Nizamettin ŞAHİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nizamettin ŞAHİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2009 Çarşamba

Sadece Kedi Sevmeye Gelmemiş!

İki günlük ziyaretten üç gün sonra anlaşıldı ki, Obama Türkiye'ye sadece kedi sevmeye gelmemiş.
Her ne kadar bir takım basınımızın en çok üzerinde durduğu olayların başında Obama'nın kedi sevmesi olsa da, öyle anlaşılıyor ki, aşıları tam yapılmış kediyi sevmenin gölgesinde, Afganistan'da Müslüman katliamı için 1000 adet Türk Komandosu istemeye gelmişmiş.
Bu arada Irak bataklığından çıkması için de yine Türkiye'ye muhtaç.

Bu konuda da mutlaka yüksek sesle dillendirilmeyen istekleri olmuştur, olmak mecburiyetinde.
Malum böylesi işgallerde işgalci ülke, en büyük zayiatı işgal ettiği toprakları terk ederken verir.
Bu zayiatı asgariye indirmek için de bizden yardım almak mecburiyetinde.
Umarım ucuza gitmeyiz!

Tekrar kediye dönecek olursak;
Doğrusu kedi benim çok dikkatimi çekmedi de, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev'in, Medeniyetler buluşmasına(!) katılmaması dikkatimi çok çekti.

Göz çıkarmadan kaş yapmayı becermede pek de yetenekli sayılmayız ya, insan tereddüt etmeden yapamıyor.

Obama'nın Ermesi Soykırım safsatası hakkında, seçim öncesi vaadinin hala arkasında olduğunu ifade etmesi, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın 7 Ekim 2009 günü yapılacak Türkiye-Ermenistan milli maçı öncesi sınırların açılacağını iddia etmesi, doğrusu midemi bulandırdı.

Başbakanımız Erdoğan'ın iddia ettiği gibi Karabağ işgali mi sona erecek, yoksa Ermenilerin dayatması mı gerçekleşecek merak ediyorum.

Umuyorum ki, gerçekleşecekse her ikisi beraber gerçekleşsin...
Karabağ işgali son bulsun ve ardından da Türk Ermeni sınır kapıları açılsın.
Böylelikle Azeri kardeşlerimizin arzuları da gerçekleşmiş olur.

Bu arada Rusya faktörü de göz ardı edilmemelidir.
Malum Rusya dünya Satranç şampiyonu...
Şu ortamda Rusya müthiş bir satranç oynamaktadır.
Dışişleri bakanımız Ali Babacan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirvesi için Ermenistan'a gidince, hiçte hesapta olmadığı halde, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev Rusya'ya gitti ve Rusya'yı stratejik ortak ilan etti.
Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, Aliyev'den bütün Azeri doğalgazını Moskova'ya satmasını istiyor. Eğer başarırsa, Rusya bölgede enerji konusunda çok büyük bir güç haline gelecek.
Doğalgazda dışarıya bağımlı olan Türkiye'nin işi biraz daha zorlaşacaktır.
Bu arada Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan'la üçlü bir toplantı planlıyor.
Bu toplantı sonucu Karabağ işgalinin sona ermesini Rusya sağlarsa, Azerbaycan'a karşı itibarımız ortadan kalkacağı gibi, Rusya ve Ermenistan karşısında da saygınlığımız oldukça zayıflayacaktır.
Bütün gücünü AB kapılarında harcayan hariciyemiz, öyle gözüküyor ki, AB'den istediğini alamayacağı gibi, Türk ve İslam dünyasının ittifakını da elinden kaçırmış olacaktır.

"İki devlet bir millet" laf havada kalmasın,
Türkiye'nin yerini, Moskof Rusya almasın,
Koy, yüreğini koy, vur yumruğunu masaya,
Bari soydaşlarımız, bizi zayıf sanmasın.

Devamını Oku...

9 Nisan 2009 Perşembe

Türkiye’de Seçim, 25 ölü!

Bu normal-sıhhi değil, bu zihniyet kuduz mudur?

Bir mermi bedeline, kan bu kadar ucuz mudur?

 

29 Mart 2009 Mahalli seçimlerinin bilançosu bu.

25 dememe bakmayın. Farazi rakam bu, ama gerçek rakam da bu civarda...

Yaralı sayısı ise yüzlerce...

 

İlkel toplumlarda bile böylesi rezillikler yaşanmıyor.

- Ne uğruna bu can pazarı?

- Muhtarlık makamı uğruna!

- Bir muhtarlık makamı ölmeye, öldürmeye değer mi? İnsan hayatı bu kadar mı ucuz?

İnancımıza göre, böylesi bir hiç uğruna katliam yapanın, bütün sevapları cehenneme gitmesine yedemez.

- Bu yalan dünyada ne kaybettin?

- Muhtarlığı...

- Peki, gerçek dünyada?

- Cenneti kaybettin, Cenab-ı Hak'kın rahmetini, mağfiretini, Resulullah (sav) efendimizin şefaatini, komşuluğunu...

 

Bu ne ihtiras, bu ne hırs! Bu ne büyük kayıptır.

Böylesi bir makam için; günahtır ve ayıptır.

 

Bu normal-sıhhi değil, bu zihniyet kuduz mudur?

Bir mermi bedeline, kan bu kadar ucuz mudur?

 

Seçimde ve seçim döneminde çok acılar yaşandı da, Muhsin YAZICIOĞLU acısı bir başka oldu.

Olay ikinci haftasında, ancak belirsizlikler devam etmekte.

Sözler bitti, kelimeler tükendi, boğazlar düğümlendi, diller dönmüyor.

Kader mi, kaza mı?

Arıza mı, suikast mı?

Müsebbip kim, sebep ney?

Bir dolu bilinmezler.

Allah'ım bu ne çelişki yumağı? Karışık mı karışık!

 

Senaryolar uçuşuyor, ovalleşmiş köşeler,

Kaynakları belli değil, her kafadan bir şeyler.

 

Kafaları tırmalayan şaibeler-şüpheler,

Devlet otoritesinde, büyümüş endişeler.

 

Reis'imin kahrındandır, perişan hallerimiz,

Milyonlarca Fatihalar, bizim tek tesellimiz.

 

O'nun için geçip gitti, uykusuz günlerimiz,

O'nun için Yaradan'a, açıldı ellerimiz.

 

Peygamberin sevdasından, sembol yapmıştı gülü,

Bir karlı tepede boğdu, matemlere bülbülü.

 

Yıllar önce zalimler, çok üşütmüşlerdi onu,

Yıllar sonra soğuk zemin, olmuştu O'nun sonu.

 

En son nefeste takvası, yetişti imdadına.

O takva yakışmıştı, Muhsin'imizin adına.

 

Yeni doğan bebelere, Muhsin adı ad olsun,

O şahadete ulaştı, O'nun ruhu şad olsun.

Devamını Oku...

3 Nisan 2009 Cuma

Üşütülen Yiğit

Allah bilir ya, ben ve benim gibi işe yaramayanlar, daha uzun yıllar yaşayacağız.

Cenab-ı Hak sevdiklerini erken yaşta yanına alıyor.

Seni 7,5 yıl suçsuz yere mahpuslarda üşüten o Şey'de şu anda 92 yaşında. İbadetten uzak, tesbihattan uzak, Türkiye'nin en güzide yerlerinden bir yerde, (nü) resimler çizerek, kendince çok güzel bir hayat yaşamaktadır.

Sen mahpusta koğuş arkadaşın olan komünistlere bile merhamet ederken, o halen yaşamakta olduğu lüks hayat uğruna on binlere merhamet etmedi...

Endişem odur ki, bu dünyada yargılanmadan çekip gidecek.

Varsın gitsin. Gittiği yerde en adil yargılamaya maruz kalacağını biliyoruz nasılsa.

Bir önceki yazıda da bahsettiğim gibi, helikopter kiralama, hayattaki ikinci hata idi.

İlk hatanı anlatırdın ya masumca. Bilmeyenler için birde ben nakledeyim;

Mamak zindanlarında gördüğün işkencelere eyvallah etmediğin bir dönemde, gururunu rencide etmek için çırılçıplak soyduklarında, "BUNU YAPMAYACAKTINIZ" dediğinizden dolayı, "Bu benim hayatta yaptığım en büyük hata idi.

Çünkü bu hassasiyetimi defalarca zulüm için kullandılar" demiştiniz.

Zalimler bu dünyayı her şey olarak bilirler.

Varsın bu dünyada sefayı sürsünler.

Kendine 7,5 yılı mahpus olmak üzere yılarca zulmeden devletine karşı zerre kadar kin gütmeyen, intikamı hep Zül-Celale bırakan Muhsin YAZICIĞLU, gönülleri kırmama konusunda da oldukça hassas biriydi.

Ancak Mamak'ta yattığı dönemde bir koğuş arkadaşını nasıl kırdığını ve onun bedelini nasıl ödediğini, BBP Genel Başkan yardımcısı, Yazar Sayın Mustafa Çalık'a şöyle nakletmiş;

"Hapishanede paramızın kalmadığı bir gündü. Çay paramız bile yoktu.

Koğuş başkanıydım. Kimsenin üzülmesini, ümidinin kırılmasını da istemiyordum.

Çaycı kapıya tak tak vuruyor ve "çay içen var mı" diye bağırıyordu.

Ben "Hayır bugün çay içmiyoruz" diye geri gönderiyordum.

"Arkadaşlar bugün yönetimi protesto için çay içmiyoruz" dedim.

Bir arkadaşımız; "Reis bir çay zevkimiz vardı onu da yasakladın" değince, ani bir refleksle, "zıkkım iç, bir gün çay içmezsen ne olur" diye çıkıştım.

O an arkadaşımın yüzündeki mahcubiyet beni perişan etti.

O mahcubiyetin altında o kadar ezildim ki, 4-5 yıl çay içmedim ve bu şekilde nefsimi cezalandırmış oldum."

Cenab-ı Hak böyle iman sahiplerine de, elbette şehitliği nasip eder.

Eminiz ki, şu anda üşümediğin gibi, artık hiçbir zaman üşümeyeceksin koca Reis.

O bir siyasetçiydi, ancak onun yaptığı siyasetten öte bir şeydi.

O, partisinin aldığı oy oranından daha büyüktü.

O, bir yakınımız değil, yakınımızdan öteydi.

Görmezden gelinse de, Meclise ve Türk siyasetine çok şey kattı.

Bir ülkede hayatın birkaç gün allak bullak olduğu dönemler çok da fazla olmaz, ancak kazadan sonraki son 3-4 gün Türkiye'de hayat allak bullak oldu.

O, Baki kalan kubbede, çok hoş bir seda bıraktı.

O'nun partisi BBP, tüm imkânsızlıklara rağmen, partiye tek kuruş haram sokmadan, açık alınla, ak yüzle mücadelesini sürdürdü.

O'nun üslubundan, O'nun ahlakından alınacak çok ders var.

55 yıla, insanlık adına, dürüstlük adına çok şey sığdırdı.

1 saniyesine bile hâkim olmadığımız hayatta, bir an bile fırıldak olmadı.

İhtilalların modernine de post modernine de karşı durdu. 

En büyük hayali olan Türkiye'de Büyük Birliği sağlamayı ise, Rahmeti Rahmana kavuştuğu gün gerçekleştirdi.

Dileğimiz bu birliğin, nankör egolarca bozulmaması.

Ruhun Şad olsun büyük lider.

Kaba kuvvetçilerin(!) karşısına dikildi,

İhtilalların her çeşidine karşı durdu,

Kimseye eyvallah etmedi, boyun eğmedi.

Hayatı gibi ölümü de, kendince oldu.

Devamını Oku...

29 Mart 2009 Pazar

YAZICIOĞLU ve Şaibeli Kaza

Muhsin YazıcıoğluHelikopterle seçim gezisi, onun yaptığı ikinci hatadır (Birinci hatası ile ilgili olaylardan inşallah daha sonraki yazılarda bahsederiz). Öncelikle olayın kaza olduğuna inanmıyorum. Bu ne menem olaydır, bu ne karanlık bir kazadır?

Öncelikle olayın kaza olduğuna inanmıyorum. Bu ne menem olaydır, bu ne karanlık bir kazadır?

Daha olayın üzerinden birkaç saat geçmeden kaza yerine ulaşıldığının, "Yazıcıoğlu Göksun Hastanesine getirildi, Kayseri'ye sevk ediliyor, Ankara'ya sevk ediliyor" haberlerinin yayınlanmasını, sadece ayağının kırık olduğunun söylenmesini; arama-tarama çalışmalarının yavaşlatılması veya geciktirilmesinin sağlanması için yapıldığı konusunda şüphelerim var.

Kahredici bekleyiş ve özlenen tablo iç içe;

İnanılmaz bir bilgi kirliliği ve teknoloji kullanımındaki acizlik milletimizi kahrettiği gibi, Türkiye'yi de dünyaya rezil etmiştir...

Helikopter faciasından önce de 17 defa ölümcül kazaya(!) maruz kalmış olması, helikopter faciasının pek de masum olmadığını göstermektedir!

Umarım en kısa zamanda olay aydınlanır.

Özlenen tablo dedik; PKK yandaşı parti dışındaki tüm parti ve sayın liderlerinin olaylara karşı sergiledikleri hassasiyet özlenen bir tablodur.

Muhsin YAZICIOĞLU sevgisi, bir anda Türkiye'de farklı düşüncedeki siyasetçilerin yüreklerini yumuşatmış ve siyasi barışa vesile olmuştur.

* BBP lideri Sayın Yazıcıoğlu ile defalarca aynı sofrayı paylaştık, defalarca aynı masa etrafında kaynaştık, sohbetlere daldık, konvoylarda koşuşturduk.

Bir elde Ay-Yıldızı, diğer elde Ay-Gül'ü salladık...

BBP Kocaeli İl Başkan vekili olduğum dönemlerde genellikle basın bültenlerini âcizane ben hazırlardım.

Yönetimden ayrıldıktan sonra da zaman zaman parti adına hazırladığım basın bültenleri, muhtelif yerel gazetelerimizde yayınlanırdı.

Irak'ın Kuzeyinde 11 Askerimizin başlarına çuval geçirilmesinin ardından bir yazı hazırlamıştım. Ancak yazı ne hikmetse yayınlanmamıştı. Ya da benim gözümden kaçmıştı.

O yazıdan kısa bir süre sonra da Sayın Genel Başkanımız İzmit'e gelmişti.

Genç Kocaelililer Derneğindeki sohbet sırasında o günkü İl Başkanımız Sayın Sedat AYHAN, yazmış olduğum yazıdan bahsettiğinde, özellikle yazının başlığını çok beğenmesi beni oldukça gururlandırmıştı.

Yazının başlığı ise şu idi; Destanlara sığmayan Türk Askeri birkaç çuvala sığdırıldı.

* Yazıcıoğlu'nun kişiliği hakkında çok şey söylemeye gerek olduğunu sanmıyorum, çünkü Türk milleti o'nu çok iyi tanıyor ve tanıdıkları ölçüde de çok seviyorlar.

Bilindiği üzere Cenab-ı Hak sevdiği kulunu tüm insanlara sevdirirmiş. Yazıcıoğlu'nu oy verenler de vermeyenler de bu yüzden çok seviyorlar.

O yüzden genel başkanlığını yaptığı Büyük Birlik Partisi, Türkiye'nin gönüllerdeki en büyük partisidir.

Yani diğer partilerin taraftarlarının ikinci partisi sıralamasında BBP birinci partidir. Hatta bunların birçoğunun birinci partisi BBP.

Ancak barajı aşamaz endişesiyle BBP yerine ikinci partilerine oy vermemektedirler.

Büyük bir üzüntü ve endişeyi aynı anda yaşadığım bir zaman diliminde yazdığım yukarıdaki yazıyı yayınlanmak üzere bir türlü göndermek istemedim.

Ta ki olaydan yaklaşık 71 saat sonra BBP Genel Merkezinden saat 14:14'te hak baki olduğu haberi yayınlanana kadar.

Mantık ölümü kabul etmişti ama gönül hala bir mucize peşindeydi.

Biz biliyoruz ki, tabiat şartları neticesi hayatını kaybeden müminler şehit olurlar.

Geçmişinde (bir kişi hariç, bu konudan inşallah daha sonraki yazılarda bahsederiz) hiç kimseyi kırmayan, herkesin gönlünde taht kuran bir mümine de Cenab-ı Hak elbette şehitlik mertebesini nasip edecekti, öyle de oldu.

Resulullah efendimiz (sav) in "hoş geldin komşu" dediğini duyar gibiyiz.

Sen hep "Allah Türkiye'nin birliğini ve beraberliğini bozmasın" derdin ya,

Ben de en kalbi duygularımla ÂMİN diyorum.

Ben, sensizliğin boşluğundayım,
Başıboş, çaresiz, bir yerlere düşüyorum.
Sen Resulullah’ın şefkatli ahuşunda,
Ben sıcacık odamda üşüyorum.

Sen soğuk beton üzerinde üşüyordun,
Biz sıcacık odamızda üşüyoruz be koca Reis.

Bir idealin hariç, kafana koyduğun her hayalini gerçekleştirmiştin.

Gerçekleştiremediğin en büyük hayalin olan Büyük Birliği ise, sen görmedin ama öldüğün gün gerçekleştirdin, ne mutlu sana, ne mutlu Türk milletine.

Tüm İslam Âleminin, Tüm Türk Dünyasının ve tüm sevenlerinin başı sağ olsun.

Devamını Oku...

6 Mart 2009 Cuma

Biraz da Mizah

Şu seçim arifesinde gönülleri bunalmışlara birazda mizah:

BUZDOLABINA MEYVE KOYMA

Kardeşim M, biraz asabi biridir.

O'nun için eşine bağırmak erkekliğin şanındandır.

Bir gün buzdolabını açar, açmasıyla bağırması bir olur;

Yahu S, sana buzdolabına meyve koyma demedim mi?

Eşi S gayet sakindir.

M, buzdolabında meyve yok ki...

M, dikkatlice buzdolabına bakar ve gerçekten meyve olmadığını fark edince;

"O zaman meyve olunca buzdolabına koyma!" der.

TOPLA GEL

NF adında dünyalar tatlısı bir astsubay arkadaşım var.

Eşi GF Kız Meslek Lisesinde öğretmen.

NF minibüsünü park etmek üzere geri geri giderken eşi yardımcı olmaya çalışıyor;

"Gel, gel, gel...

Topla gel"

NF dikiz aynasından bakıyor, toplasa duvara toslayacak,

Durup arabadan iniyor ve eşine;

"Topla gel den sen ne anlıyorsun?

GF'nın cevabı; Ne biliyim hep öyle denir ya...

İSRAF HARAMDIR

Arabamı satmak mecburiyetinde kaldım,

Haberi alan 3-4 komşum; "Araba lazım olursa lütfen çekinmeyin" diye haber gönderdiler sağ olsunlar.

Bir müddet sonra eşim N, "ucuz da olsa bir araba alalım, kapıda bir arabamız olsun, ne olur, ne olmaz" dedi.

"Ya ne gerek var, biraz toparlanalım, istediğimiz arabayı alalım bari.

Baksana komşuların tekliflerine, geçen hafta bir arabamız vardı, şimdi 3-4 tane oldu" dedim.

Araba aldıracak ya.

"Yok, olmaz, israf haramdır"

SİZİN POSTACINIZ YOK MU?

Rahmetlik babam emekli maaşını aldığı gün alışverişe gitmiş.

Evde açıklama yapıyor;

"Şu kadar şuraya, bu kadar falan yere harcadım, cebimde sadece bu kadar param kaldı"

Ben de çaktırmadan eşime bir miktar para verdim ve münasip bir üslupla babama vermesini söyledim.

Eşim "Baba maaşını eksik vermişler, postacı eksik ödenen miktarı getirdi al bu parayı" dedi.

Bu sırada kardeşim ve eşi S'de aynı ortamda. (Kardeşimle aynı zamanda bacanağız)

Babam parayı aldı ve S'ye baldızıma döndü;

"S kızım, postacı size hiç uğramıyor mu" dedi.

ACELEN NEY

Düğünümden 7 yıl sonra baldızımla kardeşimin düğünü yapıldı.

Bir müddet sonra babam eşime;

"Kızım iki kız kardeşsiniz, epey zamandır evimizdesiniz,

Hala başımı saçımı yolmadınız" deyince hazır cevap eşimin cevabı;

"Acelen ney baba, daha çok zamanımız var.

Ülkemizde gerçekten çok komik insanlar var ve çok komik olaylar yaşanıyor.

Şaka yapmayı çok seviyoruz.

Öyle ki, çarşaflı bir kadına önce parti rozeti takıyoruz, sonra tekme tokat otobüsten aşağı atıyoruz...

Çok şakacıyız çok...

Oda lazım, her eve birkaç tane oda lazım,

Bir eve bir aile, birkaç çocuk; o da lazım,

Bazı bazı, çeşit çeşit yarenlikler yaparız,

Bunalmış bu topluma, zaman zaman o'da lazım.

Devamını Oku...

20 Şubat 2009 Cuma

Zeytin Dalı Mesafesindeki Küskünlükler

Türkiye'nin dünya üzerindeki yerini belirleme,

İnsanımızın refahını sağlama,

İnsanca yaşama hakkımızı koruma-kollama,

Birlik ve barış içerisinde yaşayacağımız ortamı sağlama yetkisini verdiğimiz beş yüz küsur vekilimiz, Meclis çatısı altında biri birleriyle barışık çalışma yeteneğinden bile mahrumlar maalesef.

Beklentilerimizi bir çatı altında sağlayamayanlardan, bu yetenekleri dünya çapında beklemenin adı, olsa olsa saflık olur.

Yıllarca birçok tabunun altında ezilmişiz.

Büyük gayretlerle bazı tabuların altında sıyrılıp çıktığımızda gördük ki, o tabu hiçte bizi ezecek güçte değilmiş.

Ezilme sebebimiz bizim zayıflığımızdanmış.

Etnik farklılıktan korkmuşuz,

İnanç farklılığından korkmuşuz,

Lehçe farklılığından korkmuşuz.

Bu farklılıkların bir zenginlik olduğunu ya görememişiz, ya kabullenememişiz ya da kabullendirmemişler.

Halbuki Osmanlı bu zenginliklerle büyüyüp dünya devi olmuştu.

Bu zenginlikler nifak malzemesi olarak kullanılmaya başlanınca ayrılıklar başlamış ve yıkılma safhasına girilmiş, 600 yıl sonra da yıkılma gerçekleşmiştir.

Günümüz dünyasında uluslararası sınırlar kaldırılırken, biz ülkemiz içerisinde komşular arasına sınırlar çizmişiz ve hatta gönüllerimizin etrafına çit çekmiş, biri birlerinden koparmışız.

Kimin işine yarar kısmını hiç umursamamışız bile.

Farklı dilleri hor görmüşüz, yetmemiş yasaklamışız.

Koyduğumuz yasaklar, birtakım bölücülere malzeme olmuş.

Yayın organlarını kapatmışız yüzlerine, lehçelerini unutmalarını beklemişiz safça.

Bu yasak da bölücülere malzeme olmuş ve bu açığı Roj adını verdikleri bir şer kanalıyla kapatan şebeke, alenen tetikçiliğe başlamış ve anladığı dilden yayın yapan bu kanalı seyreden cahil bırakılmış vatandaşlarımız, çok kolayca yanlış yönlere yönlendirilmişler.

Geç de olsa yanlışlardan birinin bir yerlerinden dönülmesi, Roj Tv'cileri, yani bölücüleri kahrettiği gibi, bazı çok diplomalı ve adının önünde bir sürü unvan olan vatandaşlarımızı da üzmüştür.

Bölücülerin üzülmesine şaşırmadım, ancak diğer üzülenleri anlamakta ben şahsen zorlanıyorum.

Her açık kapatılmaya mahkûmdur.

Önemli olan kimin kapatacağıdır.

Sen kapatmazsan bir başkası kapatır, onun da niyeti genelde kötü olur.

Niyetler okunamaz, dimağlarda gizlidir,

Kimisi imanidir, şeytanidir kimisi.

Hele puslu havalarda pencerelerini,

Açık unutursan kapatır, başka birisi.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, güzelim ülkemiz için yapabileceklerini düşünmeleri gerekenler, çamur siyasetinin içinde boğulmak üzereler.

Tüm partilerimizin merkezleri Başkentte ve biri birlerine çok da uzak olmayan mesafedeler.

Buna rağmen komşuluk ilişkileri tam anlamıyla sıfır.

Biri birlerine küskünler ve biri birlerine kuyu kazmakla meşguller.

Kapı komşumuzla koparmışız bağları,

Korkmuşuz halini, hatırını sormaya,

Biz kapatmıştık köhnemiş, eski çağları,

Kaptırmışız yeniçağı, tüm Avrupa'ya.

Hâlbuki içlerinden biri bir zeytin dalı uzatsa, belki de kin, garez ortadan kalkacak, kavgaya harcanan vakitler, ülkemizin gelişmesi ve milletimiz refahı için harcanmış olacak.

Yani aralarındaki küskünlük, belki de bir zeytin dalı mesafesindedir

Devamını Oku...

13 Şubat 2009 Cuma

Gündemden Kısa Kısa

El Maktum ve İETT Arazisi

İstanbul'un Boğaz Köprüsünün yapılmasına bile karşı çıkan zihniyetin kısır görüşü, anlaşılmaz düşüncesi, Türkiye'ye bir çırpıda 30 Milyar Dolar kaybettirdi.

1-1,5 milyar dolar için kapı kapı gezdiğimiz günlerin tarihi çok eski değil.

Arap sermayesi veya İslami sermaye fobisi olanların dini ve siyasi kaygısı yüzünden uçup giden 30 Milyar Dolara mı yanalım, binlerce, belki de on binlerce istihdama mı yanalım, yoksa bu kısır düşüncelilerle aynı ülkede yaşama şanssızlığına mı yanalım.

Türkiye için ayırdığı miktarın yarısından bile az bir miktarla (14 Milyar Dolar), Tunus'ta 130 Bin kişiye istihdam sağlayacak proje başlatıldı bile.

Sermayenin rengine takılma hastalığının dünyanın hiçbir yerinde olduğunu sanmıyorum.

Mimarlar Odasının bu aymazlığını değerlendiren Danıştay'ı anlamak mümkün değil.

Türkiye'nin dört bir yanında İngiliz'e, Alman'a, Yahudi'ye, Rum'a sayısız gayrimenkuller satılırken Mimarlar Odası neredeydi Allah aşkına?

Satışın iptaline sevinip, satılamayan alanda piknik yaparak kutlama yapan, davul zurna eşliğinde halay çeken ana muhalefet partisi, seçim arifesinde İstanbulludan ne yüzle oy isteyecek merak ediyorum doğrusu.

İstanbul'a kocaman bir kazık atılıyor ve ardından da kutlama yapılıyor. Pes doğrusu.

Bu satışın iptali İstanbulluya çok pahalıya mal olmuştur.

Bu zararı muhalefet hesap edemiyor belki, ancak İstanbullunun çok iyi hesap ettiğini çok yakın bir tarihte görmek mümkün olacaktır.

Davos ve Turizm

Peres'in Davos'ta Başbakanımızdan yediği fırça sebebiyle, İsrail'den Türkiye'ye gelen turist sayısında yüzde 80 oranında azalma olmuş.

Hiç dert değil.

Çünkü İsrail turistin kararını Türkiye aleyhine değiştiren Davos davası, Arap turistlerin kararını da Türkiye lehine değiştirmiştir.

Arap turist sayısında, yüzde 40 oranında artış hesaplanıyor.

Kayıp, kazancın yanında devede kulak, zira bilindiği gibi Araplar cömertliği ile meşhurlar!

Nede olsa kazanmaları için çalışmalarına gerek yok.

Cenab-ı Hak vermiş nimeti, tepe tepe kullanıyorlar.

Yarım asır sonra ne yapacaklarsa!!!

Her Mahalleye Kur'an Kursu

İnsanın oy uğruna kendisinin bile rahatsız olduğu vaatlerde bulunması ne garip bir şey.

Keşke bu vaatte samimi olunsaydı da bizde ayakta alkışlasaydık.

Vaadin sahibi Sayın Sefa Sirmen, uzun yıllar Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde, Kocaeli'nin en güzide alanlarından biri olan ve 400.000 metre karelik alana sahip Kocaeli Fuarına, bırakın Camii, bir Mescit'in yapılmasında bari bu hassasiyeti gösterseydi keşke.

144.000 metre karelik alana Outlet Center kurulmuş, bu alana 3 restoran, 3 cafe, 45 satış mağazası, 7 ayrı sinema salonu, 250'si otobüs olmak üzere, 2.500 araçlık otopark ve daha birçok birim için yer ayrılmış, ancak doğru dürüst bir Mescit'e yer ayrılamamış.

(Allah LC Waikiki Mağazasının sahibinden razı olsun. Minicik mescidi imdadımıza yetişiyor.)

Tekrar Belediye Başkanlığına aday olup, bir seçim arifesinde böylesi bir vaat pekte samimi gözükmüyor doğrusu.

İnşallah yanılıyorumdur.

Bu konuda CHP Genel Merkezinden de açıklama yapıldı; "Kur'an kursları Halk Evleri gibi çalışacak" diyor genel merkez.

Halk Evlerinde nelere hizmet edildiği ortada...

Türkiye'de solun elinde olmayan tek Halk Evi Elazığ'daydı, benim 5 yılım Halk Evinde geçti ve Halk Evi bana sadece birkaç yörenin Halk Oyunlarını öğretti.

Halk evi statüsündeki bir Kur'an kursundan yetişeceklerin şerrinden, Cenab-ı Hak herkesi muhafaza etsin.

Velhasıl millet olarak objektif olamıyoruz, bu da en büyük problemlerimizden biri galiba.

Seçim yaklaşınca açılıyor perdeler,

Işık nerden, gölge nerde bilinmez.

Işık kaynağına ters düşüyor gölgeler?

Doğru hedeflere, ters adımla gelinmez.

Devamını Oku...

11 Şubat 2009 Çarşamba

Bürokrasiden Gönüllere Hicret

Hem Bürokrasideki yerini ve hem de Kocaelililerin gönlündeki yerini dolu dolu işgal eden Kocaeli İl Müftümüz Sayın Hikmet Kutlu hocamız, 48 yaşına(*) gelmesinden dolayı "Yaş Haddi" sebebinden dolayı, 17 Şubat 2009 tarihi itibariyle Bürokratlık unvanına noktayı koymaya hazırlanmaktadır.

ISO Belgesiyle rüştünü ispatlamış olan sayın hocamızın hizmete sevdasının büyüklüğünü, Kocaeli Aydınlar Ocağının sayın hocamızın şerefine verdiği uğurlama ziyafeti esnasında gözlerindeki hüzünde gördük. 

Laf aramızda, Kocaeli Aydınlar Ocağının bu kıymet bilişine, ahde vefa hassasiyetine bayılıyorum.

Bunlar, Ülkeye hakkıyla hizmet etmişleri onurlandırmayı çok iyi biliyorlar.

Gönlümüze hoş geldiniz sayın hocam.

Siz bürokrasiden kopsanız da bürokrasinin sizden kopamayacağını biliyoruz.

Ömrünüz boyunca tecrübeniz hem bürokrasiye ve hem de tüm topluma ışık olacaktır.

Umarım ki ışığınızın yayılmasında, Kocaeli Aydınlar Ocağı ve birçok Sivil Toplum Teşkilatı üzerlerine düşeni yapacaktır.

Uğurlama toplantısında Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Sayın Ahsen OKYAR, muhabbeti herkese yaygınlaştırmak için, o gıcık safhayı başlattı;

Herkesi günün önemine ve günün kahramanına dair düşüncelerini ortaya koymaya davet etti.

Bütün arkadaşlarımız düşüncelerini kendilerince dillendirdiler.

Konuşmacılar arasında benim en dikkatimi çekeni, Sayın Hasan AYAZ'ın konuşması oldu.

Geçmiş birçok toplantıda başarılı konuşmalarına şahit olduğumuz AYAZ; biraz bocalar gibi olunca;

"Aslında konuşmam fena değildir" dedi. (Buna inanıyorum çünkü defalarca şahit olduk.)

Devamen; "Ancak galiba Sayın Müftümüzün karşısında heyecanlandım" dedi.

İşte ben buna pek inanamadım. Bence bu bir yalan dıJJJ

Çünkü daha önceleri de Sayın Müftümüz gibi çok değerli kişiler karşısında, hiçte bocalamadan konuşmalar yaptı Sayın AYAZ.

Ancak o konuşmaların hiç birinde, karşısında Saygı değer yengemiz yoktu...

Bilmem anlatabildim mi?

(Tabii ki bu heyecan korkudan değil, yengemize olan saygısı ve sevgisindendi)

Sayın Hocam, Cenab-ı Hak'tan uzun ve huzurlu bir ömür niyaz ediyorum.

Gönüllerde saray kurmak ne güzel,

Oradaki tüm mevsimler bahardır.

Gönüldeki misafirler çok özel,

Ya Rab, onları sen Firdevs'e vardır.

(*) 48; Uğurlama yemeğinden önce yaptığımız minik muhabbet sırasında sayın hocamın telaffuz ettiği, yaşına dair rakam.

Sayın hocamızın nüktedanlığını da, bu minicik ayrıntıda görmek mümkün.

Devamını Oku...

6 Şubat 2009 Cuma

Davos ve Yankıları

Bilindiği gibi bu yıl Davos'a, iki ülke temsilcisinin kavgası damgasını vurdu.

Bu kavga sırasında Davos, bazı ilklere sahne oldu.

İlk defa yüksek düzey yöneticiler arasında uluslararası bir kavga yaşandı.

İlk defa Türkiye için hazırlanan bir tezgâhta oyun bozuldu.

İlk defa Türkiye masa başında büyük puan aldı.

Ve en önemlisi de, ilk defa Dünyanın gölge liderine kafa tutuldu!

Hem öyle böyle bir kafa değil, çok şiddetinde deprem misali bir kafa tutma.

Yankısı bütün dünyayı sardı.

Görüldü ki, dünyanın birçok yeri ve birçok insanı, Türkiye Başbakanı Sayın Erdoğan'ın tavrına "oh" sedalarıyla, İsrail Cumhurbaşkanı Peres'in şahsında, İsrail'den intikam almış oldu.

Ve görüldü ki, İsrail'in sevmeyenleri gerçekten çok fazlaymış.

Bu tavır, bazı kalemlerce iddia edildiği gibi Sayın Erdoğan'ı tüm İslam ülkelerinin lideri yapar mı bilmem de, ülkemizde çok kötü bir manzarayı gün yüzüne çıkarmış oldu.

İsrail'in Gazze'de katliamı sırasında, İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni, İsrail ve Gazze'yi kastederek, "herkes safını belirlesin" demişti.

Olaydan sonraki tepkilere göz attığımızda, AKP hükümetine ve Başbakan Erdoğan'a şiddetle karşı çıkan birçok kelli felli yazarlar, muhalefetteki birçok parti ve liderleri, dünyanın önde gelen yayın organları ve devlet liderleri Sayın Erdoğan'ı haklı bulduklarını ve kutladıklarını görüyoruz.

Hatta Peres bile haklı bulmuş olmalı ki, olayın hemen ardından telefon ederek üzüntüsünü dile getirip Sayın Erdoğan'ın gönlünü almaya çalışmış.

Sadece malum medya ve bazı yazarları, CHP cenahı ve eski Cumhurbaşkanlarından Sayın Demirel olaya üzülmüşler...

Vah vah!

Uluslar arası yayın organları haklı bulmuş,

Birçok ülkenin devlet lideri alkış tutmuş,

Bizim ana muhalefet yetkililerimiz de,

Tzipi Livni teyzelerinin sözüne uymuş.

Evet, herkesin safı çok net!

- Sayın Demirel, İsrail'i şimdiye kadar hiçbir yumuşak duruşun durduramadığını en iyi siz bilirsiniz.

- Malum medya ve ana muhalefetin üzüntüsünü anlarım da, sizin üzüntünüz, sizin korkunuz neden?

- Mensubu bulunduğunuz locayla mı alakalı?

- Yoksa yaşamayı umduğunuz daha uzun yılların keyfinden feragat endişeniz mi var?

"Tefekkür Allaha dır zulmete katlanılmaz."

- Geriye kalan ömrünüzde tefekkür ederseniz, korkularınıza iyi gelecektir.

- Ömrünüz boyunca İsrail'den ve ABD'den tırsmak, şahsınızda Türkiye'nin itibarına çok büyük zararlar verdi.

- Eh artık istirahat buyurun lütfen."

Bu arada MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli, SP lideri Sayın Numan Kurtulmuş, BBP lideri Sayın Muhsin Yazıcıoğlu ve DP lideri ayın Süleyman Soylu'nun açık yüreklilikle (şartlı da olsa) Sayın Erdoğan'ın tavrını onaylamaları, zor günde birlik ve beraberlik adına önemli bir seda olmuştur.

Saflarını da net bir şekilde seçen bu liderleri kutlamak gerek.

Görülen o ki, inceldiği yeri, topluca hedef almayı bilirsek, o bölge daha da kalınlaşacak ve güçlenecektir.

BM'in iflas ettiği bir dünyada, İsrail'e dolayısıyla zulme muhalif en güçlü ülke konumuna geldik.

Bu dik duruş, bu kendine güven devam ettiği takdirde, Türkiye'nin ve tüm İslam ülkelerinin parlak geleci için ayak sesleri daha yakından hissedilecektir.

Bu olay karşısında Sayın Erdoğan'a alkış tutanların yanında, Peres'e alkış tutanlarda oldu maalesef;

Sayın Onur Öymen...

En çok Sayın Erdoğan'ın Peres'e sen demesine bozulmuş ve aynen şu ifadeyi kullanıyor;

"Peres'e 'Sen' diye hitap edemezsin".

Peki, bunu söylerken "edemezsin" kelimesi ne anlama geliyor Sayın(!) Öymen?

Gazze-İsrail meselesinde karşıdaki safı seçtiğini alenen belli eden Sayın(!) Öymen, "Türk siyasi arenasında, hem de en eski, en köklü bir parti çatısı altıda niye var" diye düşünüyorum da, sonrada "haddini aşma Nizamettin" diye kendimi dizginliyorum?

Panelin adı "Gazze Paneli" ve Öymen;

"Başbakan Neden Gazze tarafını tutuyor" diye şikâyet ediyor! Lefkoşe'yi mi tutsaydı Sayın Öymen? Yoksa İsral'i mi?

Davos'ta neler oldu?

Davos'ta İsrail'in, her şey karşısında, her zaman ve her şeye rağmen haklı olmadığı nihayet dillendirilebildi,

Yahudiler de suçlu olduğunda suçlanabildi,

Gecikmiş de olsa önemli bir ders verildi, özlenen direniş gösterildi.

Son anda Davos gerçek yüzünü ortaya koymuştur.

Sayın Erdoğan'ın şahsında Türkiye'yi bitirmek maksadı ile panelin yönetici (moderatör diyorlar, ılımlı(!) yönetici demekmiş) değişikliği geri tepmiş, İsrail ve yandaşları kazdığı kuyuya düşmüştür.

İlk defa uluslar arası bir panelde haddi bildirilen İsrail, umarım artık barış konusunda daha hevesli olacaktır.

Yazıma bir soruyla son vermek istiyorum;

Peres'in ukalalığı karşısında Osmanlının özlenen tok sesi gürlemeyip, eyvallah edilseydi, Erdoğan'ın tavrını eleştirenler alkış mı tutacaklardı, yoksa yaptığını yapamamakla mı suçlayacaklardı?

Tıpkı 1996 yılında Kaddafi'nin fırçalamaları karşısında suspus olan zamanın Başbakanı Sayın Erbakan'a yaptıkları gibi?

Hak söz konusuysa, esirgeme nefesini,

Yükselt, zalimler de duysun Türk'ün gür sesini,

Gözünü Müslüman'ın kanına dikenlerin,

Kursağında mahkûm et, haince hevesini.

Görüş ne olursa olsun, hak edene hak teslim edilmeli. Dürüstlük de bunu gerektirir.

Devamını Oku...

18 Ocak 2009 Pazar

Yanlızlığın Kucağındaki Gazze

Dünya, büyük bir vicdan imtihanını çok kötü geçiriyor.

Soru; (Müslüman) Çocukların katledilmesi normal midir?

Gerçek vicdan sahiplerinin soruya cevabı, elbette ASLA' dır.

Hem de en yüksek perdeden.

Ancak parantezin içindekinden dolayı, Yahudi, Yahudi asıllı vb. tüm Yahudi türevleri ve Hıristiyan âlemi için soruya YANLIŞ cevap verilmektedir.

Çünkü bu zevatların nazarında bir kişinin Müslüman olması, katledilmesi için yeterli sebep ve çocuk olması, kadın olması da hiç fark etmiyor.

Başta Almanya olmak üzere Avrupa'nın tüm BARIŞ bezirgânlarının suskunluğu bundandır.

ABD'nin alenen VUR demesinin sebebi de bundandır.

Hepimiz duymuşuzdur;

Eskiden savaş alanlarında yeşil sarıklılar görülürdü, havuzlarda şehitlerimizi temsilen savaşan yaralı balıkların varlıkları konuşulurdu.

Hatırlıyorum da, sanıyorum 1980'li yıllardı. ABD askerleri, İran'daki esirlerini kurtarmak için harekete geçmiş ve ABD Helikopterleri havada çarpıştığından dolayı, hareket hezimete uğramıştı.

Son akıl almaz olaylardan biri de, Beş Parmak Tepesindeki Tank...

Bu galiba son kerametti.

Şunu demek istiyorum;

Acaba o zaman dualarımız kabul görüyordu da, şimdi artık kabul görmüyor mu?

Çok mu günahkâr olduk?

Öyle ya, İslam ülkelerinde İslami kurallar yasaklanıyor,

İslami yaşantı sürdürenler Devlet kapılarından kovuluyor,

Ülke Kamusal alan, şahsi alan, özel alan vs adında parsellenerek, inancı doğrultusunda hareket edenler, bu alanların tümüne girme hürriyetinden mahrum bırakılıyor.

Kazançlarımızın içinde rüşvet var, faiz var, yetim hakkı var, Serhat DUYAR kardeşimin yazdığı gibi Talih Kuşu(!) var.

Komşumuzun aç mı, tok mu'ya gelince;

Komşumuzla tanışmıyoruz ki...

Hal böyle olunca "Neden dualarımız kabul olmuyor" sorusunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor galiba.

Ancak, hiç bıkmadan, usanmadan önce tövbe, sonra dua etmeye devam etmeliyiz.

Bu arada Yahudi katillerin kullandıkları teknolojiyi de göz ardı etmemek gerek.

Allah'ın sevgisini, rızasını, affını kazanma gayretinin yanında, verdiği akıl nimetini de müspet doğrultuda kullanmak suretiyle, teknolojik alanda da kendimizi geliştirmemiz lazım.

İşte o zaman katledilen masum bebeklerin katliamını durdurmamız mümkün olacaktır.

Ve o zaman, katliamı durdurmak için gayri Müslimlerin kapısında merhamet dilenmemize de gerek kalmayacaktır.

O zaman bebeklerin aşağıdaki çığlıklarını değil, sevinç naralarını duyacağız;

Yaşamak adına hayallerim küçüktü,

Üzerime düşen bomba, benden büyüktü.

Bomba değil üzerime, güller yağaydı,

O bomba bana değil, tüm insanlığaydı.

Devamını Oku...

9 Ocak 2009 Cuma

Yeni Yılın Adını Kanla Yazdılar!

İnsanlık, bir avuç vahşi Yahudi'nin kan kusan silahlarının namlusu ucunda can çekişiyor.

İnsanlık, Yahudilerin "Tüm insanlar Yahudi'ye hizmet etmek için yaratılmıştır" safsatasının tesiri altında,

İnsanlık, Yahudi'nin gölgesinden korkuyor.

Yahudi ise, kendi gölgesinden korkuyor, yaşama hevesi, tatlı hayat adına.

Canına tehlike gördüğü her görüntü hedeftir ona,

Sık Yahudi, bir mermi de kendi gölgene sık.

Göreceğin manzaradan zevk almasan da sık.

Zira büyük zevk aldığın kan akışını göremeyeceksin gölgende...

Her sıkılmış mermi, bulunmaz nimet,

Yeterki hedefte Müslüman olsun.

Dünyadan itiraz, o ne demek?

Demokrasi sana kul köle olsun!!!

Evet, her sıkılmış mermi, Yahudi egosunun tatmini için bulunmaz nimet.

Kadın olmuş, bebek olmuş fark etmez; Yeterki hedefte Müslüman olsun.

Tanklar meteris, hedefte bebek,

İnsanlık bunun neresindedir,

Namluda mermi, tetikte köpek,

Köpeğin eniği kafesindedir.

Meydanlar ayrıcalıklı köpeklere kalırsa, enikleri de kafeslerde, hem de altın kafeslerde korunur elbette.

Onlar ölmeyi bilmezler.

Onların anaları-babaları öldürmeyi bilirler, çocuklarına da öldürmeyi öğretirler.

Onların babalarından biri kaza kayıp öldürülürse, dünya ayağa kalkar da, yıllarca gündemden düşmezler.

Sanılmasın ki onların bir tane ülkesi vardır.

Dünyanın birçok ülkesinin başındakiler, onların soyundandır.

Onların soy'unun açılımı, aslında soysuzluk'tur.

Soyu olan suçsuza, ceza keser mi?

Vampir olmayan, insan kanı içer mi?

Bebeğin çığlığıyla göbek atanın,

İntikam safsatası-kini geçer mi?

Neyin kini, neyin intikamı?

Suçları mı?

Gasp ettikleri topraklara yakın olmak ki o toprakların gerçek sahipleridir o komşular.

O kin, korkudan dır, o kin paylaşmayı kabullenememektendir.

O kin, hep banacılıktan, o kin, komşunun dini inancındandır.

Ağla Filistin ağla, mendilin bizden,

Daha fazlasını, isteme sakın.

Bu vurdumduymazlıklar yaşanırken,

Bu akıbet elbet, bize de yakın.

2008 bitiminde, 2009 rakamı Müslüman kanıyla yazılırken, bazı çapulcu ülkelere İslam Ülkesi denilmesi kanıma dokunuyor!

Devamını Oku...

3 Ocak 2009 Cumartesi

Gazze Yem’mi Acaba?

Bünyesinde, ruhunda merhametten zerre olmayan İsrail Yahudileri, yine bir tezgâhın peşinde mi acaba?

Hiç beklenmedik bir zamanda, hem de İsrail Başbakanı Ehud Olmert'in Ankara'yı ziyaret edip, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan R. Tayip Erdoğan'la ayrı ayrı görüşmesinden birkaç gün sonra, tonlarca kinini Gazze Müslümanlarının üzerine kustu.

Bu kin, Filistinlinin şahsında bizedir, Araplaradır ve tüm Müslümanlaradır.

Ortada, Filistin tarafında, bu denli bir zulmü gerektirecek sebep yokken böylesi bir girişim, hiç de hayra alamet gözükmemektedir.

Bir tarafta İran'ın Rusya'dan S300 füzesi alma haberleri yazılıp çiziliyor, diğer tarafta Obama'nın ABD Başkanlığını fiilen devralmasına iki haftadan az zaman kaldı...

Bir tarafta İran'ın başında, hiçte sebebe gerek yokken tahrik edici konuşmaları rahatlıkla yapabilen bir Ahmedinejad var, (Saddam misali), diğer tarafta imtihana tabii tutulması gereken bir Obama var (Kennedy misali).

Saldırının başladığı günden beri Obama, çok başarılı bir sınav vermektedir.

Gazze'de kan gövdeyi götürürken, O, bir golf sopası ve bir golf topuyla, bileğinin gücü ve alnının teriyle(!) imtihan vermektedir.

Kendi değimleriyle dünyanın başkanı olacak adam(!), süt dökmüş kedi misali suspus.

O, İsrail'e karşı ilk defa yok demeyi deneyen John F. Kennedy'nin, 22 Kasım 1963'deki akıbetini biliyor, O, 22 kalibrelik mermilerin marifetini de biliyor...

Bilindiği üzere dünyanın en bağımsız ülkesi İsrail'dir.

Ayrıca İsrail, dünyanın en katı şeriatçı ülkesidir de.

Bu ülke, başta ABD olmak üzere birçok ülkeyi parmağına takmış, istediği gibi kullanmaktadır.

Kullandığı ülkelerin başına geçecek Başkan, Cumhurbaşkanı veya Başbakanlar, önce İsrail'in eleğinden geçerler. Ve elekten geçtikten sonra da kontrol elden bırakılmaz.

Şimdi İsrail, ilk elekten geçen Obama'yı sınamanın yanında, Ahmedinejad'ı tahrik etme gayreti içinde de olabilir.

Çünkü eğer İran'ı vuracaksa, S300'ler İran'a gelmeden vurmak mecburiyetinde.

Zira İsrail, sadece kazanmak değil, kazanmayı sıfır zayiatla yapmayı planlar.

Çünkü onlardan dünyada fazla yoktur. (Allah'a şükür ki fazla yoktur.)

Bu meyanda ben; Gazze'nin bombalanması, Ahmedinejad için bir yem olabilir diye düşünüyorum.

Ahmedinejad, daha şimdiden (takdir edilecek) bazı çıkışlar yapmaya başladı bile;

Suç dosyası kabardı vs gibi.

Bu katliam karşısında dut yiyen Hıristiyan aleminin kendince gerekçesi vardı belki de, İslam alemininsessiz ve çaresiz kalması çok büyük bir acı.

Osmanlıyı arkadan vuranların akıbetlerinin iyi olması elbette belenemez.

Gözünü para bürümüş, gözü açların torunlarının akıbetlerinin iyi olması elbette belenemez.

Canlarını, namuslarının önünde tutanların akıbetlerinin iyi olması elbette belenemez.

Kendine değmeyen yılana hayat bağışlayanların akıbetlerinin de iyi olması belenemez elbette.

Ancak İslam ülkelerinin bu denli kayıtsız kalması, bu akıbetin çok daha vahim akıbetlerin gelişine zemin olacağı çok açıktır.

Ben biliyorum ki, her Müslüman'ın evinde, en az 3-5 Yahudi markalı ürün bulunmaktadır.

Bir Müslüman'ın evindeki bir litrelik kolanın, Gazze'ye kaç mermi olarak döndüğünü hesap edenimiz var mı acaba?

Adını Şaron denen mahlûkattan alan deterjanı evine sokmayanımız var mıdır?

"Kullanmayacağım ama İsrail markalarını bilmiyorum" diyenler,

Lütfen aşağıdaki siteyi ziyaret ediniz;

Belki Yahudi tüfeğine birkaç mermi eksik gitmiş olacaktır.

http://www.boykot-israil.org

Bu arada umarım iktidarımız da, İsrail ile yapılmış ve yapılacak anlaşmaları gözden geçirme gereğini gündemine alır.

Gazze'nin başını duman bürümüş,

İnsanlar perişan, karınlar hep aç.

Köpeklerin sofrasında pirzola,

Körpecik bebeler mamaya muhtaç.

Devamını Oku...

25 Aralık 2008 Perşembe

Özürlülerin Özürü

Aydınlar(!) Ermenilerden özür diliyormuş!

Ben, mensubu bulunduğum Aydınlar Ocağının adı adına utandım.
Bu hareket, saygınlığını her platformda ispatlamış olan Ocağımızın adına da büyük bir saygısızlıktır.

Yönetim kurulunda olduğum halde ben bu Ocağın bir aydını değil, ancak aydınlara hizmet edebilmeye talip bir mensubuyum.

Özür dileyicilerin bazılarının kimliğine, kişiliğine, mesleğine bakıyorum da, içimden şu cümle geçiyor;

Bu rezaleti organize edenlerin, vasıfsız bir takım(lara) layık olmadığı unvanlar yüklemesi, Türkiye’nin geleceği açısından çok tehlikeli bir davranıştır.

Zira bu gibi iltifatlar karşısında kendilerini olduklarından büyük görenler, tarih boyunca başımızı ağrıtmışlardır.

Bazılarına siyaset adına, bazılarına din adına hak etmedikleri etiketle yüklenen görevler, bu kişilerin egolarını kabartmış, onlar da çevresini egolarının tatmini için kullanmış, sonuçta da çok tatsız olaylar yaşanmıştır.

Rahmetli Mehmet Gül tarafından, kampanyanın en meşhur savunucusuna ahlaka aykırı yaşantısı sorulduğunda “Bu benim hayat tarzım” diyecek kadar edepten, ahlaktan, inançtan, erkeklikten nasibini almamış bir ukalanın Aydınım diye ortaya çıkıp, suni bir soykırım masalından dolayı, Türkiye’yi ve Türkleri temsilen Ermenilerden özür dilemesi, Aydın kelimesini iyiden iyiye tartışılır duruma sokmuştur.

Aydın kelimesi bu kadar ayağa düşürülmemeli.

Diplomasını rüşvetle alan Profesörler duyduk Türkiye’de.

Torpil ile yüksek yüksek makamlara atananlara şahit olduk.

Bu milletin inancını zedelemek adına şeyhler uçuruldu da, uçkurları elinde rezil oldular.

Bu ve benzeri şeyler hep olmuştur, oluyor…

Ancak rüşvetle veya torpille aydın olmak mümkün değildir.
Aydın demek; Alim demek, müspet kültür sahibi demek, münevver demektir.
Bu meziyetlerin de rüşvetle falan elde edilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla hiçbir cahil veya kendini bilmez, kendini aydın olarak hiç kimseye dayatamaz, yutturamaz!

***

Sadece Van’ın Çitören köyü Zeve Şehitliğinde, Ermenilerce katledilmiş yaklaşık 2500 şehit yatmaktadır.

Erzurum ve Erzincan civarında katledilmiş, çoğu bebek ve kadın olan çok sayıda beden, acımasız Ermeni katillerin elinden şehit düşmüş, bu şehitlerin katledilme belgeleri de Rus arşivlerinde ortaya çıkmıştır.

Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinin muhtelif yerlerinde, 400 bin’i aşkın katledilmiş Müslüman ve bu Müslümanlara ait birçok toplu mezar bulunmuştur.
Daha sayılmayacak kadar yıkım, yakım yapmış Ermeni çetelerinin yaptıklarını yok sayıp, katlettiklerini görmezden gelerek, savunmaya geçen Omsalının öldürdüğü Ermeniler adına, hem de Osmanlıyı kabul etmedikleri halde, Osmanlıları temsilen Özür dilemek, ancak özürlü kimselerin yapabileceği bir eylemdir.

Bu özür; Hepimiz Ermeniyizcilerden müteşekkil yarım avuç kendini bilmez, Diaspora çapulcularının işgüzarlığından başka bir şey değildir.

 ABD’de yayın yapan Taşnak gazetesi, 1915 yılında Ermenilerin Van’da yaptığı katliamı, övünerek manşetine şu cümleyle taşımıştır; “Van’da sadece 1500 Türk kaldı”.
Öyle ya, Rus ve Fransız işgali altındaki Van ve yöresinde Türklerin Ermenileri öldürmesi mümkün mü?

Orada zaten sadece Rus, Fransız ve Ermeni var.

Taşnak’ın da yazdığı gibi, Ermeniler, (işgalci ülkeleri de arkasına alarak) o bölgede kalan  Türklerin tamamına yakınını katletmişler.

Ermeni Diasporasının; “Ermeni soykırımını tanıma adına bu ilk adımdır” açıklamasına sebe olan bu özürlü özürcüler, gözlerini ve kulaklarını gerçek dünyaya kapatmış, sadece sahiplerine karşı açık tutuyorlar. Zira sahibinin sesi doğrultusunda hareket etmektedirler.
Sayın(!) Özürlü aydıncıklar; Bedduayı hiç sevmem.

Ancak beddua edecek olsaydım, bütün ruhumla size “Allah belanızı versin” derdim.
Sizlere yüksek perdeden “Yuh” demek için tarih bilmeye veya milliyetçi olmaya da gerek yok, azıcık akıllı olmak yeterli…

Kanunlar ne der, hâkimler, savcılar ne der bilmem ama bu zevatların hala Türk vatandaşı olarak kalmaları, bütün Türk vatandaşlarımız adına talihsizliktir.
Bu zevatlar ya aşırı saf, ya da yukarıda da bahsettiğim gibi sahibinin sesi, sahipleri zembereğini kurup salmışlar orta yere.

***

Bir türlü akıl ile izah edemediğim bir olay da, PKK-Ermeni ilişkisi;

New York Times; Ermenilerin ağzından 1916 yılında kaydettiği bir ifadede,

“Ermenilerin öldürdüğü 523 bin Müslüman Türk ve Kürt var” diye yazıyor.

İmralı’daki bebek katilinin gerçekte Ermeni olduğu, gerçek adının Agop olduğu, soy isminin de tesadüf olmadığı geçmiş yıllarda defalarca dillendirildi.
Ermenilerin geneli Güney Doğuda yaşamış.

Kimlerle?

Kürt vatandaşlarımızla iç içe.

Peki, orada yaşanan savaşta taraflar kimlerdi?

Bir tarafta Ermeniler, diğer tarafta çoğunluğunu Kürt kardeşlerimizin oluşturduğu Osmanlı…
Peki, buna rağmen bugünkü Ermeni-PKK dostluğunun sebebi ney?

PKK-Kürt bağlantısı niye?

Yukarıdaki bebek katilinin kimliğine göre, dağlarda kim tarafından kimler kullanılıyor?
???

Bunları yazarken, bir taraftan da Meclisteki PKK’nın sözcülerini düşünüyorum…
Yukarıdaki formüle göre bunlar ya Kürt kökenli değil, ya da PKK’lı değiller.
Değiller de bunlar kimler Allah aşkına?

***

Kendini bilmez şebekler / Bizden ihanet imzası bekler.
Gövdeden bir kıymık umar / Ağzı salyalı köpekler.

Devamını Oku...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Baba Ocağında Kurban Bayramı

15 yılı aşkın bir süreden beri ilk defa baba ocağında Kurban kesmek nasip oldu elhamdülillah.
Kurban Bayramı bitiminin Cuma gününe denk gelmesi büyük bir fırsat oldu.

8 günlük zamanı fırsat bildik ve uzun yıllardan sonra Bayramı Elazığ’da geçirmek, benimle beraber, ailem, annem ve Elazığ’da yaşayan akraba ve dostlarım için de oldukça güzel, neşeli ve hatıralarla dolu bir süreç oldu.

Elazığ’a gidenleri, şehrin hemen girişindeki “Çayda Çıra” heykeli karşılar.

Bu heykel, görüntü olarak tabii ki cansızdır, ancak bunu Elazığlılara inandıramazsınız.

Özellikle gurbette yaşayan Elazığlılar, o tabloda kocaman bir canlı geçmişi görürler.

Elazığ’dan biraz uzunca ayrı kalmış Elazığlıların, şehre girerken karşılaştıkları bu tablo karşısında gözlerinin nemlenmemesi mümkün olmaz.

Çayda Çıra Heykeli

Ve İzzet Paşa Camii;

Dünyanın ilk asansörlü minaresine sahip ve hali hazırda Dünyanın en zengin camii İzzet Paşa…

Zemin katı, özellikle Elazığ’ın tüm kuyumcularının bir arada oldukları kocaman bir pasaj, Tespihçilerin ve dini kitap satıcıların yoğun olduğu modern bir alan,

Bir kat daha aşağısı umumi helâlar ve sıhhi banyolar.

Geliri, ihtiyacının kat kat üstünde.

Şehir Merkezi - İzzetpaşa Camii

Kendisinden daha büyük bir cami Van’da yaptıran İzzet Paşa Camii, hemen 5–6 yüz metre aşağısında, yaklaşık kendi büyüklüğünde ve yine alt katı pasaj olan, aşağıda fotoğrafı verilen Saray Camiini yaptırdı.

Saray Camii

Elazığ’a gidip de Harput’a çıkmamak, lokantaya girip, aç çıkmak gibidir.

Balakgazi Heykeli

O evliyalar otağına çıkıp, Balak Gazi heykelinin dibinden Elazığ’ı seyretmek, ayrı bir haz verir Elazığlılara.

Kış mevsiminde Harput Kalesini gezmek biraz zahmetlidir. Ancak Gerek Balak Gazi heykelinden, gerek Sara Hatun Camii veya Ulu Camiinden seyretmek, insanı tarihin taa ötelerine götürmeye yetiyor.

Harput Kalesi

Aşağıda fotoğraf, Temmuz 2008’de Elazığ’a gittiğimde, gördüğüm perişan halinden dolayı Sayın Elazığ Belediye Başkanı hakkında hiç de güzel olmayan şeyler yazdığım ve Mahalli Basında yayınlanan alanlardan biri olan Bosna Hersek (İstasyon) Caddesi.

Bayağı ihmal edilmiş bir alan idi. Ancak Kurban Bayramında gittiğimde gördüm ki, Sayın Başkanımız sağ olsun, bayağı hummalı bir çalışma başlatmış.

Bosna Hersek Bulvarı

Tabii ki memlekete gidip de eş dost ziyareti ihmal edilmez.

Hısım, akraba ziyareti yanında, Fırat Üniversitesi;

TEF’nden Sayın Doç. Dr. Mehmet Gedikpınar ve İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Sayın Mustafa Kırmızıgül’ü ailece evlerinde ziyaret ederek bayramlaşma ve sohbet etme imkânımız oldu.
Türk Kamu Sen Elazığ Şubesi Başkanı Sayın Mehmet Şerif Arıca’yı ziyaret etmek istedik, ancak kendisi o anda Malatya’da olduğundan dolayı sadece telefonda bayramlaşabildik.
Bizim için oldukça kısa süren bir haftalık seyahatten çıkardığım ana fikir ise şu oldu;
Mümkünse Dini Bayramları herkes Baba Ocağında geçirsin.

Unutulmaz ve olağan üstü bir mutluluk.

Gitmeseydim bu kadar özlediğimin bile farkına varmayacaktım.

Ömrümce çok yerler gezdim, çok yerler gördüm de,
Bir başka hoş ülkemin; her köyü, her bucağı…
Hepsini çok beğendim, hepsini çok sevdim de,
İlle de o ocak; ille de Baba Ocağı.

Sayın Doç. Dr. Türker Eroğlu’nun küçük abisi Sayın Bünyamin abi der ya; “Meteristen attık gurbete gurşun, / Alın yazımız; ganadında guşun”
Guş nereye gonar kim bilir?

Ya Rab; Zat’ını seyran ettir, Kendine hayran ettir.
Öyle yaşat ki bizi, ebedi bayram ettir…

Dualarda buluşmak ümidiyle nice bayramlara…

Devamını Oku...

2 Aralık 2008 Salı

İmralıya Merhamet!

Bu merhamet gözleri yaşartır!
Gözden yaş akar da, duygudan mı, kinden mi bilinmez.
Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir ülkede, böylesi bir katil bu derece mükâfatlandırılmamıştır!

On binlerce insanın yaşına, cinsiyetine bakmadan katleden bir insan müsvettesinin, tahsis edilen adada canı sıkılmasın diye, yanına 5–6 arkadaş göndermek üzere çalışmalar başlatılmışmış.


Gerekçe; ruh sağlığı bozulmasınmış, ruhu sıkılasınmış;
Ruhsuzun ruhu mu sıkılır be?
“AB böyle dayatıyormuş”
“Tek başına olunca canı sıkılırmış”
Ey AB, madem bu kadar düşüncelisiniz de, evlerinizde beslediğiniz köpekleriniz neden birer tane?

Olmazsa birkaç metre ip, beş tane küçük, yuvarlak taş vs. de gönderin de, sıkıldıkça ip atlasınlar, beştaş oynasınlar.
Bir de atış poligonu ve gerekli gereçler falan...
Uzun zamandır silah kullanamadı, özlemiştir, hamlamıştır.
İnsanlık örneği gösterip(!) bir ruhun sağlığını koruyacaksınız da, peki şimdi şehit ailelerinin, gazilerin ruh sağlığı bozulmayacak mı? Onlar sizin insan hakları alanınızda yoklar mı?

Göndereceğiniz arkadaşlarından bir veya birkaçının, dağdan indirilen bayanlardan olmasını da ihmal etmeyin bari.
Malum biyolojik ihtiyaçlar da ihmale gelmez...
Sonra merhamete de ters.
Seneye bebe bezi, beşik vs, alsana nur topu bir gelecek.
Satırlardan da anlaşılacağı üzere, daha şimdiden benim ruh sağlığım bozuldu bile!

Bir taraftan da aklıma başka şeyler geliyor;
Acaba Karayılan ve benzeri hayvanatlar, börtü böcekler, bebek katili gibi paketlenip gönderilecek te, onlara in’mi hazırlanıyor?
Eğer öyle birşey varsa masrafımız artacak demektir.
Bir mahlûkat için ayda 4 trilyon harcıyorduk, bu durumda harcamamız da katlanacak.
Peki değermi bu kanı bedavalara?

Türkiye’de çok garip şeyler olmaya başladı.
Bir taraftan bir metre kare bezi siyasi silah olarak yıllarca kullananlar, çarşafa sempati besliyor,
Diğer taraftan devlet; katilleri, eşkiyaları, özel yalılarda, özel mamalarla besliyor.

Çarşaflılar sağ partideyse, korkunç birer öcü,
Sol partideyse eğer, partinin potansiyel gücü.

Allah sonumuzu hayreyleye.

Özet şu;
Beyler, milyonlarca canı yanmışların bedduaları o pisliğe yeter de, artar,
Dikkat edin o bedduaların istikameti değişmesin maazallah.

Hedefiniz nedir, yüksekmidir, alçakmıdır setler?
Bu kafayla da, bu memleket, yüksek setleri aşmaz,
Siz hesaplar yapa durun, Allah’da hesap yapıyor,
Sizinkini bilmem de, Allah’ın hesabı hiç şaşmaz.

Devamını Oku...

28 Kasım 2008 Cuma

24 Kasım ve Düşündürdükleri

Hatırlıyordum da, ilkokul öğretmenimin itibarı, saygınlığı o kadar yüksekti ki, karşılaştığı herkes ona saygı ve sevgi gösterisinde bulunurdu.

Konuştukları, her yaştaki insanlar tarafından dikkatlice dinlenirdi.

Herkes biliyordu ki, çocuklarına, dolayısı ile ülkesine gelecek hazırlayan bir fertti öğretmen.

O dönemlerde sadece öğrenciler ve veliler değil, devlet de öğretmenlerin kıymetini bilirlerdi.
Ayrıca hiçbir öğretmenin ikinci işi olmazdı, çünkü gerek de yoktu. Çünkü işi çök önemliydi, o öneme halel getirecek başka bir meşguliyet olmamalıydı. Biliniyordu ki, ek iş yapacak bir öğretmen, öğrencisini gerektiği seviyede eğitemezdi. O yüzden devlet alın terinin karşılığını, halk da gereken önemi verir, gereken saygıyı gösterirdi ona.

Ancak 1970’li yıllardan itibaren bazı kırılası eller bir şeyler yaptı ve hiç şüphem yok ki bunu da kasıtlı yaptı.

Öğretmen yetiştiren okullarda boykotlar körüklendi. (Ben 1977’de üniversiteye kaydolmuş ve 7 aylık boykottan sonra eğitime başlamıştım)

Ardından “Hızlı Eğitim” denen saçma bir uygulama başlatıldı, kimsenin seviyesine bakılmadan Öğretmen Diplomaları dağıtıldı.Hızlı eğitim yapıldığı dönemlerde yüreğinde meslek aşkı taşıyanlar, hızlı eğitimden doğan kaybı kapatmak için çırpınırken, tek emeli diploma edinmek olanlara gün doğmuştu.

Öğrencinin siyasi görüşü bilgi seviyesinden çok daha önemliydi.

Bu diplomalar, seçim döneminde oy olarak partilere geri dönüyordu.Dolayısı ile öğretmenler, hiçte gerekmediği halde politize ediliyordu. İktidarlar yandaş öğretmen yetiştirince, öğretmenler de yandaş öğrenciler yetiştirmeye başladı.

Bu tutum da 12 Eylül cinayetinin hızlandırılmasını ve Türkiye’mizin bilmem kaçıncı defa ilkel toplumlarla anılması sağladı.

İktidar partileri yandaşı öğretmen adaylarına bol keseden Öğretmen Diploması dağıtınca, o diplomaların neticesi olarak Türkiye’nin Eğitim durumu ve dünyadaki yeri bu hale geldi.

Daha önce yazdığım bir makalede de bahsettiğim gibi, güçlü bir Türkiye, dünyanın hiçbir ülkesinin işine gelmez. O yüzden de, dost(!) görünen birçok ülke, yerli işbirlikçilerini de kullanarak, bizim eğitim için harcadıklarımızdan daha fazlasını harcayıp istihdam ettikleri misyonerleri aracılığı ile eğitimimizi, kültürümüzü, inancımızı ve bütün kutsal değerlerimizi baltalamak için elinden geleni yapıtılar ve ne yazıktır ki başardılar da.

Bütün işlerimizde olduğu gibi eğitimde de sistemsizliği sistem edinmişiz.

1990 yılında, Körfez End. Mes. Lisesi Elektronik bölümündeki öğrenci sayısı 333, öğretmen sayısı 2 idi. Öğretmen sıkıntısından dolayı eğitim yapamamanın ızdırabı yüzünden isyan edip, çok sevdiğim öğretmenlikten istifa etmiştim. Oysa bugün; Öğretmen olmak, öğretmenlik demek değil. Öğretmen Diploması veriliyor ama öğretmenlik hakkı için de, emdiği süt burnundan getiriliyor.

O zaman öğretmen sıkıntısı vardı, şimdi öğretmen enflasyonu var. Bunun böyle devam etmesi mümkün değil!

Umarım en kısa zamnda iyi bir eğitim sistemi geliştirilir, karşılıklı sevgi ve saygı ortamında kaliteli eğitimler yapılır, öğretmenler baharlaşır, öğrencileri gül açar, biz de bunlara bülbül olur şakırız.

Öğretmen bahar, öğrenci gül dalı,
Baharda gül, gül baharda güzeldir.
Bülbüller, bu ikiliye sevdalı,
Bülbül için bu ikili özeldir.

Bütün Öğretmenlerimizin Öğretmenler gününü canı gönülden kutluyorum.

Devamını Oku...

23 Kasım 2008 Pazar

31. Şura’dan

14–16.11.2008 Tarihleri arasında, Sakarya Aydınlar Ocağı tarafından tertip edilen Aydınlar Ocaklarının 31. Şura toplantısı yapıldı.

Önemli sayıda katılımın olduğu şura, katılımcılara oldukça düzenli ve zengin bir program sundu. Düzenleyenlere kucak dolusu teşekkürler.

Özellikle Halk Oyunları gösterisi çok etkileyiciydi.

Programı hazırlayanların; “Halk Dansları” değimine gıcık olsam da, beraber hareket ettiğimiz arkadaşlardan ayrı hareket etmenin yanlış olacağını düşündüm ve toplumla hareket edip gösterileri seyrettik.

Gösteri yönetmenin Yrd. Doç. Dr. Türker EROĞLU olduğunu okuyunca, gösterinin adına; Halk Oyunları veya Folkloru denilmemesine daha da içerledim, (daha da gıcık oldum).

Zira Sayın Türker EROĞLU ile Lise yıllarında aynı çatı altında folklor çalışmalarına katılıyorduk ve hassasiyetlerini az-çok biliyordum.

Ancak daha sonra düşündüm de, nihayet bir Üniversite ekibiydi ve üniversitenin de bir müfredatı, müfredatında da belirlenmiş tanımlar vardı.

Böylesi takıntılarımı aşamıyorum işte...

Oturumlara ilgi çoktu. Ancak ağırlıklı konuşmalarda, (özellikle bazı konuşmacıların) belirli konulara fazla takılmaları bence çok gerekli değildi.

Öyle ki, Can Dündar “Mustafa” filmini çekmeseydi, sanki kurultayda konuşulacak konu sıkıntısı yaşanacaktı.

Hele bazı tepkiler çok ilginç geldi bana. En ilginç çıkış; “Atatürk tartışmaya açılamaz” tepkisiydi.
Atatürk bu çıkışı kabul eder miydi bilmem...

Atatürk’ün tartışılmasından dolayı değerine zeval gelir korkusu mu var?
Nihayet Atatürk’ de (kendi değimiyle) bir insandı. Tartışılmasından neden korkuluyor, anlayamadım.

Yıllardır Çağ kapatıp Çağ açmış ve Resulullah (sav) efendimizin müjdesine mazhar olmuş Fatih Sultan Mehmet’i tartışıyoruz, Fatih’in büyüklüğüne halel mi geldi?

Mustafa filmine tepki gösterilmesinden çok etkilenmiş olmalıyız ki, İzmit’e döndüğümüzde Mustafa Toka beylerle, eve gitmeden önce sinemaya gittik.

Gördüğümüz; Filmde bilmediğimiz ve abartılı bir sahne yoktu.

Sadece benim bilmediğim ve daha önce de duymadığım bir cümleyi, Atatürk’ün kendi ağzından duydum; “Hâkimiyeti gökten yere indirdik” Bu cümle, korkmadan tartışıla bilecek bir cümle...
Yani bizim meclisimizdeki bazı entelektüeller gibi davranıp tartışmayı, söylenene değil, söyleyene göre yönlendirmek mi gerekir?

Kara çarşaflıya sağcı bir parti lideri tarafından rozet takılıyorsa suç, Sayın Baykal takıyorsa suç değil, gibi.

Tartışılacak bir şey varsa, söyleyene bakmadan cesurca tartışılmalı.

Sahabe bile Resulullah (sav) efendimizin sözlerini, “Ya Muhammed (sav) bu sözler sana mı ait yoksa Allaha mı” diye sorgulamışlar ve aldıkları cevaba göre tavır takınmışlardır.

Bu ve benzeri kısır açılımlara rağmen çok önemli konuşmacılar, çok önemli tespitlere imza attılar.
Bu imzalar da Aydınlar Ocağının partiler üstü bir Ar Ge ekibi olduğunu ortaya koydu.

Bu güzelim Kurultayda noktayı, Sayın Ruhittin SÖNMEZ’ in şahsında Kocaeli Aydınlar Ocağının koyması da, bizim açımızdan bir başka güzellik oldu.

Oturum Sakarya tarafından başlatılmıştı, kalkış ise Ruhittin beyin okuduğu Sakarya şiiriyle oldu.

Doyumsuz bir lezzetle okunan şiirin son mısrası olan “Ayağa kalk Sakarya” nidası, bir anda oturan tüm katılımcıları ayağa kaldırarak, oturuma son noktayı koydu.

Bu nokta ile, Kurultay boyunca üç günün en renkli simalarının başında gelen Kocaeli Aydınlar Ocağı başkanı Sayın Ahsen OKYAR’ ın kattığı renkler, bir başka ahenk kazandı.

Şuranın özeti;

Bu ülkenin aydınları,
Uzakları görüyorlar.
Alçakların kurdukları,
Tuzakları görüyorlar.

Devamını Oku...

6 Kasım 2008 Perşembe

Demokratik Terör!

Var mıdır dünyada böyle aptalca bir tanımlama?

Sokaklarda kandırılmış çocuklar boylarından büyük yaramazlıklar yapıyor, araçları ateşe veriyor ve resmiyette milletvekili kimliği olan ancak gerçek kimliği yasa dışı, katil bir çetenin mensubu olan (ki bunu kendileri de inkâr etmiyor) vekiller(!),“bu bir demokratik tepkidir” diyor.

Körpecik çocukları sokaklara döküp, suçsuz insanların malına, canına kalleşçe zarar verdirip, ardından da “bu bir demokratik tepkidir” diyen bir kişinin TBMM çatısı altında olması ne talihsiz bir durumdur?

Bunlara da, her hareketinde kabul etmediği açık olan TC’nin banknotları ile deste deste maaş ödenmesi nasıl mümkün olabiliyor, anlamak mümkün değil.

Bir ülkenin kanunları, kendini yıkmak isteyenleri korursa, kendini nasıl koruyabilecektir?

Bu üniter yapı düşmanı figüranlara dur diyecek (demokratik) tedbirler neden bir an önce alınmıyor aklım ermiyor.

Azgınlıkları günden güne artan bu eşkıya sözcüleri, saldırı dozlarını, çok tehlikeli ifadelerle günden güne artırıyorlar.

Hani yaygın bir deyiş vardır ya, “Birileri düğmeye bastı” diye.

İşte bu bebek katili ve yandaşlarının düğmelerine de birileri o kadar etkili bastı ki, TC
Başbakanını ve onun şahsında da bütün Türkiye’yi tehdit etmeye başladılar.

Bu ne cüret? Bu cüretten öte bir şey.

Bu cürete tahammül ise çok daha büyük cüret!

Devleti teşkil eden sayınlar; Bu adamlara tahammül etme yetkiniz olamaz!

Bu densizlikler karşısında etkisiz kalınıyorsa, kanunlarda epey bir eksiklik var demektir.

Türkiye’mizde birliği, bütünlüğü, barışı sağlayacak kanunların çıkarılması için daha ne bekleniyor?

Zararın bir yerlerinden dönülsün artık!

İpini koparan haddini aşıyor, bütünlüğümüzü tehdit ediyor ve dünyanın kabul ettiği bir terör şebekesinin destekçisi olduğunu açıkça ilan ediyor artık. Bu da yöneticilerimizin basiretini ve ülkemizin itibarını zedeliyor. Bu kışkırtıcılıkların icraatlarına son verecek kanunlar biran evvel çıkarılmazsa başımız çok ağrıyacaktır.

Bizim başımız ağrırsa, Ortadoğu migren olur.

Bu da Ermenilere, Yahudilere ve salyalı batı’ya düğün bayram demektir.

Dün Filistinlilerin yaptıklarını, bugün beyinleri satın alınmış bir avuç Kürt asıllılar (ki bunlar kesinlikle Kürt vatandaşlarımızı temsil etmemektedirler) yapıyorlar. Filistinli Osmanlıya nasıl sırt çevirdiyse, bu cehalet havuzundakiler de aynı şekilde Türkiye’ye sırtını dönmek istiyorlar.

Soruyorum, Filistinli bugün hür mü, mutlu mu? Bu kışkırtıcılar belki Filistin’in ve Filistinlinin bugünkü durumunu görmezden geliyorlar da, bu figüranların ardından gidenlere mana vermek mümkün değil.

Bir avuç Filistinli Yahudi’ye yer sattı,
O satılan yerlerde zalim İsrail doğdu,
Paraları alanlar yerin dibine battı,
Onların torunlarını da İsrail boğdu.

Devamını Oku...

26 Ekim 2008 Pazar

Tehlikeli Tırmanış

Benim aklımı yıllardır karıştıran ve bir türlü “tesadüf” diyemediğim iki soyadı var;

Bebek katilinin soyadı, “Öcalan” diğer bir tabirle intikam alan...

Kim kimden, ne adına intikam? Kime ne adına hizmet? Kime taşeronluk?

Bu soruların aslında cevapları çok açık…

İkincisi ise DTP’nin genel başkanının soyadı; “Türk”

Bu soyadları hakkında muhtelif hikâyeler anlatılsa da, benim kanaatim, çok uzun mesafeli planların birer parçasıdır.

O soyadı “Türk” olan vatandaş, gerçek tüzüğünde bölücülük ilkesi yatan bir partinin başına getiriliyor ve epey bir gelişmelerden sonra beklenen malum açıklama da yaptırılıyor:

“Türkiye’de soy kırım yapılıyor”

Ermeniler de aynı taktiği uyguladılar, Türk köylerini basıp, kadın demeden, çocuk demeden, yaşlı demeden katliamlar yaptılar, ardından bastılar yaygarayı; “Türkler Ermeni soykırımı yaptı” diye.

Hem de dillendirdikleri rakam matematik kurallarını alt üst edecek büyüklükte;

“1,5 milyon Ermeni öldürüldü” diye.

Şimdi kısa bir hesap yapalım;

ABD 1990 yılından beri Irak’ta, dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak, dünyanın en gelişmiş silahlarını kullanıyor ve (bir müddet ara verse de) 18 yıldır katlettiği Müslüman sayısı yeni yeni 1,5 milyona dayandı.

Türklerin elinde, hiçbir gelişmiş silah yoktu.

Türklerin elinde ne silah varsa, Ermeni’nin elinde de en azından aynı silahlar vardı.

Ermeni, yaptığı katliamda sınır tanımazken, Türklerin hedefinde sadece savaşan Ermeniler vardı.

En gelişmiş silahlar, bugün silah sınıfına bile konmayan sıradan tüfeklerdi.

Bu şartlar altında nasıl oluyor da, ABD’nin kullandığı süreden çok daha kısa bir süre içerisinde 1,5 milyon Ermeni yok ediliyordu?

Dün Ermenilerin yaptığını bugün de PKK yapıyor.

Kadın, çocuk ayırmadan katliam yapıyor, bu katliam için “soy kırım” tabiri kullanılmıyor, bu katliamı yapan eşkıyalar öldürüldüğünde “soy kırım” diye adlandırılıyor.

Sayın Erdal Sarızeybek’in de ifade ettiği gibi, yarın bu leşler inlerinde çürürler, kemikleri toprağın altında kalır, yarın İsrail’den veya batıdan bir heyet gelir toprağın altından o kemikleri çıkarırlar, al sana Kürt soykırımı adına bir Belge...

Olaya böyle bir açıdan bakıldığında gelecekteki sıkıntılar, bugünkünden daha kötü olacak gibi.

Bizde aptal eşkıya özentileri olduğu müddetçe ve Türk düşmanı unsurlarda bu iştah oldukça daha çok senaryoların konusu olacağız, çok dikkatli olmamız gerekir.

Aksi halde bu tehlikeli tırmanış başımızı çok ağrıtacaktır.

Yabancının kontrolünde, Eşkıyalar türlü türlü,

Yersiz yurtsuz kalmış gibi, Biri bağda, biri dağda,

Yabanileşmiş ürkekler, Evcilleşmiyor bir türlü,

İki lafa kandırılmış, Zekâ kalmamış dimağda.

Devamını Oku...

21 Ekim 2008 Salı

Siyaset Derin Uykuda

Büyük iddialarla ortaya çıkıp, iri iri laflar edip, halkın oylarını alarak Meclise giren bir milletvekilinin en büyük vazifesi, Siyaset üretmek, projeler geliştirmek, ülkeyi her alanda ileriye taşımaktır.

Siyaset üretme yeteneğini yitiren vekiller ise, kısır çekişmelerle gündemi geçiştirme yollarını seçerler.

İşte TBMM şu anda böylesi bir göz boyama oyunlarının arenası.

Dünyada gerçekten çok önemi olaylar gelişiyor. Bu olaylar karşısında basiretlerini yeterince ortaya koyamayan iktidar ve muhalefet birer silahşor çıkardı, milleti uyutup duruyorlar.

Sen daha çok çaldın, ben daha az çaldım, sen kitabına uyduramadın vs vs.

Kirli çamaşırlar karşılıklı birer birer ortaya dökülüyor.

Kim aç, kim evsiz, kim ne zulümlere maruz kalıyor bilen yok.

Haber sıkıntısı çeken kanallar bile artık itfaiyenin kedi kurtarma operasyonlarını verme ihtiyacı duymuyorlar.

Çünkü iki silahşor haber saatini doldurmaya yetiyor. Zira hem ucuz, hem de zahmeti yok.

O ortalığı ayağa kaldıran, kendilerini Cumhuriyet kadınları(!) olarak lanse eden, sokakların kahraman kadınları nerede şimdi?

Nerede fındıkkabuğuna zulmedenler?

Nerede Fatma Nur Sertel, Necla Arat?

Kemal Anadol, Mehmet Sevigen, Cevdet Selvi, Onur Öymen nerede?

Kâbe’nin vize memuru Önder Sav nerede?

Nerede öldük, bittik, Türkiye battı ikazlarının meşhur ismi İlhan Kesici?

Hepsi sus pus, Kemal Kılıçdaroğlu hepsini temsilen kameralar karşısında.

Gerek Dengir Mir Mehmet Fırat’ın ve gerekse Kemal Kılıçdaroğlu’nun iddialarının gerçek payı var mıdır bilmem.

Ancak bir şüphem var; Bu tartışmaların arkasında, daha kötü bir şeyler mi saklanıyor acaba?

Sayın Meclis;

Dışarılarda çok şeyler oluyor, içeride işe yarayacak birileri var mı?

ABD Irak’ta Müslüman katliamını sürdürmek için ayda 10 milyar dolar harcıyor,

Kâbe’nin etrafında iş makineleri yoğun mu yoğun!

Kâbe’nin manevi ve tarihi dokusu tahrip ediliyor.

Espri uzmanı halkım espriyi boşuna yapmaz.

Suudi Arabistan için “Suudi Amerika” sözü işte böylesi vurdumduymazlıklardan dolayı söylenmiştir.

Bu Suudi Arabistan’ın kaçıncı tahribatı?

Bu arada ABD seçimi kapıya dayandı.

Her ülkenin seçimi genelde kendini ilgilendirir.

Ancak seçim ABD’de yapılıyorsa, bu her ülkeyi ilgilendirir.

Bizim siyasi Mir’lerimiz ekranlarda biri birlerine Kılıçlar çekmiş, biri birlerini yerken, Ermeni yetkililer, Rum yetkililer boş durmadılar ve ABD’nin, uydurukça deyimle olası yeni başkanı Obama’ya “Ermeni tasarısını tanıyacağız”, “Türkler Kıbrıs’ta işgalcidir” sözlerini söyletmeyi başardılar.

Peki, şimdi ne olacak?

Güney komşumuz olduktan sonra ABD için eskisi kadar önemimiz de, “Türkiye’yi kaybetme” diye bir endişeleri de kalmadı.

Ve siyasi uzmanlarımız; “Eski başkan adayları da benzeri şeyler söylüyordu” diyerek teselli bulmaya çalışıyorlar.

Ancak işlerin eskisi gibi olmadığını göz ardı etmek, en hafif tabirle gaflettir.

Gaflet; derin uykudur, zordur ona dayanmak,

Bir defa uyuyunca mümkün olmaz uyanmak.

Top değil, tüfek değil, gaflet vurur insanı,

Gaflet varsa vatanı, mümkün olmaz savunmak.

Devamını Oku...