diğer madenlerin özelleştirilmesi...

Bunlar ve diğerleri yabancılaştırıldıktan sonra Litvanya'nın yaptığı gibi, Chelsea Kulübünü satın alan Rus işadamına gidip  "artık satacak bir şey kalmadı bizi alır mısın" mı diyeceğiz. 

Hakim ekonomilerin çıkarı için bize biçilen kaftan; daha fazla liberal olmaktır. Onlar iktisadi milliyetçiliği uygulasa da Türkiye gibi ülkeler ne kadar liberalleşirse; milli çıkarları esas alan noktadan uzaklaşırlarsa; o ölçüde kaliteli soyulurlar. Bir taraftan her şeyi piyasanın insafına bırakan, müdahale etmeyen, daha çok dıştan dayatılan liberal politikaları çağdaşlık adına uygularız; diğer taraftan sosyal devlet adı altında seçim numaraları ile tatmin oluruz. Müdahaleyi reddeden liberal ülkeler ABD'de olduğu gibi, krize ekonomik paketle müdahale ederler, milli çıkarlarını korurlar. Bankalar devletleştirilir. Yabancı sermaye çekebilmek uğruna çokuluslu şirketlerden gerekli vergiyi alamamak; bizi orta ve küçük ölçeklilere, sabit gelirlilere yüklenmeye yöneltir. Vasıtalı vergiler öne çıkar. Kamu finansmanında borçlanma tek yok olur.

Çanakkaleler, Doğu Anadolu'da da geçilmiştir. Süt, et ve gıda sektöründeki bazı tesislerin özelleştirilmesi işsizlik yaratmış, üretimi ortadan kaldırmıştır. Şimdi şeker fabrikaları sırada... Bunlar da özelleştirilecek ki eş dost tatlandırıcı ithal edebilsin. Satmazsak sonra çağdışı oluruz mantığı, çağımızın yükselen iktisadi milliyetçiliği ile ters düşen ideolojik bir bağnazlıktır.

1915'de geçilmeyen ve bugün binlerce kişinin ziyaret ettiği o mübarek topraklara gidenler acaba bugünü değerlendirebiliyorlar mı?

Nihat Sami Banarlı'ya göre, Çanakkale Şehitleri isimli şiirüstü eseri yazan milli endişe sahibi, haysiyetli ve örnek vatansever milli şairimiz Mehmet Akif mezarından bir doğrulsa; Batı önünde bu ölçüde teslimiyetçi, itilmiş ve kakılmışlığa talip olanları görmüş olsa; 94 yıl sonra geçilmekte olan yeni Çanakkaleler için mutlaka bir şiir yazardı. Acaba, o şiirden bugün pek çok pay alması gerekenler 1915'e  göre arttı mı; azaldı mı? Asım'ın nesli devam ediyor mu?

Rahmetli bayrak şairimiz Arif Nihat Asya'nın "Adamlar" isimli şiirinden (Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor, Ötüken, İstanbul 1990, s. 192-3) aşağıdaki iki kıta bugün için çok anlam ifade ediyor:

Adamlar bilirim: sönük

Adamlar bilirim: çürük

Adamlar bilirim: rozetleri,

Yüreklerinden büyük

Adamlar bilirim: anlamamış

Anlamayacak ne olduğunu

Adamlar bilirim: dolduramamış,

Dolduramayacak koltuğunu.

Devamını Oku...

18 Mart 2009 Çarşamba

Çanakkale Dersi

18 Mart 2009 Türk'ün Çanakkale'deki şanlı savunmasının 94. yıldönümüdür. Türk tarihine yeni bir altın sayfa açan ve şeref tablosu yaratan şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Onlara çok şey borçlu olduğumuzu biliyoruz. Hürriyetimizi ve milli bağımsızlığımızı yabancılarla pazarlık konusu yapmayan, mandacılığı, teslimiyetçiliği reddeden ve bayraklaşan şehit ve gazilerimiz, Milli Mücadelenin zaferle bitebileceğinin ümidi olmuşlardır. Milli Mücadelenin karar ve azmini güçlendirmişlerdir.

Bazıları bugün İstiklâl Savaşı yapılmamış gibi bir sapıklığın içine düşseler de...

O dönemin şerefli, haysiyetli, fedakâr er ve komutanları nasıl bir duygu ve düşünce içinde iseler; bugünkü komutanlar da aynı düşünce ve imanla doludurlar. Aksini ileri sürmek TSK'nin mücadele ve başarı gücünü kırmaya dönük bir psikolojik savaş türüdür. Bunu kim yaparsa yapsın!

94 sene sonra Türk Milletinin böyle bir destanı bir daha yazamaması için ne gerekiyorsa bugün o yapılmaktadır. Vicdani red, ülkesi için savaşmayı kabul etmemek, asker düşmanlığı ve önüne gelen herkesten özür dileme buna birer örnektir. Örnek şahıs ve liderleri yıpratmak, sıradan hale getirmek, basitleştirmek -Mustafa filminde olduğu gibi- işin bir başka yönüdür. Milli menfaatlerden yana olmayı öcü olarak gösterme, yükselen iktisadi milliyetçiliği ve küresel krizle çöken neo-liberalizmi perdeleme çabaları sürmektedir.

Çanakkale ile ilgili güzel çalışmalar olmakla birlikte; bazı yerlerde açığa çıkan şehit kemikleri köylüler tarafından tekrar gömülmektedir. Güzel çalışmalar yapılmıştır. Ancak, maksatlı belgesellere de rastlanmaktadır. "Galliboli" isimli belgesel bunlardan birisidir. Mehmetçiklerin kahramanlıklarını gölgeleyen, Çanakkale Müdafaası ve zaferi bir yedek subay savaşı olmasına rağmen; askerlerimizi cahil, Anzakları kahraman olarak gösteren ve öven, "Ülken için bir daha savaş yapma" romantik barışçılık mesajını veren bu belgeselin yapımcısı; Deniz Kuvvetleri eski komutanlarından birinin oğludur. Kendisi Türk mü? Türkiyeli mi? bilemiyoruz; ama, Anzaklar gibi düşünmektedir. Oliver isimli bir Anzak kahramanlaştırılarak işgalci emperyalistlere neredeyse acıyacak ve onlardan özür dileyecek bir ortam yaratılmaktadır. Babasının bilgisayarında hazırlanan günlüklerin Ümraniye Davasında kaynak ve gerekçe gösterilmesi de işin başka bir yönüdür.

Anafartalar'da gazi olan Mustafa Kemal ve diğer komutanlarımız, Seyit Onbaşılar, Yahya Çavuşlar, Nusret Mayın Gemisinin komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, "Çanakkale Şehitleri" isimli şiir üstü eseri yazan milli endişe sahibi, Müslüman Türk'ün sembol ismi milli şairimiz Mehmet Akif, bu vesileyle tekrar hatırlanmalıdır. Gençlere Safahat'ı ve Nutuk'u okumaları tavsiye edilmelidir. "Türk'e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem, Türk güçlü olursa İslâm âlemi de güçlü olur" diyen Mehmet Akif'in baba tarafından Arnavut olması ne ifade eder ki? O büyük insan, bize Türk'e düşman olunarak İslâm'a dost olunamayacağını öğretmiştir. "Çanakkale Şehitleri" şiirinde aziz Mehmetçikleri "Bedr'in aslanları" gibi görmesindeki mana derinliği büyüktür. Bazıları bunu hazmedemese de...

Vatanları için ölmeyi becerebilenler, bilenler, ülkelerinin mukadderatını ve geleceğini de değiştirirler. Bunu yapamayanlar, her işgalci güce boyun eğer ve ülkelerini teslim ederler. Irak'ta 5 dolara kendilerini satanlar, demokratikleşmeyi getirecek diye ABD askerlerinin ellerini öpenler gibi...

Çanakkale 1915'de geçilmemiştir. Ancak, 94 sene sonra  "Çanakkaleler" maalesef geçilmiştir. Milliyetçiliğe öcü diye bakanlar, milli davaları kucaklayamamış, herkese taviz vererek sorunları çözeceklerini zannetmişlerdir. Muhafazakârız diyenler, mukaddes değerleri yıpratmışlardır. Dışarının sesi olanları el üstünde tutmuşlar ve onlara danışmışlardır. AB üyelik sürecinde uydu ve ısmarlama yasalar çıkarılmıştır.

Çanakkale'de şehit düşenlerin, "Hepimiz Ermeniyiz" diye tepinenlerle hiçbir bağları yoktur.

Onlar, "Biz tek bir milletiz, Türkiye bir mozaik değil; anlamlı bir bütündür" dedikleri için şehitlik mertebesine yükseldiler. Aksini düşünselerdi zaten orada olmazlardı.

Onlar Türk'tü; Türkiyeli değil.

Onlar, geçmişleriyle gurur duyuyorlardı.

Başkaları adına geçmişlerine savaş açmamışlardı.

Onların Anadolu'dan kovdukları işgalcileri tekrar davet etme niyetleri de yoktu. Bundan dolayı işgalcileri "Biz de İngiliziz, Fransızız", "Bize medeniyet getiriyorsunuz"  diyerek şarkı ve çiçeklerle karşılamadılar ve gerekeni yaptılar.                         

Devamını Oku...

15 Mart 2009 Pazar

Kutuplaşma ve Çok Kültürlülük

Seçim dönemlerine girdikçe milliyetçilerin, ülkücülerin, reyleri dolayısıyla varlıkları birden önem kazanıverir. Bazılarına bu oylara göz dikme alışkanlığını kazandırmak da yanlış olmuştur. Sağ eğilimli olmalarına rağmen; milliyetçi olamayan, çeşitli vesilelerle samimiyetsizliklerini ortaya koyanlar, yine milliyetçi reyleri kullanmak arzusundadırlar. Oysa, oy talep edenlerin sadece sağcı olmaları yeterli değildir. Fikir ve eylem bakımından da iyi bir sınav vermeleri gerekmektedir. Bu oylar, onun bunun dolgu maddesi değildir. Bu vesileyle başkent Ankara'ya gerçek çehresini kazandıracağına inandığımız, başarılarıyla kendisini ispat etmiş olan Sayın Mansur Yavaş'a başarılar diliyoruz.

Herkes kamplaşmadan ve kutuplaşmadan şikâyetçi... Kısır ve sorumsuzca sürdürülen, ölçüsüz, toplumu geren, şiddet ve hiddet davet eden bir ortam yaratanlar, bundan şikâyetçi olmamalı. Kamplaşmaların önlenebilmesi için mutabakatların geliştirilmesi ve netleştirilmesi gerekir. Vali, kaymakam, savcı ve hâkimlere devletin değil de; partinin memuru gibi bakan bir anlayışla mutabakat sağlanamaz. Hukuk devletine saygıyı, şeffaflığı, kuvvetler ayrılığı prensibini gözardı eden, Anayasanın temel giriş maddelerine karşı olanlara yeşil ışık yakan bir anlayışla uzlaşma olmaz. Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri her şeyden evvel, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleriyle uzlaşabilmelidir. Milli kimlikle ve temel kurumlarla kavgalı olanlarla hangi noktada uzlaşacağız? Türk müyüz; yoksa Türkiyeli miyiz? Ismarlama yasalar çıkaran, yabancı mahalle baskısına boyun eğen, milli devlet karşıtı çevreleri koruyan ve kollayan bir anlayışla mutabakat olabilir mi? Birliktelikleri değil; farklılıkları kutsallaştıran, etnik ırkçılığa prim veren bir anlayışla nerede uzlaşacağız? Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde ve diğer konularda tavizlere hazır bir anlayışla uzlaşmamız mümkün mü?

Ülkenin birliğe ve bütünlüğe, huzura ve istikrara kavuşması gerekiyor. Bunun gerçekleşebilmesi bakımından iktidarın malum danışmanları ve çevreleri devre dışı bırakarak yeni bir durum değerlendirmesine ihtiyacı vardır. Ülke çıkarları bunu gerektirmektedir. Bu hayırlı sonucun gerçekleşmesinde Türkiye'den yana olan, dışarıdan güdülmeyen sivil toplum kuruluşlarına ihtiyaç vardır.

8 Mart 2009 Pazar gecesi Kanal A televizyonunu izliyordum. Bazı İlâhiyatçı öğretim üyeleri "çokkültürlülük" üzerine konuşuyorlardı. İslâm'daki farklılıklara hoşgörü ve farklılıklar üzerindeki birlik prensibini çokkültürlülükle karıştırmaları dikkatimi çekti. Çokkültürlülük, çok seslilik değildir. Çeşitlilik ve zenginlik olarak da anlaşılamaz. Bir zenginlik olmadığı için Çekoslavakya ve Yugoslavya bölünüp dağıtıldı. Çokkültürlülüğü reddeden bazı Batılı ülkeler, çokkültürlülüğü dayatıyor. Çokkültürlülük sadece farklı din grupları esas alınarak yorumlanamaz. Kültür, sadece din değildir; ama din kültürün çok önemli bir unsurudur. Türkiye'de Rum, Ermeni ve Yahudi var diye ülkemiz çokkültürlü bir yapı olarak vasıflandırılamaz. Çokkültürlülük sosyal yapının homojen ve karmaşık olmasına göre değerlendirilir. Homojen bir yapı, etnik (mahiyet) ve yan kültür (alt kültür ve derece farkları) farklılıklarının hâkim standart kültürden asgari seviyede farklılaştığı bir yapıdır. Sosyologlar, hâkim ve standart kültürün %65, bazıları ise; %80 olduğu bir ülkeyi, karmaşık olarak isimlendirmemektedirler. Oldukça homojen bir yapıda çokkültürlülük dayatmaları çatışma kaynağı olabilir. Türkiye'de sayıları çok mahdut da olsa; mevcut dini azınlıklar ve tam veya yarım etnik gruplar bu kuralı bozmamaktadır. Farklılıkları kutsallaştırma ve birlikteliklerin önüne geçirme moda halini aldı. Bu ve benzeri ötekileştirme çabaları sosyal bütünleşmeye değil; çözülmeye yol açabilir. Bu yaklaşım son yıllarda etnik taassubu ve ırkçılığı azdırmıştır.

Çokkültürlülük, Dünyayı küresel çıkarlara göre şekillendirmeye çalışanların, önü açılmış milli devletler üzerinde uyguladıkları bir projedir. Küreselleşme de çok uluslu şirketlerin ideolojisidir. Küreselleşmenin ideolojisi de çokkültürlülüktür. Küreselleşme ile birlikte kullanılan çokkültürlülük, vatandaşlık ve milli topluma mensup olma anlayışından uzaklaşmadır. Milli kimlikle çatışır. Toplumdan bağımsız fert ve sosyal grupları ele alır. Farklılıklara sadece hoşgörü ile bakmak yeterli değildir. Siyasi olarak fert ve sosyal grupları tanımak gerekir. Çokkültürlülük kavramının içini dolduramayan bazı İlâhiyatçıların "hoşgörü" kapsamında bunu tartışmalarını yadırgadım.

Devamını Oku...

9 Mart 2009 Pazartesi

Sözde Açılımlar ve Hocalı Soykırımı

Türkiye son yıllarda öyle güzel yönetiliyor ki, "TRT'de dilimizi kabul ettiniz. Şimdi de toprağımızı kabul edeceksiniz" diye ortalıkta dolaşan mahlûklar türedi.  Vatandaşlığı reddeden, ayrı egemenlik peşinde koşan etnik ırkçı takım ve bunların  dıştan icazetli savunucuları gündemi oluşturuyor.

Bugünlerde herkes Türkiye nasıl ufalanır diye komisyonlar kuruyor, raporlar hazırlıyor. Bunlara bazı  emekli general ve halktan uzak bazı eski büyükelçiler de dahildir. Cehalet ve kafa karışıklığı öyle bir noktaya gelmiş ki; bu zatlar anayasa ve Avrupa hukuku ile çelişen etnik ve ırkî esaslı partileri kabul etmek bir tarafa; onlara daha hoşgörülü davranmamızı istiyorlar. Birçok alanda ferdi hak ve hürriyetler kollektif haklara dönüştürülerek Türkiye'nin önüne dikilmek isteniyor. Eğitimden iktisadi hayata kadar ısmarlama düzenlemeler, sözde "açılımlar", bilimsel alt yapısı olmayan sadece siyasi  tertipler, düzenlemeler oldukça arttı.

Devletlerin işi ona buna imtiyaz tanıyarak pozitif ayırımcılık yapmak değildir. Ama Türkiye'de bunun tersi oluyor. Anayasanın 3. maddesi "Dili Türkçe'dir diyor." Yine 10. madde "herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebepler ile ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" demesine rağmen; eşitlik bozuluyor. Dışarıya hoş görünmek ve hayali AB üyeliği süreci uğruna  toplumun bir amuda kalkmadığı kaldı. Mahalli dilleri kullanarak milli devletleri ufalamak ve mikro uluslaştırma süreci yürütülüyor. İnşallah bu tehlikeli gidişat aklı selim sahibi siyasetçilerce demokrasi içinde durdurulabilir ve biz de gerçekten "hamdolsun" deriz.

Bazılarımız o kadar pişkin ki; üç senedir kendini iyiden iyiye hissettiren, işsizliği arttıran, üretimi perişan eden, tarımı çökerten, iş yerlerini kapattıran iktisadi bunalımı son 2008 sonlarında kendisini gösteren küresel krize bağlayıverdi.  Dış borç ve cari açık ve ihracat düşüşü bizi hiç ilgilendirmiyor.  Mahalli seçimlere giden Türkiye'de  mahalli sorunlar ve projeler tartışılacak yerde; üslup ve seviyesi çok düşük mahalle kavgaları meydanlarda yapılıyor.

26 Şubat 2009 tarihi, Karabağ'da Ermenilerin 613 kişiyi katlettiği Hocalı Soykırımının 17. yıldönümü idi. Bununla ilgili haberler maalesef sadece TRT'de ve bazı  yayın organlarında çıktı. Kollektif hafıza bazı şeyleri çabuk unutuyor. Değişik sorunlar ile karşılaştığında ise şaşırıp kalıyor. Soykırımı nöbetine tutulup Türkiye'yi hedef alanların, "Biz de Ermeniyiz" diye tepinen devşirmelerin, kendi devleti ile başkaları adına kavgalı olanların Hocalı'daki katliamlardan alacakları  çok dersler vardır.  106'sı kadın, 83'ü çocuk hunharca  şehit edilen  613 kişi dışında 900 kişi de kayıptır. Ortaya çıkan sonuçları itibari ile; Sayın Cumhurbaşkanı'nın Erivan'a yaptığı maç ziyareti tam bir dış politika skandalıdır. Bir ara TRT'de oynatılan "Sarı Gelin" belgeselinin okullardan kaldırıldığını öğreniyoruz. Türkiye'nin yönetiminde Ermeni diasporasının etkisi ne ölçüdedir sorusu ister istemez akla geliyor. 28 Mart 2009 Cumartesi günü Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği İstanbul Temsilciliği tarafından düzenlenen "Hocalı ve İnsan Hakları" konulu bir toplantıya oturum başkanı olarak katıldım. Kardeş Azerbaycan'ın İstanbul Başkonsolosu Sayın Sayyad Adiloğlu Salahlı'nın ilgi çekici konuşmasını dikkat ile dinledim. Ayrıca Prof. Dr. Adil Allahverdiyev, Ahmet Demirci ve Nermin Çakır'ın konuşmacı olarak katıldıkları  toplantıyı   her şehirde tekrar etmek gerekir.  Bu vesile ile  Hocalı şehitlerimizi 17. yıl dönümünde rahmet ve saygı ile anıyoruz. Onları unutmayan ve unutturmamak için çabalayanları da tebrik ediyoruz.

Biz Türkler tarih boyu  biyolojik ve kültürel soykırımlarıyla ve insanlık dışı baskılar ile karşı karşıya kalmışızdır. Buna rağmen, haksız ve belgesiz bir takım iddialar ile suçlanmışızdır. Bütün bunlara rağmen, meselâ  eski Van'da 80 bin kişinin öldürüldüğü bilinmesine rağmen, bunun bir anıtı yoktur. Binlerce kişi  Rumeli'nden Anadolu'ya baskı ve göç dolayısı ile yollarda telef olmuş olmasın rağmen, Edirne'de bir muhacir anıtını dikmeyi düşünmemişizdir. Sadece birbirbirimizle uğraşmayı iyi biliyoruz. Etnik bölücü ihanet ve ırkçılık diz boyuna çıkmış olmasına rağmen, hâlâ  yeni Ümraniyeler yaratma ve her olayı ona bağlama merakı içindeyiz.

Devamını Oku...

1 Mart 2009 Pazar

Örtüler ve Bazı Gerçekler

Yeniçağ'da Selcan Taşçı'nın hazırladığı bölümü muhakkak okuyorsunuzdur. Gerçekten bilgilendirici ve çeşitli yayın organlarında çıkan yazıların değerlendirilmesi okurlara ayrı bir imkan sağlıyor ve ufuk açıyor. Bu güzel sayfayı hazırladığı için kendisini tebrik ediyoruz.

Aynı sayfada dikkati çeken bir haber beni oldukça düşündürttü ve düne götürttü. 68 Kuşağı ve dayanışması olarak ortaya çıkanları izlemeye çalışıyorum ve hayretlerimi gizleyemiyorum. Bir devrimci teröristin ölüm ilânının bazı gazetelerde çıktığını gördüm. Bunu normal karşılamamak mümkün değil... Ancak, ilânın verildiği bir gazete var ki; bu beni oldukça şaşırttı. Ölüm ilânının verildiği gazetelerden biri olan Taraf Gazetesinin kimler tarafından ve neden çıkarıldığı artık biliniyor. İster 68'ler, ister devrimci 78'ler, bu yayını özellikle seçtiklerine göre; bu gazetenin anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı, iş birlikçiliğine ve halkı ezenlere karşı bir çizgide olması gerekmez miydi? Ama gerçekler bunu doğrulamıyor. Bu gazeteye ilân verecek kadar yakınlık ve ilgi duymanın sebebi aslında birçok şeyi çözebilir.

Milli devletlerin geleceğini etkileyen ve önü açılmış milli devletlerde belirli noktaları tutmuş veya adamları ile buralarda etkili olan bir çetenin görünürde işleyen bir demokrasiyi nasıl küresel güce uygun olarak kullandıkları, emperyal demokrasiyi işlettikleri artık gizli kalan bir şey değildir. Bugün tek patron haline gelip küresel gücü elinde tutanların, dün ülkemizde her tarafa el atabildikleri, farklı siyasi görüşlere sahip insanları kullanabildikleri bir gerçektir. ABD güdümlü Gladyo'nun kendini gizleyebilmek için Ümraniyeler yarattığı da ileri sürülmektedir.

Dün sosyalist olduklarını ve kapitalizme geçememiş bir ülkede, kapitalizmi ortadan kaldıracaklarını, düzeni değiştireceklerini, Türkiye halklarına özgürlük getireceklerini, ezilenlerin devrim yolu ile iktidarı olacaklarını iddia edenlerin bir bölümünün; günümüzde liberalleştiği, küresel güce hizmet eder birer teslimiyetçi haline geldikleri ibretle izlenmektedir. Bazıları yanıldıklarını ifade etmiş ve kapitalistleşmiş, bazıları kullandıkları insanlardan mahcup olacaklar ki yurt dışına kaçmışlar, bazıları ise; bugün küreselci ve teslimiyetçi olmuşlardır. Bu bakımdan bazılarının dün ABD karşıtlığı sadece görünürde kalan bir şeydi. Aslında ABD çıkarlarına hizmet edebilmek için birçok ülkede, sanat ve siyaset çevrelerinde ABD karşıtlığının öne çıkarıldığını biliyoruz. En iyi Amerikancılar bir ölçüde ve zaman zaman ABD karşıtlığı yapanlardır. Bu bizde de geçerlidir.

Aslında beynelmilelci ve evrenselci, sınıfçı ve toplumcu olmayan bir tavırla, milliyetçiliği reddederek anti-emperyalist olmak kendi kendini kandırmaktır. Milliyetçi olamayan, milliği reddeden bir anlayış Kemalist de olamaz. Milli bağımsızlığın dinamosu Türk milliyetçiliğidir. Dün emperyalizme karşı verilen milli mücadele de bir sınıf hareketi değil; bir milli harekettir. Demek ki dünün bazı devrimcileri eğer 1920'lerde yaşamış olsalardı; bize mandacılığı, teslimiyetçiliği bile teklif etmiş olacaklardı. Yani Taraf'ın tarafında yer alacaklardı. Bundan dolayı bazı samimi vatanperver insanlarımız neden bu yanlış yapıldı diye üzülmemelidirler. Oyun bütün Dünyada böyle oynanıyor. Bazı aşırı sol grupların dün Batı ve ABD tarafından desteklenmesinin sebebi de bu idi. Sol fraksiyonların içinden durmadan sol fraksiyon çıkmasının bir sebebi de budur.

Cumhuriyet'e, milli devlete, üniter yapıya, anayasal düzene sahip çıkanların, Türk kimliğinde birleşenlerin, gerçek demokrasiyi ve hukuk devletini savunanların, Türkiye'yi Türkiye yapan değerleri paylaşanların, bugün karşılaştıkları engeller, baskı ve sindirmeler de sebepsiz değildir.

İş yerlerinin kapanması, %20'lere varan işsizlik, iç ve dış borçlanma, tahrik edilen tüketim, artan cari açık, ABD'de ve Batı'da kamu bankacılığı öne çıkarken bizde bankaların ve kuruluşların özelleştirilmesi, üreticinin perişan edilmesi, sanayi sektöründeki gelişmenin azalması, ithalat patlaması, TCK 301. maddenin değiştirilmesi, Yeni Vakıflar Yasası, anayasa değişikliği dayatmaları, AB üyeliği yönündeki gariplikler, bölücü ırkçılığın azdırılması ve diğerleri tesadüfi değildir. Bunların olabilmesi için toplum sindirilmektedir. Ancak, maalesef Türkiye sadece mahalli seçimlere kilitlenmiştir.

Devamını Oku...

24 Şubat 2009 Salı

Ders Gibi Bir Düşündürücü Olay

Son günlerde gazetelerde çıkan bir haber dikkatlerden kaçmadı. Yunanistan'ın başkenti Atina ve Gümülcine'de uzun bir tehirden sonra Ziraat Bankası'nın şubeleri açıldı.

Bilindiği gibi bankalarımızın önemli bir bölümü ya tam, ya da yarı hisseleri ile yabancıların eline geçti. Bankalarımızı alan ülkeler arasında Yunanistan da var. Yunanistan'a banka satarken sorun çıkmıyor; ama Gümülcine Şubesi ile ilgili açılış tören davetiyesi ortalığı karıştırıyor.

Yunanistan'ın Doğu Makedonya ve Batı Trakya Bölgesi Genel Sekreteri kendisine gönderilen davetiyeyi Ziraat Bankası Müdürüne yazdığı bir mektup ile reddediyor. Davetiyenin reddedilmesi ve geri çevrilmesi nedenleri arasında "Gümülcine" isminin hazmedilemeyişi var. Onun yerine Komotini yazılmalıymış. Davetiyenin Türkçe ve İngilizce basılması da kabul edilemiyor. Rumca'nın da davetiye de yer alması bekleniyor. Rumca'nın davetiyede yer almaması, onlar için bir hakaret ve kabul edilemez bir şey olduğu ortaya konuluyor. Aslında Ziraat Bankası'nın gönderdiği davetiyelerin İngilizce bölümünde neden Komotini yazdığı, Türkçe bölümünde ise Gümülcine ifadesinin kullanıldığı da anlaşılmış değil. Eğer Yunan tarafı kadar yer adlarında hassas ve bazı şeylerin farkına varabilmiş iseniz; her iki dilde de sadece Gümülcine isminin kullanılması gerekirdi.

Bu olay aslında bazılarımız için bir ders niteliğindedir. Yunanlı yetkilinin bu hassasiyeti aslında yadırganacak bir şey değildir. Ancak, Türkiye'de yer adları ve kuruluş isimleri konularında işi hafife alanlar, bazı gerçekleri görmelidirler. Kosova ve çevresinde yaptığımız bir gezide Sırpça isimlerin Sırpların yenilgisi sonrası nasıl değiştirildiğini gördük. Ancak, Balkanlar'da bir çok yerde Türkçe isimlerin yerine bizzat bizim tarafımızdan yabancı isimlerin kullanıldığına şahit oluyoruz. Osmanlı'nın medeniyet, insan hakları ve yatırım götürdüğü Rumeli topraklarında Türkçe isimlerin bazıları unutulmuşa benziyor. Üsküp'e Skopa, Kalkandere'ye Tetova diyenler oldukça fazla.

Tarihlerine oldukça saygılı olan rejim değişse bile Rus kültürünün izlerini koruyan Rusya, 1917 Komünist İhtilal'inden sonra değiştirilen yer isimlerine tekrar döndü. Artık Stalingrad ve Leningrad gibi isimler yok. Başka birçok örnekler verilebilir. Manş Denizi İngilizlere göre "British Channel"dır. Hollanda'da "Lahaye" isminden çok "Den Haag" ismi kullanılır. Hiçbir ciddi devlet turizmden gelir gelecek diye yer isimleri ile bizdeki gibi oynamıyor ve yabancılaşma örnekleri sergilemiyor. Geçenlerde bir toplantı dolayısıyla Ankara'ya gitmiştim. Esenboğa Havaliman'ı maddi kültür olarak gerçekten güzel ve Ankara'ya yakışır bir havalimanı olarak gördüm. Ancak kültürün maddi yönünün ötesinde çelişkiler hemen sırıtıyor. Havalimanı'nın ismi "Esenboğa Airport" olarak verilmiş. Almanya ve Hollanda gibi ülkelerde bu böyle mi? THY'nın dergisinin ismi de "Skylife"... Dergideki haritada her halde "Türkiye sadece Türklerin değildir" anlayışından hareket edilerek yer adlarının Rumcaları da yazılmış. Bu gibi hataları Cumhurbaşkanlığı bile yapıyor.

Devletin dili olan Türkçe bu ölçüde hafife alınırsa; dış siyasi ilişkilerde yeteri ölçüde ciddiye alınamazsınız. Kendi değerlerine ve kendisine saygı göstermeyenlere başkaları da saygı göstermez. Ancak, Türkiye'de Batılı tez ve beklentilere uygun olarak Zazaca ve Kırmançca'yı Kürtçe adı altında birleştirip üstelik yeni bir TRT kanalı açan, dış telkinlere açık anlayıştan fazla bir şey de beklenemez. Türkiye, bazı durumlarda kendi konumuna ve tarihi rolüne uygun olmayan çapta siyasetçiler ve bürokratlarca yönetilmektedir. Türk Milletini yoksullaştıran yolsuzluklara, adam kayırmalara, ekonomik pay kapmalara, rant yaratma hesaplarına aklımız gereğinden fazla yetiyor; ama milli davalara ve milli değerlerimize, bu arada Dünya ve ilim dili olan Türkçe'ye yaptığımız saygısızlıkları fark edemiyoruz. Soygun ve yolsuzlukları yapanlar toplum önünde aşağılanıp itibar kaybedecekleri yerde; neredeyse ödüllendiriliyorlar ve korunuyorlar.

Devamını Oku...

14 Şubat 2009 Cumartesi

Neden Milliyetçilik

Geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanı Gül'ün önemli ve üstünde durulması gereken bir beyanatı vardı. Ümraniye Davası ile ilgili olarak gelişmeler karşısında insanların haksız yere suçlanmasının, hukuk dışı yollara başvurulmasının yanlış olduğunu belirttikleri gibi; savcılarla uğraşılmaması gerektiğini ifade ettiler. Ancak, basın hürriyetini ve demokrasiyi sadece iktidara yaranmak şeklinde anlayan, işlerine geldiği zaman demokrat, işlerine gelmediği zaman suskun ve olup biteni görmezden gelen bazı yayın kuruluşları, Sayın Gül'ün beyanatının bir kısmını verdiler; diğer kısmını atladılar. Bunlar sadece savcı ve hakimlerin rahat bırakılması üstünde durdular.

Son yıllarda demokrasiyi güçlendirecek, hukuk devletini yıpratıcı uygulamalara hayır diyebilecek, alkışçı değil; objektif ve görevini yapan, patron emrinde olmayan basını arar olduk. Bazı yayın kuruluşları ve yazarlar da olmasa; iş iyice çığırından çıkacak. Basının haysiyetini kurtaran, ahlâk yasasına uyan yazarlara şükran borçluyuz.

Emekli Orgeneral Sayın Hurşit Tolon'un uzun süre içeride tutulmasından sonra serbest bırakılma gerekçesi, kafaları karıştırmakta ve ülkeye itibar kaybettirmektedir. Bizim endişemiz; ülkenin itibar kaybetmesi, değişik kamplaşmaların gerçekleşmesi, birlik ve bütünlüğün zedelenmesidir.

Birçok yazımızda ve konuşmalarımızda milliyetçiliğin dışa kapanma olmadığını, bunun iktisattan sanata ve dış politikaya kadar ülke yararına tavır alışlar bütünü olduğunu belirtiyoruz. Türk milliyetçiliğini yıllardır öcü gibi göstermeye gayret edenler; başka bir milliyetçiliğe ve küresel amaçlara hizmet edenlerdir. Son yıllarda küresel saldırılar, milletlerarası hukukun ve itibarlı kuruluşların ayaklar altına alınması, önü açılmış milli devletlerin toprak bütünlüklerini hedef alan, egemenlik haklarını sınırlandıran, ekonomik kaynaklarını talan etmeyi amaçlayan dolaylı ve doğrudan kuşatma hareketleri, neden milliyetçi bir tavır almamız gerektiğini ortaya koymaktadır. Bilhassa iktisadi milliyetçilik konusuna giren hayati sorunlar karşısında, her ciddi ülkede olduğu gibi yönetenlerden de gerekli tavrı bekleme hakkımız vardır.

Alışılmış yanlış ezberleri ve ideolojik dar kalıpları aşmak zorundayız. İnsanlık tarihi milli menfaat çatışmalarının tarihidir. Dün, ikili tasniflerde sağ-sol şeklinde taraf olanlar, geliniz önce peşin hükümlerden, zihinlerdeki tabulardan uzaklaşarak Türkiye'nin çıkarlarını düşünelim. Gerçekleri görerek milli çıkarlardan yana olmak kimseyi utandırmasın. Geçmişteki beyan ve görüşlerimizdeki yanlışlarda ısrar etmek uğruna tutucu olmayalım. Bizim bugün kitap ve makalelerimizde değiştirmeye mecbur olduğumuz herhangi bir satır ve paragraf yok. Ama değişmesi gerekenler, değişmekten de çekinmemelidir.

Milliyetçilik, farklı etnikliğe de sahip olsa; aynı milliyetten olan herkesi kucaklayan bir fikri olgunluktur. Etnik ırkçılığı, topluma kapanmayı ve vatandaşlığı reddetmeyi dışlar. Yöresi, etnisitesi ne olursa olsun; milli kimliğe sahip çıkmak, ülke çıkarlarını korumak, hilâl-haç mücadelesini fark etmek, yeni emperyalizm olan küreselleştirmenin olumsuz taraflarını görmek, herkesin görevidir. Aksi bir tutum, işbirliği kokularını yayabilir.

Milliyetçilik;

sadece fikirde kalan, uygulamaya yansımayan bir anlayış tarzı değildir. O ne sadece duygusallık; ne de basit bir düşmanlıktır. Toplumu bütünü ile ele aldığından aynı zamanda toplumcudur. Irkçılıkla ilgisi yoktur. Ancak, ne gariptir ki; milliyetçilik ırkçılıkla suçlanır. Bazılarının işine öyle gelir. Milliyetçiliğin otoriter, militarist, anti-demokratik ve seçkinlere üstünlük tanıyan faşizm ve komünizmle ortak bir tarafı yoktur. Fert için hiçbir şey; devlet için her şey parolasını taşıyan İtalyan faşizmi ile bağdaşmaz. Tecavüzkâr emelleri reddeder. Soyut bir devlet fikri yerine; somut bir devlet anlayışından (âdil, müşvik devlet baba anlayışı) hareket eder. Milletlerin milli varlıklarını yok edici veya dondurucu, her türlü beynelmilelci akımı reddeder. Türk milliyetçiliği canlı bir şekilde yaşar ve uygulanırken; insanlık tarihi henüz ne faşizmi; ne de nasyonel sosyalizmi tanıyordu. Her ikisinden de Türk milliyetçiliğinin alacağı tarihi bir ders yoktur. Onun yapısına ters düşen sistemlerle özdeşleştirilmesi de mümkün değildir. (Erkal, Mustafa E., Sosyoloji(Toplumbilimi), 14. Baskı, İstanbul 2009, sh. 301)

Rahmetli Erol Güngör'ün ifadesiyle; Türk milliyetçiliği bir kültür hareketi olarak ırkçılığı, halka dayanan bir siyasi hareket olmasıyla da otoriter idare sistemlerini reddeder. (Güngör, Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul 1978)...

Devamını Oku...

7 Şubat 2009 Cumartesi

Küreselleşme Romantizmi

Birçok yerde küreselleşme konusunun işlendiği sohbet ve toplantılara katılıyorum. Hâlâ zihinler berrak değil. Zihinler öyle afyonlanmış ki; küreselleştirilmeyi, pasif bir parça olarak bütünü tamamlayıcı unsur olmayı fazilet zannedenler var. Küreselleşmenin, küresel çapta bir bütünleşmeyi hedeflerken; milli devletleri ufalayıcı etkileri olduğu çoğu kere gözardı ediliyor. Konunun artı ve eksileriyle ele alınmasında fayda var. Ancak, artı veya olumlu yanların her ülke tarafından serbestçe kullanılabileceği ve bunlardan faydalanılabileceği anlamı taşımadığı fark edilemiyor.

Dünyayı paylaşan çokuluslu şirketlerin ideolojisi küreselleşmedir. Dünya küreselleştirildikçe bunların gücü artmaktadır. Küreselleşmenin ideolojisi ise; çokkültürlülük dayatmalarıdır. Milli devletler ufalandıkça, üniter yapı dağıldıkça, küreselleştirme amacına ulaşabilmektedir. Milli direnç zayıflamaktadır.

Küreselleşme yoluyla önü açılmış milli devletleri kuşatabilmek için; bazı çevrelerce küreselleşmenin vahşi kapitalizme bir alternatif gibi takdim edildiğini görüyoruz. Bu, çok önemli bir yanılmadır. Kitle haberleşme araçlarının da etkisiyle bizler, işletilmeye zorlanan Dünya iktisadi sistemine o kadar teslim olmuşuz ki; küresel kapitalizmin taleplerini neredeyse ilahi bir emir gibi görerek her şeyimizi, ekonomiden eğitim sistemine, ders programlarına varıncaya kadar ona uysalca uydurmaya çalışıyoruz. Milli kimliklerin yerine Dünya ve Avrupa kimliğinin geçeceğini zannediyoruz. Küreselleştirme için fedakârlık yapılması gerektiği anlayışı bir baskı unsuru olarak üzerimizde kullanılıyor. Oysa küreselleştirme, bütün ekonomilerin, ülkelerin, hatta dinlerin belirli bir eşgüdüm merkezine bağlanmasını gerekli kılmaktadır. Küreselleşmenin klâsik tanımları doğrusu ilgi çekicidir ve oldukça da sempatiktir. Ülke ekonomilerinin birbirini tamamlamaları, bilginin, sermayenin ve emeğin serbest dolaşımı güzel şeylerdir.

Ancak, gerçekler böyle değildir. Küresel güç daha da palazlanmak için siyasi ve iktisadi istikrarı, huzuru ortadan kaldırmakta, belirsizlikler doğurmakta, siyasi sınırları tartıştırmakta, etnik ve mezhep çatıştırmalarını alevlendirmektedir. Kuzey ile Güney arasındaki gelir eşitsizliklerinin arttığı, ülkelerin toprak bütünlüklerine ve egemenliklerine saygı gösterilmediği, milli menfaatlerin dondurulduğu, Gazze'de, Afganistan'da, Irak'ta olduğu gibi insanların kitleler halinde katledildiği ve bunu yapanların desteklendiği bir ortamda küreselleşme romantizmi geçerli olabilir mi?

Küreselleşmenin teorik iddialarının aksine; eğer yükselen milliyetçilik hareketleri görülüyor, kendini kaybetmemiş milli devletler daha çok güçleniyorsa, bunun sebepleri iyi düşünülmelidir. Önemli olan küreselleşmenin nasıl işletildiğidir. Bu süreçten kimin daha fazla faydalandığı, kimlerin ise lafla oyalandığı, fark edilmeden sömürgeleştirildiğidir. Gerçekleri düşünmek ve ona göre davranmak Dünyaya kapanmak mıdır? Bir başka ifadeyle Dünyaya açılmak, teslim olmak mıdır? Bu soruların cevapları verilmeden ve bu konularda fikir jimnastiği yapılmadan 2000'li yıllara uygun siyaset yapılamaz; bunları fark etmeyen siyasetçi ülke çıkarlarını koruyamaz ve bilim adamı da ülke gerçeklerine göre bilim üretemez. Küreselleşmenin uyutucu, uyuşturucu, gerçekleri gizleyici, aşırı iyimserlik yayıcı etkileri fark edilmeden ülke çıkarları korunamaz.

Önü açılan ülkelerin kuşatıldığı, ideal demokrasi yerine küresel güce hizmet eden emperyal demokrasinin dayatıldığı bir ortamda; milli varlıkların tehlikede olduğunu söylemek her halde bir çeşit paranoya değildir.

Böyle tehlikeli siyasi virajların olduğu bir dönemde, nefislerin terbiye edilmesine, ben duygularının biz olma şuuruyla takviyesine ihtiyaç vardır. Milli devletler için tehlikeleri fark edenler, izinle bağımsızlığa kavuşmamış olanlar, bedel ödeyenler, eğer milli mücadele ile kovdukları güçleri tekrar davet etmek niyetinde değillerse; hukuk devletini zedelememeli, yürütme, yargı ve yasamanın yerini almamalı, fikir ve düşünce hürriyeti korunmalı, basın ve yayın kuruluşları yürütmenin emrine girmemelidir. Ülkenin çözülmesi, bütünleşme ve demokratikleşme zannedilmemelidir. Milli bağımsızlık hassasiyetle korunmalı, milli egemenliği içeride ve dışarıda paylaştıracak unsurlar aranmamalıdır. Aynı fikre sahip olanlar birbirini ancak tamamlar; rakip olamaz. Makamlar geçicidir. Aslolan adam olmaktır. Grup ve cemaat dayanışması, menfaat beklentileri, hemşehricilik oyunları, etnik ve mezhep taassubu aşılarak ufkumuzu genişletmek ve ülkemize sahip çıkmak durumundayız.                     

Devamını Oku...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Milliyetçilik Dışa Kapanma mı?

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi'nin son toplantısı çağımızda yükselen bir değer olan "milliyetçilik" üzerine idi. Özellikle önü açılan milli devletlerin kuşatıldığı, ekonomiden sanata ve dış politikaya kadar milli menfaatlerin korunmasının zorlaştığı ve değişik tuzakların öne çıkarıldığı bir ortamda, teslimiyetçi olmayanların milli bir çizgiye yöneldikleri görülmektedir.

Bunlar, artık küreselleştirilme mi; yoksa milliyetçilik mi tercihinde doğru bir yola yönelmektedirler. Aşağılanmak ve ırkçılıkla bir gösterilme gayretlerine rağmen; milliyetçilik yükselmekte, kimse kendini açık arttırmaya çıkarmamaktadır. Tarihlerinde uzun süre sömürge hayatı yaşamış ülkeler bile bunu yaşamamışlara göre daha erken uyanabilmektedir.

Küreselleşme daha doğrusu küreselleştirilme hikâyelerinin doğurduğu bir yanlış ezber de, Dünyaya kapalı kalma endişesidir. Bugün küreselleştirilmeyi anlamayanların, nasıl işlediğini görmeyenlerin doğru dürüst bir siyasetçi, ilim adamı ve aydın olmalarına imkân yoktur. Ülke çıkarlarını korumak ve milli bağımsızlıktan yana olmak Dünyaya kapalı olmak değildir. Tam tersine; Dünyayı diğer milletlerle anlamlı, eşit ve istismar edilmeden paylaşma olgunluğuna ermektir. Eğer siz, dışarıdan beslenen bir takım vakıf ve işveren kuruluşlarının bir mensubu iseniz; ülke çıkarlarından yana tavır almakta zorlanırsınız. Nitekim, bir TÜSİAD temsilcisinin AB Türkiye ilişkileri konusunda milli çıkarları korumayı "ittihatçı bir milliyetçilik" olarak tanımlaması yadırganmamıştır. Milliyetçilik, Cumhuriyet, Türk kimliği ve Atatürk karşıtı telkinler birer "yabancı mahalle baskısı" halini almıştır.

Yabancıları da hep suçlamayalım. Ümraniye davasının ismini bizlerden birileri Ergenekon olarak koymadı mı? Bu Türk tarihine bir saygısızlık değil mi?

Dört beş yıl oluyor, Fransa'nın Alsas-Loren Bölgesinde Alman sınırındaki Forbach isimli bir şehre gitmiştim. Sınırdan çok kolay geçtik. Ama bu bölgede belediyelerin yoğun çalışmaları vardı. Bu çalışmalar Almanlara toprak satılmaması içindi. Yükselen iktisadi milliyetçilik artık fark edilmelidir. Kendileri milliyetçi ve muhafazakâr çizgide olan hâkim ülkeler, kendi dışlarındaki ülkeleri daha fazla bağımlı kılabilmek için sanayileşmekten uzaklaştırmakta ve aşırı liberalleştirmeye zorlamaktadırlar. Ünlü iktisatçı Adam Smith İngiliz ekonomik çıkarlarının güçlenebilmesi için; dış ticaret ilişkisi içinde oldukları ülkelerin daha fazla liberalleşmeleri gerektiğini ileri sürüyordu.

Blair, Türkiye'deki viski satışlarının düşmesi karşısında bizimle pazarlık yapma ihtiyacını duymuştu. Küresel krizi milli ölçekte çözmeye çalışırken; bugün Avrupa'da ve ABD'de bankalar devletleştiriliyor. Rusya ve Almanya dahil birçok ülke yabancı sermayenin girebileceği sektörleri sınırlıyor. Fransa gıda sektöründeki bir firmasının özelleştirilmesine karşı çıkıyor. ABD çelik sanayiindeki sıkıntısını gidermek için azalan rekabet gücü karşısında çelik ürünleri ithalatına ilâve vergi koyuyor. Almanya işçi tasarruflarının Türkiye'ye transfer edilmesine karşı çıkıyor ve oturma izninin kaldırılacağı tehdidinde bulunuyor. Blair, "Egemenlik haklarımızı koruyacağımız, milli çıkarlarımıza hizmet edeceği için AB'ne girdik" diyor. BP hisselerinin %22'sini almak isteyen bir Kuveyt şirketine milli çıkar gerekçesiyle bunlar satılmıyor. IMF ile ilişkilerde, dış ve iç borç konusunda herkes çok dikkatli. Maalesef Çin malları AB kanalından Türkiye'ye girebiliyor. Yerli üretim perişan ediliyor; firmalar kapanıyor veya yabancıların eline geçiyor. Milli çıkarlar için yeni alternatifler aranıyor. Ama Türkiye'ye ABD ve AB yörüngesi dışına çıkıp pazarlık gücünü arttırma imkânı verilmiyor. O takdirde, Rusçu ve Avrasyacı olarak suçlanıyorsunuz. AB ve ABD çıkarları adına... 12 Mart 1971 Müdahalesinden önce 9 Mart'ta "Eğer başarılı olsaydık, Türkiye Suriye olabilirdi" diyen bir Osmanlı paşası torunu gazeteci, milli çıkarları korumayı Suriye olmakla bir tutuyor. Çelişkiye bakın...  

Milliyetçi olunmadan milli çıkarlar korunamaz. Sınıfçı ve sınıf çıkarları esas alınarak toplum bütünü ile kavranamadığından yeni emperyalizm olan küreselleştirme ile mücadele edilemez. Ona ancak sınıf çatışmasıyla alan açılabilir. Çekiç Gücü Ortadoğu'ya ve Irak'ın kuzeyine getiren, başımıza bela eden rahmetli Özal sağcı olabilir; ama milliyetçi olamaz. Bunun acılarını bugün çekiyoruz. Kısaca; dün de bugün de doğruları dile getirenlerin devamıyız. Ziya Gökalp'in iktisadi milliyetçilik fikri, hâlâ pırıl pırıl parlıyor ve gündemdeki yerini koruyor.

Devamını Oku...

21 Ocak 2009 Çarşamba

“Soykırım Tacirleri ve Gerçekler”

Birçok kamu kuruluşumuzda ve çeşitli kamu kuruluşları arasında çeşitli sebeplerle bir hesaplaşmanın olduğu bugün daha iyi ortaya çıkıyor. Bazen tamamen yabancı merkezler adına hesaplaşanlar, kendi ülkelerinin çıkarlarını unutanlar var. Özellikle Ergenekon Davası bu gerçeği ortaya çıkardı. Kamu kuruluşları birbirine rakip değil; birbirini tamamlayan ve bir bütünün parçalarıdır. Ancak, devlet politikasının çoğu kere iktidarlara göre değiştiği, siyasilerin kamudaki kadrolarla basit siyasi hesaplar uğruna uğraşmaları, yapıyı allak bullak etmiştir.

Sağ ve sol şeklindeki tasnife günümüzde küreselci-teslimiyetçi ve milli-yerli ayrımı ilâve olmuştur. Ayrıca, hemşehrilik adına yapılan gülünç kollamalar, seçilenlerle tayin edilenler arasındaki yarış, başka sosyal hastalıklarımızdandır. Aslında fikir üretemeyen, verimli olamayan, görevini tam yerine getiremeyenler birbiriyle uğraşmaktan başka bir iş yapamazlar.

Ergenekonla ilgili gözaltılarda eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün "Ben Amerikancıyım. Amerikan emperyalizmi palavradır" şeklindeki beyanları Yüksek Öğretim gibi bir kuruluşun ne kadar yanlış kişilere bir dönem teslim edildiğini göstermektedir. Bu zatın "Türkçe ilim dili değildir" şeklinde yabancı dille eğitim öğretimi savunmasını da yadırgamamak gerekirdi. İster sağdaki, ister soldaki Amerikancı çizgi önemli farklar göstermemektedir.

Aslında ben size bir kitap tanıtma toplantısından bahsedeceğim. İngilizce baskısı geçen yıl yayımlanan "The Genocide of Truth" isimli eser, bu defa "Soykırım Tacirleri ve Gerçekler" adıyla Türkçe neşredildi. Milli endişe sahibi, idealist bir araştırmacı ve aydın olarak gerçekleri ortaya çıkarmayı bir görev bilen "çılgın Türkler"den biri olan Sayın Şükrü Server Aya'ya teşekkürü bir borç biliriz. Türk olmanın şuuru ile vatandaşlık görevini yerine getirmiştir. Kendisi eseri hazırlarken objektif bir takım belge ve kaynaklara gitmiş, aleyhte ve tarafsız yabancı belgelere de dayanarak Ermeni  diasporasının yalanlarını ortaya koymuştur. Eserin basılmasına İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörlüğü ve bizim kitaplarımızı da basan DER'İN yayınevi destek olmuştur.

Tanıtma toplantısına öğretim üyeleri, Dışişleri mensupları, gazeteciler, yazarlar ve iş adamları dahil değişik kesimlerden iştirakler oldu. Bizim için yüz karası teşkil eden, vicdanı tek taraflı sızlayan, malum özürlü ve dıştan destekli grup artık pek ortalarda dolaşamıyor. Bu gruptan bazı kişilerin ABD'nde rahmetli Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu'nu konuşturmamak için nasıl engellemeler yaptıkları ibretle ortaya kondu. Obama'nın başkanlığa seçilmesiyle beraber yapay soykırım iddialarının tekrar gündeme getirileceği anlaşılmaktadır. Oysa; gerek 1910'lu yıllarda Bölgede bulunan, gerek daha sonra ABD'li resmi görevlilerin ifadeleri bugün soykırımı tanıma eğilimiyle ters düşmektedir. ABD Senatosu 1922'de aldığı kararla sözde soykırımın olmadığını ortaya koymuştur. ABD Kongre zabıtları açıktır. Yine 2004 yılında bazı Ermeni gruplar Avrupa Adalet Divanı'nda dava açmışlardır. Bu dava reddedilmiş ve temyiz edilmesine rağmen; mahkeme kararı onaylanmıştır. AB Parlamentosu'nun 1998 yılında aldığı karar siyasidir ve mahkemeler tarafından kabul görmemiştir. Türkiye'nin AB üyeliğinin soykırımın kabul edilmesine bağlı olduğu da unutulmamalıdır.

Toplantıda, değerli bir Türk vatandaşı olan Avukat Keğam Karabetyan'ın konuşması da oldukça önemliydi. Kendisi Türk olmakla övündüğünü ve bu vatanın bir çocuğu olduğunu ifade etti. Herhalde kendisini Türkiyeli gören birçok vatansız ve milli kimliksiz insanımıza göre daha fazla ülkesine bağlıydı. Kolay ve basit genellemelerden daima kaçınmak gerekiyor.  

Herkes gerekli hizmeti yapmadığı için birbirinden şikâyetçi; ama çoğunluk da biri diğerinin ne yaptığını bilmiyor. Demek ki; herkes birbirine kapalı. Sadece Dışişlerinin pasifliğinden şikâyetçi olmak da yetmiyor. Birçok genç bilim adamı gerekli puanı alabilmek için yabancı bir yayın organında gerçekleri ortaya koyamıyor; çünkü makaleleri yayımlanmıyor. Basının da önemli bir bölümüyle görevini yaptığını söyleyemeyiz. Gerçekler ve ülke çıkarları karşısında tarafsız kalmak, meziyet sayılmış. Genç nesiller ise; bilgisiz yetişiyor. Kendi ülkelerini suçlamaya hazırlar.

Toplantıda Dışişlerinde önemli görevler yapmış bir Büyükelçi; Türkiye ve Ermenistan ilişkilerini düzeltmek uğruna ABD Büyükelçiliği'nin önemli bir bütçe ayırdığını söyledi. Ancak, Ermenistan'daki ABD Büyükelçiliğinin bu konuda ayırdığı bir bütçenin bulunmadığını belirtti. Gerçekleri ortaya koyan eserlerin yurt dışındaki kütüphanelerden çalındığı, birçoğunun satın alınarak yakıldığı da işin ayrı bir yönüdür.

Devamını Oku...

19 Ocak 2009 Pazartesi

Etnik Irkçığın Üstündeki Örtüler

Ergenekon, ülke gündemini adeta devre dışı bırakıyor. Ergenekonla yatıp Ergenekonla kalkıyoruz. Böylece aslında ülkemizde var olan bir de dışarıdan ithal ettiğimiz krizin çapı, yoğun işsizlik ve Deniz Feneri gibi açıklanan ve açıklanmayan birçok yolsuzluklar unutturuluyor. Suçun ferdi olması gerektiği bir tarafa itilip kişiler ve mensup oldukları kurumlar suçlanıyor; TSK başta olmak üzere birçok kuruma kan kaybettirilmeye çalışılıyor.

Aslında dışarısı da farklı bir şey istemiyor. Irak'ta askerimizin başına çuval geçirilmesi, Ordunun itibarını zedelemekti. Askeri hastanelerden bir takım sağlık raporlarının dışarı sızdırılması da... TSK Türk Milletinin ordusudur. Onu Güney Amerika ordularıyla karıştırmayalım. Siyasetçi yanlış yapsa TBMM'nin feshi mi gerekir?

Türkiye kurumlararası zıtlaşmadan kurtulmalıdır. Başta iktidar olmak üzere;  Yargıdan elini ve sözünü çekmelidir. Sayın Başbakanın geçen haftaki beyanlarının Yargıya müdahale olmadığını söylemek mümkün müdür? Savcı ve hakimlerin yerini bazı basın ve TV'lerin, köşe yazarlarının almadığı söylenebilir mi? Herkesten önce bunlar gizli kalması gereken belgelere ulaşmakta ve yargısız infazlar yapılmaktadır. Bunlara fırsat verilmemeliydi. Suç, ferdidir ve suçlu da cezasını çekmelidir. Herkes hukuk devletini korumalı ve hassasiyet göstermelidir. Yıllardır Yargı, Yürütme tarafından hedef olarak gösterilmiştir. Bu, kuvvetler ayrılığı prensibinin zedelenmesi, hukuk devletinin yıpratılmasıdır.  Geliniz el birliğiyle ülkenin yararına davranalım.  Rakip ve hedef zannettiğimiz değer ve kurumların altını oymayalım. Bu konuda dış destek de almayalım.

Komplo teorileri ortaya koyup darbe edebiyatı yapacak yerde, Necip Hablemitoğlu'nun katillerini bulamaz mıydık? Alman Vakıflarının PKK ile olan ilişkilerini neden örtüyoruz? Uğur Mumcu'nun katilleri nerede? Aklımıza gelen her yeri delik deşik edip hazine arar gibi silâh ve mühimmat arıyoruz. Tozsuz, çamursuz ve oksidi olmadan tertemiz karton kutularda bulunan bu mühimmat da kafaları karıştırıyor. Sayın Pamukoğlu'nun da dediği gibi bütün NATO ülkelerinde bulunan bu malzemenin tahta kutuları nerede? Basit naylon örtüler ve yumurta kabı köpükler neyin nesidir? Sonra neden sadece TRT çekim yapıyor? Özgürlük bu mu? İktidar, anlaşılan seçim propagandası için yeni malzemeler buluyor ve kullanıyor. Bu kadar uğraştıktan sonra bari altın ve benzeri bir şeyler bulabilseydik. Alman dostlarımızın her ne kadar el altından üretimi engelleyecekleri bir gerçek ise de...

Elimde bir rapor var. Türkiye ile başkaları adına kavgalı bir Vakfın sözde Kürt sorununun çözümüne dair bir çalışması bu. Raporu hazırladığı ileri sürülen göstermelik bazı isimler dışında yoğun bir ekip çalışması yapıldığı görülüyor. Raporu TESEV mi hazırladı, yoksa PKK araştırma bürosu mu pek fark edemedim. "Türkiye toplumuna bir duyuru" olarak nitelenen bu çalışmayı nedense hazırlattıran vakıf da ona tam sahiplenemiyor. Vakıf, aracıymış. Demokratikleşme çözülmenin vasıtası mı? Önemli çelişkiler bunlar. Kürt sorununu bir terör sorunu olarak görüyorlar. Ama sadece terör de değil. Kürtlerle devlet arasında bir siyasal sorun genellemesi dikkati çekiyor. Bütün Kürtler demek ki devletiyle kavgalı. Pozitif ayrımcılık (ücretsiz elektrik, su, doğalgaz, kira ve maaş yardımı) ile eşit olmayan haklar talep edilerek Anayasanın 10. Maddesi ile ters düşülüyor. Kürt sorununun çözümünde terörist başının İmralı'daki tecridinin sona erdirilmesi, siyasi haklar, koruculuğun kaldırılması, Bölgedeki bütün mayınların temizlenmesi, operasyonların durdurulması, PKK'nın silâh bırakması için Kürt sivil toplum temsilcilerinin ve siyasi partilerinin aracılığına başvurulması, sicil affını kapsayan geniş bir af, milletlerarası antlaşmalardaki çekincelerin ve zorunlu askerliğin kaldırılması, vicdani ret hakkı da isteniyor. Türkiye'de siyasi partiler etnik merkezli mi kuruluyor? Kürt illeri denen illerimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin illeri değil mi? Raporda ötekileştirme ve etnik ırkçılık görülüyor. Resmi dil dışındaki dillerde kamu hizmetlerinin alınması, Kürtçe vaazlar, anadilde eğitim ve öğrenim talep ediliyor ve yoksulluk etnik boyuttan ele alınıyor. İşbirliğini ifade eden Ermenistan sınır kapısının açılması talebi de ihmal edilmemiş. Yasaklar kaldırılmalı derken medyaya müdahaleden bahsediliyor. Kürt kadınları, Kürt çocukları ve Kürt illeri dışında rapor hiçbir şeyi görmüyor. Siyasiler sık sık Kürt kelimesini kullanmalıymış. Var mı yok mu etnik taassub...    

Siz Anayasayı ve TRT Kanununu çiğneyerek ve bazı mahalli dilleri birleştirerek Kürtçe adı altında TV yayınına geçerseniz; bu talepler az bile sayılır.            

Devamını Oku...

15 Ocak 2009 Perşembe

Yabancı Mahalle Baskısı

Yabancı "Mahalle baskısı" tartıştırmaları gündemi oldukça meşgul etmektedir. Bir dönem abartıları ile muhafazakâr kesim üzerindeki baskı ve insanların hür iradesini sınırlayan örnekler esas alınarak mahalle baskısından bahsedilmiştir. Daha sonra bir başka araştırma ile bu bulgular yön değiştirmiştir. Bu defa Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerine, kuruluş ve var olma gerekçesine, milli kimliğimiz olan Türk kimliğine, Cumhuriyete, milli ve üniter yapıya bağlı olanlar üzerinde bir baskı ortaya çıkmıştır. Ancak bu özelliklerin hepsinin yerine lâik olma sebebi öne çıkarılmaktadır.

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti'ne başta Anayasası olmak üzere yön değiştirilmek istendiği, temel giriş maddeleri ile oynandığı, dış dayatma ve baskılar ile terörle mücadele, vakıflar ve TCK'nin 301. Maddesi başta olmak üzere; bazı zorlamaların yapıldığı görülmektedir. Milli ve üniter devlet yapısının bozulması için ortaya konulan ve ihanete varan teklif ve düzenlemelere karşı duranlara son bir senedir yargısız infazların yapıldığı, tutuklamaların ve ev aramalarının sürdüğü görülmektedir.  Hukuk devletinin herkese lazım olduğu düşünülürse; özgürlükleri kısıtlayan ve hukuk devletini yıpratan siyasi baskılardan bağımsız olmayan bu çirkin örnekler de birer "mahalle baskısı"dır.

Ancak yukarıda belirttiğimiz baskı örnekleri sadece bizim ve iç mahalle baskısı olarak da ele alınamaz. Bu baskı sindirme ve bastırma hedefli çabaların altında bir "yabancı mahalle baskısı" olduğu gözardı edilemez. Gerek AB-Türkiye ilişkileri olmaktan çıkıp AB emir ve dayatmaları şekline dönen ilişkiler, gerek tek patron ABD'nin ve Büyük Orta Doğu Projesi'nden kaynaklanan baskılar, yerli ve milli kalabilmiş unsurlar üzerinde işleme konmuştur. Bu yabancı mahalle baskısını ve dış dinamikleri hesaba katmadan sadece iç dinamikler ile ortaya çıkan mahalle baskılarından bahsetmek gerçekleri örtmektir.

Aslında tarih tekerrür ediyor. İkinci Dünya Harbi sonlarında uzun yıllar Almancı ve Almanlara hoş görünmek için çeşitli yayınlar yapanlar, siyasi tavır alanlar, Rusya içlerinde Almaların bozguna uğramasından sonra birden yön değiştirmişlerdir. Bu defa Sovyet Rusya'ya yaranabilmek uğruna; siyasi beyanlar ve yayınlar, milliyetçi aydınlara yapılan baskı ve işkenceler birbirini izlemiştir.  3 Mayıs 1944 Türkçülük davası unutulmamıştır.

Günümüzde; ülkeleri bölen, iktisadi hayatı iflas ettiren, ekonomik ve finans kuruluşlarını küresel sermayeye özelleştirme şeklinde peşkeş çektiren, üye ülkeleri üye olduğuna pişman eden AB'nin dayatmaları bir bir gerçekleştiriliyor. Macaristan'daki siyasi ve iktisadi çöküş Letonya'da zirveye çıktı. Sanayi ve finans kuruluşları bir bir yabancıların eline geçen bu ülke Abramoviç'e başvurarak ülkelerinin satın alınmasını istediler. Önümüzdeki yıllarda Yunanistan ve tam üye bile olmadan Türkiye de aynı tehlikelerle karşı karşıyadır. Hiç kimse "üye olmasak da AB standartlarını tuttururuz" karartması yapmasın.

Türkiye mahalli ve etnik dillerin kullanımına çekince koymuş olmasına rağmen; devletin televizyonu olan TRT'de Kırmançca adı altında 24 saat yayına geçiliyor. Bazılarının Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nun kaldırılmış olmasından istifade ettikleri anlaşılıyor. Demek ki bu yasayı bunun için kaldırmışız. Devletler etnikliğe, etnik dillere göre değil; ortak milli değerlere ve devletin resmi diline göre yayın yaparlar. Devletin dili bayrak ve hükümranlık göstergesi olan para basımı gibidir. Türkiye'de Kürt adı verilen bir kısmı Kürtleşmiş Türkmen Aşireti olan insanlarımızın devlet televizyonun eli ile ötekileştirilmesi bir Anayasa suçudur. Anayasanın giriş maddeleri ve üstelik TRT Yasası çok açıktır.  Ama emir büyük yerden gelince; yasa ve anayasa dinlenmemektedir.

Sosyal bütünleşme; boy, aşiret, mezhep, kabile ve etnik taassubun ortak milli mutabakat ve değerlerin önüne geçirilmesi değildir. Bütünleşme etnik ırkçılığın, kendi kendinin ötekileştirmenin aşılmasıdır.  İlkel etniklik dediğimiz etnik merkezli taassubun (etnosantrizm)in bütünleşmeyi değil; farklılıkları kutsallaştırarak çözülmeye sebep olacağı gözardı edilemez. Güney ve Kuzey Kürdistan laflarının, federal yapı ve toprak talebinin gündeme getirildiği bir ortamda bu gaflet affedilemez. Bu çarpık uygulama Irak'ın Kuzey'indeki uluslaşmayı ve siyasi yapılanmayı güçlendirip Türkiye sınırlarına taşan bir merdiven olacaktır. Her ciddi devlet ne yapıyorsa biz de onu yapalım. Çözülme ve ufalanmayı sosyal bütünleşme zannetmeyelim. En son Gazze'de yüzlerce sivil insanın ölümüne, binlercesinin yaralanmasına sebep olan soykırımı İsrail'in savunması olarak değerlendirenlerin oyununa gelmeyelim.

Devamını Oku...

6 Ocak 2009 Salı

Dün Sosyalist, Bugün Etnik Irkçı

Haksız ve belgesiz sözde Ermeni iddiaları karşısında sahte imzalarla özür dileyenlerin attıkları imzanın bedeline de katlanmaları gerekmiyor mu? Bazı köşe yazarlarının ve TV'lerde program düzenleyenlerin çevre tepkisinden neden rahatsız olduklarını anlayamıyoruz. Bu özür belgesi ismen bizden olan bazı vatandaşlarımız için bir utanç ve ihanet belgesi olmalıdır. Daha doğrusu; bu bir ihanet özgürlüğü talebidir. Aslında bu ilk de değildir. Her milli davada Türkiye düşmanlığı bunlar için tek yoldur. Türk Milletini tahrik edenlerin rahatsız olmalarına da sebep yoktur.

Ülkemize karşı yönelen haksız suçlama, garip talep ve dayatmaların dayandığı kaynak hayali AB üyeliğidir. Bazıları maalesef, imtiyazlı üyeliğe bile razı olur hale gelmişlerdir. AB, son olarak bor madenini de tehlikeli madde görmüş; müzakere sürecinin tam üyelikle ilgili olmayan teknik bir uyum süreci olduğunu kabul etmemiştir.

AB'nin 2009 yılında Türkiye'ye 566 milyon Euro fon aktaracağı anlaşılmaktadır. AB'nin, bu fonun 233 milyon Euro'sunu Ankara'nın etkinliğini azaltıp Ankara'ya alternatif bölgesel yönetimleri güçlendirmek yolunda kullanacağı ortaya çıkmaktadır. Mahalli İdareler Temel Yasa Tasarısı kanunlaşmak için bekletilmektedir. Türk Silâhlı Kuvvetleri üzerinde sivil baskıyı arttırmak ve yapay azınlıklar yaratarak azınlık haklarının güçlendirilmesi de işin bir başka yönüdür ve desteklenecektir. Osman Gazi'den Fatih'e, Fatih'ten Atatürk'e kadar milli lider, önder ve tarihi şahsiyetlerin yıpratılması, sıradanlaştırılması, Anayasanın değiştirilmesi, milli tepki ve direncin zayıflatılması gibi çalışmalar da gayet tabii fon desteği alabilecektir.

Türkiye Ankara'dan yönetilmediği sürece; Lozan Sevr'e çevrilecek, olmadık tavizler verilip Türkiye Türkiye olmaktan çıkarılabilecektir.

Türkiye belirli bir yöne, çıkmaz bir sokağa doğru yöneltilmiştir. Son yayımladığımız kitaba "Yol Ayrımındaki Ülke" ismini koymamız bundandır. Türkiye'ye attırılan adımlar demokratikleşmenin ve Kopenhag Kriterleri'nin sanki bir gereğiymiş gibi takdim edilmekte ve kamuoyu çirkin bir şekilde yanıltılmaktadır.

Ülkemizde insanların mahalli dillerini yasaklamak da; bunları Dünya dili olan Türkçe'nin karşısına rakip gibi dikmek de, TRT'yi bu işe soyundurmak da son derece yanlıştır. Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi ortam, bu teşebbüsün vatandaşların mahalli dillerine saygı olarak yorumlanamaz. Bugün talepler, kültürel haklar olmaktan çıkmış; milli ve üniter devleti parçalayıcı, egemenliği paylaşmaya dönük, vatandaşlığı reddeden federal taleplere dönüşmüştür. TRT'de Kürtçe yayın, eğitimde ve çalışma hayatında fırsat eşitsizlikleri yaratacak ve vatandaşlarımızı birbirine ötekileştirecektir. Bu uygulamanın bütünleşmeye (entegrasyona) darbe niteliğindeki bir önemli adım olduğunu ileride göreceğiz. Etnik bir sorun olmaktan çok; politik bir sorun olan ırkçı Kürtçü hareket bunu kullanacak ve güç alacaktır. Vatandaşın Türkçe'yi anlamakla ilgili bir sorunu olmadığı TRT'nin 1992, 1994, 1998 ve 2000  yıllarında yapılan 15 ili, 14 ve yukarı yaş grubunu ve 2500 kişiyi kapsayan araştırmalardan bellidir. Bazıları Türkçe'yi bilmesine rağmen konuşmamaktadır. Genç nüfusun Türkçe'si oldukça gelişmiştir. Bundan rahatsız olunmaktadır. TRT, yapılan bu araştırmaları gözardı mı etmektedir? O zaman bu araştırmalar neden yapıldı?

Türkiye'de belirli mihraklarca hazırlatılan raporlarda görülen pozitif ayrımcılık geçerli bir yol değildir. Bazı vatandaşları imtiyazlı kılmak yanlıştır. Anayasamızın başta 10. Maddesi olmak üzere birçok maddesine aykırıdır. "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir" ilkesi eşitlik ifade eder ve çokkültürlülüğü reddeder. Hak ve hürriyetlerin hiçbirisi dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastıyla kullanılamaz. Birçok ülke ve ABD pozitif ayrımcılıktan çoktan vazgeçmiştir. Eritme (asimilasyon) bize yabancıdır. Eğer asimilasyon olsaydı; bazıları yanlış bir şekilde genelleyerek Kürt sorunundan bahsedemezlerdi. Asimilasyonla entegrasyonu birbirine karıştıranlar, eritmenin ne olduğunu Almanya, Fransa, ABD gibi ülkelere, Batı Trakya, Kosova, Bosna, Kuzey Irak ve Doğu Türkistan gibi bölgelere bakarak öğrensinler.  

Diğer taraftan dün sosyalizmi savunan bazılarının bugün etnik ırkçılığı desteklemeleri de bir çelişkidir. Dün sözde emperyalizme karşı çıkanlar, bugün küresel emperyalizme ve emperyal demokrasiye çanak tutmaktadırlar. Demek ki; bunlar dün de emperyalizmin paralı askerleriydi.

Devamını Oku...

31 Aralık 2008 Çarşamba

İhanet Özgürlüğü Talebi

Haksız ve belgesiz sözde Ermeni iddiaları karşısında sahte imzalarla özür dilemeye kalkanlar, toplumu çok kötü tahrik etmişlerdir. Belki de görevleri budur. Aldıkları talimat buna uygundur. Bizim bildiğimiz, özrü ancak suçlular diler. Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Kimseden özür dilemek durumunda değiliz. Tarih boyu Türk'e karşı yapılan soykırımları (biyolojik ve kültürel) karşısında bizden özür dilenmelidir.

Bazılarının görevi toplumu germek, tahrik etmek, kendi ülkeleriyle başkaları adına çatışmak olabilir. Ancak, bunlara fırsat verilmemeliydi. Sayın Cumhurbaşkanının dinleyicisinden konuşmacısına kadar tek taraflı ve aynı yanlış ezberi ortaya koyan Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen Ermeni Konferansına bizzat katılarak açış konuşması yapma niyetini ortaya koyması yanlış olmuştu. Daha sonra bu malum toplantıyı iptal eden hâkimin Elazığ'a sürülmesi de bir başka ayıp ve yanlıştır. Toplantıyı iptal için dava açanların bir kısmının Ergenekon sanığı olarak tutuklu olması da ayrıca düşündürücüdür. Dost ve müttefiklerimiz bu her iki konuyu da çok önemsemişlerdir. Nitekim, ABD'nde bir enstitü müdürünün Sayın Gül'ün Erivan'a maç ziyareti dolayısıyla "Amerika için Erivan ziyareti Ergenekon'dan daha önemlidir" şeklindeki ifadesi ibretle düşünülmesi gereken bir husustur.

Milli davalarda ne ikili oynanabilir; ne de bunlar karşısında tarafsız kalınabilir. Bu milli davalar, Ankara eksenli ele alınmak durumundadır. Maalesef, ülkeyi yönetenlerin birçok konudaki beyanları ya tarafsız bir hakem, ya da dolaylı taraf durumundadır. Komşularınız çözüme yaklaşır, fanatik ve ırkçı tavırlarını terk eder, tarihi gerçekleri hesaba kattıkları takdirde gayet tabii onlarla da görüşürsünüz. Ancak, Ermenistan tarafı hayali soykırımı iddialarından, Karabağ işgalinden, Doğu sınırımızın tartışılmasından, Azerbaycan'la ilişkilerimizin yön değiştirilmesi talebinden vazgeçmiş değildir. Batı Ermenistan iddiaları acaba nereleri kapsıyor? Siz bu komşunuzla bunları konuşamazsınız. Konuşurum diyorsanız; taviz vermeye hazırsınız demektir.

Belge ve arşivlere dayanmayan sözde soykırımı iddialarını kabul etmek ve özür küstahlığı, vicdansızlığın âlâsıdır. Bazı karanlık çevrelerce ortaya konulan bu çirkin ve küstah tavır, düşünce hürriyeti ile etiketlenemez. İstenen ve arzulanan, Türkiye'ye karşı bir ihanet özgürlüğü talebidir. Hiçbir ciddi devlet ve o devleti yönetenler bu tür örnekleri hoş göremez. Kimse "Efendim devletin görüşü, resmi tarih görüşü" şeklinde ciddi belge ve arşivleri küçümseyemez. Bilimsel değilmiş gibi gösteremez.

Son günlerde TRT'deki bazı programları da anlamak mümkün değildir. Devlet kuruluşu olarak TRT acaba büyük gayretlerle bu özürcüleri mi seçip konuşturmaktadır? Aslında, TRT'nin Kurmançça ve Zazaca'yı dışlayarak Ortadoğu'ya dönük Kürtçe yayın gayretkeşliği de yanlıştır. Devlet eliyle insanları ötekileştirmektir.

Bu özürcü takımın malum bir cemaatin düzenlediği "Abant Toplantıları"nın sürekli müdavimleri ve aktörleri oldukları da gözden kaçmamaktadır. Bu toplantılarda konuşmacılar ve davetliler itina ile seçilmektedir. Ortak özellik; Atatürk, Cumhuriyet, Türk kimliği, Anayasanın temel giriş maddeleri, kısaca Türkiye'yi Türkiye yapan değerlere karşı olmaktır.

Etrafta bir mahalle baskısı lafı sürüp gidiyor. Yapılan bir araştırma ile inanan ve muhafazakâr kesim üzerindeki baskı ortaya konmaya gayret edilmişti. Bu defa, bir başka öğretim üyesi Anadolu şehirlerini de hesaba katarak değişik bir sonuca vardı. Bu defa çok dar anlamda laikler üzerinde çeşitli yönlerden bir baskı ve sindirmenin olduğu ortaya çıkarıldı. Aslında, değişik özellikleri olan bu geniş kitlenin sadece laikler olarak ifade edilmesi de yanlıştır. Ancak, bazıları laik-antilaik ikileminin sürmesinden yanadırlar. Oysa, bunların bazı temel özellikleri; Anayasadaki laiklik prensibine bağlı kalmanın yanında, küresel istilâ ve ablukaya karşı milli tavır ortaya koymaları, teslimiyetçi olmamaları, yasal haklarını kullanmaları, milli bağımsızlık ve egemenlik konusundaki hassasiyetleri, kısaca Türkiye'yi Türkiye yapan değerlere bağlı bulunmalarıdır.

Araştırmanın sonunda bazılarının Ermenilerden dilediği özre yeni ilâvelerin yapıldığı görülmektedir. Bazı yabancı resmi görüşlerin telkinleri de aslında bu yöndedir.  

Haklı tepkilerini "www.reddediyoruz.com (15.803), www.ozurbekliyorum.com (107.708), www.sizozurdileyin.com (40.888)" sitelerinde ortaya koyanlara teşekkür ederiz.

Devamını Oku...