İsmail OĞUL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsmail OĞUL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2009 Cuma

Eğitim ve Siyaset

Eğitim cehaleti ortadan kaldırıp gelişmeyi, ilerlemeyi sağladığı için çok önemlidir.
Bunun içindir ki İslam dini eğitime özel bir önem vermiştir. İlk gelen vahiyde eğitimle ilgilidir.

Eğitimin diğer önemli bir özelliği de memleketi idare eden bürokrat ve siyasetçileri yetiştirmesidir. Siyasette önemli bir husustur. Memleketin (milletin) kaderini büyük oranda siyasetçiler belirler. Ya perişan edip süründürürler ya da kalkındırıp yüzünü güldürürler.

Eğitimciler siyasetçileri yetiştirir, siyasetçilerde halkı yönetir. Dolayısıyla bir ülkenin eğitimi ne kadar kaliteli ise siyasetçileri de o kadar başarılıdır. Eğitimle siyaset birbirlerinin aynasıdır.

Eğitimle siyasetin bir benzerliği de hedef kitleleri etkilemek onların üzerinde etkili olmaktır. Şöyle ki;
Eğitimde eğitimci vardır onun verdiği mesaj vardır, mesajı veriş şekli, bu mesajın dinleyenler üzerindeki tesiri önemlidir. Eğer bu mesaj doğru bir yöntemle verilmişse dinleyiciler üzerinde olumlu davranış değişikliği olarak geri yansır. Amaç gerçekleşmiş emek ve zaman boşa harcanmamış olur. Burada sonuç alınamıyorsa ya mesajı veren eğitimcide, ya da mesajı veriş şeklinde bir hata vardır, başarı için mutlaka bu hata doğru tespit edilip düzeltilmelidir.

Aynı durum siyaset ve siyasetçiler içinde geçerlidir.

Siyasetçilerinde mesajı dinleyicilerin anlayıp ikna olabilecekleri şekilde yani doğru bir metotla vermeleri esastır.

Başarılı olan siyasetçiler halkın düşünce ve duygularını iyi bilen mesajını en etkili bir şekilde verendir. Siyasette mesajın doğru verilip verilmediği seçimlerde, sandıkta belli olur. Siyasetin geri dönüşüm kutusu sandıktır. Siyasetçilerin başarı ve becerisi sandıktan çıkan oyla ölçülür.

Eğitimde başarısızlık belki öğrenci seviyesinin düşüklüğü ile açıklanabilir ama siyasette başarısızlığın faturasını halka kesemezsiniz.

Çünkü siyaset halk ile beraber halk için yapılır. Siyasette aradığı, beklediği başarıyı bulamayan yerel yada genel siyasetçiler önce bir durum değerlendirmesi yapıp hatanın nerede ve kimden kaynaklandığını doğru tespit etmelidirler.

Hata ya kendinde yada ekibinde ya teşkilatlarında yada mesajı veriş tarzındadır. Unutmamak gerekir ki on tane mazeret bir tane başarının yerini tutmaz. Yalana ve iftiraya dayalı çamur siyasetinin de başarı getirmeyeceği unutulmamalıdır.

Siyasette kendi fikirlerini, projelerini anlatmayı unutup sürekli başkalarını kötülerseniz seçmen buna prim vermez. Başkalarının hataları sizi yüceltmez. Sizi yücelten sizin doğrularınızdır. Siyaseti pozitif yapmak gerekir. Yani kendi projelerinizle seçmenin karşısına çıkmak, kendini anlatmak gerekir. Zaferle değil, seferle görevliyiz anlayışıyla siyaset yapan dost ve kardeşlerim eğer bekledikleri başarıyı bulamıyorlarsa doğru bir şekilde durum değerlendirmesi yapıp nerede hata yaptıklarını doğru tespit etmeli ve hatalarına son vermelidirler. Bunun içinde mutlaka bir özeleştiri yapmalıdırlar.

Doğru bir görüşü yanlış metot ya da üslup ile anlatıyorsanız hedef kitle üzerinde beklenen etkiyi yapmayabilir.

Unutmamak gerekir ki siyaseti halka rağmen değil, halk ile beraber yaparsanız başarılı olursunuz.  Aksi takdirde davanıza ihanet, dostlarınıza hakaret eder bindiğiniz dalı kesmiş olursunuz.

Eğitimciler ülkeyi idare edenleri yetiştirirlerde, kendileri neden ülkeyi idare etmeyi düşünmezler.

Siyasetteki ayak oyunları eğitimcilerin sendikalarında kooperatif ya da ticari ortaklıklarında olmuyor mu? Yani alicengiz oyunlarına hepten yabancı değiller.

Eğitimdeki tecrübenin siyasette başarı getireceği kanaatindeyim. Eğitimcilerin bu konuyu düşünmeleri gerekir.

Öğrencilerinizin yaptığı işi sizde yapabilirsiniz.

Devamını Oku...

24 Nisan 2009 Cuma

2009 Yerel Seçim Analizi

İlgi alanıma giren ilk yerel seçimler rahmetli Turgut Özal'ın başkanlığı döneminde 1984 yılının mart ayında yapılan seçimlerdir. ANAP tek başına iktidar Turgut Özal siyasetin yeni ve parlayan yıldızı. İlerleyen saatlerde seçim sonuçlarını takip ederken Başbakan Özal'ın canlı yayında bir açıklaması dikkatimi çekiyor; 25 sene iktidardayız.

ANAP başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere silme götürüyor. Siyasette çoğu zaman halkın verdiği yetki halk için kullanılmıyor. Seçimlerden sonra zam yağmuru yapılınca zammı niye seçimden önce yapmadınız diye soran gazeteciye, "Ben enayi miyim?" cevabını verirseniz nasıl olsa halk enayidir.

Boğaz köprüsünden geçerken kasetle neşeni bulurken vatandaşın neşe durumundan haberin olmazsa bir dahaki seçimde olursunuz ters köşe.

89 mahalli seçimlerine gelince ANAP'ın kazandığı il sadece Malatya belediye başkanlığı idi. Anlaşılan enayi yerine konulmak halkın çok zoruna gitmişti, rüştünü ispat etme ihtiyacı hissetmişti. Bu seçim ANAP için sonun başlangıcı oldu.

Rahmetli Özal postu Çankaya köşküne atmak suretiyle kendini garantiye almak ihtiyacı hissetti. Gemi su alıyordu, hasar büyüktü, tamir tutmazdı. 25 yıllık iktidar hayali 6. yılında kabusa dönüştü.

1989 belediye başkanlığı seçimlerini Sn. Erdal İnönü'nün genel başkan Sn. Deniz Baykal'ın genel sekreteri olduğu o günün SHP'si günümüzün CHP'si %27 lik oy oranıyla silme kazanmıştı. Bu seçim SHP'yi 91 seçimlerinde iktidara taşımıştı. Demirel-İnönü koalisyonu kurulmuştu.

Bu başarı SHP(CHP)'lileri seçim sarhoşu yapmıştı. Onlarda ilanihaye iktidarda kalacaklarını düşündükleri için halkı önemsememeye hata üstüne hata yapmaya başlamışlardı. Büyük şehirlerde çöp dağları oluşmaya başlamıştı.

Yolsuzluklar tavan yapmış ASKİ ve İSKİ unutulmazlar arasına girmişti. Halktan yetkiyi alıpta halkı unutanları, halk unutmaz. SHP önce belediyeleri kaybetti, sonra genel seçimlerde baraja takıldı. Deniz Baykal genel başkanlıktan istifa etti. Halk enayi yerine konulmaktan hoşlanmıyor ve hiçbir partiyi hiçbir lideri alternatifsiz görmüyordu. Vatandaş önce sarı kartla uyarıyor hata devam ediyorsa arkasından kırmızı kartı gösteriyordu.

Siyasiler ibret almıyor, tarihte tekerrür ediyordu.

Bu kadar uzun giriş yapmamın sebebi geçmişi bilirsek günümüzü doğru tahlil edebiliriz.

Ben AK Parti iktidarının bu ülke için bir şans olduğuna inanan insanlardanım. Ama AK Parti bunun ne kadar farkında?

Halkımız rahmetli Adnan Menderes ve Turgut Özal'a verdiği yetkiden daha fazlasını AK Partiye verdi. Merhum Menderes'in Sn. Abdullah Gül gibi cumhurbaşkanı Merhum Özal'ın da Tayyip Bey gibi bir başbakanı yoktu.

AK Partinin dolayısıyla Sn. Başbakanımız Tayyip Bey'in bu şansı iyi değerlendirmesi gerekir. Bu seçim büyük şehirlerde bile adayların partilerden daha belirleyici olduğunu gösterdi, vatandaş daha seçici, daha duyarlı hareket etti.

Soba borusunu, ceketimizi aday yapsak seçim kazanırız ifadesi vatandaş cahildir, aklı kesmez, parti lider ismiyle işi götürürüz anlayışı artık bitmiştir.

Vatandaşı cahil görüp küçümsememek gerekir, aksi takdirde son pişmanlık fayda vermez.

Bu seçimde AK Partinin %47 den %39 a inmesi elbette bir kayıptır. Ama 2007 genel seçimlerinde %7-8 lik oy Sn. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı'na destek, 367 dayatmasına tepki olarak verilmişti. Onları düşerseniz AK Parti'nin aldığı oy normaldir. Ama başarı bu emanet oyların partide tutulmasıdır. Aday tespitlerinde yapılan hatalar İstanbul ve Ankara'da bir çok ilçenin kaybedilmesi mazeretsiz bir yenilgidir. Bunun yanında bazı il ve büyükşehir belediye başkanlıklarının kaybedilmesi hatanın doğru tespiti için üzerinde doğru düşünülmesi gereken bir husustur. Bu sarı kartın kırmızı karta dönüşmemesini temenni ederim.

Sn. Başbakanın kazanılmasını çok istediği Diyarbakır büyükşehir belediyesi başta olmak üzere Güneydoğuda birçok il belediye başkanlığının kaybedilmesi de üzerine önemle düşülmesi gereken bir durumdur.

Başbakanımız Siirt damadıdır. Siirt belediye başkanlığının kaybedilmesin de ne gibi hatalar yapıldı. Bir çok çamaşır makinesi, buzdolabı, çekyat dağıtılmasına rağmen AK Partinin Tunceli'de bağımsız aday kadar oy alamayıp 3. parti olması da üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.

Doğru teşhis yapmadan doğru tedavi uygulamanız mümkün değildir. Doğru tedavi uygulayabilirler mi derseniz, şimdiye kadar uygulanmamıştır. Ak Parti açısından bu seçimde en başarılı il Kocaeli teşkilatıdır.

13 de 12 yapmak hedefi 12 den vurmak demektir. Bunun için Kocaeli teşkilatını tebrik ediyor, seçilen başkanlara başarılar diliyorum.

CHP'nin bu seçimlerde derin güçlerden uzaklaşarak halka ( halkın inanç-kültür ve değerlerine ) azda olsa yakınlaşmanın olumlu sonucunu gördü. CHP oylarını daha da arttırmak, iktidara yürümek yada bir kenarından tutunmak istiyorsa başörtüsünün karşısında değil de yanında olması gerekir. Bunu akıl eder yada buna cesaret edebilir mi onu zaman gösterecek.

MHP'nin bu seçimde diğer seçimlere göre oylarını arttırması bazı büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanması doğru aday tespiti ve  olumlu muhalefetin sonucudur. Bu seçimin dikkat çeken bir partisi de SP'dir. Yeni genel başkanın rüzgarıyla oylarını %100 arttıran tek partidir. SP bu seçimde belki %10 lara bile ulaşabilirdi ama halk tarafından benimsenmeyen söylemler, teşkilatların sivri ve itici konuşmaları genel başkan Sn. Numan Kurtulmuş'un rüzgarını kesmiştir. Halkın itibar etmediği söylemler partiye oy getirmez gelecek oyları bile engeller.

SP teşkilat ve söylemini de genel başkana uygun bir şekilde yenilerse %10 barajını çok rahatlıkla aşar ve AK Partiye ciddi alternatif olabilir.

Bu seçimin en üzüntü verici yönü ise Sn. Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının elim bir kaza sonucu Rahmeti Rahmana kavuşmalarıdır. Bu vesile ile onları bir kez daha saygı ve rahmetle anıyorum. Kabirleri nur, mekanları cennet olsun.

Seçimlerin ülkemize ve tüm insanlığa barış ve huzur getirmesi temennisiyle...

Devamını Oku...

3 Nisan 2009 Cuma

Rahmetli Yazıcıoğlu’nun Ardından Milletimizin Başı Sağolsun

İnsanlar doğar, yaşar, büyür ve ölürler. Bazen insanlar ölü doğar bazen de yaşama şansına sahip olmazlar. Doğmak bizim irademizle olmadığı gibi ölmekte irademize tabii değildir. Aslında insanlar ölmek için doğarlar. İnsan dünyaya geldiği andan itibaren geri sayım başlamıştır. Aldığı her nefes, attığı her adım, geçirdiği her gün onu ölüme bir adım daha yaklaştırır.

İnsanlar ölmek için doğarlar, yaratana karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmek için yaşarlar. Bu görev ve sorumluluklar ise yaratana iman edip O'nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmektir.

Rahmetli Yazıcıoğlu gerek yaratana, gerekse milletine karşı görev ve sorumluluklarının farkında olan Anadolu'nun bağrından çıkmış tertemiz, dosdoğru, dürüst, mert bir insandı.

İnançlarından ve milletin değerlerinden taviz vermemiştir. 12 Eylül 1980 ihtilalinde 5,5 senesi hücrede olmak üzere 7,5 sene hapis yatmış, bir çok eziyet ve işkenceden sonra tabiri caizse feleğin çemberinden geçmiş olarak serbest kalmış, hürriyetine ve milletine kavuşmuştur.

Zindanlarda çekmiş olduğu işkenceler O'nu milletine karşı olan sorumluluklarından vazgeçirmemişti.

20 Ekim 1991 yılında üç partinin yapmış olduğu seçim ittifakıyla MHP kadrosundan milletvekili seçilerek meclise, milletinin değerlerini savunmak için girmişti.

Demirel'in başbakanlığında kurulan koalisyon hükümetine güvenoyu vermeyi milletinin değerlerine uygun bulmadığı için arkadaşlarıyla mensubu olduğu partisinden istifa ederek BBP'yi kurmuştur.

BBP çatısı altında hazine yardımı ve holding bağışı olmadan helal para ile arkasında medya ve derin güçlerin desteği olmadan bin bir güçlükle siyasi mücadelesini devam ettirdi.

Rahmetli Yazıcıoğlu inançlarından, milletinin değerlerinden ve ilkelerinden hiçbir zaman taviz vermedi.

Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmeyen şahsiyetli çizgisiyle siyasi tarihe adını yazdıran tarihin şerefle yad edeceği ender liderlerden biriydi.

Mecliste grubu olmamasına rağmen kendi ifadesiyle "özgül ağırlığı grupları tartacak kadar" güce sahipti.

Refah yol hükümetinin kurulması esnasında şer güçlerin tüm baskılarına rağmen "Dindar insanların iktidarına engel olmam." Diyerek gönüllerde taht kurmuştu.

28 Şubat döneminde hiçbir tehdide boyun eğmemiş, az sayıdaki arkadaşlarıyla beraber Erbakan Hoca'nın başbakanlığındaki koalisyon hükümetine her türlü desteği vermişti.

 "Namlusunu millete yönelten tanka selam durmam." Diyerek her türlü hukuksuzluğa meydan okumuştu. Bu arada Hasan Celal Bey'in hakkını da teslim etmek gerekli.

Sn. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı seçiminde aynı dik duruşu göstererek milletin temek değerlerine bağlılığını bir kez daha ortaya koymuştu. Bunun için milletin gönlünü kazanmış hayır duasını almıştı.

Siyaset anlayışında kırıcılığa, yıkıcılığa, belden aşağı vurmaya, yalan ve iftiraya, çamur at izi kalsın anlayışına yer yoktu.

Vefatından iki gün önce söylediği gibi; iki saniye yaşamaya bile garantisi olmayan bir hayat için eğilip bükülmeye, fırıldak gibi dönmeye değmezdi. İşte bu anlayıştan dolayıdır ki vefatı; partili, partisiz, inanan, inanmayan herkesi derinden üzdü, kalpler O'nun için üzüldü, yürekler onun için burkuldu, gözler O'nun için doldu taştı.

 Hayatını kaybetmesine sebep olan elim kaza herkesi derinden yaraladığı gibi, helikopterin enkazına 48 saat sonra ulaşılabilmesi milleti derinden yaraladı.

Bu konuda suizanda bulunmak istemem 112'ye bildirmesinden itibaren ilgili kişiler ellerini yeterince çabuk tutmadığı yönündedir. Bunun sebebi iletişim eksikliği, canlı yayınlarda; kaza yerine ulaşıldığı, yaralıların hastaneye nakledildiği, hastanelerin alarma geçirildiği gerçekle ilgisi olmayan yayınların etkisi olabilir.

Teknolojinin bu kadar ilerlemesine rağmen devletin bütün imkanlarıyla kaza yerine iki gün boyunca ulaşılamaması, devletin ulaşamadığı yere hiçbir teknolojik imkanı olmayan köylülerin ulaşması açıklığa kavuşturulması gereken bir durumdur.

Olumsuz iklim şartları, çetin coğrafi konum elbette ki bunlar doğru, ama unutmamak gerekir ki yüz tane mazeret bir tane başarının yerini tutmaz.

 İktidarı ve muhalefeti ile tüm siyasi partilerin bu acıyı paylaşması siyasi ahlak açısından çok önemlidir. Sağcısı ve solcusuyla siyasi partilerin mitinglerini iptal etmeleri BB partisi genel merkezine geçmiş olsuna gitmeleri o acıyı paylaşmaları takdire şayan bir olaydır.

Hastalığına ve ilerlemiş yaşına rağmen Erbakan Hoca'nın da BBP genel merkezine gitmesi onların acılarını paylaşması güzel bir davranıştır.

Ben şahsen Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının şehit hükmünde olduğu kanaatindeyim. Acılı ailelerine sabır milletimize başsağlığı diliyorum. Böyle mert ve dürüst insanlar (liderler) az yetişir, boşluğu kolay kolay doldurulamaz. Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına Allah'tan rahmet diliyorum.

Millet olarak seni unutmayacağız.

Cezaevinde yazdığın şiirini de.

Uzakları, çok uzakları özlüyorum...

Sen özlediğine kavuştun.

Ruhunuz şad olsun.

Mekânınız cennet olsun.

Dereceniz âli olsun.

Milletimizin başı sağ olsun.

Devamını Oku...

22 Mart 2009 Pazar

Eğitim ve İletişim

Eğitim fert ve toplum üzerinde yapılması düşünülen sözlü ve fiili davranış değişikliklerini gerçekleştirebilmektir. Varsa yanlışlarını terk ettirmek, yanlışı yoksa olması gereken davranış ve becerileri kazandırmak.

Eğitimde; okul öncesi eğitim çok önemlidir. 0-6 yaş grubu ihmal edilirse istenilen sonuca ulaşmak zor olur.

Eğitimi üç bölümde incelemek mümkündür.   

1- Okul öncesi eğitimde çocuklar anne babayı model alır. Bu zamanda çocukların hafızaları tertemiz ve bomboştur. Anne babadan gördüğü iyi yada kötü davranışları fotoğraf kareleri gibi hafızasına yerleştirir. Kişilik oluşumunun temeli bu yaşlarda atılır. Bu yaşlardaki çocuklara sadece sözle değil davranışlarla da güzel örnek olmak gerekir. Eylem ile söylem mutlaka birbirini desteklemelidir. Ebeveyndeki söz ve davranış birbirine ters düştüğü zaman çocuklarda kişilik bozuklukları oluşur.

2- Okul dönemi eğitim ilköğretim, ortaöğretim, yüksek öğretim. Burada asıl olan insan unsurudur. Ustası da hammaddesi de mamul maddesi de insandır. İnsanlar birbirlerinden olumlu yada olumsuz olarak etkilenirler.

Eğitimde bu etkileşimi olumlu yönde sağlamaktır. Bunun içindir ki eğitimciler mesajlarını en uygun yöntemle hedef kitleye ulaştırmaları gerekir.

Hedef kitleye ulaşan bu mesajında amacına ulaşıp ulaşmadığı çok önemlidir. Eğer bu mesaj amacına ulaşmışsa o toplum üzerinde olumlu davranış değişikliği meydana getirir. Aksi halde zaman ve emek israfı söz konusudur.

 Eğitimde beklenen netice elde edilemiyorsa ya mesajlar doğru bir şekilde hedef kitleye(öğrenciye) ulaştırılamıyor, yada hedef kitlede bir sıkıntı var demektir. Ortada bir yanlış varsa bu yanlışı doğru tespit etmek gerekir. Tüm suçu öğrencilere yüklemek doğru mudur? Öğretmenlerin hiç hataları yok mudur? Elbette ki eldeki malzemenin kalitesi önemlidir ama doğru kullanmak daha önemlidir.

Verimli bir araziye bozuk tohum ekerseniz ürün olmaz, çorak bir araziye en kaliteli tohumları ekseniz yine ürün olmaz. Ürün ve onun kalitesinde tarla ile tohumların uyumu çok önemlidir.

Kaliteli bir eğitim için eğitimcilerde bulunması gereken bazı hususlar vardır.

a) Güvenilir olmak: Güvenilir olmadan etkili iletişim olmaz. İnsanların kalbine girilmeden kafalarına hükmedilmez.

b) Meslek bilgisinin yeterli olması gerekir. Yetersiz bilgi ile iyi bir eğitim olmaz.

c) Formasyon sahibi olmak: Bildiklerini öğrenciye nasıl anlatacağını bilmek çok önemlidir.

Bilmekten daha önemlisi öğretmeyi bilmektir. Bunun için her bilgili insan öğretmen olamaz.

d)Genel kültür düzeyinin gayet iyi olması: Aktüaliteyi takip etmeli, yeni yayınlardan haberdar olmalı, kendini sürekli yenilemeye çalışmalı, sadece okumamalı aynı zamanda düşünmeli de.

e) Kılık kıyafetine dikkat etmeli: Saç sakal ense tıraşı zamanında olmalı, elbise ütülü ve tertemiz olmalı, ayakkabısı temiz ve boyalı olmalı, taktığı kravat giydiği elbiseyle uyumlu olmalı yada yakışanı giyinmeli.

f) Öğrencilerin kendisi ( gerek ders işleyişi, gerekse kılık kıyafeti ) hakkındaki görüş ve düşüncelerini sormalı ve düşüncelerini dikkate almalı, önemsemelidir. Etkili iletişim tek taraflı bilgi aktarmak değildir.

g) Derslerde hiçbir işe yaramaz bayat bilgiler yerine öğrencilerin bugününü, yarınını ilgilendiren, günlük hayatta kullanılabilen bilgiler verilmeli. Aksi halde ilgi dağılır, gürültüler çoğalır yada öğrenci bedenen sınıfta olur ama ruhen başka yerlerdedir.

Bu kurallara dikkat edildiği takdirde huzurlu mutlu ve başarılı bir eğitim olur.

İstisnalar her meslekte olurda eğitimciler, fedakâr, gayretli ve alanlarında başarılı insanlardır.

h) Eğitimde (her zaman ve her yerde) sen dili yerine ben dilini kullanmak. Öğrenciye karşı suçlayıcı ve aşağılayıcı konuşmalar öğrenciyi küstürür, başarıyı düşürür.

Mesela derste sürekli konuşan bir öğrenciye sen ne geveze çocuksun demek yerine dersi dinlemek yerine beni üzüyorsun, oysa ben seni seviyorum. Yazılılarından zayıf alan çocuğa sen tembel çocuksun senden adam olmaz yerine çalışırsan başarırsın, aslında iyi ve zeki bir çocuksun başarılı olman beni sevindirir. Şeklindeki yaklaşım hem başarıyı yükseltir, hem de öğretmenin otoritesini güçlendirir.

Ayrıca başarı için öğrencilerinde şu hususa dikkat etmeleri de zaruridir.

a)  Dersleri dikkatlice dinlemek, anlamadığı yeri hemen sormak soru sormaya utanan ve çekinen öğrenciler istediği başarıya ulaşamazlar, soru bilginin anahtarıdır.

b) Sınıfta işledikleri dersleri eve gidince sıcağı sıcağına tekrar etmek. Tekrar edilen bilgiler kolay kolay unutulmaz ve kalıcı olur. Tekrar edilmeyen bilgiler ise zaman içerisinde unutulur bu da başarıyı engeller.

c) Yarınki derslerde işlenecek konulara hazırlanmak. Böyle olunca dersler hem zevkli olur hem de anlaşılması kolay olur.

3-Halk eğitimi: Bu camilerde vaizler aracılığı ile eğitim şeklidir. Halk eğitim merkezleri genelde meslek edindirme kursu şeklinde olduğu için bu kapsamda değerlendirmiyorum. Radyo, TV'lerdeki aydınlatıcı ve bilgilendirici programlar, seminer, konferans, açıkoturum, panel vb. hususlar yetişkin eğitimi kapsamında ele alınır.

Üzerinde durulması gereken en önemli husus camilerde vaiz ve vaizeler tarafından yapılan halkı aydınlatıcı konuşmalardır. Halk bunlardan ne kadar istifade edebiliyor, bu konuşmalar amacına ulaşabiliyor mu?

Çoğunlukla buradaki konuşmalar amacına ulaşamıyor.

Sebep: Konuşmacının (vaizin) halk cahildir, ne konuşsan dinler mantığıyla hareketle hazırlıksız, plansız, programsız ezanın okunmasına 15-20 dk kala çıkıp aklına gelen her konuya girmesi azandan sonra konuşmayı gereksiz uzatması halkı ilgisiz hale getiriyor.

Yıllardır cemaat camilerde aynı yada benzer konuşmaları dinleye dinleye artık ezberlemişse ezan okunmadan camiye girmeyi gereksiz görüyor.

Cemaatin maddi manevi ihtiyaçları göz önünde bulundurularak bir konu bütünlüğü içerisinde önceden hazırlık yapılarak yapılan konuşmalar elbette ki daha verimli olur. Burada; vaizlere, imamlara, müftülere büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Şunu unutmamak gerekir ki sözlerimizin dinleyenler üzerinde etkili olabilmesi için, yani eğitimin amacına ulaşması için yaşantımızla da örnek olmalıyız.

Tutarsız insanların konuşmalarına halk-cemaat-öğrenci itibar etmiyor. Unutmamak gerekir ki peygamber(SAV)'in Vasfi Muhammed-ül Emin olmaktı. Eğitimin (örgün-yaygın) amacına ulaşabilmesi için eğitimcilerin, anne babaların, öğretmenlerin, müftü, vaiz, imam, müezzin ve benzerlerinin emin, dürüst ve güvenilir olmaları şarttır.  

Yoksa oğlum Raşit sen konuş, sen işit olur.

Görev ve sorumluluklarımızın bilincinde

Devamını Oku...

28 Şubat 2009 Cumartesi

28 Şubat

Bazı tarihler vardır ki üzerlerinden ne kadar zaman geçse de unutulmaz. Çünkü o tarihler insanlara büyük olayları ve oyunları hatırlatır.

O tarihlerden biri de 28 Şubat ve meşhur kararlarıdır. Bu kararlar üzerinde durmayacağım. Bu kararları kimin imzalayıp imzalamadığı üzerinde de durmayacağım. İmzalanmışsa esas olan gönüllülük ve zorunluluk durumudur. Bazı olaylar vardır ki üzülürsünüz ama sonuç itibarıyla büyük hayırların başlangıcı olur.

Bu dönemde de milletvekili borsası kuruldu. Çok net hatırlıyorum; okuduğum bir makalede bir yazar işadamlarına bir fon oluşturmak için çağrı yapıyordu.''Milletvekili Satın Alma Fonu.'' Açığı olan Milletvekilleri şantaj ile açık bir noktası olmayanlar ise para ile istifa ettirilerek hükümetin yıkılması hedefleniyordu.

Tansu Çiller'in gelecekte olacakları tahmin edemeyip basının gazına gelerek Başbakanlığı devralma hırsı, sonucun başlangıcı oldu. Plan mükemmeldi. Erbakan Hoca, Başbakanlığı devretmese koalisyon bozulacak, devrederse Çiller'e hükümet kurma görevi verilmeyecekti. Her yönüyle garantili bir plandı.

Refah-Yol iktidarı böylece yıkılmış oldu. DYP parçalandı. Şemsiye doğdu. O şemsiyenin altında toplananlar nerede? Ne iş yaparlar? İktidarın büyük ortağı Refah Partisi kapatıldı. Yöneticilerin bir kısmı siyasi yasaklı oldu.

Refah-Yol iktidarı neden yıkıldı? Refah Partisi neden kapatıldı? Teferruata gerek yok. Bunun iki tane dahili (ulusal) bir tane de harici (uluslar arası) sebebi vardır.

Dahili Sebepler:

1-Havuz Sistemi: Bu yol ile iç borçlanma büyük oranda durdurulmuş, holdinglerin kasasına akan para vatandaşın cebine akmaya başlamıştır. Ayrıca devlet büyük miktarlarda borç almaktan kurtulmuştur. Cumhuriyet döneminde ilk defa denk bütçe yapılmıştı. Ekonomi düzelme eğilimine girmiş; işçi, memur, emekli, çiftçi ve esnafın yüzü gülmeye başlamıştı. Bu da yıllardır bu milletin kanını emmeye alışmış haramzadelerin işine gelmiyordu.

2- Daha da önemli olan bir husus sebep vardı ki bu da bu iktidarın 1-2 dönem bu şekilde devam etmesi durumunda bazı partilerin halk tarafından kapatılma tehlikesi yaşamakla karşı karşıya kalacak olmasıydı. Varlık yokluk meselesi bu. Hizmetlerinle, projelerinle var olamayacaksan katakulle ile var olmaya çalışırsın. Vatandaşın gönlünde yer bulamayan partiler yok olmaya mahkûmdur. Öyle de oldu.

Nerede ANAP?

Ne halde DSP?

Ya baş mimar Demirel ve kırk yıl onu koltukta tutan partisi nerede?

Osman Özbek'i Yekta Güngör Özden'i hatırlayan var mı? Varsa kaç kişi?

28 Şubatın bir de uluslararası boyutu var. O da D8'ler. Başbakan Erbakan'ın önderliğini yaptığı bu hareket Emperyalizmin ve Siyonizmin uykularını kaçırdı. Telaşa kapıldılar. Çünkü bu onların sonu demekti. Yıllardır askeri ve ekonomik alanlarda sömürdükleri Pazar ellerinden kayacaktı. Karşılarında organize olmuş büyük bir askeri ve siyasi güç olacaktı. Bu güç havuz sistemi yoluyla ihtiyaçlarının büyük bölümünü kendi içinden karşılayacak, fazlasını da ihraç edecekti. Kısa zamanda ABD ve Avrupa'nın karşısında üçüncü bir blok oluşacaktı. Bu da onların işine gelmezdi. Öyleyse gereği yapılmalıydı ve yapıldı.

Bazı şerlerde hayır vardır. Öyle de oldu. Refah kapatılmasaydı Ak parti doğmazdı. İki dönem iktidar olup Cumhurbaşkanını da seçemezlerdi. O zamanlar Refah Partisini kapatanlar şimdi kafalarını betonlara burup da ''ah benim akılsız kafam'' diyorlar mı acaba?

28 Şubatı yapanları da Allah rezil ve perişan etti. Kimileri hapiste kimilerinin de internette her gün bir ses kaydı. ''Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.'' Hak şerleri hayreyler, zannetme ki gayreyler. Görelim Mevlam neyler; neylerse güzel eyler.

Devamını Oku...

7 Şubat 2009 Cumartesi

Davos 2009

Davos'u ilk kez rahmetli Özal'ın başbakan olduğu yıllarda duymuştum.

Davos İsviçre'nin küçük ve şirin bir kasabasıdır.

Her sene dünyayı yöneten üst düzey yöneticiler burada buluşur dünyanın geleceğini şekillendirirler.

Dünyanın birçok bölgesinde siyaset, ekonomi ve medya gücünün siyonizmin etkisinde olduğu ilgilenen herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

Davos'un da bundan bağımsız olması düşünülemez.

Siyonizm dünyanın birçok bölgesinde baş belasıdır.

Nerede kan, zulüm, gözyaşı varsa mutlaka perdenin önünde yada arkasında Siyonizm vardır.

Tarihte hiçbir zulüm ebedi olmamıştır. Hiçbir zalimin akıbeti de mazlumların ahından bağımsız olmamış, cezasız kalmamıştır. Zalimler tarihten ders alsalardı bugün yeryüzünde zulüm olmazdı. Ama tarih sürekli tekerrür ettiğine göre bu ders alınmamıştır, alınmayacaktır da.

Her zalim Firavun ve Nemrut'un akıbetini çok iyi bilir ama Firavunluktan da vazgeçmez.

Günümüzün Firavunu da İsrail ve ABD'dir.

Diğerleri gönüllü ya da gönülsüz onların yandaşlarıdır. Ama onlarında sonu yakındır.

Zulmün akıl hocası ve uygulayıcısı İsrail artık eski itibarına sahip değildir.

İsrail Hizbullah'a saldırdığında ABD Dışişleri bakanı aynı gün bölgede 22 tane ülkenin sınırlarının değişeceği beyanatını vermişti.

Bu sınır değişikliğine Türkiye'de dâhildir.

İsrail'in gücüne çok güveniyorlardı ve kendilerinden çok emindiler.

İsrail kara harekâtında Hizbullah'tan beklemediği bir karşılık alıp perişan olunca bu plan suya düştü.            

İsrail askeri alanda ciddi bir yenilgi tatmış oldu. Bunun acısını çıkarmak için Gazze üç hafta boyunca karadan denizden ve havadan bombalandı.

Masum çocuklar, annesinin kucağındaki bebekler, savunmasız yaşlılar hunharca öldürüldü.

İsrail tamam iş bitti karadan son noktayı koyalım diye Gazze^ye girdiğinde Hamas'ın askeri gücü ile karşılaştı. Bu iş uzaktan bomba atmaya benzemiyordu. Başlangıçta her türlü ateşkesi reddeden İsrail bir hafta Gazze'de zor dayandı. Birçok askerini kaybederek daha fazla rezil olmadan tek taraflı ateşkes ilan edip Gazze'den çekilmek-kaçmak zorunda kaldı.

Böylece İsrail ikinci kez yenilgiyi, acıyı tattı, itibarı iyice sarsılmış oldu.

İsrail kırılan, paspas olan gururunu Davos'ta tamir etmek istedi, evdeki hesap çarşıya uymadı.

Diplomatik alandaki son darbeyi dünyanın gözü önünde canlı yayında T.C Başbakanından yedi.

Birinin kral çıplak demesi gerekiyordu. Davos'ta kralın çıplak olduğu en gür sesle söylendi ve tüm dünya kralın çıplak olduğunu gördü.

Gazze' konulu oturum düzenliyorsunuz NATO genel sekreteri: 8 dakika konuşuyor. Aslında hiç konuşmasına da gerek yoktu.

Arap Birliği Genel Sekreteri: 12 dakika konuşuyor. Başbakanımıza 12 dakika süre tanınıyor. Şimon Peres ise 25 dakika konuşuyor. Adalet demokrasi bunun neresinde ? 

Bu haksızlığa boyun eğmediği için başbakanımız Sn. R. Tayip Erdoğan'ı canı gönülden destekliyor ve tebrik ediyorum.

Gösterilmesi gereken tepkiyi gösterdi. Yahudi hayranları dışında herkesin takdirini kazandı.

Muhatabın karşısında dört büklüm olursanız itibarınız olmaz, şamar oğlanı muamelesi görürsünüz. Dik durduğunuz zaman herkes size saygı gösterir.

İnsanları açlığa mahkûm edip başlarına bomba yağdırmayı makul karşılıyorsunuz.

Başbakanımıza parmak sallayarak yüksek sesle tehdit edercesine konuşmayı makul karşılıyorsun.

Bu tehdit Tayip Bey'in şahsına değil Türkiye Cumhuriyetine ve Türk halkınadır.

Aşağılanmayı ve horlanmayı içinize sindiriyorsunuz.

Başbakan niye tepki gösterdi, boynunu büküp otursaydı ya diye sızlanıyorsunuz.

YAZIK YAZIK ÇOK YAZIK.

AYNI ZAMANDA ÇOKDA AYIP.

Başbakanın onurlu çıkışını acemilik, Peres'in özür dilemesini ise olgun devlet adamlığı olarak görüp göstermeye çalışanları yadırgıyor ve ayıplıyorum.

Bu millet ne çektiyse kraldan çok kralcı geçinenlerden çekti.

İsrail 4-5 milyon nüfuslu bir devlet. 75 milyon nüfuslu Türkiye'nin her türlü zulme rıza göstererek İsrail'e yaranmaya çalışması ondan çekinmesi tarihimize, ecdadımıza saygısızlık olmaz mı?

Sn. Obama'nın Ortadoğu temsilcisi bu olaydan dolayı Türkiye'ye gelmemiş.

VAH VAH VAAAAAAAAAAHHHH. NE BÜYÜK KAYIP.

İtibarı siz niye ABD ve İsrail'in yanında arıyorsunuz ki gelse ne olur gelmese ne olur.

Ömrünüzü rızkınız bunlar mı veriyor.

Onların bizden çıkarları yok mu?

İlânihaye aşağılanıp sömürülmeli miyiz?

Bunu bize ödetirlermiş baksen hele.

Ermeni yasa tasarısını ABD kongresi kabul edermiş. Ermeni tasarısı ile Türkiye'nin dış politikasını ipotek altına alıp bize her istediklerini kabul ettiriyorlar, her sene her sene aynı dayatmalar.

ABD senatosu Ermeni yasa tasarısını kabul ederse ne olur?      

Kıyamet mi kopar? Yoksa başımıza gökten taş mı yağar.

İsrail BM'nin binalarını bombalıyor, kararlarını tanımıyor da ne oluyor, kim ne yapabiliyor?

Hiç bir şey olmaz çekersiniz restinizi dostunuzu düşmanınızı tanımış olursunuz. Her sene aynı kâbusu görmekten kurtulursunuz.

Bunlar önemli olmakla beraber ben farklı iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.

1-Pakistan devlet başkanı rahmetli Ziyaülhak yıllarca ABD'nin müttefiki idi. Onların gerçek yüzünü ve niyetini görünce hata yaptığının farkına vardı ve bu hatalarından dönmek istedi ve ustaca hazırlanmış bir suikasta kurban gitti. 

Bir seyahat anında havada uçağı infilak etti.

Bu durumu tahmin etseydi eminim ki tedbir alırdı.

2- Rahmetli Turgut Özal Ermenistan-Azerbaycan savaşının yoğun olduğu dönemde askerimizin yapmış olduğu bir tatbikatta yanlışlıkla Ermeni tarafına iki tane top mermisi düşse kıyamet mi kopar dedi akıbetinde o da şüpheli bir ölüm ile hayatı noktaladı.

Bu olayların mutlaka yerli işbirlikçileri vardır ama bunları CIA ve Mossad'dan bağımsız düşünmek safdilik olur.

Başbakanımız Sn. R. Tayip Erdoğan'ın bunları bilmemesi düşünülemez.

Temennim korunma kapsamında bunları da düşünmesidir.

Bize düşen tedbirde hata yapmamaktır, takdir Allah'a aittir.

Unutmayalım ki onların gücü bizim zaaflarımızdır. Yani onları gerçek dost bilmemizdir.

GAZZE'YE SELAM BOYKOTA DEVAM.

EY MİLLET! KÜKRE VE ASLINA DÖN.

Kan, gözyaşı ve zulmün olmadığı huzur, barış ve mutluluk dolu yarınlarda buluşmak dileğiyle...

Devamını Oku...

11 Ocak 2009 Pazar

Dün Endülüs Bugün Filistin ve Irak Yarın Tüm İslam Dünyası

Dua dua eller karıncalanmış

Yıldızlar avuçta gök parçalanmış

N.F. KISAKÜREK

Yeni yılın ilk yazısına böyle bir yazıyla başlamak istemezdim.

Haçlı Siyonist ittifakı bizi buna mecbur bıraktı.

Allah'ın laneti, laneti hak edenlerin üzerine olsun.

Üzülüyorum.

Kahrediyorum.

Dua ediyorum, mazlumlar için.

Beddua ediyorum zalimler için.

Karanlığa kızmaktansa,

ABD ve İsrail mallarını boykot ediyorum.

Boykota davet ediyorum.

Tarık b.Ziyad komutasındaki İslam Orduları İspanya'yı fethettiklerinde İspanya'da İslam Medeniyeti tüm insanlığa huzur ve mutluluk getirmişti.

Sekiz yüz sene İspanya, Endülüs Emevi Devleti olarak varlığını devam ettirdi.

Şimdi Filistin'de soykırım yapan Yahudilerin dedeleri de Endülüs'te huzur ve güven içerisinde yaşıyorlardı.

Haçlı zihniyeti İspanya'da ki Müslümanların varlığından ve İslam medeniyetinden çok rahatsız oluyorlardı.

Nihayetinde İspanya'da eşi görülmemiş bir katliam ve soykırım yapıldı.

Yüz binlerce Müslüman katledildi yüz binlercesi ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Kalanlarda Hıristiyanlaştırıldı.

İşte o sırada Kanuni Sultan Süleyman orada yaşayan Müslümanlara gemilerle yardımlar gönderdi.

Bu gemiler dönüşte şimdi Filistin'de soykırım yapan Yahudilerin dedelerini soykırımdan kurtarmak için alıp İstanbul a getirdi.

Şimdi diyorum ki acaba Osmanlı o zaman yanlış mı yaptı?

Haçlı zihniyeti

Sekiz asır İslam ülkesi olan Endülüs soykırım sonucu tamamen Hıristiyanlaştırıldı.

Bugün Madrid'de İslam medeniyetine ait bir eser görmeniz mümkün mü?

Birkaç tarihi eser dışında İslam medeniyetinin izleri de silindi.

Dün Endülüs'ü yok eden zihniyet bugün Filistin'i yok etmek için Irak'ı Afganistan'ı yok etmek için devrede.

Dün Endülüs'te uygulanan soykırım bugün dünyanın gözleri önünde Filistin'de uygulanıyor. Irak'ta uygulanıyor.

Merhum Akif ne güzel ifade etmiş;

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.

Amerika'nın desteğini arkasına alan Siyonist İsrail devleti, devlet terörü uyguluyor.

Dört taraftan kuşatma altında tutulan kente gece gündüz bombalar yağıyor.

Camiler, hastaneler, ambulanslar, üniversiteler, evler bombalanıyor. Yaşlı- genç, küçük-büyük insanlar hunharca katlediliyor.

Mısır Refah sınır kapısını açsa halk biraz nefes alacak ama gel gör ki kimliğinde Müslüman yazan bu mübareklerde Siyonizmin safında yer alıyor.

Bu vahşete sessiz kalmamak mazlumun yanında zalimin karşısında olmak insanı ve vicdanı bir görevdir.

Zulme seyirci kalmak zulme destektir.

Hz. Ali (r.a) zalimlerin en büyük destekçileri zalimlerdir. 4-5 milyonluk İsrail bir buçuk milyarlık İslam âlemini ciddiye almıyor.

İslam dünyası tükürse Siyonizm bu tükürükte boğulur.

Amerikan - İsrail malları bir yıl boykot edilse yeryüzünde zulüm kalmaz.

Bir sene Cola - Fanta - Parlıament - Marlboro v.s içmezse şu Müslümanlar bu iş biter.

Siz ağzınızda Marlboro, buzdolabınızda Cola - Fanta ABD ve İsrail'i protesto ederseniz kimse sizi ciddiye almaz, almıyor da.

Ben Amerika'nın Irak'a girmesinden itibaren bildiğim Amerikan mallarını almıyorum, tüketmiyorum.

Gazze'nin düşmesi Hamas'ın bitmesi bu zulmün biteceği anlamına gelmez.

Bu zulüm yarın Türkiye ve tüm İslam dünyasına yayılacak.

Yılanın sokma sırası siz bize gelecektir.

Unutmayalım ki bunların nihai amacı Müslümansız bir dünyadır.

İslam dünyasında Türk'ü ile - Arabı ile - Acemiyle bir araya gelmeli güç birliği - İslam bloğu oluşturmalıdır.

İslam dünyasına bugün acilen bir Selahaddin Eyyübi gerekmektedir.

İnsanlığın huzur bulması Osmanlı yönetim anlayışının yeryüzüne hâkim kılınmasıdır.

Bu vahşetin en kısa zamanda son bulup insanlığın huzura kavuşması dileğiyle

Dualarımızı kardeşlerimizden esirgemeyelim.

En güzel dua ekonomik boykottur bunu da unutmayalım.

Devamını Oku...

24 Aralık 2008 Çarşamba

CHP ve Yerel Seçimler

Partiler iktidar olmak, toplumu dolayısıyla ülkeyi yönetmek için kurulurlar

Toplumlarda tek renkli olmaz.

Değişik inanç düşünce, görüş, mezhep ve meşrebe sahip insanlardan oluşurlar.

Aslında aynı dünya görüşünü paylaşan insanlar içerisinde bile farklı renkler ve meşrepler bulunur.

Toplumu yönetmek için kurulan siyasi partilerin toplumun hepsine hitap etmesi (tüm renk ve meşrepleri içerisinde barındırması ) çok önemlidir.

Toplumun hepsini temsil etmeyen partilerin günümüzde iktidar olma şansı yoktur.

Toplum ile ters düşen, zıtlaşan, toplumun tarihine kültürüne örf-adetlerine yaşam ve giyim tarzına hitap edemeyen onlara saygı duymayan partiler muhalefet de kalmaya mecbur olur. Gittikçe de marjinalleşirler.

CHP, dolayısıyla Deniz Baykal geçmişte yapmış olduğu hataların farkına varmış olmalıdırlar ki bu hataları düzeltmeye kalktılar.

Bu konuda samimi olmalarını temenni ederim.

Samimi olup olmadıklarını zaman gösterecek, yaşayanlar da görecektir.

Millet kendisine değer vereni sever, ama enayi yerine koyanı da affetmez.

CHP’nin bu açılımı parti içerisinde ve kendi seçmeninde eleştiri alsa da samimi olması halinde yakın ve uzun vade de faydasını görür.

AK PARTİ’NİN yapmış olduğu açılımı CHP yapabilir mi? Gerçekleştirebilir mi? Bu konuda ne kadar cesaretlidir?

AK PARTİ Sn. Ertuğrul Günay ve benzerlerini seçilebilecek yerlerden aday yaptı, meclise soktu onlara bakanlık, komisyon başkanlığı vb. önemli görev ve sorumluluklar verdi

Ertuğrul Günay sosyal demokrat düşünce ve yaşantısıyla AK PARTİ hükümetinde bakan oldu. Parti seçmeni de bunu sempati ile karşıladı.

Bu gerçek ve samimi bir açılımdır.

CHP ‘de aynı samimiyeti gösterecek mi, gösterebilecek mi? Daha açık ifade edeyim kamuoyunda muhafazakâr görüşleri ve yaşantısıyla tanınan kaç insanı il ve ilçelerden belediye başkan adayı yapacaktır.

Dede ve babadan CHP’li olan emekli bir imamın aday yapılması kamuoyunu tatmin etmez.

Her gün partiye aday kaydedilen bu çarşaflı ve türbanlı hanımlar kendi kıyafet ve yaşantıları ile meclis üyeliklerine ve parti yönetimine girebilecek görev yapabilecek ve saygı görebilecekler mi?

Eğer CHP bunu gerçekten başarırsa kutlarım. O zaman CHP ve Baykal az da olsa halkın gönlünü almış bir nebze de olsa halkla barışmış olur.

Baykal çarşaf, türban açılımı yaparken o insanların sadece oylarından istifade edeceğini düşünüyorsa fena halde hüsrana uğrar.

Belediye başkan aday adayı olan bu kesimin insanları aday yapılmadığı onların istekleri (yönetime ve meclislere girme istekleri ) karşılanmadığı zaman, o çarşaflılardan bir tanesini bile CHP de görmemiz mümkün olmaz.

İşte o zaman çarşaf açılımı yapan CHP çarşafa dolanmış olur

“Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olur”

Seçimler de önemsiz bir iki göstermelik aday ile belki oylarını bir miktar artırmayı düşünebilirler. Seçimden sonra Allah Kerim önemli olan günü kurtarmak.

Şurasını da unutmamak gerekir;

Yaşar Nuri Öztürk gibi CHP’ ye yakın bir insan CHP de huzur bulamayıp ayrılmak zorunda kalmışsa bu insanlar CHP ile nasıl bağdaşacaklardır.

Türkiye’nin nüfusu gittikçe muhafazakâr (dindar) bir yapıya bürünüyor. Namaz kılan oruç kılanların sayısı 20 sene öncesi ile kıyaslanmayacak kadar fazla.

Genç kız ve evli hanımlardan türban takanların sayısı da ha keza öyle.

Ramazan’da teravihlerde Cuma ve Bayramlarda Camiler dolar taşar

Toplum hızla dindarlaşırken doğru olan CHP’nin de bu topluma ayak uydurmasıdır. Aksi takdir de kendi elleri ile kendi sonlarını hazırlamış olular.

Toplum mühendisliği artık etkisini kaybetmiştir Toplum mühendislere sürü olamadığını göstermiştir. Günümdeki strateji topluma göre şekil almaktır.

Bugün CHP denince; varoşlar, asgari ücretle ezilen ve sömürülen halk akla gelmiyor.

İstanbul’da Kadıköy ve Nişantaşı Ankara’da Çankaya akla geliyor.

Bu da CHP’nin sosyal demokrasiden ne kadar uzaklaşıp burjuva partisi haline geldiğini göstergesidir.

Nihayet CHP’nin derin güçlerden ümidini kesip halkı hatırlaması da güzel bir gelişmedir.

Seçimlerden sonra unutmamasını temenni ederim.

Huzurlu ve mutlu yarınlarda buluşmak dileğiyle…

Devamını Oku...

7 Aralık 2008 Pazar

Namazı Bir de Böyle Kılalım

Öncelikle bu konuyu neden yazmak ihtiyacı hissettiğimi söyleyeyim.

Namaz ile diriliş platformunun YUNUS EMRE (dolphin) kültür merkezinde yapmış olduğu sinevizyon gösterisi ve konuşmalar üzerine bu konuyu yazma ihtiyacı hissettim.

Namaz miraçta farz kılınmış olan bir ibadettir. Dolayısıyla ‘Namaz  müminin miracıdır.’Miraç: Allah (C.C)’ ın peygamber (SAV) i ruh ve beden olarak huzuruna kabul edip Onunla görüşüp konuşmasıdır. Dolayısıyla namaz biz Müslümanların Allah’ın huzuruna çıkıp Onun ile konuşmamız, Onunda bizimle konuşmasıdır.

Namaz Müslümanların Allah (C.C) ile iletişimdir.

Bildiğiniz üzere islamın şartı beştir.

Kelime-i şehadetten - yani bir insanın Müslüman olmasından- sonra yapması gereken ilk ibadet namazdır. Ahirette sorgulanacağı ilk ibadette namazdır. Namaz aynı zamanda ‘Dinin direğidir.’ Müslümanın hayatında namaz bu derece önemlidir. ‘Namaz dinin direğidir’ Ana direği taşıyıcı direğidir. Öyleyse dinimizin direklerini sağlam yapmamız gerekir ki ayakta durabilsin yıkılmasın.

Ev, okul, bina vs. yaparken direksiz yapıyor muyuz ? Direksiz yaparsak uzun ömürlü olur mu? Ana direklerin sağlam olması binanın, sahibini ve içerisindeki insanların selameti açısından çok önemlidir.

 Bunu anladıkta, dinin direği olan namazı nasıl sağlam yapacağız?
İşe temelden başlamak lazım. Namazdan önce abdeste, abdestten önce istibra ve intincaya dikkat etmek gerekir.

Müslüman erkekler küçük abdestlerini aynen büyük abdest bozar gibi oturarak halletmeli, defi hacetten 4-5 dakika sonra abdest almalıdır ki abdestti sağlam olsun.
Aksi taktirde ayakta defi hacet yapar hemen abdest alırsanız mesanede kalan idrar parçacıkları dışarı çıkar abdestiniz bozulur. Sizde abdestsiz namaz kılmış olursunuz. Abdestsiz namaz kabul olur mu?

 Bektaşiye sormuşlar ‘ Ben kıldım oldu bile’ cevabını vermiş. Burası işin temelidir. Temelsiz hiç bir şey olmaz. Abdest olmayınca namaz, namaz olmayınca da, direk olmaz, dinimiz direksiz kalır. Sonuç ne mi olur? Onu da biraz siz düşünün.

 Manevi bir enkaz altında kalmamanızı temenni ederim.
Cenabı hak bir ayetinde ‘ Namaz insanları- yani kılanları- her türlü kötülüklerden uzaklaştırır’ buyuruyor.

Şimdi düşünelim bu ayet yani; Allah sözü. Allah buyuruyorsa mutlaka doğrudur. Haşa Ondan yalan ya da yanlış bir söz sadır olmaz. Gelelim diğer tarafa bizler ve namaz kılan diğer Müslümanlar beş vakit namazımızı kılıyoruz ama birçok haramı ve günahı da işliyoruz.
Yani kıldığımız namazlar ayette ifade edildiği gibi bizi ‘ haram ve günahlardan’ alı koymuyor. Bu da bir gerçek.

Burada bir zıtlık var bunu çözmek gerekir. Bu durumun iki sebebi vardır.

1- İstibra ve istincaya dikkat etmediğimiz için abdestimiz bozuluyor. Bizler abdestsiz namaz kılıyoruz. – hemde yıllarca- namaz kıldığımızı zannediyoruz.

Bektaşi gibi kendimizi kandırıyoruz.

2-‘ namaz müminin miracıdır.’ Namazda insan Rabbinin huzurundadır. Onun misafiridir. –olur mu böyle şey demeyin- camiler Allah’ın evleridir ya –Beytullah- Allahın evi demek değil mi?

Bu şu demektir Allah ( C.C) günde beş defa sizi huzuruna kabul ediyor, sizinle görüşüyor.

Yeryüzünde günde beş defa ziyaretine gidebileceğimiz başka bir varlık var mı ya da gitseniz hergün beş defa sizinle kim görüşür, sizi dinler, sizi kaale alır mı?
Bir iki üç gün derken sonra kovulursunuz. Anneniz babanız bile her gün beş defa sizinle görüşmez Allah (C.C) size bu kadar değer veriyor sizi bu kadar önemsiyor siz farkında olmasanız bile…

Belgesel izleyenler bilir; Bilim adamları bazen ormanlarda bazen de deniz ve nehirlerde yakaladıkları canlıları timsah aslan vs. üzerlerine derinin altına verici yerleştirerek doğal ortamına salıyor sonra sürekli olarak onları izliyor, gelişme ve değişmelerden haberdar oluyorlar.

Bir insanın üzerinde böyle bir verici bulunsa her yaptığı iş izlenip takip edilse oda bunu bilse yasak olan, suç sayılan bir işi yapabilir mi? Yapamaz.

İnsanlar suç işleseler bile bunun gizli kalmasını ister açığa çıkmasından rahatsızlık duyarlar.

Oysa bir Müslüman günün 24 saatinde Allah (C.C) ın gözetim ve denetimi altında olduğunu bilir. Her yaptığı işin, her konuşmasının kaydedildiğini bilir.

İnsanlar bu düşünce ile namazlarını kılsalar her yaptığınızdan haberdar olan varlık sizi günde beş defa rapor vermeye çağırıyor sizde gidip raporunuzu sunuyorsunuz.

Sabah namazını kılan bir insan Allah’a yalan söylemeyeceğine, gıybet etmeyeceğine her türlü haram ve günahtan uzak duracağına diğer görevlerini de yerine getireceğine söz verir.

Öğlen vakti Allah (C.C) onu huzuruna çağırır ve rapor ister sözünü tuttun mu tutmadın mı tuttuysan ne ala ne güzel tutmadıysan öğlen namazını da sözünü tekrarlarsın ikindi akşam ve yatsı namazında sözün sana hatırlatılır, sende verdiğin sözde duracağına, iyi bir insan olacağına her gün beş defa söz verirsin, verdiğin sözü tutmak zaten insanlığın görevidir. Ama bir yalan iki üç beş yalan aldatma, sözünde durmama size yapılsa ne yaparsınız?

Günde üç beş kez size yalan söyleyen bir insanın huzurunuzdan kovar ona karşı artık mesafeli olursunuz.

Ama Allah (C.C) kullarına karşı mesafeli olmuyor.

Rızıklarından ömürlerinden kısmıyor onları hemen cezalandırmıyor.

Bu düşünceyle namazlarını kılan bir Müslüman yalan söyleyebilir mi, haram yiyebilir mi, üç kağıtçılık, sahtekarlık yapıp insanları kandırabilir mi?

Elbette ki hayır.

Kötülüklerden haram ve günahlardan uzak duran insanlarda elbette ki iyi insan olur.

İşte bu şekilde kılınan namaz insanları tüm kötülüklerden uzaklaştırır.

Bugün böyle oluyor mu? İstisnalar hariç maalesef olmuyor.

 Neden ?

İnsanlar namazı dededen babadan görme bir alışkanlık olarak algılarsalar şu namazı da kılalım çıksın aradan düşüncesinde olursa, namaz sure ve dualarını doğru okumayı bilmezse, namazı ibadetten öte bir kültür haline gelirse işte o zaman insan hem namaz kılar hem içki içer, hem namaz kılar hem yalan söyler, hem namaz kılar hem de her türlü haltı karıştırır. Çünkü namazın ne demek olduğunu bilmiyor.

İbadet yapmak güzeldir, ibadeti şuurlu-ibadet gibi yapmak daha güzeldir.

İbadetlerimiz alışkanlık olmaktan çıkarmamız gerekir.

Cami cemaatinin artması elbette ki sevindirici bir olaydır. Unutmamak lazımdır ki keyfiyet(kalite) kemiyetten(sayıdan) önemlidir.

Her namaz kılanın bir kişiyi namaza başlatması güzeldir ama haramdan, yalandan, günahtan vazgeçmesi daha önemlidir.

Bugün cami cemaati namazı gereği gibi kılmış olsalar toplumdaki yanlışların kötü,lüklerin yarıdan fazlası azalmış olur. Camide aynı safta omuz omuza namaza duran insanların kaç tanesi birbirine güvenir. İmamla müezzin, imamla cemaat, cemaat ile imam birbirine ne kadar güvenirler ?

Bu gün insanlar birbirine borç para vermiyorlarsa parası olmadığından mı, güven duymadığından mı?

Düşünmeye değmez mi, üç beş günlüğüne alınan borçlar altı ay, bir sene iki üç sene bekletiyor ise bu kılınan namazlar ne işe yarıyor ?

Müslümanların %100 ünün bu şekilde namaz kılmasından ise %50 sinin namazı, namaz gibi kılması önemli değil mi?

Peygamber (SAV) bir hadisinde çocuklarımız yedi yaşına geldiklerinde onlara namaz kılmayı öğretiniz, 10 yaşına geldiğinde ise namaz kılmaya alıştırınız.

Ergenlik başlangıcının on iki yaş olduğunu düşünürseniz bu yaş hazırlık dönemidir.

Başka bir hadisinde ‘ evlerinizi kabristana çevirmeyiniz’ buyurmuştur. Bildiğiniz gibi mezardakiler Kuran okumaz namaz kılmazlar siz beş vakit namazın bir kısmını evinizde kılmak ve kuram okumak suretiyle aile ve çocuklarınıza örnek olun. Onlara namazı ve kuranı sevdirin. İbadetler gönüllü yapıldığı zaman kalıcı olurlar.

Baskı altında yapıldığı zaman baskı kalkınca ibadette kalkar.

Kurban bayramının  ülkemize İslam alemine ve tüm insanlığa huzur ve barış getirmesini Allah (C.C) niyaz ederim.

Devamını Oku...

24 Kasım 2008 Pazartesi

Öğretmenler Günü

Cehalet toplumun, öğretmenler de cehaletin düşmanıdır. M. K. Atatürk

24 Kasım 1928 Halk mekteplerinin kuruluşu ve Atatürk’ün Başöğretmen olarak bu mekteplerde ders vermesi tarihidir. Bu tarih 1981 yılından itibaren Öğretmenler Günü olarak kabul edilmiştir.

24 Kasım öğretmenler gününün tüm eğitim camiasına ve ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyorum. Eğitim ve öğretim bir toplumun ve ülkenin, hatta ülkelerin kalkınmasında motor görevi yapan bir husustur.

Arabanın motoru çalışmazsa diğer aksamları görevini yitirir, işe yaramaz hale gelir. İnsanın kalbi çalışmazsa görüntüsü ne kadar heybetli olursa olsun cesettir, ölüdür.
Toplumumuzda itibar iki hususla gerçekleşir.

1.İlim – bilgi
2.Para

Para çoğu zaman ilimden daha kıymetli görünse de yalnız başına her şey değildir.
Bunların her biri yalnız başına yarımdır. Bir araya gelmeleri bütünü oluşturur.

Öğretmenler toplumların, ülkelerin en önemli öğeleridir. Çünkü toplumu onlar yetiştirir ve yönlendirirler.

Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri, yargı mensupları, emniyet görevlileri, valiler, kaymakamlar, hâkimler, savcılar, belediye başkanları, doktorlar, hemşireler, üniversite öğretim üyeleri ve öğretmenler, müftü, vaiz ve her kademeden din görevlileri de öğretmenler tarafından yetiştirilir.

Bir ülke eğer ekonomisi, siyaseti, bilim ve teknolojisi ile ilerlemiş ve gelişmiş ise o ülkede öğretmenler topluma karşı görev ve sorumluluklarını yerine tam olarak getirmiş, devleti yönetenlerde öğretmenlere karşı sorumluluklarını yapmış sayılırlar.

Bir ülke eğer geri kalmış ya da bizdeki gibi az gelişmiş ülke durumunda ise, orada devleti yönetenler öğretmenlere karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmemiştir. Öğretmenlerde topluma karşı görev ve sorumluluklarını eksik yapmıştır.

Yani kaliteli insanlar emek ve özveri neticesinde yetişir. Siz öğretmenlerinize gerekli değeri vermezseniz, onlarda öğrencilerine gereken özeni gösteremezler ama bunda kasıt yoktur.

Kafası ev kirası ile faturalarla, çocukların eğitimi vs. masraflarıyla meşgul olan, her aybaşı maaşını alınca diğer aya borç devreden bir öğretmenden siz yüzde kaç randıman beklersiniz? Ya da tam randıman beklemeye hakkınız var mı?

Elbetteki her şeye rağmen görevini hakkıyla yapmaya çalışan birçok meslektaşımız mevcuttur. İstisnalar kaideyi bozmaz bu sadece eğitim camiasıyla da ilgili de değildir. Devletin tüm kurumları için geçerlidir.

Her sene 24 Kasım öğretmenler günü dolayısıyla kuru kuru mesaj ve nutuklarla öğretmenleri hatırlayıp onlara değer verdiğinizi zannediyorsanız kendinizi kandırıyorsunuz.

Asker üşümez, asker yorulmaz, asker acıkmaz mantığıyla bizlerinde üşüyüp yorulmayacağımızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Biz hem üşüyor, hem acıkıyor, hem de üzülüyoruz.

Unutmamak gerekir ki ülkenizin kalkınmasına verdiğiniz değer, öğretmenlerinize verdiğiniz değer kadardır.

Öğretmenlik toplumun en itibarlı mesleği haline getirilmelidir. Bu da laf ile olmaz. Toplumda itibar birazda, birazında ötesinde sizin maddi durumunuzla, aldığınız maaşınız ile orantılıdır.

Kirayı ödemede zorlanan, bakkaldan veresiye alışveriş yapıp aybaşı tüm borcunu ödeyemeyen, faturaları ödemek için formüller arayan, bazen pazara bile çıkmakta zorlanan, kendisini geç ailesinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanların eşinin, çocuklarının yanında ve toplumun içerisinde ne kadar itibarı olur sizin takdirinize bırakıyorum.

Emeklisi yaklaşmış tek maaş ( eşi çalışmayan ) bir öğretmenin aldığı 1500 YTL’nin 400–500 YTL’sini kiraya veriyor iki ya da üç çocuğunu lise veya üniversitede okutuyorsa doğalgazı nasıl yaksın - kömürde doğalgazdan aşağı değil – yakarsa faturasını nasıl ödesin.
Bu kışı ailece battaniyeye sarılarak geçirmekten başka çaresi varsa siz söyleyin.

Amacım ajitasyon yapmak değil ama maalesef durum bu.

Öğretmenler günü sebebiyle şu önerilerin değerlendirilmesini büyüklerimizden – yöneticilerimizden -  istirham ediyorum.

1. Öğretmenlere kira yardımı yapılmalı, kaldırılmadıysa bodrolardaki kira yardımı güncelleştirilmeli.

2. Öğretmenler günü dolayısıyla tüm öğretmenlere birer maaş ikramiye verilmeli.

3. Ek dersler maaşlara yansıtılmalı tüm öğretmenlerin bu haktan eşit olarak yararlanması sağlanmalıdır.

Tam ücret alan öğretmen ile hiç ücret almayan öğretmen arasında mesleki açıdan ne fark var? Ücret alamayan öğretmenlerin suçu ne?

Endüstri meslek liselerindeki meslek dersler öğretmeninin ücreti kültür derslerine giren bir öğretmenin neredeyse maaşına yakın bu haksızlık değil mi? Bu haksa tüm öğretmenlerin bundan yararlanması gerekmez mi?

4. Öğretmenlere senede iki maaş ikramiye verilmeli

5. Dönem başlarında verilen eğitim – öğretim ödenekleri bir maaş olarak belirlenmelidir.

Öğretmenler; toplumu, kendilerini, memur, yüksek dereceli bürokrat ve ülkeyi yönetenleri yetiştiren insanlar olarak elbette diğer kamu görevlilerinden farklı ve üstün tutulmalıdır.

6. Öğretmen yetiştiren eğitim fakülteleri en yüksek puanla öğrenci almalı, en başarılı ve zeki öğrenciler öğretmenliğe yönlendirilmeli bu okulları bitiren öğretmen adaylarının da hemen atamaları yapılmalı ki memleketin kalkınması bir an önce gerçekleşebilsin.

Eğitim fakültelerine düşük puanla öğrenci alırsanız velilerde haklı olarak çocuğum hiçbir yeri tutturamadıysa bari öğretmen olsun deme noktasına gelir ki buda hem eğitimin kalitesini düşürür hem de memleketin kalkınmasını geciktirir.

Öğretmenlik mesleğinin cazip hale gelmesi için öğretmenlerin yaşam standardının da yükseltilmesi gerekir. Yaşam standardının yükselmesi de maaşla alakalıdır.

Bugün öğretmenlerin yarıya yakını ya da daha fazlası aybaşını rahat getirebilmek için ek iş yapmak durumundadır. Buda öğretmenlik mesleğinin itibarına yakışmaz.

Öğretmeni ek iş yapmaya mecbur etmekte yöneticilere yakışmaz.

Diyeceksiniz ki “Para vardı da biz mi yedik.”

Bu krizde halinize şükretmeniz gerekmez mi?

Elbetteki asgari ücretle çalışıp kirada duran bir insanla kıyasladığınızda öğretmenlerin durumu iyi sayılır.
Ölümü gösterirseniz insanları sıtmaya razı edersiniz. Ya ölüm ya sıtma tercihine zorlamak doğru mudur? Bunun insanca yaşama seçeneği yok mudur?

Para istenirse bulunamayacak bir şey değildir. Kamudaki israfın önlenmesi önemli bir kaynak teşkil edebilir.

Diğer alternatif yolları da ekonomistler, maliyeciler, etkili ve yetkili insanlar düşünsün.

Öğretmenler günü dolayısıyla öğretmenden başka herkes konuşur hiçbir etkili ve yetkili şahısta öğretmenlere söz hakkı tanıyıp da ne haliniz var, ne derdiniz var bizden bir arzu ve isteğiniz var mı, sizler için ne yapabiliriz diye sormaz. Sorma ihtiyacınıda hissetmez.

Buda şık bir davranış olmasa gerek. Bu durumda bu camiayı üzer.

Öğretmenler günü sebebiyle hükümetimizden ve sayın bakanımızdan bir jest bekliyoruz.

Bir maaş ikramiyeyi bu camiaya çok görmeyiniz.

Unutmayınız ki Atatürk’te bir öğretmendi, başöğretmendi.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun. Huzurlu ve mutlu günlerde buluşmak dileğiyle…

Devamını Oku...

14 Kasım 2008 Cuma

Küresel Kriz Ya Da Kapitalizmin İflası

Küresel krize eğitimci yorumu ve çözümü:

Bu konuyla ilgili  çok yazılar yazıldı, yazılıyor, yazılacak ve hakkında çok da konuşulacak
Ben yazılmayanları yazmaya olaya farklı boyuttan yaklaşmaya çalışacağım.

Bölgesel ya da küresel tüm krizlerin iki ana sebebi vardır.

  • Ürettiğini satamamak
  • Sattığın malın parasını tahsil edememek.

Bunu cüzdan ve vicdan daralması olarakta ifade edebiliriz. Bunun ne demek olduğunu yazının ilerleyen bölümlerinde açıklamaya çalışacağım.

Krizler için iki maddelik çözüm önerisi yeterlidir.

  • Yatırımı, üretimi dolayısıyla istihdamı arttırmak.
  • Halkın büyük bir bölümünü oluşturan tüketicinin alım gücünü kuvvetlendirmek.

Günümüzdeki ekonomik sistem kapitalizmin kurallarına göre işlemektedir.
Sermayenin rengi, sahibinin inancı ne olursa olsun tüm işverenlerdeki temel zihniyet sömürü esasına dayanır. Krizin başlangıç noktası da burasıdır.

Kapitalizm batı medeniyetinin ekonomik modeli olduğu için küresel kriz bu medeniyetinde iflasıdır. İnsanlığa huzur getirmeyeceğinin apaçık göstergesidir.

Üretilen malın satılamaması, depoların dolup stokların birikmesi ve işçi çıkarımı ücretsiz izin vs.

Sebep: Tüketici dediğimiz; memur, emekli, işçi, çiftçinin alım gücünün olmaması ya da çok sınırlı olması eldeki imkânların maaşının ya da gelirinin ancak zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için harcaması.

Diğer sebep; satılan malın parasının tahsil edilememesi. Kredi kartları, çek ve senetlerle yapılan alış-verişlerin paraya dönüşememesi. Mal satılmıştır ama üreticiye para olarak dönmemiştir.

Ekonomide taksitli alış verişler tüketimi arttırır, alışverişi kolaylaştırır, ama iş gelir tüketicide biter. Üretilen mal fabrikadan ana bayiye, ana bayi bölge bayisine, bölge bayisi toptancıya, toptancı market, mağaza vb. satıcılara onlar vasıtası ile tüketiciye ulaştırılır. Tüketici malı taksitle alıp geri ödemesini yapamayınca bu işlem silsile yoluyla yukarıya üreticiye kadar uzanır.

Cüzdan daralması dediğimiz hadise budur. Bazen buna vicdan daralması da eklenir, bu nasıl olur. Bazı art niyetli karakteri bozuk insanlar ödeme imkânına sahipken krizi bahane ederek ödeme yapmaz buda işin tuzu biberi olur sonra, sonrası malum ücretsiz izinler, işçi çıkarmalar, iflaslar, intiharlar, mama bekleyen bebeler, kira bekleyen ev sahipleri.

Sahi kapitalizmin ana ilkeleri ne idi.

  • İnsan insanın kurdudur.
  • Düşene bir tekmede sen vur.
  • Yaşamak için öldür.
  • Ezmek, sömürmek vs.

Sömüre sömüre insanları tamamen iskelet durumuna getirirseniz sonra neyi sömüreceksiniz. Bu silah bumerang gibi dönüp sömürenleri vuracaktır, vurmuşturda. Küresel kriz işte silahın dönüp sahiplerini vurmasıdır.

İnsanların (sömürenlerin) hatalarının farkına varmaları mümkün ama bundan vazgeçeceklerine pek ihtimal vermiyorum.

Bu kriz ya da krizlerin çözümü nedir?

Şunu belirteyim ki bunun çözümü alışılmışın dışında farklı ses ve görüşlere kulak vermektir.
Yani reçeteyi değiştirmektir.

Toplumları bir üçgene benzetirsek bunun %70 ya da %80’lik büyük bir bölümü sabit ya da dar gelirli dediğimiz tüketici kesimdir. Bunlar; işçi, çiftçi, emekli, memur ve serbest çalışanlardır.

Geriye kalan %20’lik kesim ise kaymak tabaka dediğimiz ithalatçı, ihracatçı kesimdir.

Kriz %80’lik bu kesimin alım gücünün olmaması, yani iç piyasanın büyük oranda daralması sirkülâsyonun durmasıdır.

Bu sirkülâsyonun sağlanıp iç piyasa açılırsa kriz biter.

Bunun için devlet ya da devletler, bankalara, işletmecilere verdiği paranın bir kısmını hatta daha fazlasını tüketiciye yansıtmasıdır.

Mali disiplin enflasyon vs. bunların sebep ve sonuçları doğru tespit edilmelidir.

Krizin çözümünün diğer bir yolu da yatırım ve üretimdir. İnsanların işi ve parası olursa korkmadan harcayabilirler. Buda iç piyasayı hareketlendirir.

Bankaların içini, holdinglerin kasasını, işverenlerin kesesini parayla doldursanız tüketicinin alım gücü olmadıktan sonra bu sizce çözüm olur mu?

Aslında bu kriz dünyanın en akıllı en bilgili olduğu sanılan insanlarının milyonlarca dolar maaş alarak yönettiği sistemin iflası olup sistemin değişmesi gerektiğinin de en açık ifadesidir. Deniz bitmiş kara görünmüştür.

Krizin merkezi olan Amerika’da Barack Obama’nın ABD başkanlığına seçilmesi beni de mutlu etmiştir.

Sn. Obama’nın başkanlığı ezilen, horlanan ve ikinci sınıf insan muamelesi görenler açısından bir şans olabilir.

Doğrusunu isterseniz ben bu konuda çok da ümitli değilim.Obama’nın gücü kapitalizm çarkını tersine döndürmeye  yetmez.

Bu şansın ne kadar doğru kullanılacağını zaman gösterecektir. Obama ve kuracağı kadrosunun krizi çözüp ezilen ve sömürülenlerin yüzünü güldürebilmesi sorunun doğru tespit edilebilmesine bağlıdır. Aksi halde yaşadığımız sürece bu filmi çok daha seyrederiz.

Bizim medeniyetimiz zekât ve fitreyi niçin emretmiş, sadaka ve yardımlaşmayı neden tavsiye etmiştir.

Bizim medeniyetimizde değil insanlar hayvanlar bile aç ve sefil bırakılmamıştır.

Bizim medeniyetimizde düşeni tekmelemek değil elinden tutup kaldırmak esastır.

İnsan insanın kurdu değil dostudur.

Yaşamak için öldürmek değil paylaşarak beraber yaşamak esastır.

Paylaşmak insanların benlikten ve cimrilikten kurtulup ben anlayışı yerine biz anlayışını hâkim kılar.

Yeryüzü hepimize yetecek kadar geniş Allah’ın nimetleri tüm canlıları kıyamete dek doyuracak kadar boldur. Yeter ki biz bunun farkında ve şuurunda olalım.

İşte o zaman krizler temelinden halledilir dünyada bu beladan kurtulmuş olur.

Krizlerin olmadığı bir dünyada yaşamak dileğiyle…

Devamını Oku...

1 Kasım 2008 Cumartesi

Saadet Kongresi

Siyaset arapça kökenli bir kelime olup toplumu yönetme sanatıdır.

Dolayısıyla toplumlar yönetenlerle yönetilenlerden oluşur.

İnsanların birçoğunun gerek seçen, gerekse seçilen olması bakımından siyasete ilgisi vardır. Bunun içindir ki siyaset hiçbir zaman güncelliğini kaybetmez.

Bende siyasete ilgi duyan siyaseti takip eden okuyan, düşünen ve yorumlayan insanlardan birisiyim.

Uzun zamandan beri siyasetle ilgili düşüncelerimi yazıya dökmek sizlerle paylaşmak istiyordum.

Nasip bu zamanaymış.

Siyasette başarının temelinde iki önemli prensip vardır.

  1. Büyüklerin tecrübesi
  2. Gençlerin enerjisi yani dinamizmi

Büyüklerde gençlerdeki kadar enerji, dinamizm gençlerde de büyüklerdeki kadar tecrübe olmaz.

Bunların herbirisi yalnız başına yarımdır. İkisinin bir araya gelmesi bütünü oluşturur.

Bu bütün bugüne kadar oluşmuş mudur?

Maalesef oluşamamıştır.

Bununda iki sebebi vardır.

  1. Büyüklerin partinin tüm kontrolünü sürekli ellerinde tutmak istemeleri

 

Yetişmiş liderlik vasfını taşıyan insanları sürekli kendi emirlerinde tutmak istemeleri onlara yeterince güvenmemeleri her zaman sadık bir elemana koltuğunu devretmek istemeleri. Küçük olsun benim olsun anlayışını terk edememeleri

2- Gençlerde liderlik koltuğuna oturduklarında rüştlerini ispat etmek için önceki lider ve ekibini tamamen yönetimden tasfiye etmek istemeleri

Gençlerde vefasızlık olduğu müddetçe büyüklerde güvensizlik olacaktır.

Büyüklerde bir kenara atılırım korkusu, gençlerde de her şeyime karışırlar beni kukla gibi kullanırlar endişesi olmasa yani tecrübe ile dinamizm bir araya gelebilse ülkemizde siyasetinde, ekonominin de dolayısıyla halkında yüzü gülecektir.
Bu insanların birbirine güvenmemelerinde haklılık payı var mı derseniz elbette var.

Rahmetli Turgut Özal cumhurbaşkanı seçilince genel başkanlığa dolayısıyla başbakanlığa liderlik vasfı bulunmayan ama dürüst olan Yıldırım Akbulut’u getirdi. Tüm ipleri elinde tutmak için.

Bir müddet tuttu da.

Sonra Mesut Yılmaz genel başkan olunca zamanla Turgut Özal ve ekibini partiden tamamen tasfiye etti.

Aynı durum Süleyman Demirel içinde geçerlidir.

O da cumhurbaşkanı seçilince İsmet Sezgin’i partinin başına getirmek istedi, olmadı. Koltuğa oturan Tansu Çiller önce Süleyman Demirel’in ekibini tasfiye etti dolayısıyla partiyi Demirel’den, Demirel’i de partiden uzaklaştırdı.

Görüldüğü gibi büyükler çok müdahaleci gençlerde çok acımasız oluyor.

Kapitalist zihniyet sadece ekonomide değil, siyasette da kendisini gösteriyor.

İnsan insanın kurdudur.

Yaşamak için yaşatmayacaksın

Var olmak için yok edeceksin

Anlayışı burda da kendisini gösteriyor.
Paylaşmayı bir türlü öğrenemeyeceksin, öğrensen de uygulamayacaksın. Ben merkezlilikten biz merkezli olmaya geçemeyeceksin.

Bizde Erbakan Hoca neden ilerlemiş yaşına rağmen partiden elini eteğini çekmiyor, genel başkanlığa karizmatik birini getirmiyor diye eleştiriyoruz.

Öyle kolay mı?

Yakın geçmişte yaşanan Özal ve Demirel örneği hala zihinlerde tazeliğini korurken kendi elinizle kendi sonunuzu hazırlayıp aynı akibete uğramayı kabullenebilir misiniz?

Siyaset ve riyaset virüs gibidir. Kolay kolay o sizi sizde onu terk edemezsiniz.

Siyasetin selameti olan tecrübe ve enrjinin birlikteliği gerçekleşir mi?

Temennimiz Saadet kongresinin bunun için bir başlangıç olmasıdır. Halef selef genel başkanın halkın huzuruna beraberce çıkmaları bunun bir örneği sayılabilir. Ama bu birlikteliğin gerçek mi suni mi olduğunu zaman gösterecektir.

Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanlığına seçilmesi siyasete bir hareketlenme, azda olsa bir denge getirebilir.

Siyasette gençlik, fiziki yapı, hitabet, sürükleyicilik, inandırıcılık ve güven çok önemlidir.

Yoksa insanlar genel başkan olurlar ama lider olamazlar.

Siyasette gençliğin sadece yaş ile değil fikirlerinde genç ve dinamik olması da önemlidir.

Genç olup ta başarısız olan çok genel başkan vardır.

Siyasette rekabetin olması ve kalitenin yükselmesi için diğer partilerde de benzer yeniliklerin olması gerekir.

Vatanseverlikle koltukseverlik aynı şeyler değildir.

Vatan için koltuğunu terk edemeyenler, koltuk için vatanını feda ederler.

Siyasette seviyenin yükselmesi için negatif siyaset terk edilmeli, pozitif siyasete geçilmelidir.

Başkalarının hataları üzerinden siyaset yapmak değil de kendi doğrularınız üzerinden siyaset yapmak gerekir.

Herkes birbirine çamur atarsa memleket çamur deryasına döner orada da sivrisinekler türer.

Partiler tüzük, plan ve programlarıyla halkın huzuruna çıkmalı, başkasını değil kendilerini halka anlatmalıdırlar.

Siyasette kalitenin yükselmesinin bir yolu da üniversite öğretim üyelerine ve devlet memurlarına konulan siyaset yapma yasağının kaldırılmasıdır.

“Haydi, gençler siyasete” diyen sayın başbakanımıza sesleniyorum:

Gençler kadar memurlarında siyasete katılmaları ülke yararına değil midir?

Siyaset memuriyete, memuriyet de siyasete engel değildir, olmamalıdır.

Memurların sendikalarda yönetici olmaları sorun teşkil etmiyor da il genel meclis üyesi belediye meclis üyesi il ya da ilçe yöneticisi olması neden sorun teşkil etsin ki?

Tüm memurlarda bu görevlere gelecek diye bir şeyde söz konusu değildir.

İlgi ve istidadı olanlardan yararlanmak çağın gereğidir.

Üniversite bitirmiş okuyan, düşünen yorumlayan insanlar siyasetin dışında tutulursa siyaset parası olanlara, ya da müteahitlere kalır, buda ülkeyi bir yere götürmez. 

Partiler memurların sadece oylarından değil fikirlerinden de istifade etmelidirler.

Numan Kurtulmuş ve ekibinden pozitif siyaset yapmalarını bekliyor ülkemiz siyasi hayatına hayırlı ve verimli olmalarını temenni ediyorum.

İktidar ve muhalefet tüm partilerin bu görüşleri dikkate almasını bekliyorum.

Rekabet, kalite ve hizmetin ön plana çıktığı farklı seslere kulak verildiği siyaset anlayışının yaygınlaşması temennisiyle…

Devamını Oku...

18 Ekim 2008 Cumartesi

Denge–2

Bu yazıma Aktütün karakolunda ve Diyarbakır’da şehit düşen asker ve polislerimizi rahmetle anıp ailelerine baş sağlığı dileyerek başlamak istiyorum.

Allah makamlarını cennet, derecelerini yüksek etsin.

Denge-1 deki yazımızın sonunu hatırlayarak başlayalım.

Maalesef bugün müslümanlar olarak hak ve hukuka saygı yönünden gayri müslümlerden çok geriyiz. İbrahim Ethem hazretleri bu durumu şöyle ifade ediyor.

Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden
Dünyada gitti dinde gitti elimizden.

Allah bizi böyle bir duruma düşmekten korusun.

Dünya hayatı sınırlı, ahiret hayatı ise süreklidir. Dünya ve ahiret için yatırım yaparken nerede ne kadar kalacağımızı da hesaba katmak zorundayız. Dünya sevgisi bize ahiret hayatını unutturmamalı dünya için ahireti ahiret için de dünyayı terk etmeyelim, dengeyi sağlayalım. Ayaklarımızın üzerine sağlam basalım.

Dünya ahiret dengesi bir insanın iki ayağı, iki eli, iki gözü gibidir. İkisinin varlığı dengedir. Birinin ihmal edilmesi dengeyi sarsar. Tek ayakla topal, tek gözle kör, tek elle de işe yaramaz hale gelir insan. Akıllı müslüman ahiretini kör, topal ve işe yaramaz hale getirmemelidir.

Aile huzuru bu ikisini dengede yürütmekten geçer. Aksi halde sıkıntı kaçınılmazdır.

Peygamberimiz(SAV) bir hadisinde müslümanların bu dengeyi dünya tarafına doğru bozacağını belirtiyor.

Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecekki beş şeyi sevip beş şeyi unutacaklar:

  1. Dünyayı sevip, ahireti unuturlar.
  2. Apartmanları sevip, kabirleri unuturlar.
  3. Malı (zenginliği) sevip, hesabı unuturlar.
  4. Hanımları sevip, hurileri unuturlar.
  5. Nefisleri sevip, Allah’ı unuturlar

 

İşte onlar benden bende onlardan uzağım.

Şimdi şöyle bir göz gezdirelim.
1- Bir günün yani 24 saatin ne kadarını dünya için ne kadarını ahiret için ayırıyoruz.

Oysa Allah(cc) 24 saatin 8 saatini dünya için 8 saatini ahiret için diğer 8 saatinide dünya ve ahiret işlerini aksatmamak için istirahat edelim diye yaratmıştır. Peki, biz ne yapıyoruz. İlahi taksimata uygun mu davranıyoruz?

2- 80-100 metrekare dairelere sığmayan bizler acaba 1,5-2 metrekare kabire sığacağımızı hiç aklımıza getiriyor muyuz ?

3- Kısa yoldan köşeyi dönüp zengin olmak için her yolu mübah görüp hak-hukuk emek, alınteri kul hakkını helali haramı düşünmeden asgari ücretle hatta onun altında bir ücretle sigortasız bir şekilde 10-12 saat işçi çalıştırıp paraları istifleyen müslüman işverenlerin yüzde kaçı bunun bir de hesabının olduğunu düşünüyor.

Allah Teala fakirimize kanaat zenginimize de insaf versin.

Hz. Ali (r.a) dünya ile ahiret hayatını bir erkeğin nikahlı iki hanımına benzetir. Hangisine meyledersen diğerini küstürürsün. Hiç birini küstürmemek için dikkatli ve dengeli hareket etmek gerekir.

İnsanların en uzun ömürlüsü bin senden fazla yaşayan Hz. Nuh (a.s)’a Cebrail (a.s) sorar:
Dünya hayatını nasıl buldun?
O da cevaben: “İki kapılı bir ev, kapının birinden girdim diğerinden çıktım” deyiverir.

Herkesin bu evde kalacağı süre farklıdır. Kimin ne kadar kalacağını kimse bilemez. Önemli olan bu süreyi Cenab-ı Hakkın rızasına uygun iman-ibadet ve güzel ahlak ile müslümana yakışır bir şekilde değerlendirmektir.

Ağlayarak gelinen bu dünyadan gülerek rabbimize doğru yürüyebilmektir. Büyüklerimiz dünyayı insanı Allah’tan alıkoyan herşey diye tarif etmişlerdir.

Çoluk çocuğun malın mülkün, makamın, mevkiin, şanın şöhretin seni gururlandırıp Allah’tan uzaklaştırmasın. Azrail ansızın gelip hayatını sonlandırdığı zaman eyvah! demenin hiç kimseye bir faydası olmaz.

Hz. Ali (r.a) insanlar dünya hayatında gaflet uykusundadırlar. Ölüp defnedilip sorgulanmak için Münker ve Nekir isimli melekleri gördüğünde kafasını merteğe çarparak gaflet uykusundan uyanır, aklı başına gelir ama geçmiş olsun iş işten geçer.

“Her nefis ölümü tadacaktır.” Ölüm aslında bir son değil sonsuzluğa açılan bir kapıdır. İnsan fıtratında da hiç ölmemek sonsuza dek yaşamak varya işte bu istek ölümle gerçekleşecektir.

Bir yerden ayrılmadan başka bir yerde var olmak mümkün değildir. Burada gerekli hazırlığı yapmadan ebedi âleme göç edenlerin durumunu Cenab-ı Hak şöyle bildiriyor:

“Yaleyleni künti turabba”

“Bu insanlar cehennemi görünce: Keşke insan değilde toprak olarak (yaratılsaydım)” derler.

Allah(cc) cümlemizi böyle bir sondan korusun.

Dünya ahiret dengesini sağlayan kullarından eylesin.

Anaların ağlamadığı, kadınların dul, babaların boynu bükük, çocukların yetim kalmadığı, kalplerin burkulup gözlerin yaş yerine kan akıtmadığı terörsüz günler temennisiyle

Allah’a emanet olun

Devamını Oku...

30 Eylül 2008 Salı

Bayram İslam Dünyası ve Biz

Allah(cc) sizin vücutlarınıza ve dış görünüşünüze bakmaz, lakin kalplerinize bakar.

Değerli müslümanlar bugün bayram. Cenab-ı Hak bu bayramı hak edenlerden eylesin. Bu bayramı islam dünyası ve tüm insanlık için hayırlara vesile kılsın.

Kan, zulüm, gözyaşı, anarşi ve terörün olmadığı tüm insanların bayramın engin coşkusunu yüreklerinde hissedeceği bayramlara kavuşalım.

Evladını teröre kurban veren ananın kalbinden geçenleri bir duyabilsen Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da, Pakistan’da kolu bacağı farklı taraflara savrulan insanların ve onların yakınlarınında sevinebileceği bayramlar temennisiyle zalimin zulmünün olmadığı, mazlumun ahının yeri göğü tutmadığı Hz. Ömer’in adaletinin bütün dünyaya hakim olduğu müslim-gayrimüslim herkesin bayramdan nasipleneceği bayramlar özlemiyle yazıma başlamak istiyorum.

Allah’ı çokca zikrederek, emirlerine uyup yasaklarından uzak durarak bu kutlu zaman tünelinden geçip bayrama erişmiş bulunuyoruz. Coşku, heyecan, sevinç elbetteki orucunu tutanların ve zaruretten dolayı tutamayanların hakkıdır. Orucunu keyfi tutmayanlarda bu bayramda sevinç yerine burukluk olur çünkü sevinmeyi hak etmediler. Bayram dolayısıyla geriye dönüp ramazanda yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapamadıklarımızı gözden geçirip ramazanın ve geride kalan ömrümüzün bir muhasebesini yapalım.

Ramazan ayı boyunca oruçlarımızı tutup zekât ve fitrelerimizi verdik, cimrilik kirinden temizlenerek cömert olma vasfını kazandık. Cimrilik vasfına tekrar geri dönmeyelim cömertlik özelliğimizide kaybetmeyelim.

Toplumumuzun doğruluk, dürüstlük iş ahlakına evlerimize sevgi, saygı, barış ve huzura kimsesiz insanların selam, güleryüz, tatlı dil ve hoş sohbete ihtiyaç duyduğunu bilelim bunu kendimizden ve başkalarından esirgemeyelim.

Ramazan ayı boyunca Kuranlar okundu hatimler indirildi. İbadet, dua ve zikirle kalplerimizin pası silindi cilalandı. Cilalanan kalplerimizi günah damlalarıyla tekrar eski haline döndermeyelim. Ramazanda kazandığımız güzel hasletleri bayramdan sonra terk etmeyelim. Unutmayalım ki müslüman 365 gün 24 saat müslümandır. Allah’ın emir ve yasaklarından sorumludur. Sadece ramazan müslümanı olmak yeterli değildir.

İman ve ibadetlerde süreklilik esastır. Kuran-ı Kerim’de Ala suresi (14–15–16–17) gerçekten iyice temizlenen ve rabbinin ismini anarak ( bayram ) namazını kılan umduğuna erişmiştir. Siz dünya hayatını ahiretten üstün tutuyorsunuz. Oysa ahiret hayatı daha hayırlı ve süreklidir.

Bayramın gelmesi başka, bayramı hak etmek başkadır. Sizlerin bu bayramı hakettiğinize inanıyorum. Allah bayramı hak eden kullarından eylesin.

Müminler (Sizler) zaten güzel insanlarsınız kırmayan, üzmeyen, onaran, tamir eden, ayrıştırmayan, birleştiren barıştıran şairin dediği gibi;

Mümin hayra koşandır

Engelleri aşandır

Seller gibi taşandır.

Ramazan ayı boyunca açları doyurdunuz, çıplakları giydirdiniz, ihtiyaçları giderdiniz, nefislerinizi dizginlediniz, şeytanı çatlattınız, hayırlı işlerde yarış yaptınız, haramlardan uzak durdunuz. Elbetteki bayramı hak ettiniz. Güzel elbiseler giyip güzel ve hafif kokular sürünerek sabahın erken saatlerinde gelip camiyi doldurup ( cc ) ‘ın misafiri oldunuz. Günde beş defa babanız bile sizi evinde misafirliğe kabul etmezken Allah(cc) sizi her gün beş defa evinde, huzurunda sizin misafirliğinizi kabul edip sizi ağırlıyor. Ne kadar değerli varlık olduğunuzu bilin ve değerinizi koruyun.

Bir hadiste “Bayramlarınızı tekbirle süsleyiniz.” buyuruluyor. Sabahleyin evden camiye gitmek için çıkınca sessizce tekbir getirilmelidir. Ramazan ayı boyunca haramlardan, günahlardan uzak durmak bolca kuran okuyup zikir yapmak suretiyle kalbimizin pasını sildik cilalayıp nurlandırdık. Kalp Allah’ın nazargahıdır. Takvanın, ihlâsın, niyetin ve samimiyetin yeridir. Bir hadiste;

“Şüphesiz ki Allah(cc) sizin vücutlarınıza, dış görünüşlerinize bakmaz lakin kalplerinize bakar.”

Değerli müslümanlar Cenab-ı Hakk’ın nazargahını kirletmeyelim. İşlediğimiz her günah yapmadığımız her ibadet kalp üzerinde bir leke oluşturur. Eğer bu lekeler tövbe ile silinip yok edilmezse, kalp kararır ve katılaşır. Duygusuz ve duyarsız hale gelir. Allah’ın huzurunda hayırsız malın, evladın makam ve mevkinin faydası olmaz. Bize faydası olan tertemiz bir kalp ile O’nun huzuruna çıkabilmektir.

Kalp önemlidir. Kalp kırmamaya hele hele sudan sebeplerle kalp kırmamaya dikkat edelim kalbin tamiri olmaz. Haksız yere kalp kırmak Kâbe-i Muazzama’yı yıkmaktan daha kötüdür. Kabe’nin tamiri mümkündür. Yunus Emre bir beyitinde bu durumu ne güzel ifade ediyor.

Gönül çalabın tahtı

Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise
Hayat yolu hep düz değildir. Bazen yokuşu vardır, bazen inişi vardır. Bazen sevinir bazen üzülürüz. Sevinirken sevindirelim ama üzülürken üzmemeye gayret edelim. İnsanlara hele hele müslümanlara daha çok değer verelim. Karşılaşınca musafaha yapıp halini hatırını soralım. İnsanlara karşı güleryüzlü tatlı sözlü olalım. İnsanlara karşı güleryüz ve tebessümün aynı zamanda sadaka olduğunu unutmayalım. Tatlı dilin birçok sıkıntıyı kırgınlık ve küskünlüğü halledeceğini de unutmayalım. Bir hadisi şerifte; “Mümin müminle karşılaştığı zaman ona selam verir. Elini tutat onunla musafaha yaparsa, ağacın yapraklarının dökülmesi gibi hataları dökülür.”

Birbirimizle ilgi alakayı sevgi ve muhabbeti kesmeyelim, gelmeyene gidelim. Her güzel işte ilk adımı biz atalım. Bayramlar birlik ve beraberliğimizin vesilesi olmalı, ayrılık gayrılıkların aramızda yeri olmamalı, kırgınlık ve küskünlüklerimiz üç günden fazla sürmemeli. Bir hadisi şerifte; “Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz, birbirinizden alakayı kesmeyiniz.”

Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küs durması helal olmaz.

Bayramda, önce anne baba ve büyüklerimizi ziyaret edip hal hatır sorup ellerinden öpelim hayır dualarını alalım. Unutmayalım ki onların duaları Allah katında makbuldür. Yakınlarımızı, komşularımızı, dost ve arkadaşlarımızı unutmayalım onlarında bayramlarını kutlayalım. Çocukları, yetim ve öksüzleri sevindirelim.

Eve gelen çocuklara bir şeker değilde bir ytl verirsen daha çok sevindirmiş olursun. Şunu bilinki çocuklar şekere sevinmiyorlar size karşı ayıp olmasın diye onları alıyorlar.
Hastaneleri, evindeki hastaları, çocuk yuvalarını, barınma evlerini, huzur evini ziyaret edip hatırlarını soralım, kabristanda ki ölüleride unutmayalım. Ruhlarına Kuran okuyup, onlardan ibret alıp oraya hazırlanalım.  Son pişmanlık fayda vermez.

Bayram vesilesi ile İrak’ta ki, Filistin’de ki, Afganistan ve Pakistanda ki dünyanın her yerinde ki mazlum insanlar için dua etmeyi de unutmayalım.

Bu vesile ile bütün islam âleminin ramazan bayramını kutlar, hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

Bayramınız mübarek olsun. Gerçek bayramlarda buluşmak dileğiyle…

Devamını Oku...

24 Eylül 2008 Çarşamba

Denge-1

Müslüman Açısından Dünya Ahiret Dengesi

Bir insan için üç hayat vardır.

  1. Anne karnındaki hayat
  2.  Dünyadaki hayat
  3. Ahiret hayatı

Anne karnındaki hayatın dünya hayatı açısından çok büyük önemi vardır.

Dünya hayatının da ahiret hayatı açısından önemi büyüktür.

Çocuk anne rahminde iken anne sigara, alkol vb. zararlı alışkanlarından uzak durup sağlıklı beslenirse çocuk dünyaya bedenen sağlam gelir.

Baba kazandığı paranın helal olmasına eve getirdiği ekmeği helal parayla almaya, annede helal lokma yemeye dikkat ederse çocuk bedenen sağlam olduğu gibi ruhende, ahlakende sağlam ve dürüst olmuş olur.

Böyle dinine, devletine, vatanına milletine bağlı, anne-babasına saygılı topluma faydalı dürüst insanlar için  ‘’helal süt emmiş’’ tabiri kullanılır.

Helal süt helal lokmadan, helal lokma helal kazançtan elde edilir.

Bunun tersini düşünürsek anne hamilelik döneminde zararlı alışkanlıklardan sakınmazsa, baba kazandığı paranın kaynağını sorgulamazsa sofradaki ekmeğin mideye inen lokmanın helal yada haram olduğu düşünülmezse dünyaya gelen çocuk bedenen de ruhende sakat olur.

Bu tip insanlar dinine, devletine, vatanına, milletine, anasına, babasına, büyüğüne, küçüğüne saygı duymaz, bağlı olmaz. Bugün ülkemizde beş milyon civarında özürlü çocuk varsa burada annelerinin hiç suçu yok mu? Yüzbinlerce tinerci, kapkaççı, vurgun ve soygun işleri ile uğraşan küçük büyük insan varsa burada babaların hiç suçu yok mu?

Sofraya gelen ekmek haram yoldan elde edilirse çocuk anne karnında haram gıda ile beslenirse elbette dünya hayatı da haramla günahla yanlışlarla dolu geçecektir. Bu tip insanları ifade etmek içinde “sütü bozuk” tabiri kullanılır. Sütün bozuk olması çocuğun suçu değil, ona bozuk süt emziren annenin o sütün haram gıda ile oluşmasına sebep olan babanın suçudur. Süt durup dururken bozulmaz. Yemeğe katılan zehir insanın hayatını karartır. Süte katılan haramda insanın hem dünyasını hem de ahiretini karartır.

Dünya hayatının temeli anne karnında atılır. Bu temel sağlam atılırsa, o insanın dünya hayatı için büyük bir avantaj elde edilmiş olur.

Eğer bu temel çürükse o çocuk toplum için bir afet bir bela olur.                                

Ayeti kerimde                                                                                                       

Bilinki (ahiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir süstür. Aranızda bir öğünüştür, Mallarda ve çocuklarda bir çoğalıştır.

Bunun misali bitirdiği bitkiler ekincilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir. Fakat o bitkiler kurur; derken sen onu sapsarı hale getirilmiş görürsün sonrada o bir çor çöp olur.  Ahirette çetin azap vardır. Allahtan bağışlanma ve hoşnutluk da vardır.

Dünya hayatından faydalanmak bir aldanış faydalanmasından başka bir şey değildir. Ebu Hureyreden rivayet edilen bir Hadisi Şerifte de

Şunu unutmayınız ki: Allah’ı zikretmeden onun rızasına uygun işler yapmadan öğrenici ve öğretici olmadan geçirilen bir dünya hayatı ve içindekiler lanetlenmiştir.

Dünya kelimesi yakınlık anlamına gelen ‘’edna’’kelimesinin muennesidir.

Dünya karşıtı olan ahirete göre çok yakındır.

Dünya hayatı gelip geçicidir. Ahiret hayatı ise süreklidir.

Dünya hayatı bir yol  (otoban) üzerindeki tünelin içinde kalınan zaman kadardır.

Bazen tünelin ağzından bakınca öbür tarafı gözükür.

Tüneller birbirine göre bazen kısa bazen de uzun olur.

Gittiğiniz yolun uzunluğuyla kıyasladığında tünelin mesafesi çok ama çok kısa kalır.

İşte dünya hayatı da bir tünel mesafesi kadardır.

Ebedi hayatın saadeti de, felaketi de işte bu zaman diliminde kazanılır. Dünya hayatını iki kategoride değerlendirmek gerekir;

Birincisi: İman-ibadet güzel ahlak ile geçirilen bir dünya hayatı ki anne rahminde iken alınan helal gıdanın oluşturduğu helal sütü emenler dünyada böyle bir hayat sürerler.

İkincisi: Birincide sayılanlardan tamamen uzak, nefsin esiri, şeytanın can dostu olmuş, ahireti unutup kalbi ve  kafası dünya sevgisi ve hırsı ile dolu bir dünya hayatı. Ayet ve hadislerde yasaklanan bu anlayıştaki bir dünya hayatıdır.

Dünya hayatı boşverilecek, önemsenmeyecek bir zaman dilimi değildir. Bilakis özellikle müslümanlar açısından çok önemlidir. Zira hadisi şerifte; “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyurulur. Bu tarlada ilkbaharda ne ekersen sonbaharda onu biçersin. Darı ektiğiniz tarlada mısır biçemezsiniz. Bu hayatta kötülük ekerseniz ahirette iyilik (sevap) biçemezsiniz. Doğum öncesi hayat ile dünya hayatı kıyaslandığı zaman anne karnında geçen zaman, dünyada ki zamana göre otobandaki tünel gibidir. Ancak dünyanın genişliğinden, lüks ve konforundan haberi olmayan insanoğlu orayı terk edip dünyaya gelmek istemezmiş.

Dünyaya gelip bu hayattaki rahatlığı cazibeyi gören bir insan önceki hayatına elbetteki dönmek istemez. Dünya hayatı ahiret hayatı ile kıyaslandığı zaman aynı özelliği gösterir.

Dünyada ki lüks ve konforu görüpte cennetteki nimetlerden haberi olmayan insan dünyadan ayrılmak istemez, ölüm ona acı ve ürpertici gelir. Ama ölüm kaçınılmazdır. Dünyada Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayıpta ölünce cennete giden bir müslüman oradaki nimetleri köşkleri, sarayları, hurileri görünce dünyadaki nimetler ve güzelliklerin cennettekiler yanında bir kıymet ifade etmeyeceklerini anlayınca orayı bırakıp tekrar dünyaya dönmek istemez.  Dünya ile cennet kıyaslandığında cennet dünyaya göre kıyas kabul etmez.

Peygamberimiz (SAV) bir hadisi şerifinde;

“Dünya (ahiretteki makamlara göre) müminin zindanı, kâfirin cennetidir.“ Çünkü kafirin gördüğü göreceği bu dünyadaki güzelliklerdir. Ahiretteki yerini ise vardığında görür. 

Müslümanın dünya hayatı ile kâfirin dünya hayatı birbirinin aynısı olamaz. Müslüman söz ve fiiliyatında sadece dünyayı düşünerek hareket etmemeli, karar vermemeli bilakis dünyayı düşündüğü kadar ahireti de düşünmeli ona göre hareket etmelidir. Hak ve hukuka saygı gösterip helale harama dikkat etmelidir.

Maalesef bugün müslümanlar hak ve hukuka saygı yönünden gayri müslimlerden çok geridedir. İbrahim Ethem hazretleri bu durumu şöyle ifade ediyor.

Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden

Dünyada gitti dinde gitti elimizden.

Allah bizi böyle bir duruma düşmekten korusun.

Dengeyi iyi sağlayıpta dünyayı da ahireti de kaybetmeyelim.

Yoksa altı uçurum.   

Devamını Oku...

5 Eylül 2008 Cuma

Ramazan 2008

Bunun islami ıstılahtaki karşılığı: "İkinci fecirden itibaren güneşin batışına kadar; yemekten, içmekten, her türlü cinsi arzulardan, orucu bozan diğer şeylerden Allah(cc)'ya kulluk niyeti ve ibadet kastı ile nefsi men etmeye, uzak durmaya" denir.

Oruç yalnız bedenle yapılan bir ibadettir. Her mükellef için farz-ı ayındır. Oruçta, sürekli kötülüğü emreden "Nefsi emmareyi" dizginlemek söz konusudur. "Peygamberimiz(SAV) bir kimse başka birinin yerine oruç tutamaz, namaz kılamaz." buyurmuştur.

Sizin orucunuzla benim nefsim dizginlenemez, benim orucumla da sizin nefsiniz dizginlenemez. Herkesin nefsi kendi orucu ile dizginlenir.

Oruc Bedir savaşından kısa bir süre sonra farz kılınmıştır. Ramazan orucundan önce Peygamberimiz(SAV) aşure orucu ve her ay üç gün oruç tutardı.

Orucu farz kılan ayeti kerime şöyledir:

"Ey iman edenler oruç sizden önceki (ümmetlere) farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Umulurki korunursunuz." ( Bakara 183 )

Peygamberimiz(SAV)'de bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor.

"Ramazan ayı gelince cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır."

Aylar içerisinde ramazan ayının özel bir yeri vardır. Günler içerisinde Cuma günü, geceler içerisinde Kadir gecesi, insanlar içerisinde Peygamberimiz(SAV)'in nasıl müstesna bir yeri varsa aylar içerisinde de ramazan ayının öyle müstesna bir yeri vardır.

Ramazan ayı ayların sultanı rahmet ve bereketin zirvede olduğu aydır. Ona bu özelliği kazandıran da Kuran'ın bu ayda inmeye başlamış olmasıdır. Oruç ibadeti de ramazan ayına mahsus bir ibadettir.

Oruç islamın beş şartından biridir. Bir insana oruç farz olması için;

Müslüman olacak

Akıllı olacak

Ergenlik çağına girmiş olacak

Peygamberimiz(SAV) orucun fazileti hakkında şöyle buyurmuştur;

"Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak oruç tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."

Bağışlanan günahlar içerisinde kul hakkı yoktur. Kul hakkı affedilmeyen büyük günahlar kapsamındadır.

Ramazan ayında teravih namazı kılmak sünnettir. Teravih namazı cemaatle kılınabileceği gibi yalnız başına da kılınabilir.

Teravih namazı ramazan ayına mahsus bir namazdır. Teravih namazı 20 rekât kılınabileceği gibi 8 rekâtta kılınabilir. Dört rekâtta bir selam verilmesi yaygındır. İki rekâtta bir selam vermek daha sevaptır.

Şu hadisle bu konuyu bitirelim;

"Kim yalan söylemeyi yalan ile iş yapmayı terk etmezse Allah'ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur."

Bir insan tutmuş olduğu orucun Allah(cc) katında makbul olup olmadığını anlaması için o günkü hal ve hareketlerini söz ve davranışlarını bir gözden geçirmesi gerekir. Eğer tuttuğu oruç onu haram ve günahlardan yalan, gıybet, dedikodu ve iftiradan, hile, hurda ve dalavereden alıkoymuyorsa o orucun sahibine hiçbir faydası olmaz. Allah katında da bir makbuliyeti yoktur.

Eğer tuttuğu oruç onu haram ve günahlardan alıkoyuyorsa oruç sayesinde nefsi emmaresi ona haram işletip günaha sokamıyorsa o kişinin orucu Allah katında makbul bir oruçtur.

Bir insan oruç tutmakla beraber yalanı, aldatmayı, gıybet ve iftirayı terk ettirmiyorsa bu oruç cennetin kapılarını sonuna kadar açıp cehennemin kapılarını kapamaz.

Ramazan ayında şeytanlar bağlanır ama şeytanlar sadece cinlerden müteşekkir değildir. İnsanlardan da şeytanlar vardır. Allahu Teâlâ NAS suresinin son ayeti kerimesinde bunu şöyle belirtiyor;

"Ellezi yuvesvisu fisudurinnas minel cinneti vennas."

İnsanlara vesvese veren şeytan cinlerden olduğu gibi insanlardan da olur.

İki ayaklı şeytanlar maalesef ramazanda bağlanmaz. Onlar serbest dolaşım hakkına sahiptir. Her an her yerde aramızda cirit atıp dururlar.

Bu iki ayaklı şeytanlara karşı çok dikkatli ve uyanık olmalıyız. Onlara faydamız olmasa da onların zararından kendimizi korumaya çalışmalıyız.

Onların işlerini kolaylaştırıp onlarla beraber olursak tutmuş olduğumuz oruç sadece açlık ve susuzluk olarak yanımıza kalır. Ondan gereği gibi istifade edememiş oluruz.

Allahu Teala tüm insanları şeytanın her türlüsünün şerrinden muhafaza etsin. Ramazan ayını ülkemiz için, islam âlemi için ve tüm insanlık için hayırlara vesile kılsın. Ramazan ayı hürmetine ülkemizi her türlü semavi ve arazi afet ve belalardan korusun.Mazlum ve mahzun durumda bulunan insanlar için yapmış olduğumuz duaları kabul etsin.

AMİN.

Devamını Oku...