Kadir DURGUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadir DURGUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2009 Cuma

Kaderimden Sorumlu Değilim

Ali Bey, dost canlısı, samimi bir insan. Öğretim üyesi, profesör. Bir konferans için gelmiş kentimize. Konferans öncesi oluşan dost meclisinde tanıştık. Sohbetinin bir yerinde şöyle dedi: "Zaman zaman kader hakkında sorular soruyorlar bana. Soranlara diyorum ki: 'Kader konusunda konuşmak saatleri alır, size şunu sorayım. Siz şu an bulunduğunuz konumdan memnun musunuz?' Genellikle hayır cevabı alıyorum. Demek ki sizi birileri getirdi buraya, siz istemeseniz de buradasınız. İşte kader budur." Ben de kendimce düşünmüştüm kaderi; ancak bu kadar veciz anlatamamıştım.

Şehrimizin saygın sağlık kuruluşlarından birinin hem ortağı hem işletmecisi olan Yaşar Bey katıldı sohbetimize. Bir olay anlattı. Olay Pamukova civarında yaşanmış: Bir fabrika işçisi, her gün işine gittiği servis minibüsünü o gün kaçırır. Mesaisine yetişmek zorunda. Bir taksi tutar, taksiciye kendisini servise yetiştirmesini söyler. Birkaç kilometre sonra taksi servis minibüsünün önünde durur ve işçi servisine biner. On dakika kadar gidilir. Karşıdan gelen bir kamyon, işçileri taşıyan servise ortadan vurur. Minibüste bir kişi ölür. O da az önce servisi kaçırdım diye paniklediği için taksi tutan fabrika işçisidir. Sanki eceline taksi tutmuştur rahmetli.

Bu tip olayları her birimiz duymuşuz veya yaşamışızdır. Bilmiyoruz neyin ne olacağını. İşte geldik, işte gidiyoruz. "Kısmetindir gezdiren yer yer seni / Arşa çıksan akıbet yer yer seni." diyen şair gibi. Kaderin adını "kısmet" koymuşuz. Derler ya: Bindik alamete, gidiyoruz kıyamete. "Ben istedim de oldu." diye bir şey yok. Görünmeyen bir elin gücüyle, tenimizi okşamayan rüzgarın yönlendirmesiyle bir yerlerden buralara geldik. Yarın nerede olacağımızı bilmiyoruz. Var mı olacağı yerin garantisini verebilecek kişi? Buna kaderini çizmek denir. Kader haritamızı çizmek, ne yeteneğimiz dahilinde ne görevlerimiz arasında ne da yetki alanımızda...

Hüseyin Bey dostum geldi geçen gün. Yapacağı iş değişikliğiyle ilgili istişare yapmak istemiş benimle. Bildiklerimi, gireceği ortamla ve yapacağı işle ilgili kaygılarımı anlattım kendisine. Her şeye rağmen gelen teklifi değerlendirmesini önerdim. Şunu söyledim: "İnsanın nerede bulunduğu o kadar önemli değil, bulunduğu yerde ne yaptığı önemli. Bulunacağımız yeri biz seçemiyoruz; ancak bulunduğumuz yerde yapacağımız işin kalitesini biz belirliyoruz. Bizi değerli kılan, bulunduğumuz yer değil, orada üzerimize düşeni ne kadar güzel, ayrıcalıklı yaptığımızdır. Budur insanı üstün yapan meziyet." Hüseyin Bey, sanırım ikna oldu, teşekkür ederek ayrıldı.

Her zaman derim: Ya bir işi ilk yapan sen olacaksın ya da yapılan işi en iyi yapan sen olacaksın. İlk yapan olmak, her zaman mümkün olmayabilir, en iyi yapan olmak mümkündür. Bu bir terbiyedir, ahlaktır. Toplum olarak, bu konuda eksik olduğumuzu söyleyebilirim. Atasözümüzde bile, "Üzüm, üzeme baka baka kararır" denmiyor mu? Üzüm, birbirine bakarak niçin ağarmıyor da kararıyor?

Kötüden örnek olmaz. İyiler, daima iyileri örnek almalılar. Kader haritamızı çizemiyoruz; fakat dünya haritasının kaktüsü değil, gülü, lalesi, sümbülü olabiliriz. İşte, imtihan burada başlıyor. İyi olmak ve bir şeyin en iyisini yapmak...

Vicdanları devreye sokmalıyız. Ombudsmanlık görevi vermeliyiz ona. Fikirlerimiz, zihinlerimiz, bedenlerimiz uzak kalıyor vicdanlarımızdan. Bizi erdemli, ayrıcalıklı yapan bu gücü ihmal ediyoruz. Korkuyoruz onunla baş başa kalmaktan. Ayıplarımızı, hatalarımızı, günahlarımızı söylüyor bize. Eleştirilmek hoşumuza gitmiyor. Kusurlu da olsak, haklı görünmek nefsimizi okşuyor. Nefsimiz, bizi bir kurt gibi kemiriyor, farkında değiliz bunun. Yolun sonuna gelince kaderi suçluyoruz. Hepimiz yel değirmenlerine saldıran Donkişot'uz.

Bırakalım kaderle uğraşmayı artık. Kendimize bakalım, içimize bakalım. İyilikler yapmak adına vicdanımızı dost edinelim. Ben, istediğim için gelmedim dünyaya, dünyadan gidişim de bana sorulmayacak. İstediğim için de bu ülkede yaşıyor değilim. Zaman ve mekan bana emanet. Kötü olan, zamana ve mekana ihanet. Bize yakışan letafet. Mekanınız neresi olursa olsun, ameliniz güzel olsun.

Devamını Oku...

25 Nisan 2009 Cumartesi

Kafanız Kaç Derece?

İş adamları, ilginç kişiliğe sahip. Olaylara diğer insanlardan farklı bakabiliyorlar, onları farklı dillendirebiliyorlar. Geçen gün, kendisiyle merhabamız olan bir iş adamıyla birkaç dakika sohbet ettim. Sohbetinin bir yerinde söylediği "Sizin gibi kafası üç yüz altmış derece olan insanları her zaman önemserim." cümlesini uzun süre hafızamdan silemedim. "Üç yüz altmış derecelik kafa", ne demekti? Kişileri değerlendirme ve bir bakış açısını ifadelendirme bakımından orijinaldi bu cümle.

Bir eğitimci olarak, biz, öğrencilerimize istikamet sahibi olmalarını, değerler edinmelerini, istikametlerinden ve değerlerinden kopmamalarını ısrarla tavsiye ediyoruz, onlara bunun önemini vurguluyoruz.  İstiyoruz ki, insanlar temel değerlerde birleşsinler, kavga etmesinler, barış içinde yaşasınlar. Üç yüz altmış derecelik bir kafaya sahip insan modeli ile, istikamet sahibi bir insan modeli nasıl ve nerede uzlaşabilecek? Onları uzlaştırmak, kapıştırmak sonucunu doğurmaz mı? Öyle ya, birinde ansiklopedik olacaksın, diğerinde tekdüze...

Dıştan bakıldığında bir çelişkinin olduğu yadsınamaz. Ancak, üç yüz altmış derece olması istenen radarın adı, kafa. Üç yüz altmış derecelik kafa; her bilgiye açık, ön yargılardan uzak, hür düşünceli olan; gözleri kör, kulakları sağır olmayan bir kafa demek. Her şeyi bilen; ancak her şeyi yapmayan kafa demek. Kafa, bilginin; gönül, eylemin yatağıdır. Kafa bilgiyi depolar;  bilgi, idrakle bilince dönüşür ve gönül uzuvlar aracılığıyla bunu eyleme döker. Üç yüz altmış derece kafası olmayanın, eylemi de bilinçsiz olacaktır. Paratonersiz gönül, tehlikelerden uzak değildir. Kafasını bilgiye açmayanlar, gönlünü kör ederler. Üç yüz altmış dereceye açık kafası olmayanların, doğru istikamete sahip olmaları da beklenmemelidir. İş adamı arkadaşımızın niteliğini belirlediği kafa ile bir eğitimci olarak yetiştirmeyi arzuladığımız insan modeli arasında bir çelişkiden değil, bilakis bir gereklilikten söz etmek daha uygundur.

Üç yüz altmış derecelik kafası olanlar, şüphesiz, olayları, olaylardaki esrarı; evreni, evrendeki insan gerçeğini daha iyi idrak edeceklerdir. Bilgisiz inanç kör, inançsız bilgi topaldır. Gerçekleri, tam ve doğru bilgiyle idrak edebiliriz. Bilginin zararlısı, olmaz; en zararlı bilgi bile faydalı bilgiyi bize tanıtacağı için yararlıdır. Bir bilginin faydasız olduğunu söylemek, o bilginin faydasızlığını bilmekle mümkündür. Bilgi, güçtür; kişiye cesaret verir. Bilgi ışıktır; karanlıkları aydınlatır. Bilgi, bir birikimin sonucudur; insana perspektif kazandırır. Bilgi, geçmişle geleceği birbirine bağlayan, bugün ayakta kalmamızı sağlayan köprüdür. Bilginin yatağı kafa, vasıtası dil, amacı mükemmel insandır. Evrenin de insanın da merkezinde insan vardır. Her ikisinin hedefi, insana, insan olduğunu hissettirmektir. Bilgi, hem yaşatır hem öldürür. Yaşatan bilgiyi yudumlamak için, öldüren bilgiyi tanımak lazım. Şeytan, bilgi yönüyle melekten aşağı değildir. Ama, biri şeytan, diğeri melek. O halde, bilgiyi bir değer haline getirmek için, temiz bir gönül gerek.

Doğru bilgiyle beslenen temiz ve zengin gönül, insanın zırhıdır. Sadist, narsis, megaloman duygular yer almaz temiz ve zengin gönülde. Suyu yükseklerden gelen bir pınardır ki ondan her içen serinler, ferahlar. Garipler, yoksullar, biçareler onda huzur bulur. İnsandaki tükenmeyen, tüketilemeyen deryanın adıdır gönül. İhtiyaç sahibi hiç kimsenin eli boş dönmez gönül deryasından. Gönlü geniş ve zengin olanlar, artık istikamet sahibidirler. Gidecekleri yeri, yanaşacakları limanı bilirler. Edinilen her bilgi yani esen her rüzgar, onları limana ulaştıran güç olacaktır. Gönül, beden gemisinin kaptanı, bilgi ise makinesidir ya da yelkenlinin rüzgarı...

Kuş her dala konmaz, arı her çiçekten bal almaz; seçicidir her ikisi de. Gönül de her maşukun aşağı olmamalıdır. Kuş dalı, arı çiçeği tanır. Maşuk da aşığı tanımalıdır. Doğru bilgi gerek bunun için. Kafası darlar, bilgiyi nasıl elde edecek? Dar kafanın ürünü, dar gönül olacaktır. Gönülde genişlik, kafada genişliğin sonucudur.

Kafa ve gönül, birbirinin muarızı veya rakibi değil, tamamlayıcısıdır. Haydi kafalarımızı genişletelim, gönüllerimiz zenginleştirelim.

Devamını Oku...

19 Nisan 2009 Pazar

Hayatınız, Koşu Bandı mı?

Geçen gün bir spor salonunun önünden geçiyordum. Ritmi hızlı, sesi yüksek müzik dikkatimi çekti. İnsanlar müzik eşliğinde koşu bandının üzerinde belli bir tempo ile durmadan koşuyorlar. Onları, müziğin ritmi ve bandın programı yönlendiriyor. O güne kadar düşünmediğim şeyler geçti aklımdan. Dün de evde, belki spor yapma imkanı buluruz düşüncesiyle aldığımız bantta, koşmaya başladım. Bir türlü ilerlemediğimi gören eşim bana, "Yolculuk nereye?" diye sordu.

Şüphesiz hoş bir ironi vardı bu soruda. Hiç ilerlemiyorsun, yerinde sabit duruyorsun; ama koşuyorsun. Buna tepinmek dense daha iyi. Tepinen sizsiniz; fakat tepindiren başkası. O, bir makine. Beden ritmini makineye teslim etmek, biraz tuhaf geldi bana. Makineye esir mi oluyoruz?

Koşu bandının üzerine çıkıp çıkmamak elinizde; fakat dünyaya gelip gelmeme tercihiniz yok. Tercihiniz, irade sahibi olmakla başlıyor. Bundan öncesinin sorumluluğunu taşımıyorsunuz. Aklınızla, iradenizle seçtiğiniz hayat tarzı ve yolculuğu, bir koşu bandı gibi, sizi yerinizde saydırabilir veya dünya gemisinin kaptanı yapabilir. Eşinize, dostunuza, çoluk çocuğunuza, yakın ve uzak çevrenize, insanlığa yaşamınız içinde bir yararınız olmadı veya insanların eli, gözü kulağı olmadınız. Sizin için hayat bir koşu bandıdır. Bulunduğunuz yerde güneş olmadınız, orayı ısıtmadınız, ışıtmadınız; koşu bandı sizin için iyi bir benzetme. Yediniz, içtiniz, yiyip içtiklerinizi yakarak veya ifrazatla yok ettiniz; kazançlarınızı biriktirdiniz, paylaşmadınız; doldur - boşalt talimi yaptınız; koşu bandında yürüyenlere kolay gelsin. Ancak gidersin. Yaptığınız işler, ortaya koyduğunuz projeler, geleceğe ışık olmuyor, insanları yarınlara taşımıyor, zoru kolaylaştırmıyorsa, siz koşu bandında sadece tepindiniz. Şüphesiz yararı da var koşu bandının. Yediklerinizi yakıyor, metabolizmanızı hızlandırıyor, kanınızın hareket hızını artırıyorsunuz, daha dinamik kalabiliyor, daha enerjik görünebiliyorsunuz. Ama hepsi bu kadar. Bunların senden başkasına yani bana ne faydası var? Senin hayat algılaman, benim yaşama sevincimi artırdı mı, ufkumu açtı mı, insanlığımla beni onurlandırdı mı, iki dünyaya da hazırlayabildi mi? Cevabınız "Hayır" ise, sen, ancak, koşu bandında tepinenlerden olursun.

Hayat, bir koşu bandı değil, engeli bol maratondur. Hayatı anlamlı kılmak için koşu bandından inmek, araziye çıkmak gerek. Bu arazide yaz var, kış var; gül var, diken var; tatlı var, acı var; güzel var, çirkin var... Yaşatmak için yaşamak var.

"Allah'ın kılıcı" unvanıyla tanınan Halit Bin Velid, bedeninde yüz yetmiş dört kılıç yarası olduğu halde ölüm döşeğindedir. Savaş meydanında ölememenin de üzüntüsüyle "Ben yatarak ölecek adam mıyım?" der ve yanında bulunanlardan kendisini ayağa kaldırmalarını ister. Az sonra onu kaldıran iki sahabenin kolları arasında ruhunu teslim eder. Yaşamayı, yaşatmak için nefes almak diye algılayanlar, var olmanın hakkını verenlerdir. Bir hedef sahibidir onlar. Onlar sürekli yol alırlar; ya kendileri yürürler ya da yürüyene yoldaş olurlar. Yumuşak yataklar dikenlidir onlar için. Boşaltmak için doldurmazlar midelerini. Yağlarını yakmak için de değildir onların koşmaları. Bir hedefe yürüdükleri için yerlerine saymazlar. Yerinde tepinmek denmez onların kutlu yolculuklarına. Aktif yaşamdır, onları ayakta tutan güç.

Mehmet Akif'in, uyanıkken yatakta yatmadığını bir yerde okumuştum. Yatak, sadece zorunlu uyuma mekanıdır, keyif yeri değil. Her an ilim ve üretim, hayat prensipleridir bu tür insanların. Yoksa on bin beyiti ezberinde nasıl tutabilir, "Safahat" gibi bir şiir kitabını nasıl yazabilirdi?

Eserleri çok satan yazarların yazdıklarına, sesi çok çıkan siyasetçilerin söylediklerine, tirajı yüksek gazetelerin yorumlarına bakıyorum bazen. Onları dinledikçe, yazdıklarını okudukça, "Bende mi bir kusur var?" diye kendimden şüpheleniyorum. Yazılanlar, söylenenler bana hiçbir şey vermiyor, incir çekirdeğini doldurmuyor. Nedense bu insanlar gündemden düşmüyor. Yaptıkları gürültü, tuttukları tempo ile ayakta kalabiliyorlar. Tıpkı koşu bandının, yerinde sayan sporcuları gibi her biri.

Ben, şimdi bir daha düşünüyorum: Hayatım, koşu bandı mı? Siz de kendinizi gözden geçirin.

Devamını Oku...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Siyasette “Ti”ye Alınmak

İnsanlar, dürüst de olmasalar yalan da söyleseler kendilerini yönetecek, temsil edecek kişilerde bu niteliklerin bulunmasını asla arzu etmezler. İnsanımız, kendisine hizmet eden bir hekimden, öğretmeden, yöneticiden, siyasetçiden dürüstlük, sözüne sadakat bekler. Bu nitelikleri görmediği zaman onları ya uyarır, ya yüzler ya dışlar ya da "ti"ye alır. Toplumumuzda özellikle müteahhitlerin, siyasetçilerin hafife alınarak onlarla dalga  geçildiğine sıkça şahit oluyoruz.

Hikaye bu: Politikacının biri ölür. Öbür dünyada karşılayanlar, kendisine bundan sonraki yaşamı için cennet ve cehennem mekanlarından hangisini tercih edeceğini sorar. Politikacı, "Ben ölmeden ikisinin de varlığını duymuştum; ancak nasıl yerler olduğunu bilmiyorum. Tercihimden önce o mekanları görme hakkım var mı?" der. Kendisine görevliler, önce cehennemi gösterirler. Cehennemde herkes oyun ve eğlence halindedir. Orada her şey mubahtır. Ölçüsüz ilişkiler, yiyip içmeler vardır. Sonra cenneti gösterirler politikacıya. Kapı açılır, uçsuz bucaksız, dingin bir ortamla karşılaşır. Herkes kendi halinde, sükunet içindedir. "Bu ortam beni sıkar." der politikacı. Tercihini "Burası daha eğlenceli." diyerek cehennemden yana kullanır. Cehennemin kapıları açılır, görevliler iter onu içeriye. Yılanlar, çıyanlar, ağlama sesleri, gayya ve zift kuyularıyla karşılaşır. Görevlilere, "Bana burayı göstermemiştiniz." cümlesiyle tepki gösterir. Görevlilerin verdiği cevap, "Senin gördüğün yer, seçimden önceki propaganda ve reklam dönemine aitti. Şimdi seçimini yaptın, bundan sonra burada yaşayacaksın." olur.

Halkımız, yaptığı esprilerle, oluşturduğu fıkralarla, bir politikacının seçim öncesinde söyledikleri ve seçim sonrasında yaptıkları arasındaki çelişkiyi vurgulamayı çok iyi biliyor, bu tür politikacıları hem "ti"ye alıyor hem ondan intikam alıyor. Politikacılar, kendini seçenler adına iş yaptıkları için sürekli gündemdedir. Onlar, yalan söyleyemezler, verdikleri sözde durmak zorundadırlar. Bizim ülkemizde politikacı, ya yapamayacağı şeyi söyleyen ya da söylediğini yapmayan kişi olarak algılanır. İnandırıcı değillerdir. Politikacı, elbette içimizden biridir. Bizden biri olan bu insanlar, nedense, sistem içersinde birden değişmektedirler.

Yine, politikacının biri, bir gün bir köylüye uğrar. Bakar, köylü yoksuldur. Ona "Senin oğlunu evlendireyim mi?" der. Köylü, oğlunun evli olduğunu söyler. Politikacı "Olsun, ona Rahmi Koç'un kızını alacağım." der. Köylünün ve delikanlının hoşuna gider bu teklif. Rahmi Koç'a gider bu defa politikacı. Ona kızını evlendirebileceğini söyler. Rahmi Koç, "Olmaz, benim kızım küçüktür." cevabını verir. İsterse, kızını dünya bankası başkan yardımcısına gelin edebileceğini söyleyince ondan "Olabilir." cevabını alır. Sıra dünya bankası başkanıyla görüşmeye gelmiştir. Kendisine bir yardımcı gerekip gerekmediğini sorar. Başkan, kendisinin yeterince yardımcısı olduğunu söyleyince politikacı "Ama sana önereceğim yardımcı Rahmi Koç'un damadıdır." der. Başkanın fikri değişir, "Öyleyse bir kişilik boş yerim var." cevabını verir. Politikacı üç hamlede işi bitirmiş, köylü delikanlıyı, hem Rahmi Koç'a damat hem Dünya Bankası Başkan Yardımcısı yapmıştır.

Şüphesiz bir zeka işidir politika. Politikacı; uyanık, ileriyi gören, iş bitiren olmalıdır. Siyaset sahası bir satranç tahtasıdır. Bu zeminde eldeki imkanları iyi kullanmak gerekir. Politikacının yaptığı iş, insanın yararına, eşyanın tabiatına uygun olmalıdır. Olmayanı oldurmak, işi kitabına uydurmak, şark kurnazlığı yapmak ya da Bizans oyunlarına yönelmek, politika değildir. İnsana hizmettir, bozulan dengeleri rayına oturtmaktır, yanlışı düzeltmektir. Ayak oyunlarıyla bir köylüyü dünya bankası başkan yardımcısı yapmak, eşyanın tabiatını zorlamak, eyleme konu olanlara zulmetmektir. Politikacının yapacağı iş, her kişiyi ya da varlığı varlık alanında, yeteneği ölçüsünde değerlendirmek, onun önünü açmak olmalıdır. Politikacı ata nalbant, uçağa pilot olmalıdır. Bu durumda "ti"ye alınmaktan kurtulur, düşkünlerin hizmetkarı, tutamayanların eli olur.

Bu millet, politikacıları kafaya almayı bildiği kadar, onlar için destan yazmayı da bilir. Yeter ki güvensin, inansın...

Devamını Oku...

5 Nisan 2009 Pazar

Adam Gibi Adamdı; Muhsin Bey’di

Gül, çiçekler içersinde kusursuzluğu anlatır. Nazenindir, hayranı çoktur. Herkes elde etmek ister onu, dikeni vardır; cesaret edemez kimse. Sevenler, birbirlerine gül sunarlar, seven sevdiğine "gül yüzlüm" der. "İnsanların en güzeli"ni hatırlatır gül, kokusunu onun teninden almıştır. Gül, Muhsin Bey'in de sembolüydü; o, hilal içindeki gülü partisinin amblemi yapmıştı.

Düşünceler, bir esintidir; ruhumuzu, bedenimizi okşar. Kutup yıldızı, bir kılavuzdur, yerinden hiç oynamaz. Yola çıkanlar, onu kendine rehber alır. Onun, diğer yıldızlardan tek farkı, bulunduğu yerde sabit olması. Duruş sahibidir o. Kişilerin, ruhunu besleyen fikirler, yönünü belirleyen duruşlar vardır; ancak bazı beyinler bunun farkında değildir. Buna, var olan zenginliğinin farkında olmamak ya da zenginliğini, kaybettikten sonra fark etmek denir. İşin acı tarafı da budur. Muhsin Bey, Türk milleti için bir değerdi; bu millet bunu anlamadı ya da onu kaybederek anladı.

Değerler kolay yetişmez. Zamandır, çiledir onun öğretmeni. O bir köy çocuğu, Anadolu'nun bağrından kopmuş. Bizim kültürümüzle yetişmiş, monşer eğitimi almamış. Anadolu kadar saf, Anadolu kadar çileli, Anadolu kadar samimi, Anadolu kadar vefalı. Toprağına, insanına, tarihine, ülküsüne bağlı. Kendisine yabancı olana bile yüreği açık. Beş yıllık hücre, iki buçuk yıllık hapis cezasının tek nedeni yüksek vatanseverlik duygusu. Bu duyguyu belki birileri kullandı, hiç önemli değil. Uğruna ölünecek, vatandı. Vatan, yüce inanç uğruna dökülen kanların bereketli toprağıydı. Binlercesi gibi, Muhsin Bey'in bedeni de bu toprağı bereketlendirebilirdi.

Eserler, ihtiyaçların sonucudur. Her ürünü doğuran bir zorunluluk vardır. Liderler de lider olmak için çıkmaz. Megalomanlık duygusu, lideri kalıcı kılmaz. Onun doldurduğu bir boşluk, dayandığı bir zemin bulunmalıdır. Destanlar, destan kahramanları, abartılı da olsa, milletlerin yaşadıkları büyük sıkıntıların sonucunda ortaya çıkan ürünler değil midir? Milletler, ancak o kahramanlarla ifade ederler kendilerini. Onlar, konuşan dili, gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olur, bir milletin. Millet vicdanının sesidir onlar. Bu ses, doğruyu haykırırsa, toplumun hislerinin tercümanı olursa yankılanır, kalıcı olur, tarihi kimlik kazanır. Muhsin Bey, Türk milletinin sesi olmaktan başka bir şey düşünmedi. Kendini zaferle değil, seferle görevlendirmişti.

Bir toplumda birlik, dirlik sağlamak erdemdir, yetenektir; önce bir ütopyadır. Bu ütopyanın adını, "Büyük Birlik" koydu. Partisini değil, birliğini büyük yapmak istedi. Millet birliğine zarar verecek eylemelerden kaçındı, düşüncelere karşı çıktı. En sert esen fırtınalarda, asırlık çınar gibi gürledi. Yalnız sağlığında değil, ölümünde bile insanları birleştirdi. Birbirine uzak duranları yakınlaştırdı, küsleri barıştırdı. O, Muhsin Bey'di,  Anadolu kadar samimi.

"Huzur dolu içimde / ben sonsuzluğu düşünüyorum / ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum / durun kapanmayın pencerelerim / güneşimi kapatmayın / beton çok soğuk, üşüyorum..." dedi ve "sonsuzluğun sahibi"ne üşüyerek gitti. İnanıyorum ki, şüpheli helikopter kazasının ardından kapanmayan güneşe ulaştı, huzuru buldu.

Ne denir böyle birinin ölümüne, böyle bir ölüme? "Şu dünyada bir nesneye / Yanar içim göynür özüm /Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi" diyor Yunus Emre. Gök ekin biçildi, özümüz göynüdü. Bizde bıraktığı izlenim şu oldu: Adam gibi adamdı, adam gibi Türk'tü.

Ölümü milletimize rahmet, kendisi Peygamberimize komşu, mekanı cennet olsun.!

Devamını Oku...

28 Mart 2009 Cumartesi

Sevmek, Batırmaz; Yüceltir

Sevmek birini, karşılıksız... Her türlü sayısal ve dünyacı değerlerden uzak bir tutkuyla sevmek. Sarmaşık gibi esir etmek değil sevmek. Hububat gibi beslemek. Habip olmak. Muhabbetle kendinden geçmek. Almak değil, vermek. Vermenin adını sevgi koymak.

Derviş bir gün, bir kucak elmayla bayırlar aşan bir genç kıza rast gelir. Nereye gidersin, kucağındaki nedir, diye sorar. Uzak bir tarlayı işaret ederek, "Sevdiğim orada çalışıyor, elmaları ona götürüyorum." der genç sevdalı. Derviş, "Kaç tane bunlar?" diye sorar birden. Genç kız, bilge ve sakin duruşuyla, "İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?" diye cevap verir dervişe. Derviş, yıkılır aldığı cevapla, zikir çektiği tespihini usulca koparır.

Sevgi bahçesinin eylemidir sevmek. Sevmek, bu bahçeyi işlemek, beslemek, ürüne mekan oluşturmaktır. Dervişçesine bir eylem değildir sevmek. Yavuklusuna elma götüren genç kızın gönül deryasında yetiştirdiği sevgi çiçeğini ebediyen yaşatma eylemidir. Derviş olmak gerekmez sevgiyi tatmak için. Kirlenmemiş kalp yeter. Derviş, sayısal değer koymuştur maşuku ile arasına. Koşul tanımaz sevgi. Dervişe bile "pes" dedirtir sevginin en halisi.

İçten içe kaynayan yanardağın dinginliğidir sevmek. Hem bir iş hem bir oluş hem bir duruş. Bu eylemin öznesi de nesnesi de biziz. Bizi edilgen yapar bu eylem, bazen etken... Yaşamaktır, yaşatmaktır o. Ya da yaşatmak için yaşamaktır. Koalisyona değil, teslimiyete dayalı birlikteliktir. Matematiğin bittiği, hesapların altüst olduğu yerde başlar sevmek. Hocası da yoktur, öğrenilmez o. Öğretilemez de...

Katıksızlık vardır sevgide, tam bir inanç.  Ateşe atılan İbrahim'e yardım teklifinde bulunan Cebrail'i, maşukuna tam teslim olduğu için reddetmeyi gerektirir o katıksız aşk ve sevgi. Ateşe atılırken bile "Sevdiğim ve kendisine inandığım, beni görür." demek ne büyük aşkın ifadesidir. Kaçımız yanarız sevdiğimiz için, kaçımız kendisi için ateşe düştüğümüzün görmesinden hiçbir zaman ümit kesmeyiz? Pek de aceleciyizdir. Sevgimizin hemen karşılığını görmek isteriz. İsteriz ki sevgimiz bineğimiz olsun, bizi hiçbir koşulda indirmesin sırtından. Taşımak zor gelir bize, taşınmak varken.

Sevmeyi istismar edenlerden utanıyorum bazen. Yalan, beyaz kardaki siyah kömür gibidir sevgide. Tam bir beyazlık olmalıdır, hem de kar beyazlığı. Güvensizlik bitirir sevgiyi; virüstür ki panzehiri olmayan. Ömer'i düşünüyorum bazen. Hz. Muhammet öldüğünde, "Kim Muhammet öldü derse, kafasını uçururum." diye haykırmıştı. Ölümü yakıştıramamıştı sevdiğine. Ebubekir de çıkmış, "Evet, Muhammet ölmüştür; ama Allah, ölümsüzdür." demişti. Ömer, buna cevap verememişti. Ömer'i de anlıyorum, Ebubekir'i de... İkisinde de sevgi var, hem aşkın hem içkin sevgi. Ömer, sevgisini öldürmek istemezken Ebubekir, sevdiğinin sevdiği ile hayat buluyordu.

Sevmek, bitmeyen bir eylemdir, doğum ve ölüm gibi hayatın sürekliliğini sağlayan. Faruk Nafiz "Çoban Çeşmesi" şiirinde "Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar, / Tarihe karıştı eski sevdalar. / Beyhude seslenir, beyhude çağlar, / Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi..." dizeleriyle sevginin bittiğini duyursa da insan var olduğu müddetçe yaşayacaktır o.

Sevmeyi güzel yapan, kimin neyi sevdiğidir. Kays, Leyla'yı sevdiği için mecnun (deli) olmuştu. Sıfatı, isimleşti. Leyla, Mecnun'u Mevla'ya taşıdı. "Leyla, Leyla!" diye çöllere düşen Mecnun, "Mevla Mevla!" demeye başladı. Sevgi, kemale ermiş; sevmek, anlam kazanmıştı.

Sevmek, batırmaz; yüceltir. Size de yücelik yakışır.

Devamını Oku...

25 Mart 2009 Çarşamba

Referansınız Ne?

Çevremizde, evinde veya işyerinde birilerine iş yaptırıp yaptırdığı işten memnun kalan kaç kişi var? Bir başka ifadeyle, yaptığı işle müşterisini memnun eden kaç usta ya da müteahhit var? Yoksa biz, memnuniyet duygusunu yitirmiş bir toplum mu olduk?

Katlanabilir cam sistemleri; kış bahçeleri, balkonlar için ideal ortamlar oluşturuyor. Balkonumuza böyle bir sistem uygulattık. Aynı kişiye, evimizin ön balkonuna da böyle bir sitem arzuladığımızı söyledik. Medeni ilişkilerimiz de iyiydi. Bir müşteri olarak sorumluluklarımın bilincindeydim, hiçbir ödememi aksatmadım.

Bana göre, çalışanın hakkı, alnının teri kurumadan verilmeliydi. Borcumu uzatarak, kendime ve insanlara karşı bir güvensizlik duygusu oluşturmaya hakkım yoktu. İkinci balkon için siparişimizi verdik. Yapım zamanı, ödemeler, kullanılacak malzeme konuşuldu. Ancak, yazışmadık. İşi yapacak kişiyle aramızda oluşan güven duygusu, bir yazışmanın dahi gereksiz olduğu hissi uyandırdı bende. İşin teslimi için verilen tarih, bir hayli geçti. Bana söylenen gerekçeleri, onaylamasam da, kabul ettim. Bir miktar para vermiştim, gecikme mazeretlerini sineye çekmeliydim. İş bitirildi; fakat işçilik, yüz güldürecek gibi değildi. Şikayetimi bildirdim, bir hafta sonra ustalar geldi, baktı, kendilerince bir şeyler yaptı, gitti. İşin başında konuşulan malzemeler de kullanılmamıştı. Sık sık hatırlattığım halde, haklılığım itirazsız onaylandı. Halbuki, işi alan kişi, işi almadan önce, yapacağı işten benim kesin memnun olacağım, ideal bir eser ortaya çıkaracağı taahhüdünde bulunmuştu. Kalan cüzi parasını istemek için telefon ettiğinde eksiklerini söylediğim için telefonda bana yırtıcı kaplan kesildi. İş anlaşıldı, biz bir yerlerde hata yapmıştık.

Güven, güzel bir duygu; ama her zaman istismara açık. Başlangıçta yazışmak gerekiyordu. Bakara suresinin 282. ayetindeki "Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir kâtip doğru olarak yazsın, kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın,

Alışveriş ettiğinizde de şahit tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin." İlahi buyruğuna göre hareket etmemiştik. Hatırdan geçer, satırdan geçmez. Konuşulanlar yazılsaydı, kim bilir, taraflar kendini daha sorumlu hissederdi. Tatsızlık olmazdı.

Pazarlama işiyle ilgilenen rahmetli bir arkadaşıma otuz yıl önce, "Çalıştırdığınız elemanlara güvenemiyor musunuz ki bu kadar sık denetleme yapıyorsunuz demiştim, o da bana "İtimat, kontrolle mümkündür." diye cevap vermişti. Kontrol, güvensizlik olduğu için değil, güven tesis etmek için  yapılmalıdır. Kontrol, işi verenin hakkı; güven duygusunu yıpratmamak da işi alanın veya işe aracılık edenin görevi. Hakların baskı aracı olarak kullanılmadığı, görevlerin suiistimal edilmediği yerde huzur olur, barış olur.

Atalarımız, "Hayvan yularından, insan sözünden tutulur." demiş.  Sözün bir değer, bir senet olduğu devirler yaşanmış. Buna rağmen yazışmak emredilmiş. Günümüzde, yapılan yazışmaların da yaptırım gücünün kalmadığını görüyoruz. Yazışmanın, yalnız bir hatırlatma değeri var. Her şey insanda bitiyor. Kişiler "İnkar etmiyorum; ama verdiğim sözü yerine getirmiyorum." dediği anda yapacağınız bir şey kalmıyor. Sığındığınız yasalar da sizi korumaktan aciz. İhtiyacımız, yüksek ahlak, temiz vicdan.

Mehmet Akif, ideal bir insan ve toplum için bunların ötesinde "Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır. Fazilet hissi insanlarda Allah (c.c) korkusundandır." diyerek başka bir kaynağı referans gösteriyor. "Kılavuzu karga olanın..." sözünde olduğu gibi, referansı sağlam olmayanlar, sorunlardan kurtulamaz. Doğruyu öğrenmek için, hiçbir gün geç sayılmaz.

Devamını Oku...

16 Mart 2009 Pazartesi

Yorum Farkı, Asıl Gerçeklik

Asıl gerçeklik hangisi? Anlatılan gerçeklik mi, anlaşılan gerçeklik mi? Ya da asıl gerçeklik bunların dışında bir şey mi? Bazen sizin anlattığınız ile, anlatılana muhatap olanın anladığı farklı olabiliyor. Bu da değişik davranışlara yol açıyor. Gerçeğin algılanmasında farklılığın olmasının, bir başka ifadeyle ayniliğin olmamasının suçlusu, bunu öyle veya böyle anlayan mı, anlatan mı?

Bir gün evden çıktım, ciple işe gidiyordum. İlerlediğim yol hem çamurlu hem kasisliydi. İnşaat halindeki yolun dar bir bölgesinden geçmem gerekiyordu.

Karşıdan bir otomobil göründü, yanımdan geçerken camı açtım, direksiyondaki beye o dar bölgeden geçip geçemeyeceğimi sordum. "Ooo, ağabi, bu araba geçtikten sonra senin araban üç kere geçer." deyince tebessüm ettim. Benim arabam onunkine göre hem daha yüksek hem daha genişti. O, arabanın yüksekliğini esas alarak "geçer" demişti, halbuki ben genişliğinden dolayı o soruyu sormuştum. Onun verdiği cevabın nedeni ile benim sorduğum sorunun nedeni  farklıydı. Yorum farkı bu olsa gerek. Olaylara, varlıklara, olgulara, durumlara nereden baktığınız çok önemli. En basit maddenin bile eni, boyu, derinliği ve ruhu olmak üzere dört boyutunun olduğunu biliyoruz.

Bir dostum anlatmıştı. Bir gün ismi de İrfan olan irfan sahibi biri Avustralya'da bir eve konuk edilir. Evdeki konuklar bir hayli kalabalıktır. İrfan Bey, ev sahibine ismini sorar ve "Kütük" cevabını alır. Önce inanamaz; çünkü insan ismi olarak "Kütük" sözcüğünü ilk kez duymuştur. İster istemez, o ve yanındakiler tebessüm ederler. Bu ismin bir hikayesi olmalı, der İrfan Bey. Ev sahibinden anlatmasını ister. Kütük Bey, şöyle özetler: "Ben Tokatlıyım. Babamın ve onun çocukluk arkadaşının on yıl çocukları olmamış. Her ikisi bir gün ilçedeki türbeye gitmişler. Namaz kılıp Allah'tan çocuk dilemişler. Oradan ayrılırken onları gören türbedar söyle demiş: 'İkinizin de erkek çocuğu olacak, isimlerini "Kütük" koyun.' Gerçekten bir müddet sonra babamın ve arkadaşının birer erkek çocuğu olmuş. Türbedarı hatırlamışlar ve arkadaşımla benim adımı da "Kütük" koymuşlar. Biz büyüdük, okul arkadaşlarımız ismimizle alay etmeye başladılar. Babalarımız ismimizi değiştirmeyi düşünmüşler. Babamın arkadaşı oğlunun ismini değiştirmiş; fakat aynı  gün arkadaşım ölmüş. Bunun üzerine babam benim ismimi değiştirmekten vazgeçmiş. Ben, türbedarın önerisi üzerine doğduğum günden beri "Kütük" diye çağrılmaktayım." Kütük isminin hikayesini dinleyen İrfan Bey, bu defa tekrar tebessüm eder ve şöyle der: "Kütük Bey, sizin hakikaten çok derin, manalı bir isminiz var. Demek ki türbedar, kalp gözü açık, bilge kişiymiş. Kütük; resmi kayıt defteri, ana defter, bütün bilgilerin toplandığı merkez defter, her şeyin başı, asıl kaynağı, bizim de kaderimizin yazıldığı defter, demektir. Sizin ne anlamlı isminiz varmış böyle!" deyince ev sahibi Kütük Bey, "İsmimin anlamını bunca yıldır yanlış biliyormuşum, şimdi öğrendim; ismimi daha çok sevdim." der.

Bu gerçekliğin anlaşılması için İrfan Bey'e ihtiyaç varmış. İrfan Bey, küllenen gerçekliği üflemiş; üflenmeyen nice gerçek var ki kömür olup fosilleşiyor. Tarih ve sosyal hayat, yalan olan gerçeklerle ve gerçek olan yalanlarla dolu. Senin gerçeğin sana, benim gerçeğim bana, demek de kurtarmıyor bazen. Gerçeklerin farklı algılanması sosyal olaylara neden olabiliyor, istenmeyen sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. Bu yaşa geldim, şu gerçeği anladım: Maddenin tek boyutu yok; mananın bin bir derinliği, düşüncenin bin bir yüksekliği var. En doğru gerçeklik, içimizdeki gerçeklik. Bu gerçekliği keşfedenlerin başka gerçekler peşinde koşmasına gerek yok.

Herkesin keşfedemediği o yüce gerçeklik, varlık nedenimiz olmalı.

Devamını Oku...

7 Mart 2009 Cumartesi

Hamdi Aga’yı Şimdi Daha Çok Sevdim

Nerden çıktı şimdi bu Hamdi Aga, demeyiniz. Biraz sonra anlatacağım. Önce, emekli bir genelkurmay başkanının, internet sitelerine düşen ses kasetinde neler itiraf ettiğine bakalım: "27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat Darbelerinde görev aldım. 28 Şubat'ta Necmettin Erbakan'ı iktidardan biz indirdik, iktidarı Mesut Yılmaz'a altın tepsi içinde sunduk. 28 Şubat'ta Süleyman Demirel ile ortak hareket ettik. 27 Mayıs'ta Davutpaşa'daydım. Üniversiteler partilere karşıydı. Polis, tuttuğunu bize getiriyordu. Biz de yemek yedirip top oynayıp arka kapıdan salıyorduk. Yıllar sonra Kemal Alemdaroğlu ile karşılaştım. 'Komutanım saldıklarınız arasında ben de vardım' dedi.

Mütekait Paşa, Ragıp Paşa'nın, "Çingene marifetlerini sayarken hırsızlıklarını anlatırmış." anlamına gelen "Merd-i kıpti şecaatin arz ederken sirkatin söyler." sözündeki gibi,  şecaatine devam ediyor: "12 Eylül'de de rol aldım. Mamak Tugay Komutanı'ydım. Planlama grubundaydım. Sabıkalıyız yani. Sicili bozuk bir adamım. 12 Eylül hazırlığı bir yıl önce başladı. Kritik yerlere atamaları ben yaptım."

Hamdi Aga köyümüze yakın köyden gelip yerleşmişti. Üç çocuğu vardı, kendi halinde bir insandı. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz, her konuda fikir beyan etmezdi. Kızıyla aynı sınıftaydık. O, belki de üç yıllık ilkokul diplomasına sahipti. Bir yaz günü köylülerimiz Ayazmabaşı'nda evlenme düğünü için toplanmışlardı. Hava sıcaktı, ceviz ağaçlarının altı serindi. Herkes kümelenmişti ağaçların gölgesinde. Dağıtılan pilavları yiyordu köylüler. Biz, birkaç çocuk Hamdi Aga ile yan yanaydık. Bize "Siz ne olacaksınız?" diye sordu. İlkokulun ikinci sınıfında okuyan, henüz hayat algılaması oluşmamış, değerleri oturmamış biri olarak ne cevap verebilirdim? Verdiğim cevabı beğenmedi Hamdi Aga. Bulut gibi karardı ve "Oğlum siz de mi ihtilal yapacaksınız?" dedi. Bu sözcüğü ilk defa duyuyordum. İhtilal neydi?

Sonradan yaşayarak öğrendim ki ihtilal, birilerine göre, bu ülkenin "balans ayarı"ymış. Bu ülkede yöneticileri seçmeyi bilmeyenler on yılda bir hizaya getiriliyormuş. Ayrıca o "göbeğini kaşıyanlar"la seçkinci zümrenin oyları aynı olur muymuş? Onlar "dağdaki çoban"mış. "Ağzı çorba kokan"lar, Mozart'ın konçertolarını, senfonilerini dinlemedikçe çağdaş olamazlarmış. Onun için Yunan mitolojisindeki rüya tanrısının yaptığı gibi kısa olanların boyu mengeneyle çekilerek uzatılmalı, uzun olanların boyu testere ile kesilmeli; böylece yatağa yatırılmalıymış. Bu da ancak ihtilal ile gerçekleşirmiş. İhtilal, insanları geriye gitmekten korurmuş. O, ortaçağ karanlığını aydınlatan güçlü bir projektörmüş.

Son elli yılda yaşadığımız ihtilallerin mirasçısı olarak bakıyorum, içim burkuluyor. Üzülüyorum. Darağacında asılan insanlar, genç yaşında birbirine vurdurulan gençler aklıma geliyor. İhtilal gerekçesi olarak hazırlanan kabuslu günleri, beslenen düşmanlıkları, toplumda oluşturulan güvensizlikleri, "ne olacaksa olsun" dedirten ruhları hatırladıkça birilerine olan öfkem iyice artıyor. Başına "yeşil" sözcüğü eklenerek insanların sermaye sahibi olması, "mürteci" denerek kendine güvenmesi, eğitim sistemiyle oynanarak halkın vatansever evlatlarının bürokraside söz sahibi olması önlendi darbelerle. Sermaye dışarıya kaçtı, insanlar öğrenim için yurt dışına çıktı, gidemeyenler devletine küstü, içine kapandı. Nice beyin köreldi. Bunların hepsi, darbecilerin jargonuyla söyleyelim, "laiklik, çağdaşlık, vatanseverlik" adına yapıldı. Yaptığı icraatları nedeniyle "vatan haini" sıfatına layık insanların, kendilerini "yurtsever" diye tanıtması ne büyük samimiyetsizlik, ne büyük riyakarlık!

Hamdi Aga, toprağını kazar, bahçesini sular, aldığı mahsulle karnını doyurur, çoluk çocuğunu geçindirir. Çok kazanırsa şükreder, az kazanırsa tevekkül eder, sabreder. Bir köy insanıdır o. Bu toprağın insanıdır. Karıncayı ezmez, kul hakkından korkar. Beklentileri başkası içindir. Evlatları okusun, anneye babaya saygılı olsun, memlekette hayırlı işler yapsın. Devlet de köyüne yol, su, elektrik getirirse en mutlu insandır o. Ancak, o bilir ki darbelerin hiçbiri bu güzelliği ona sağlayamamıştır. Darbeler insanları birbirine düşürmüştür, ülkeyi kaosa çevirmiştir, memleketi elli yıl geriye götürmüştür. O, benim cevabım karşısında, bundan dolayı kara bulut kesilmiştir.

Hamdi Aga'ya ne cevap verdiğimi şimdi hatırlıyorum. Söylemeye dilim varmıyor ama, bir art niyet taşımadan söylemek zorundayım: "Okuyup da subay olacağım." Ey Hamdi Aga, sen ne ileri görüşlü adammışsın!

Devamını Oku...

27 Şubat 2009 Cuma

Öncelikli İşimiz

Eser bırakma dürtüsü insanın fıtratında var. Doğurma özelliğinden yoksun bir kadının, doğum yapamayarak bir eser bırakamama sıkıntısı, bir ömür boyu cehennem azabı yaşatır ona. Ürünüyle, kendi varlığını kanıtlamak, onunla övünmek, her canlıda mevcut. Evlat gibi bir eser bırakmayan insanlara birtakım yaralayıcı sıfatlar kullanıyor bu toplum.

Karşılaştığım insanlardan bazılarının bugünlerde, bir şeyler yapmak adına, projeler ürettiklerine, zihin çalışması yaptıklarına şahit oluyorum. Kişilerin her biri, samimi. Ortaya getirdikleri teklifler, bir ıstırabın nedeni, bir boşluğun sonucu. Şüphesiz, boşluğu doldurmak, ıstırabı dindirmek istiyor bu insanlar, borçlu hissettikleri toprağın kendilerine yüklediği sorumluluk duygusuyla. Dillendirilen tekliflerin bazıları kısa, bazıları uzun vadeli; bazıları olabilirlik özelliği taşırken bazıları oldukça uçuk.

Değişik meslek dallarından, kültür gruplarından gelen farklı yaş seviyesindeki insanların önerileri, kişilerin kendileri ve ülkesi adına hissettikleri ıstırabın şiddetini, samimiyetini yansıtıyor. Kişilerin belki kendi adına beklentileri de var. Ancak mahalle yanarken kişinin kendi evindeki eşyalarının derdine düşmesi doğru olmaz. Bir süre sonra yangın onun evine ulaşacaktır veya ulaşmıştır da onun haberi yoktur. Yapılacak işte zaman, birikim, konjonktür, finans; önemli enstrümanlardır. Bütün bunlar, doğru tespit edilip doğru değerlendirilirse doğru ve etkin sonuçlar alınabilinir.

Sivilleşme, eğitimdeki eksikleri giderme; sağlıktaki, şehir mimarisindeki yanlışlıkları ıslah etme adına faaliyetler yapılabilinir. Biz beğenelim ya da beğenmeyelim, bunları yapan insanlar, örgütler var. Bizim temel eksiğimiz, nitelikli insan yokluğudur. Bu eksiklik kendini her an hissettirdiği halde bunun farkında değiliz. Yetenekli nice insan, bu eğitim sistemi içinde, medya bombardımanı altında yok olup gitmektedir. Temiz duygular, üstün yetenekler, fıtratımızdaki insani değerlerimiz; kuşatıldığımız anaforda tersyüz olmaktadır. Gençler, bitmeyen türbülansta, şaşkın ördekler durumuna düşürülmektedir. Güvensizlik, çevresine karşı sevgisizlik ve saygısızlık, gününü ve yarınını önemsememe, dününü küçümseme, boş vermişlik, sözünde durmazlık; gençlerimizin karakteri haline gelmiş. Bunun farkında değiliz, ne kadar acı.

İnsan, her şeyin merkezidir. Sanayinin, turizmin, sağlığın, çevrenin, geçmişin ve geleceğin merkezi de mimarı da insandır. Eksantriği bozuk bir dünyada sadaka-i cariye hükmünde bir şeyler yapılmak isteniyorsa işe insanla başlanmalıdır. Eksiğimiz; model insan, kurucu insan yokluğudur. Liyakati yüksek bir insanın, toplumlar üzerinde ne kadar etkili olabildiğine tarih şahittir. Peygamberler, toplumlarda büyük değişimlere imza atan örnek şahsiyetlerdir.

Derse giriş ve dersten çıkışları zilin yönlendirdiği, bir sürü yaklaşımıyla toplu eğitimin yapıldığı mevcut sistemde, çağı yönlendirecek, çağlar üstü insan yetiştirmek mümkün değildir. Her insan bir dünyadır, değerdir. Sürü içinde kaybolan cevherler, insanlık adına kayıptır. Suç, kaybolan cevherin değil, onu kaybedenindir. İnsanlık adına taşıdığımız kaygıda samimiysek, var olan cevherleri keşfedip değerlendirmeyi kutlu görevimiz kabul etmeliyiz. Devlet ideolojisiyle, devletin insana yaklaşım tarzıyla çağların mimarı olabilecek, kurucu insan yetiştirmenin mümkün olamayacağı artık anlaşılmıştır.

Yetiştiği çevreye karşı vefa duygusu hisseden, gelecek nesillere karşı borçlu olduğuna inanan, samimi, duyarlı kişilerin yapması gereken öncelikli iş, insana yatırımdır. İnsanımızı önce kurtarmak sonra değerlendirmek, değişmez ülkümüz olmalıdır. Düşünceler bunun üzerine yoğunlaşmalı, zaman ve imkanlar bunun üzerine harcanmalıdır. Yol haritaları, ihtiyacımız olan insanı yetiştirme üzerine çizilmelidir. Her türlü bağnazlıktan uzak, ideoloji bataklığına düşmemiş, özgün ve özgür düşünebilen, zekasını akla dönüştürebilen, aklını emanet eden değil onun sorumluluğunu taşıyan, seciyesi yüksek insana, hem bu ülkenin hem insanlığın acil ihtiyacı vardır. Bu insan profilini Necip Fazıl, Gençliğe Hitabe'sinde şöyle çiziyor: "Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik... Kökü ezelde ve dalı ebette bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik... 'Kim var? ' diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert 'ben varım! ' cevabını verici, her ferdi 'benim olmadığım yerde kimse yoktur! ' fikrini besleyici bir dava ahlâkına kaynak bir gençlik... Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispetle usule, stratejiye uygun bir gençlik..

Böyle bir nesil ve insanlık, hayal de olsa güzel. "Hayali cihana değer." demiş şair.

Devamını Oku...

21 Şubat 2009 Cumartesi

Sadaka Kültürü

Bugünlerde "sadaka" sözcüğünü sık duyuyorum. Kelimeyi ağzından düşürmeyenlerin kullandığı üslup, hoş değil. Hükümetin sosyal yardım anlayışıyla halka yaptığı yardımlar, bazı kesimler tarafından "sadaka" diye adlandırılıyor, yapılan yardımlar siyasi nedenlerle azımsanırken içeriği güzel bu kelime de haksız yere yıpratılıyor.

Hükümetin yaptığı yardımların zamanlama açısından yanlış, miktarının az olması veya bu yardımların siyasi mülahazalarla ranta dönüştürülmesi eleştirilebilinir. Demokrasilerde bunu söylemek, muhalefetin hakkı olabilir. Ancak, kültürümüzde, inancımızda sosyal dayanışmanın, iyilikseverliğin, Allah rızasını kazanmanın bir şekli olan "sadaka" yı küçümsemek, kimsenin hakkı olmasa gerek.

Sadaka, sözlüklerde "1. Allah yoluyla yapılan harcama, Allah rızası için fakirlere yapılan karşılıksız yardım ve her türlü iyilik; 2. Dilenciye verilen para." diye açıklanıyor. Anlamı ve eylemi bu kadar güzel olan bu sözcüğün, ağızlarda pelesenk edilerek değersizleştirilmesi, hangi düşüncenin, hangi algılamanın ya da hangi siyasi görüşün sonucu olabilir? Bunu anlamakta zorlanıyorum.

Sadaka, ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımdır. Sadaka, dindarlığın bir gereğidir, dinin emridir. Yoksullar, bütün dinlerin koruması altındadır. İslam da fakirleri korur. İslam'a göre, fakirlerin, zenginler üzerinde hakkı vardır. Bir mala sahip olan, sahip olduğu maldan, muhtaç kişiye ihtiyacı kadar vermek zorundadır. Muhtacın ihtiyacı, varlık sahibinin üzerinde emanettir. Zengin, emaneti yerine yani ihtiyaç sahibine vererek, üzerindeki yükü atmış olur. Böylece zengin, psikolojik olarak rahatlar; fakir, ihtiyacını giderir.

Sadaka, yalnız maddi bir veriş değildir. Yöneticinin adaletle hükmetmesi, köylünün eşeğine eşya yüklerken merhametle yaklaşması, kişinin güzel sözler söylemesi, yoldaki bir taşı iyilik adına kaldırması birer sadaka hükmündedir. Yolda kalmışa yol göstermek, bir kişiye tebessüm etmek veya selam vermek; birer sadaka türüdür. Haddini bilmeyen bir kişiye haddini bildirecek şekilde uyarıda bulunmak bile bir sadakadır. Çünkü ona siz, haddini bildirerek iyilik yapmış oluyorsunuz.

Bizim medeniyetimiz, bir paylaşım medeniyetidir, Batı medeniyeti ise bir üretim medeniyetidir. Batı algılamasına göre, kişi, ürettiği kadar değerlidir. Üretime katkısı olmayanlar, asalaktır; bir an önce yok edilmelidir. Hırsa, başarıya yönelik üretim, Batı felsefesinin, ahlakının temelini oluşturur. Biz, hayatın bir sınav olduğuna inanırız. Bu sınavda çalışarak kazanmak kadar, kazancın paylaşılması da bir zorunluluktur. Paylaşılmayan kazancın hesabı ağırdır. Helal olan kazanç, paylaşılmazsa haram hükmündedir. Vermenin adı, zekattır, sadakadır.

Bazı insanların sadakaya karşı çıkmasının nedeni, yetiştirildikleri Batı kültürü olabilir. Onlar da bir Batılı gibi düşünebilirler. Başardığın ve ürettiğin kadar değerlisin. İhtiyaç sahibiysen değerin yoktur. Kendisine sosyalist diyenler, karşı çıkmalarını, eşitlik ilkesiyle izah edebilirler. Onlara göre zengin-fakir ayrımı olmamalı, dolayısıyla veren ve alan sınıflaması yapılmamalı. Bu bir yerde yoksullukta eşitlenmek sonucunu doğurur. Sadaka sözcüğüne, eylemine tepki gösteren bir de iflah olmaz jakobenler var. Bunlar, İslami öğretiler doğrultusunda yapılan her işe, ortaya konun her düşünceye taktıkları at gözlükleri ile karşı çıkıyorlar. Bunlar, "istemezük"çüler. İki dünyanın kazınılması için yapılan her iş, bu tiplerin midelerini bulandırıyor. Osmanlıdan miras kalan "İttihat ve Terakkici" zihniyete sahip bu insanlara sadakanın güzelliğini anlatmak, atomu parçalamaktan zor görünüyor.

Yapılan güzelliklere karşı çıkanları tanımlamak için "İt ürür, kervan yürür." atasözümüz ağır kaçabilir. Kim ne derse desin, sadaka kültürünü yaşatmak ve kurumsallaştırmak gerekir. Barışık bir toplumun ve sosyal devletin mayası, sadakadır. Sadaka, bir dilenci harçlığı olarak görülmemelidir. Sadaka; veren için arınma, alan için güvendir. Arınmış ve birbirine güvenen bireylerden oluşan bir toplum, şimdilik ütopya olsa da, ideal bir toplumdur.

Sadakayı, yaşam standardı yapanlara ne mutlu!

Devamını Oku...

15 Şubat 2009 Pazar

İyi ki Doğdun Ayşe Ebrar

Doğum ve ölüm, sizin yakınınızdan biri için olursa, bu bilmece gündeminizi biraz daha meşgul edebiliyor. Yaşadığımız zaman, bir süre sonra sizi bu gerçekleri düşünmekten uzaklaştırabiliyor. Ölüm, hem dünyacı bir algılamayla, kazanımlarımızdan kopmak istemediğimiz için hem de sonrasını bilmediğimiz için bize hep itici geliyor; ölmemek için direniyoruz. Doğum, belki, hem sonrasını, kısmen de olsa, bildiğimiz hem ortaya çıkan yavruyu kazanç kabul ettiğimiz için bizde sevinç yaratıyor. Doğmadan öncesini bilseydik, her doğan için sevinir, öldükten sonrasını bilseydik her ölen için bu kadar ağlar mıydık?

Torunumuz Ayşe Ebrar'ın doğumu bizde sevinç dalgası oluşturdu. Biz dedeler olarak, Ayşe'nin annesinden ve babasından daha heyecanlı, mutlu görünüyoruz. Ayşe ise günlerdir ağlıyor. Dünya hayatı dünyadaki insan sayısınca vagondan oluşan bir tren. Yaşam, bir tren seyahati. Adına kader dediğimiz bu trene hepimiz vagon misali ekleniyoruz. Ayşe Ebrar, bu trende vagon olmaya mı isyan ediyor yoksa. Onun bütün hayatı, bizimki gibi, bu vagonda geçecek. Tren bizi nereye, ne kadar süre götürecek, bunu vagondakilerden kimse bilmiyor. Misyonumuz, vizyonumuz; vagonun içinde yaptıklarımızla sınırlı. Biz bu sınırlı alanımızda yaptıklarımızdan sorumluyuz, ölüm sonrasında ancak bu dar alanın hesabını vereceğiz.

Doğum ve ölüm, bir realite olarak, çok ilginç gelir bana. Yaratıcının sırrı bu. Ne garip değil mi? Varlığa seviniyoruz, yokluğa üzülüyoruz. Elma özlemi çeken çocuğa önce bir elma verirler; çocuk sevinir. Sonra bir elma daha verirler, çocuk yine sevinir. Verilen elma sayısını artırırlar. Sayı arttıkça sevincin şiddeti azalır. Sonra çocuktan elmaların tamamını geri vermesi istenir, çocuk vermez. Bir elması zorla alınır, ikinci elması alınır; çocuk ağlamaya başlar. Bu böyle devam eder. Kaybedilen her dünya değeri, kişide ağlamaya neden oluyor. Çocuğun, hiç elması yoktu. Verilen elmalar da kendisinin değildi. Ne oldu da önce sevindiklerine sonra ağlamaya başladı. Doğum ve ölüm, bizim olmayan üzerinde gülmek ve ağlamaktan başka bir şey değil. O halde biz, niçin güler ve ağlarız. Birileri bizimle oynuyor mu, yoksa burada başka bir sır mı var? Doğum ve ölüm gerçeğini kim hangi dünya görüşüyle değerlendirirse değerlendirsin, bu Yaratan'ın bir sırrı, yaratılanın muamması olarak kalacak.

Ayşe Ebrar, dünya treninin sayısız vagonlarından birinin yolcusu olarak bakalım nelerle karşılaşacak? Bazen diğer yolcularla aynı kaderi paylaşacak, bazen dar dünyasının kaderini yaşayacak. Dileğimiz, duamız; o, bu seyahatin mutlu, hayırlı, ismiyle uyumlu yolcularından biri olsun. Bizim için övünç, insanlık için kazanç olsun.

Birkaç gün önce okuduğum rübaide şair şöyle diyordu: "Yaş döktü bulut, çayır çemenden geçerek. / Mümkün mü, kızıl şarabı nûş eylememek? / Gerçek bu, çemende şimdi biz gezmedeyiz. / Bizden bitecek çemende kimler gezecek?" Doğa ve insan, devinim içinde. Bitmeyen bir enerjinin ve gücün varlığını haykırıyor her şey. Gece gündüze gebe, doğum ölüme. Şimşekler çakıyor, yağmur yağıyor. Çimenler yeşeriyor, tabiat canlanıyor. İnsanlar evleniyor, nesil ilerliyor. Toprak yağmurla geleni içmek, insanoğlu kaderini yaşamak zorunda. Bu kaderi, kendi vagonlarında bizden öncekiler yaşadı, şimdi biz yaşıyoruz. Bizim ektiklerimizi Ayşe'ler, Ahmet'ler biçecek. Bizim günahlarımız onların kaybı, sevaplarımız kazancı olacak. Ama onlar, bizimkilerinden değil, kendi günah ve sevaplarından sorumlu olacak. Bu döngü, başlangıcını bizim bilmediğimiz ezelde başladı, ebette bitecek. Sevinçler, gözyaşları bu sahneye çıkan kahramanların gıdası olacak; dostlar, düşmanlar figüranlık görevini üstlenecek. Oyun, dünyada sahnelenecek, bir ömür sürecek.

İyi ki doğdun Ayşe Ebrar; gelişinle varlığımızı sorguladık, istikametimizi test ettik. Doğumunu kendimize kazanç saydık. Hayırlara sebep oldun; seni Yaratan'a şükrolsun. Seninle övüneceğiz; çünkü sen kendisiyle övünülen "insan" olacaksın. Biz inanıyoruz, sen de inan!

Devamını Oku...

11 Şubat 2009 Çarşamba

Latin Alfabesi Kadar Türk Olmak

Bir grup yerli ve yabancı aydının bulunduğu sohbette, bir Alman tarihçi: "Türk elitleri, niçin tarihlerine yabancı, değerlerine karşı tepkili, geleneklerine karşı aşağılayıcılar? Yalnızca Batılı olduğunu savunanlar değil, muhafazakârlar bile..."  diye sorar ve "Elitleriniz, entelektüel seviyede, kusura bakmayın; ama Latin alfabesi kadar Türkler." diye bitirir konuşmasını.

Latin alfabesinin, Türkçedeki bütün sesleri karşılamadığı, Türk hançeresine uygun olmadığı, bu eksikliği gidermek için birtakım yardımcı işaretlerden faydalandığımız, bir gerçek. Bugünkü Türk aydınları da, Latin alfabesinin Türkçe olması kadar Türk. Entelektüel düzeydeki Alman tarihçinin ifade etmek istediği bundan başka bir şey değil. Aydınlarımız, Türk olarak doğduğu, bu topraktan beslendiği, bu ülkenin coğrafi ve kültürel ikliminden faydalandığı halde niçin kendi tarihlerine karşı tepkili, geleneklerine karşı aşağılayıcı olabiliyorlar? Bunu hiçbir zaman anlayamadım.

Bir Uygur Türkü ile bir Alman subayı hapishanenin aynı koğuşunu paylaşırlar. Uygur Türk'ü, gereksiz konuşmaktan hoşlanmayan ve günde yalnızca birkaç cümle sarf eden Alman'a bir gün "Hitler'i seviyor musun?" diye sorar. Alman, "Nefret ediyorum." diye cevap verir. Uygur Türk'ü nedenini sorduğunda, "Çünkü başaramadı." cevabını alır Alman subayından. Demek ki; bir hedefe varamamak veya başarıyı yakalayamamak, kişiye ya da fikre karşı nefreti doğuruyor. Batı kültürünün değer algılamasında "başarı" var. Batı ahlakına göre herhangi bir eylemi başarıyla sonuçlandıran kişi yüce, bunu hazırlayan fikir kutsal; başarısızlığa düşüren kişi ya da fikirler değersiz. Bir Batılı, kendisini yükselten uçağı kutsarken, düşüren aynı uçağı lanetlemekten kaçınmıyor. Bu, onun ahlakının gereği.

Alman tarihçinin, aydınlarımızla ilgili yaptığı çarpıcı tespit, acı bir gerçeğin bir yabancı tarafından seslendirilmesinden başka bir şey değil. Tarihimize yabancı ve tepkili olma, bizde son iki yüz yıldır görülen bir hastalık. Bu hastalık, bize Fransız İhtilali ve Rönesans hareketleri sonrasında sirayet etmeye başladı. Tarihi süreç içersinde yükselişler olduğu kadar düşüşler, mağlubiyetler vardı. Bu olumsuzluklar, hiçbir zaman dışa karşı bir hayranlık doğurmuyordu. Batı ile dirsek teması başladıktan sonra aydınlarımız, yöneticilerimiz, bulundukları toplumdan nefret eder, geçmişine küfreder oldular. Bu garabet, bizi yaraladığı kadar, namuslu Batı entelektüelinin de sorgulamasına, bizimle dalga geçmesine neden olmaktadır.

Başarıya dayalı bir hayranlık, Batı medeniyetinin temel dinamiğidir. Ancak bu, Batı insanını hiçbir zaman mutlu etmemiştir. Batı medeniyeti, azgın bir iştiha ile sürekli bunalım üretmektedir. Batı'da, başarı, mutluluğun temel şartıdır. Başarılı her hareket kutsaldır, başarılı her insan yücedir. Başarı konusu ne olursa olsun, hiç önemi yoktur. Bununun örneğini, Yunan mitolojisinde de görebiliriz, Alman subayının Hitler'e bakış açısında da... Bir Osmanlı aydını olduğu halde, Osmanlı'dan nefret eden Tevfik Fikret, "Promete" adlı şiirinde, "Onlar niçin semada, niçin ben çukurdayım? / Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayayım?.. / Yükselmek asumana ve gülmek, ne tatlı şey!.." dizeleriyle bu hastalıklı ruh halini yüz yıl öncesinde dillendirmekteydi. Tevfik Fikret'in, İslam'daki amentü yerine oğlu Haluk için "Haluk'un Amentüsü"nü yazdığını, daha sonra Haluk'un Amerika'da papaz olduğunu unutmamak gerekir. Kendi değerlerinden uzaklaşmak, başka değerleri kutsamak, onlara hayran olmak sonucunu doğuruyor. Bu, sosyo-psikolojinin yasası.

Aynı tarihlerde Mehmet Akif; yükselmek, yüksek bir medeniyet kurmak için kendi değerlerinden uzaklaşmak gerekmediğini haykırıyordu. Şu dizeler ona ait: "Alınız ilmini Garb'ın, alınız sanatını, / Veriniz mesainize hem de son süratini / Sade Garb'ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz / Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız / Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız." Mehmet Akif'in tarihimizde dönüm noktası olan Çanakkale Savaşı'nı "Çanakkale Şehitlerine" isimli şiiriyle destanlaştırdığını ve tam bir inanç manzumesi olan "İstiklal Marşı"mızı yazdığını hatırdan çıkarmamak gerek.

Başarı endeksli değer yargılaması, bir Batı hastalığı. Bu hastalık, eğitim sistemimizde kendini etkin şekilde gösteriyor. Bu da mutsuzluğa neden oluyor. Önemli olan, değerlerimizin işlevsel hale getirilmesi, onun içeriğinde mutluluğun aranmasıdır. Kaldı ki, bizim değerlerimiz, yükselmeye engel değildir. Yapılması gereken, Mehmet Akif'in dediği gibi, "mesaimize son süratini" vermektir. Bunun adı, çalışmaktır.

Unutmayalım, "İki günü eşit olan, kayıptadır."

Devamını Oku...

1 Şubat 2009 Pazar

Karınca Kanatlanırsa

Kış soğuğunun ılık bahara dönmesiyle toprağın altındaki canlılar kendilerini göstermeye başlamışlardı. Henüz, solucana, yılana rastlamamıştık; ama karıncalar evimizin bir köşesinden bizi selamlamışlardı. Duvarın dibinden, evin salonunu bahçeye bağlamışlardı açtıkları tünelle. Bahçedeki topraklar evimizin içindeydi artık. Karıncalar bütün güçleriyle, bu dünyada kalıcılarmış gibi, kümbet ev yapmışlardı kendilerine. Girip çıkıyorlar, içine bir şeyler yığıyorlardı evin. Onların bu telaşlı halini her gün birkaç dakika seyretme tiryakiliği oluşmuştu bende. Onların telaşlı meşguliyetlerine tebessüm ediyor, derin düşüncelere dalıyordum. Dost ikliminde, günleri birlikte tüketiyorduk sessizce.

Bir gün evin içinde uçan karıncayla karşılaştım. Sağa sola saldırıyordu o kanatlı. Geldiği yeri tespit etmek istedim takip ederek. Dost karıncaların yuvasına girdi, tünel aracılığıyla bahçeye fırladı. Hoşnut olmamıştık bu durumdan. Ben, karıncayı çalışkan, sessiz, çizdiği yoldan ayrılmayan, sürekli üreten, davranışlarıyla bize örnek olan bir canlı diye tanır ve severdim. Onun kanatlanması, ne kafamdaki karınca imajına uygundu ne de beni mutlu etmişti. Ev halkı da rahatsız oldu bundan. Bir gün kahvaltıda, kanatlı aynı karınca bizi ziyaret edince "Karınca kanatlanırsa zevalini (ölümünü) hazırlarmış." sözünü söyleyiverdim.

Akşam eve geldiğimde bir alışkanlık eseri olarak gözlerimin yöneldiği o köşede üretici, yatırımcı komşularımızı göremedim. Ne karıncalardan ne de onların yuvasından eser vardı. Üzüldüm, heyecanlandım. Eşime sordum yorgunluk bilmez dostlarımızın yokluğunu. Bana, "Karınca kanatlanırsa zevalini hazırlar." dememiş miydin cevabını verdi. Bütün karıncaları süpürmüş, bir de çıktıkları deliği güzelce ilaçlayıp tıkamıştı eşim. Eşim haklıydı, karınca keşke kanatlanmasaydı.

Biz insanlar karıncayı, yerde yaşadığı ve çok çalıştığı için seviyoruz. Kanat, kelebekte güzel, kuşta güzel, leylekte güzel. Ses, bülbülde güzel. Yüzgeç, balıkta güzel. Havlamak, köpekte; miyavlamak kedide güzel. Balık uçmak, bülbül yüzmek, köpek miyavlamak, kedi havlamak isterse ne olur? Eminim, hepsi karıncanın bizim evimizdeki akıbetine uğrar.

nsanlar da birtakım yetenek ve niteliklerle donatılmıştır. Bir insanın, bilinen bütün yetenekleri ve nitelikleri üzerinde bulundurması mümkün değildir. Bir nitelik, bir başka niteliğin üstünde değil; ancak tamamlayıcısıdır. Önemli olan, sahip olduğumuz yetenek ve nitelikleri doğru yer ve zamanda, güzel amaçlar için kullanabilmektir.

Çevremize baktığımızda sahip olmadığı yeteneği var gibi gösteren, başka niteliklere öykünen, yeteneklerini birtakım küçüklük duygularıyla verimsiz hale getiren, böylece kendini ve çevresini zor durumda bırakan pek çok kişiye rastlarız. Her biri kâğıttan gemidir, suda eriyen, rüzgârda yıkılan. Kişiye şahsiyet kazandıran da yeteneklerinin yerli yerinde değerlendirilmesidir. Aslında bir boşluğu doldurur kişi yetenekleriyle. Sosyal barış ve dayanışma sağlanır yeteneklerin kullanılmasıyla. Kanat, karınca için bir eksiklik değil, fazlalıktır; onun ölüm sebebidir. Toplum içinde, olmayan yeteneğimizle kendimizi kanıtlama girişiminde bulunmak, bizim için zeval nedeni olabilir.

Mevcut yeteneklerimi kullanmamak, israftır; yeteneklerimizin kaldıramayacağı eylemlere yönelmek, tamahkârlıktır. Kişinin kendini tanıması, haddini bilmesi, erdemdir. İsrafı önlemek, tamahkârlığı yok etmek, doğru bir eğitimi, yüksek bir ahlakı gerektirir. Zeval, haddini bilmez karıncanın sonudur. Biz insanız.

 

Devamını Oku...

23 Ocak 2009 Cuma

Dalaşmak mı, Dolaşmak mı?

Siz, bir arzunuzu gerçekleştirmek için insan ilişkilerinde hangi yöntemi kullanırsınız? Yoksa bir yöntem sahibi değil misiniz? "Saman altından su yürütmek" deyimi ve "İtle dalaşmaktansa köşeyi dolaşmak yeğdir." atasözü size neyi anlatır?

Şüphesiz, büyük veya küçük, hepimizin bir hedefi var. Sosyal hayatta, hedefe ulaşmamızı engelleyen sebepler pek çok. Bunları bir şekilde ortadan kaldırılmak, işin yasası. Yoksa engellerin altında ezilmek, hedeflerden vazgeçmek tehlikesi bizi bekliyor. Hedefe ulaşmakta tercih edeceğiniz yöntem, çok önemli.

Buna göre amacınıza ya ulaşıyorsunuz ya da pes ediyorsunuz. Seçeceğiniz yöntem, tamamen sizin fıtratınızla, gelişmişlik düzeyinizle, günün konjonktürüyle ilgili. "Elbet varır menzil-ı maksuda aheste giden" diyerek "dolaşma"yı, "Çivi çiviyi söker." veya "Dinsizin hakkından imansız gelir." diyerek "dalaşma"yı seçebilirsiniz.

İslam tarihinde, Hudeybiye Anlaşması'nı hatırlayalım. Müslümanlar müşriklere karşı ya savaşacaklar ya da kendi aleyhlerine gibi gözüken anlaşmaya kabul edeceklerdi. Metanet gösterip sabrettiler ve anlaşmanın bir yıl sonra kendileri için ne kadar olumlu sonuçlandığını itiraf ettiler. Yine ilk umre ziyaretinde Mekke'ye giremeyen inanmışlar, moral bozukluğu ile Medine'ye geri döndüler; ama bir yıl sonraki gelişlerinde büyük bir manevi güçle Mekke'yi inlettiler. Mekke'nin fethine giden yolu açtılar. Her iki harekette de "dalaşma" dediğimiz savaş yöntemi tercih edilseydi İslamiyet doğduğu topraklara gömülebilirdi. Büyük dinlerin doğuşunda, inkılâp hareketlerinin kökleşmesinde peygamberlerin veya inkılâpçıların "dolaşma" dediğimiz, insanları ikna yöntemini kullandığını görürüz.

Dolaşma yöntemi, metaneti, sağlam bir akideye sahip olmayı, güçlü bir iradeyi gerektirir. Dolaşmada en gerekli gereç, zamandır. Zamanın iyi yönetilmesiyle, uygulanacak kısa ve uzun vadeli taktiklerle hedefe mutlaka ulaşılır. Bunun karşıtı dalaşmada ise elde edilmesi muhtemel her galibiyet, yeni bir mağlubiyetin mayası olacaktır. Her tepki, yeni bir tepkinin habercisidir. Dalaşmayla ekilecek tohumlar, dikilecek fideler; kan, gözyaşı, yıkıntı çiçeği olarak açar; intikam ürünü olarak sepetimize düşer. Bu meyve, onu yiyen herkeste hazımsızlığa yol açar.

Hayatımızda, çevremizde, tarihte bu yöntemlerin pek çok örneğini görebiliriz. Uzağa gitmeye gerek yok. Yahudiler, bugünkü dünyada hemen her sektörü ele geçirmişler. Petrol, finans, medya gibi sektörler Yahudilerin veya bu zihniyetteki insanların kontrolünde. Petrol fiyatlarıyla istedikleri gibi oynayabiliyorlar, finansta istedikleri zaman kriz çıkarabiliyorlar, paranın değerini ayarlayabiliyorlar, medya aracılığıyla her türlü dezenformasyonu yapabiliyorlar, değerleri tersyüz edebiliyorlar. Biz insanlar da onların istedikleri gibi yaşamak, düşünmek, değerlendirmek durumunda kalabiliyoruz. Onlar, bu güçlerini asırlar boyu süren zaman içinde dolaşma yöntemini kullanarak elde ettiler. Kutsal kitaplarının öğretileri, gösterdiği hedefleri böyle davranmalarını gerekli kılıyor. Hangi mala el atsanız, Yahudi sermeyesi ile karşılaşıyorsunuz. Tükettiğiniz her malla Yahudi'yi şişmanlatıyorsunuz. İnsanların çoğu bunun farkında değil ya da duyarsız. Ancak, İsrail'in Filistin'de yüzlerce insanı katlederek dalaşma yöntemine başvurması uzun vadede aleyhine dönecektir. Kanla sulanan topraklarda bitecek gülleri hiçbir zaman kan dökücüler toplayamaz. Sessiz ve derinden götürdüğü kan emici politikalarla hedefine varmasına fazla bir mesafe kalmamışken, dalaşma yöntemine başvurmasının kendi aleyhine sonuçlanacağından şüphe yoktur. Dalaşmada zayıf taraf kadar güçlü taraf da yara alır. Dünya ormanının adaletsiz aslanı, kendini yaralamıştır, bu yaranın tedavisi mümkün görünmüyor.

Dalaşanları galip kılacak pek çok silah geliştirilse de zafer, her zaman dolaşma yöntemini tercih edenlerin olacaktır. Evrenin yasası, sosyolojinin mantığı bunu gerektiriyor.

Devamını Oku...

20 Ocak 2009 Salı

Bu Savaş Bitmez

Bazen, "Kime, neyi, nasıl anlatacaksın?" diyerek çaresizliğimizi ifade ederiz. Atalarımız, "Hayvan yularından, insan sözünden tutulur." demiş. Bir kişiye söz geçiremiyorsak o insanı neyinden tutabiliriz? Kendisine hiçbir madde veya mana ile sahip olamadığımız varlığın türü ne olabilir? Bakar mısınız, İsrail devleti, teolojideki adıyla Yahudiler, "Ben yaptım, oldu. Bana kimse karışamaz." efelenmesiyle günlerdir savunmasız Filistin halkını katlediyor, akan kanı, gözyaşını görmüyor, feryatları işitmiyor, dünyayı ciddiye almıyor.

"Bir gün gelecek, bütün Yahudileri niçin yok etmedim diye bana kızacaksınız." dediği rivayet edilen Hitler'in haklı olduğunu söylemek istemiyorum. Ama adamın bir bildiği varmış, demekten de kendimi alamıyorum. Irk düşmanlığı yaparak, antisemitist olmak de istemem. Önyargıdan, vebadan kaçar gibi uzaklaşmak isterim. Fakat tarihi hakikatlerle bugün yaşananlar arasında büyük paralellik bulunduğunu görmezden gelemem. Siz ister bir ırk olarak değerlendirin ister bir düşünce sistemi olarak değerlendirin, bakınız, Kuran-ı Kerimde Yahudiler için ne deniyor: "Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirir, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) "İşittik ve karşı geldik", "Dinle, dinlemez olası", "râinâ" der. Eğer onlar "İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar." (Nisa / 46) Bu ayetten sonra onlar hakkında söylenecek ne kaldı? Lanetlenmek, ne kadar aşağılık bir durum. Ötesi yok.

Yahudiler, tarihin her döneminde herkesle savaş halinde olmuşlar. Onların savaşları yalnız Filistin halkıyla değil, onlar peygamberlerle savaşmışlar hatta Allah'la savaşa kalkışmışlar. Allah'a iftira atmışlar. Maide suresinin 64. ayetinin bir bölümünde "Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis, Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir..." denmektedir. Allah'a iftira atmak, bir Yahudi ahlakı, karakteri olsa gerek. Yahudilerin hiçbir sözünde dürüst olmadığını bilen Allah, onlara Cuma suresi 6. ayetinde, "De ki: Ey Yahudiler! Bütün insanlar değil de yalnız, kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!" diyerek meydan okumakta ve samimi olmaya davet etmektedir.

İsrail'in şu an yaptığı, kokuşmuş bir ahlakın tezahürüdür. Niçin kokuyor diye pisliğe kızamayız. O koku, pisliğin karakterinde vardır. Her varlık, orijinindeki rayiha ile kendinden söz ettirir. Gülü yücelten de bu niteliği değil midir? Yahudiler, bırakın başkalarına saygılı olmayı, kendi dinlerine bile saygılı değiller. Yahudi inancına göre cuma akşamından cumartesi akşamına kadar geçen süreye Şabat (Sebt) günü denir. Şabat, Tanrı'nın dünyayı altı günde yaratıp yedinci günde dinlenmesini hatırlamak ve o günü kutsamak içindir. Şabat günü Yahudiler için dinlenme günü olduğundan ateş yakmak, paraya dokunmak, arabaya binmek gibi her türlü dünya işi yasaktır. Ancak son katliam, bir Şabat günü başlatıldı.

Şu an, dünya siyasetinin, maliyesinin, medyasının Yahudi egemenliğinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu egemenlik, yüzyıllardır yapılan mücadele ile elde edildi. Bunun için localar, örgütler, lobiler kuruldu, savaşlar yapıldı. Peki, Yahudileri buna zorlayan nedir, onlar hangi hesaba göre hareket ediyorlar? Her büyük buhranın temelinde bir Yahudi ile karşılaşıyoruz. Bunun izahı var mı? İzahı; ahlaktır, fıtrattır, karakterdir.

Lafı uzatmaya, gevelemeye gerek yok. Yahudi ahlakı olduğu sürece dünyada, İsrail yaşadığı sürece Ortadoğu'da huzur olmaz. Herkes kendine bir rol biçsin.

 

Devamını Oku...

17 Ocak 2009 Cumartesi

Dünyanın Çivisi Çıkmış

Rasim Özdenören, bir denemesinde, Oktavya Paz'ın bir Meksika eğlencesini şöyle betimlediğini yazar: "Bu eğlencede düzen kavramı tümüyle ortadan kalkar, onun yerine kargaşa gelir ve her şeye izin verilir. Her şey başkalaşır, toplumsal, cinsel, kültürel, ırksal ve tecimsel ayrımların ortadan kalkmasıyla geleneksel katmanlar yıkılır. Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler kölelere, yoksullar zenginlere dönüşür. Askerlerle, rahiplerle, yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur. Her önüne gelenle cinsel ilişki kurulabilir. Bazen de eğlence bir "kara ayine" dönüşür (kara ayin, yani, şeytanın, kötü ruhların kutsandığı ayin). Kurallar, alışkanlıklar, gelenekler çiğnenir.

Kısacası toplumun normal haldeki düzeni alt üst olur. Güya böylece toplum eğlence yoluyla kendini zincirlerinden kurtarır, benliğini yadsımış olur. İyi ile kötü, gün ile gece, kutsal olanla kutsal olmayan... her şey karşıtıyla birleşir."Geçenlerde Amerika başkanı W. Bush, Irak'a gitmiş, orada kendisine bir gazeteci ayakkabı fırlatmıştı. Bu olay için Bush'ın eşi, "Başkan, ayakkabı fırlatma işine çok güldü, yaralanmadı, çok çevik, bildiğiniz gibi o bir sporcu." demiş.  Meksika'daki eğlenceyi nasıl yorumlamak, Bush'un tepkisini nasıl değerlendirmek gerekir? Dünyanın çivisi çıkmış.

Yaşadığımız coğrafyada ayaklar baş, eşkıya efendi olmuş. Fırsatçılığın adı demokratlık, emperyalizmin adı yardımseverlik olmuş. Beyaz yoğurdu siyah algılayanlar medyaya, siyasete egemen olmuş. Biz, hayvanın, yularından; insanın, sözünden tutulduğunu bilirdik; ama sözün, kendisini bağladığı insan, ortada kalmamış. "Dün dündür, bugün bugündür." sloganı, yaşam felsefesi haline gelmiş. Olması gerekenler olmadığı gibi, olmaması gerekenler olur hale gelmiş.

1940'larda bir zihniyetin sahibi saf Türk'ü bulmak için kafatası ölçmeyi öneriyordu. Ayni zihniyet, şimdi günün teknik gelişmesine uyum sağlamış olmalı ki, DNA testi öneriyor. Bu zihniyetin Siyonist patentli olanı da bir soyu yok etmek adına yıllardır Filistin halkına esaret hayatı yaşatıyor. Gasp ettiği toprakların gerçek sahiplerini çoluk çocuk, kadın erkek, genç veya ihtiyar demeden her fırsatta yaralıyor, öldürüyor. Bu işi yaparken hiçbir değer tanımıyor. Evleri, ibadethaneleri, hastaneleri, yardım merkezlerini acımasızca bombalıyor. Ekmek kuyruğunda bekleyen günahsız çocukları, potansiyel tehlike olarak gördüğü için, vahşice katlediyor. Kendilerine sağlık ve gıda malzemelerinin ulaşmasını ısrarla engelliyor. Bu zulmü, bir ibadet aşkıyla yapıyor, ortaya koyduğu facianın bir hak olduğunu yüzsüzce söyleyebiliyor. Evladını yitiren annelerin haykırışları, yerdeki yaralı ve cansız bedenler, bu yüzsüz zihniyetin pişmanlık duymasına, özür dilemesine yetmiyor. Belki de bu hukuksuz kararı alanların, bombayı atanların her biri, kendini, bütün değerlerin ters yüz edildiği, Meksika'daki eğlencede zannediyor. Önemli değil, onların nasıl olsa, atılan ayakkabıya gülebilen bir babaları var. Bizde böyleleri için şöyle denir: Al birini, vur öbürüne.

Bu ortamda karamsarlığa gömülmek, "Elden ne gelir ki?" demek bize yakışmaz. Tercihimiz, karanlıklara küfretmekten yana değil, bir mum yakmaktan yana olmalı. Her koşulda, yapılacak bir eylem vardır. Gücü yetenler eliyle, yetmeyenler diliyle her haksızlığa, yanlışlığa müdahalede bulunmalı. Üçüncü grupta kalmak beni korkutuyor. Sizin yeriniz neresi?

Devamını Oku...

15 Ocak 2009 Perşembe

Hazımsızlık Üzerine

O akşam önüme kuru fasulye yemeği konduğunda önce gözlerim bayram etti, sonra burnum. Özlemişim meğer. Yanında kuru soğan eksik olmamalıydı. Onu da katık ettim yemeklerin şahı kuru fasulyeye. Yedikçe yedim; Lezzet, tarifsizdi. Alnımdan, göz kapaklarımın altından buram buram terler çıktı. Aldığım haz, bütün bedenimi sarmıştı. Üzerine birkaç bardak şekersiz çay, yetmişti bir günlük yorgunluğumu almaya.

Fazla yemek, yorgunluk; erken yatırdı beni o gece. Gecenin ilerleyen saatlerinde sancı hissettim bağırsaklarımda. Gördüğüm kâbuslarla uyandım. Bağırsaklarım şişmiş, bedenim şakır şakır terlemişti. Bir sağa bir sola dönüşlerim, sıkıntımı azaltmıyordu. Yaşadığım depresyonun adı, hazımsızlıktı. Akşam yediklerim, anlaşılan o ki, bende biyolojik hazımsızlığa yol açmıştı. Kendimi yeterince tanısaydım, sınırımı bilseydim, hazlarımın esiri olmasaydım,  açgözlülük yapmasaydım; bedenim bu işkenceye girer miydi, uykum kâbusa dönüşür müydü? Şüphesiz, hayır.

Hazımsızlık, tıbbi açıdan "yenen yemeğin midede yeterince eritilememesi sonucu ortaya çıkan rahatsızlık" olarak tanımlanıyor. Hazımsızlık, "midede dolgunluk hissi, ağrı ve yanma; karında şişlik, geğirme ve gaz çıkarma; kabızlık; nadir durumlarda ishal" gibi sonuçlar doğuruyor. Hazımsızlık, kalıcı olmayan bir rahatsızlık türü. Sonuçları, kişinin daha çok, kendisini ilgilendiriyor.

Hazımsızlık, yenen bir şeyi hazmedememektir. Hazımsızlık, bir gıdayı ya da durumu sindirememektir, kabullenememektir; biyolojik düzenimizin bozulması, bedenimizin tepki göstermesidir. Peki, hazımsızlık, sosyal hayatımızda yaşanırsa ne gibi sonuçlar doğurur?

Mevlana'nın, "Nice insanlar gördün üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok." sözünü hatırlayalım, çevremize bir göz atalım. Kişiler vardır; .bulunduğu makamdan, sahip olduğu servetten, edindiği çevreden dolayı kendisine saygı gösterirsiniz, o sizin beklemediğiniz bir anda konumuna veya sizin beklentilerinize uymayacak bir davranışta bulunur. Bunun adı hazımsızlıktır. Kerli ferli dediğimiz tiplerdendir o, entelektüel bir görümü vardır onun; öyle bir laf eder ki "Dağ fare doğurdu." demek zorunda kalırsınız Emeksiz kazancın içinde bulmuştur kendisini, servetini israf derecesinde harcar, adeta düşmanıdır parasının. O da hazımsız bir tiptir. Zenginliğini megalomanlığının merdiveni yapar, üzerinde yükselir de yükselir. Bilmez ki yükseldiği merdiven bir gün altından kayacaktır. Makam verilmiştir insanlara, bir kurumu yönetsin ya da temsil etsin diye. Vizyonuyla, insan ilişkileriyle, ufkuyla kaldıramaz temsil ettiği makamın yükünü. Bir hazımsızlık doğurmuştur onda o makam. Verdiği zarar sadece kendisine de olmaz; çevresine de zarar verir. Kaybedilen zamanın yok olmasının, kendisine bağlanan ümitlerin kırılmasının sebebidir o. Pek de farkında olmaz bazen bu tür insanlar hazımsızlıklarının. İhtirasları perde olur hazımsızlıklarını görmelerine veya kabullenmelerine. Düştükleri boşluk, bir gün onları hayata küstürecektir; ama onlar bunu öngöremezler.

Bilinen hikâyedir: İki kediyi iyi bir eğitimle garson yaparlar. Gösteriye çıkarılır iki kedi. Büyük bir sükseyle servis hizmeti yapan kedilerin önüne zeki biri, bir fare bırakır. Sözde iyi eğitilmiş bu kediler birden ellerindeki tabakları, bardakları fırlatır, süslü halleriyle farenin peşine düşerler. Kediler, iyi bir eğitimden de geçmiş olsa, yeni konumlarını hazmedememişler, özünde var olan duygularının gereğini yapmışlardır. Onlara bağlanan umutlar de sönmüştür.

"Kişinin kendini bilmesi gibi irfan olmaz." sözünü pek severim. Kendini bilen insan, hazımsızlığa düşmez. Sanatçı dediğimiz insanlara bakıyoruz, bugün varlar, yarın yoklar. Parlayıp sönüyorlar. Şöhret denen yükü kaldıramıyorlar, olmaması gereken yollara başvuruyorlar. Bu insanlar, medyanın üç günlük malzemesi oluyor, dördüncü gün yuvarlanıyorlar. Kısa sürede tarihin karanlık sayfalarındaki yerlerini alıyorlar. Arkasından bunalımlı hayatları başlıyor. Atalarımız, "Allah dağına göre kar verir." der. Bir tevekkül hali var sözde. Layık olduğun meslekte, mevkide, şöhrette olmayı anlatır. Kaldıramayacağın yükün altına girmemeyi, hazımsızlığa düşmemeyi öğütler bu söz. Önce bir dağ olmak gerekir, sonra da yağacak karı sırtlanmak. Şüphesiz, bir inanç işidir bu. Kanaatkârlıktır bunun adı. Yemekte ölçü, harcamakta ölçü, istekte ölçü, sevgide ölçü, düşmanlıkta ölçü, dostlukta ölçü...

Ölçüyü kaçıran, hazımsızlığa düşer ve düşürür. Gelin aynaya bir kere daha bakalım, yetmedi, birkaç kez bakalım.

Devamını Oku...

13 Ocak 2009 Salı

Gazze Ah!

Siz bir acıya ne zaman tepki gösterirsiniz? Hangi acı size ıstırap verir, hangi acıyı duyumsarsınız? Yoksa "Ben acıya acı demem, acı bana dokumadıkça." diyenlerden misiniz? Sözgelimi, acı bedeninize gelse, bir yakınınıza gelse, malınıza gelse, inancınıza gelse, komşunuza gelse, hepsine aynı derecede tepki gösterir misiniz? Hiç şüphesiz, göstereceğiniz tepki sizin duyarlığınızla, değerlerinizle, belki de insanlığınızla doğru orantılı olacaktır.

Bakınız, dünyanın göbeğinde bir yer var. Orantısız güçle, haksız nedenlerle insanlar katlediliyor orada. Bu katliamda kadın, çocuk, yaşlı, asker ayrımı yapılmıyor. Son teknolojinin ürünü silahlar deneniyor insanların üzerinde. Savunmasız bir kitleye saldırıyor orda, insanlık tarihinin baş belası, Siyonist zihniyetin temsilcisi İsrail. Belirli bir hedef yok, binalar yıkılsın, doğalgaz sistemleri çöksün, elektrik santralleri yansın, su depoları patlasın, insanlar ölsün... Başka bir amaç yok. Öldürdükleri Yahudi olmayan her insan, sevap olarak yazılıyor onların hanelerine. Öyle ya, Orta Doğu'nun büyük bir bölümü, Tanrı'nın onlara vaat ettiği topraklar. O topraklardaki her yabancı, onlar için yok edilmesi gereken bir pislik. Öldür, ibadet aşkına.

Dünyanın göbeği orası. Görmek isteyen gözler için katliamı görmemek mümkün değil. Bir baba... önünde bombaların hedefi olmuş beş kız çocuğu... baba çıldırmış vaziyette... anlamsız hareketlerle bir sağa bir sola koşuyor... gözleri patlamış, feryatları yeri göğü inletiyor... onun bu halini seyreden altı yaşındaki oğlu kim bilir neler hissediyor? Bu travma silinir mi zihinlerden hiç? Toplu katliamda yardıma giden beş doktor... hepsi de ambulansın içinde... hain elden çıkan bomba onları buluyor... beşi de aynı anda aynı yerde parçalanarak ölüyor. Çocuklar ekmek bulabilmek umuduyla, fırının önünde kuyruğa geçmişler. Gökyüzünde bir ışık şölenini andıran, yağmur gibi bombalar onları kuşatıyor bu defa. Bir anda, kömürleşmiş onlarca ceset... Vahşi bombaların isabet ettiği iki kız kardeş... ikisinin de ciğerleri bedenlerinden fırlamış... bu vaziyette babaları çocuklarının üzerine kapanmış, hüngür hüngür ağlıyor.  Bu çocukların ya anneleri... onu tasvir etmeye kelimeler yetmiyor. Çocuksuz kalmış anneler, annesiz kalmış çocuklar... Kan ve gözyaşı oluk olmuş. Ekmek yok, su yok, enerji yok, ilaç yok; açlık var, soğuk var, hastalık var, parçalanmış bedenler var...

Dünyanın göbeğinde yaşananlarla insanlık sınav veriyor. Deniyor ki, sokakta kalan ölüleri gömmek, yaralıları hastaneye ulaştırmak için bombalamaya iki gün ara verilsin, silahlar sussun. Olmaz, diyor gözü dönmüş İsrail yönetimi. Toparlanıp karşı taarruza geçermiş, iki yıldır ablukada tutulan, ambargo uygulanan, zavallı Gazze halkı. Onların neleri kalmış ki kendilerini savunabilecekleri? En ağır silahları,  kalaşnikof. Bombaları, su borusuna yerleştirilmiş birkaç avuç barut ve birkaç tane mermi... gürültüsü var kendisi yok. Ayağına batırılan toplu iğne deveye ne yapar ki?    

Burası dünya. Adaleti kalmamış dünyanın. İnsaf bitmiş, gözler kör, kulaklar sağır olmuş. Kalpler taşlaşmış. Bu ne büyük duyarsızlık, bu ne büyük bencillik ya Rabbi! Kimse uykusundan uyanmıyor. Gaflet değil bu halin adı, dalaletten öte bir şey. Bu vahşet, bu kan yalnız İsrail'i değil, bütün dünyayı boğar bir gün. Gazze'de kullanılan silahların kimyası bütün insanlığı yakar bir gün. Ah Gazze! Sen insanlığın yarını için ağlıyorsun ve ölüyorsun; ama insanların bundan haberi yok. Siyonist ahlak olduğu sürece ne dalalet bitecek ne gözyaşı dinecek!

Gazze için bugün ağlamayanlar, yarın kendileri için ağlayacaklar. O zaman, deniz bitmiş, olacak. Gazze, ah!

Devamını Oku...

9 Ocak 2009 Cuma

Dünya Prangalardan Kurtulma Günü

"Çaresiz değilsiniz, çare sizsiniz." sözü, ses ritmi ve söyleyiş güzelliği yönüyle beni tebessüm ettirir. Ne güzel söylemiş söyleyen: Çaresizliklerin çaresi, yine biziz.

"Kendimize ne kadar çare olabiliyoruz?" sorusunu, sanırım, pek sormuyoruz. Gelin, küçük bir eleştiri ve özeleştiri yapalım. Kendimizi tutsak ettiğimiz durumları tespit edelim, sıkıntılarımızın sebeplerini düşünelim. Para kazanmak, makam ve şöhret sahibi olmak, mal edinmek; hemen herkeste vardır. "Onda var, bende niye yok; o kazanıyor, ben niçin kazanamıyorum?" sorularını bir nedenle kendimize sormuşuzdur. Dışımızdaki insanların, bu tutkulara esir olduğunu gördüğümüzde onlara güleriz, onları tenkit ederiz. Aynı prangaları boynumuzda taşırız da bütün yakınmamıza rağmen bunlardan kurtulmanın yolunu aramayız.

Günümüz dünyasında, insanlar, bazı değerlerin ya da kötülüklerin önemini vurgulamak için "gün" ilan etmişler: Dünya Kadınlar Günü, Dünya Sigara İçmeme Günü... gibi. Hâlbuki insanların, bir de  "Dünya Prangalardan Kurtulma Günü"ne ihtiyacı var. İnsanlar bunun farkında değiller.

Asyalı avcılar maymunları yakalamak için, içini oydukları hindistancevizine tatlı bir yiyecek koyarlar ve onu bir iple ağaca ya da kazığa bağlarlarmış. Hindistancevizinin içindeki tatlıyı almak amacıyla elini açık vaziyette sokan maymun, çıkarırken yumruk yapacağı için bir türlü o delikten elini kurtaramazmış. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, kolayca yakalanırmış. Hâlbuki maymun açgözlülük yapmayıp elindeki tatlıyı bıraksa rahatça elini o delikten çıkaracak ve avcılara yakalanmayacaktır. Maymunu bu duruma düşüren iki sebep vardır: Bağımlılık ve açgözlülük.

Çok zaman, sahip olduğumuz bağımlılık ve açgözlülük yüzünden küfürler yeriz, eleştiriler alırız, kâbuslu geceler geçiririz, dostlarımızı, saygınlığımızı, sağlığımızı ve özgüvenimizi kaybederiz, kendimizle çelişen davranışlarda bulunuruz... Yaptıklarımızdan pişmanlıklar duyarız. Bu durumda sıkıntılarımızı başkasının çözmesini isteriz ya da birilerini suçlayarak teselli buluruz. Sorunun çözümü, kendimizdedir de bunu görmeyiz. Dünyanın, içinde bulunduğumuz dar çerçeveden ibaret olduğunu sanırız veya kaybedeceğimiz küçük kayıplarla dünyanın sonu gelecek zannederiz. Bu durumda yapmamamız gereken, açgözlü maymun gibi çılgınca tepinmek değil, elimizi açmak, elimizdeki küçük değerleri kısa süreliğine "Alın sizin olsun, ben kendime günahsız yeni sayfa açıyorum, şimdi özgüvenim daha da yüksek, daha özgürüm." diyebilmektir. Bunları söyleyen ve eyleme döken kişi, artık prangalarından kurtulmuştur.

Burada, yağmurdan kaçarken doluya tutulma, bir başka ifadeyle, mütecavizden kurtulup caniye yakalanma ihtimali de var. Denize düşüp de yılana sarılanlardan olmamak lazım. Tutkular, akıl ve sağduyu ile terbiye edilirse değer kazanır, bizi yüceltir. Bir tutkunun bizi yüceltip yüceltmediğini anlamak zor değildir. Esiri olduğumuz tutku, bize yaşama sevinci mi veriyor yoksa bizi hayata mı küstürüyor; yüzümüzü mü kızartıyor yoksa bize onur mu veriyor, bizde pişmanlık mı doğuruyor yoksa takdir edilmemize mi neden oluyor? İki dünyada da izahını yapamayacağımız eylemlere neden olan bütün tutkular, bizim için prangadır.

Özgürlüğe ulaşmak ve yaşama sevincini elde etmek adına, elini açan maymunlara, prangalarını kıran insanlara ne mutlu!

Devamını Oku...