Nihat GÖKBAYRAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nihat GÖKBAYRAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2009 Pazar

Yabancı Hakim

Ellili yıllarda yaşayanlar bilirler. O zamanlar Milli lig diye tanımlanan profesyonel birinci ligde maçlar oynanırken özellikle Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın birbirleriyle yaptıkları maçlarda yabancı ülkelerden gelen hakemler maçları yönetirdi. Sebep de yerli hakemlerimizin taraf tutabilecekleri endişesiydi. Ama daha sonraları hakemlerimize güven arttı yabancı hakemlerin yerini bugün olduğu gibi yerli hakemlerimiz aldı. Ve artık maçlarımızda yabancı hakemlerimiz yok.

Ergenekon davasının seyrini izlerken bazı politikacılar bazı yazarlar bazı hukukçular ve bazı profesör unvanlı kimseler elli sene önceki lig maçlarında olduğu gibi neredeyse dışardan savcı ve hakemler talep edecekler. Ama onları da kullanamayacaklarını bildikleri için böyle bir talepte bulunmuyorlar. Yoksa çoktan dışardan savcı ve hakimler isterlerdi. Bunları yapanlar okur yazarı olmayan hukukun h sini bile bilmeyenler olsa cahilliklerine verilir, neyse denir,  ama tümü öyle unvanlı kimseler ki şaşırmamak elde değil.

Bunlara bakılırsa iktidar partisi mahkemeleri eline almış adliyeyi babasının çiftliği gibi kafasına göre idare ediyor. Yargı bağımsızlığı diye, bir şey yok. İktidar emrediyor savcılar, hakimler baş üstüne efendim diyerek buyrulanı yapıyor. Peki bu yargı görevlileri bu görevlere ne zaman gelmişler onları buralara bu iktidarımı atamış. Yargıçlar ve savcılar sıradan devlet memurlarımı? İktidarın yargıya müdahalesi anayasa suçudur da muhalefetin yargıya müdahalesi anayasasal suç değil midir? Buna muhatap olan yargı organları niye ses çıkarmıyor? Yapılanları niye dava konusu yapmıyor acaba?

Ayıptır... Bunlar bu hareketleri ile davayı sulandırmayı amacından saptırıp yargı organlarına göz dağı vermeyi  hedefledikleri aşikar!!! Önümüzdeki günlerde yargı  kararı verir.  Üst mahkemeler de kararı onaylarsa biz yanılmışız özür dileriz diyeceklerine onların da taraf tuttuğunu söylerler. Üstelik bunu yapanlar demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalışanlar varlıklarını demokrasiye borçlu siyasi partiler olunca durum daha da vahimleşiyor. Siyasi Partiler darbecilere karşı çıkacaklarına avukatlıklarını yapıyor, olacak iş değil...

 

Devamını Oku...

21 Nisan 2009 Salı

Terminal

"Seçimler bitti şimdi icraat zamanı" diyerek söze başlamak istiyorum. Her zaman ki gibi eksik gördüğümüz konuları bu sütunlarda dile getirip, yetkilileri eksiklikleri gidermesi için göreve çağıracağız. İlçemiz, ekonomik yönden son derece gelişmiş olmasını bir kenara bırakın,  ülkenin 50 ilinden daha fazla vergi ödeyen bir ilçedir. Körfez'in bu hale gelişi Türkiye'nin ve dünyanın sayılı şehirlerinden İstanbul'a komşu oluşu, sahil kent olması, deniz ulaşımını ve limanları bünyesinde barındırması, Asya ile Avrupa'yı bağlayan karayollarının üstünde oluşu ve de aynı şekilde Anadolu'ya giden demiryollarının içinden geçişi sayesinde olmuştur. Bu konudaki en büyük eksiklik henüz bir hava sahasının olmamasıdır.

Bütün bunlar coğrafi yapının kendisine sağladığı şartlar ile ve bunu değerlendirmek amacıyla buraları yatırım haline getiren merkezi hükümetler sayesinde olmuştur. Ve üzülerek belirtmeliyim ki mahalli yönetimlerin bu konuda fazla gayreti görülmemiştir. Ulaşımda eksiğimiz hava alanı derken asıl eksiğimizi ve bu eksikliğin sorumlusunun mahalli yöneticiler olduğunu söylersek haksız sayılmayız herhalde...

Tüm bu şartlara rağmen Anadolu'nun en geri kalmış ilçelerinde bile olan otobüs terminalinin ilçemizde olmayışı akıl alacak şey midir? Körfez'i bilmeyen birine Körfez'de terminal olmadığını söyleseniz inanır mı acaba... Bütün yolların ilçenin içinden geçtiği, deniz, kara, demiryolu trafiğinin kalbinin attığı bir  ilçede otobüs terminali bile yok. Bugün Körfez'liler misafirlerini karşılayacakları zaman ya da yolcu edecekleri zaman İzmit'in terminaline gitmek zorundalar. Bununla birlikte yanlarında valizleri var ise minibüsler almadığı için özel araba tutmak zorunda kalıyorlar.

Terminalin olmayışı yersizlikten falan değil, tamamen ilgisizlikten kaynaklanıyor. Üstelik şehirlerarası otobüslerin geçtiği yol kenarlarında müsait arsalar bile var. Yani yöneticiler için yerimiz yok gibi bir mazeret olamaz. Ayrıca belirteyim, Körfez nüfusunun %90'ı  Anadolu'nun, hatta Rumeli'nin muhtelif yerlerinden gelmiş insanlardan oluşuyor. Onların geldikleri yerlerle alakaları kesilmemiş olup, birbirlerine gidip-geldiklerini gözlemlemekteyim. Böyle olmasa bile terminal eksikliği ilk göze batan eksikler arasında yer alıyor.  Terminalsiz şehir üzerinden geçip gidilmeye mahkûmdur.. Bir an önce terminal eksikliğinin giderilip ilçemizdeki sıkıntının ortadan kaldırılmasını istiyoruz. 

Hepinize güzel bir hafta dilerim.

Devamını Oku...

2 Mayıs 2008 Cuma

Gerçek

Körfez ilçemiz geriye gidiyor dediğimizde haksız olmadığımız gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Geçtiğimiz yıllarda kapanan büyük sanayi kuruluşları nedeniyle çalışma alanları azalmış, çalışanların sayısı azalırken bunların yerini alacak tedbirlerin alınmayışı başka konularda da geriye gidişe neden olmuştur.

Eğitim kurumlarında önemli yeri olan Fen Lisesinin başka yere gidişi küçümsenmeyecek bir kayıptır. Bu eksilmeler ardı ardına devam ediyor. Bunun özünde ekonomide belli bir yeri olan orta halli insanlarımızın ekmek kapısı olan muhtelif küçük çaplı işyerlerinin sayılarında azalmalar olmaktadır. Bunun en güzel göstergesi işyerlerinde çalışan eğitim yeri olan ve çıraklık okulu olarak bilinen Körfez Meslek Eğitim Kurumundaki öğrenci sayısının durumudur.

On yıl önce körfezli çalışan gençlerin eğitim amacıyla İzmit’e gitmelerine gerek olmaması için yaptığımız girişim sonucu açılan bu eğitim kurumundaki öğrenci sayısına baktığımızda ilçemizin ekonomik durumu çok daha iyi görülmektedir. Çıraklık eğitim merkezinde on bir yıl önce daha fazla öğrencinin eğitim gördüğü ve daha sonraki yıllarda öğrenci sayısı dört katına çıkarken son üç yılda devamlı azaldığı gözlenmektedir.

Öğrenci sayısındaki azalmaların ülke genelindeki ekonomik olumsuzlukların sebep olduğu düşünülse bile asıl sebebin körfeze has olumsuzluklardan kaynaklandığı aşikardir. Daha önce ilçemizde faaliyet gösteren tekstil firmalarının kapanması ve başka bölgelere gitmeleri, körfez sanayi sitesinin kapasitesini artıramaması, depremin yaşattığı sıkıntılarda eklenince ilçemizin gelişmesine mani olmuştur.

Kim ne derse desin körfez ilçemizin istikbali aydınlık görülmemektedir. İlçemizde var olan büyük sanayi kuruluşlarının ilçeye sırtlarını dönmeleri çalışanlarını alırken ilçe insanına öncelik vermemeleri ilçe ile bağ kurmamaları yetmiyormuş gibi daha önceleri de yaşadığımız ilçenin hayatına mal olabilecek vahim yangınlar nedeniyle artık buralar mecbur kalınmadıkça ikamet edilecek mekan olmaktan uzaklaşmaktadır. Yani burası ancak karınların doyrulmaları için kalanların yeri olmaktadır.

Bunları yazarken herhangi bir peşin hükümle ve ya muhalefet amacıyla hareket etmiyoruz. Gördüğümüz eksiklikleri dile getirmemizin bir ödev olduğuna inanıyoruz. Bizler gelip geçiciyiz bugün varız yarın yokuz ama körfez hep var olacak var olduğu müddetçe de iyi olmalı güzel olmalı. Burada yaşayanlar rahat ve huzur içerisinde mutlu olmalılar. 

Bir körfezli olarak belki acı söylüyoruz ama biliyorsunuz dost acı söyler. Dost iyiliğini istedikleri için eleştirilerini esirgemez.

Devamını Oku...

10 Nisan 2008 Perşembe

İslamiyet

Müslümanlara gerek içerde gerekse dünyanın bazı yerlerinde hangi mantıkla gerici, irticacı ve terörist diyebildiklerini anlamak mümkün değil. İslamın hangi söyleminde bilimselliğe karşıtlık geriye gidiş ve terörizm var? Böyle bir kanaate nasıl varabiliyorlar?

Bir konu en iyi şekilde kaynağından değerlendirilir. İslamiyetin kaynağı da onu ifade eden Kuran’dır. Bir kez olsun Kuran’ı anlayabileceği şekilde okumamış onun sosyal, ekonomik ve tüm hayatı ilgilendiren konularda neler içerdiğini bilmeden ahkam kesmek hangi mantığa uyar?

İslamiyeti beğenmeyenler, onu tenkit edenler bu kanaate İslam adını taşıyan ülkelerdeki toplulukların daha çok dinleriyle örflerini karıştırarak sürdürdükleri yaşantıları ile bazı ülkelerdeki terörist grupların ki bunların bir kısmı ülkelerinin bağımsızlık mücadeleleri için başvurdukları yöntemlerini değerlendirerek fikir beyan etmektedirler.

İslamiyetin temel kaynağı olan Kuran’ı Kerim’de ilk emir okumaktır.’Bir insanı öldüren tüm insanları öldürmüş kabul edilir.’diyen ayetin varlığını biliyoruz. Allah’ımızın insanoğluna emrettiği ayet ve peygamberimizin ‘İlim Çin’de de olsa gidip okuyunuz.’hadisini hangi Müslüman ülke uygulamıştır? Müslümanlar, her şey bir yana sadece Allah’ın ilk buyruğu olan okumak buyruğunu yerine getirselerdi, dünyanın en kalkınmış ve en medeni ülkesi olurlardı. İslam karşıtlarının yanıldıkları nokta, Müslümanlığı, İslam adını taşıyan toplulukların yaşantılarını değerlendirmelerindendir. Kuran’ı anlasalar orada ifade edilen Müslümanlıkla gördükleri Müslümanlık arasındaki farkı anlayabilirler. Onlar gerçekten kötü niyetli değillerse islamiyeti Kuran’dan sorsunlar.

Öyle inanıyoruz ki tamamı olmasa da bir kısmı gerçek islamiyeti kaynağından öğrendiklerinde hayrete düşecekler ve ‘Biz ne kadar yanlış yapmışız, Müslümanlığı yanlış biliyormuşuz, onu yeterince öğrenmeden sadece gördüklerimizle bu yanlış kanaatlere sahip olmuşuz.’diyeceklerdir.

Onlara tavsiyemiz piyasada kolayca bulabilecekleri Kuran tasvirlerinden bir tane okumaları.

Devamını Oku...

24 Mart 2008 Pazartesi

Hakimiyet

Böylesi Demokrasi anlayışına sahip bir ülkenin insanı olmak demokrasi adına utanç veriyor. Koskoca bir yargı organı başkanının yaptığını anlamak mümkün değil. İş o hale geldiki dinle ilgili birşey söylemek korkulacak hale geldi. Milletin çoğunluğunun desteği ile iş başına gelmiş bir partinin kapatılma istemleri açıklanınca insanın güleceği geliyor.

Cumhurbaşkanı, başbakan ve milletvekillerinin dini konulardaki düşüncelerini açıklamaları içlerinde Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanımız İbrahim Karaosmanoğlu’nunda bulunduğu Belediye Başkanlarının dini konuları içeren kitap dağıtmaları nedeniyle suçlu ilan edilmişlerdir.

Basından öğrendiğimize göre Karaosmanoğlu bazı kurumlara Kuran-ı Kerim dağıtmış. Seçmenlerinin tamamı müslüman olan bir yerde Kuran dağıtmanın suç olduğu hem de Kuran’ın hurafeler içeren kitap diye nitelenme yapılarak suçlanması olacak işmi? Karaosmanoğlu incil dağıtsaydı acaba yine suçlanacak mıydı? Hem daha önce Sirmen Kuran-ı Kerim dağıttığı zaman neden suçlanmamıştı?

Bu mantıkla hareket edilirse televizyonlarda dini konularda yayın yapmak, gazetelerde yazı yazmak kimbilir camiilerde dinden bahsetmek bile suç olacak. Avrupanın hiç bir ülkesinde böyle bir uygulama görülmemiş. Parti kapatma rekortmeni Türkiye. Son 50 yılda Avrupada ikisi Almanya’da biri İspanya’da olmak üzere üç parti kapatılmış. Almanya’da kapatılan partilerden biri nazist diğeri kominist İspanya’da kapatılan ise terörist parti. Her fırsatta batıcı olduklarını haykıran bizimkiler tam tersine 50 kez parti kapatma davası açıp 24 siyasi partiyi kapatmışlardır.

Bu gidişle siyasilerin camilere gitmeleri yasaklanır. Cumhurbaşkanı veya başbakanlar dini isimler taşıyan islam konferansı gibi kurumların toplantılarına katılmaları partilerin kapatılma nedeni, belediye başkanlarının cami çevrelerini düzenlemeleri görevden alınma nedenleri olabilir.

Bu zihniyet Cumhuriyetin kuruluşunda işbaşında olsaydı meclisin ilk açılış töreninde Hacıbayram Camiinde kılınan namazdan sonra dualar yapılması nedeniyle Atatürk’ün partisine kapatma davası açarlardı. Çanakkale savaşını görselerdi cemaatle namaz kılan komutan ve askerleri görev esnasında ibadet edip, laikliğe aykırı davranıyosunuz diye suçlayabilirlerdi. Daha önemlisi Atatürk’ün Kuran’ın türkçe mealini yapması için Elmalılı Hamdi Yazır’ı görevlendirmesi onu siyasi yasaklı haline getirebilirdi.

Yaşanan bu acayiplikler ülkemizin demokrasisini yaralamış dış dünyada itibar kaybına uğramamıza neden olmuştur. Daha önemlisi ülke ekonomimize büyük darbeler vurmuştur. Bu olayları yaratanlar meydana gelebilecek zararın nerelere varabileceğini düşünmüyor mu hiç? Düşmanın veremeyeceği ziyanı kendi insanımızın vermesi çok yazık. Bunun hesabı kimden sorulacak?

Siyasi partilerin yanlışlarını onları oraya getiren millet değerlendirir. Daha önce de böyle olmadı mı? Dün İktidar olanlar yaptıkları hatadan dolayı bugün mecliste değiller. Millet onların partilerine kilit vurdu. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletinse başkaları buna ne karışır.

Devamını Oku...

5 Mart 2008 Çarşamba

Hukuk

Hukuk her şeyin üstünde baş tacı edilen bir kurallar bütünlüğüdür.

Hukuk denilince akan sular durur. Hukukçularda bu kuralları uygulayan kimselerdir, ve bu nedenle her yerde baş tacı edilirler. Zira onlar hakkı gözetir, hak yemez yedirmezler.

Hukukçular hukukun kurallarını uygulamakla ünlenirler. Ve biz son günlere kadar öyle bilirdik ama son günlerde bazı hukukçularımızı gördükçe ne yazık ki öyle olmadığını, bazı istisnaların olduğunu gördük. Hukukçu, profosör ve ordinaryus sıfatlı hukukçuların öyle kitaplarda yazıldığı gibi değil kendi kafalarına göre ahkam keserek canları ne isterse hukukun öyle olduğunu söyleyebilirler.

Bu hukukçularımız başörtüsü konusunda değil de bir futbol maçı hakkında yorum yapsalar yada bu mantıkla bir futbol maçı yönetseler bir takımın futbolcusu santrada rakip futbolcuya faul yapsa hemen penaltıyı verebilir. Zira santrada yapılan faulun penaltı olmadığını fakat burada faulle durdurulmasaydı onsekize kadar gideceğini ve kendisine orada faul yapılabileceği düşüncesiyle penaltının verildiğini söyleyebilirlerdi.

Zira bu hukukçular başörtüsü konusunda da ayrı mantıkla hareket etmektedirler. Demokrasilerde insanlar mevcut yasaları uyarak diledikleri gibi davranabilirler. Başörtüsünü yasaklayan bir madde yok ama olsun şayet başörtüsü serbest kalırsa başörtülüler bu kez başı açık olanlara baskı yapıp başlarını kapatabilirler.

Düşünsenize bu hukukçular elli bin kişilik bir seyirci önünde oynanan bir futbol maçında santrada yapılan faule bu mantıkla hareket ederek penaltı verse neler olur tahmin edersiniz. Seyirci sahaya iner hakeme neler yapmaz.

Allah' tan Türk halkı futbol maçı seyircisi gibi fanatik değil. Onların ideolojik davranışlarını aklı selim ile karşılayıp gülüp geçmektedir, ama hukukçulara olan güven azda olsa sarsılmaktadır.

Devamını Oku...

23 Şubat 2008 Cumartesi

Ödül

AKP yöneticileri Deniz Baykal'ı yılın politikacısı seçip ona ödül vermeyi düşündüler mi acaba? En son başörtüsüyle ilgili çıkan yasa karşısında tutum ve davranışları ile şimdi de başörtüsünü engellemek için Anayasa Mahkemesine müracaat edeceklerini söylemesinden sonra AKP'nin gönlünde ayrı bir taht kurar herhalde.

Bir zamanlar müslümanlarla gayri müslimlerin birlikte yaşadığı bir memlekette çirkin sesli bir müezzin varmış. Orada yaşayan müslümanlar onun orada ezan okumasını istemezken, o ille de çıkar ve o çirkin sesiyle ezan okumaya devam edermiş. Müslümanlar onun bu hareketinden dolayı onu sevmeyip dışlarken günün birinde adamın biri büyük hediye paketleriyle onu ziyaret etmek için arayınca, oradakiler ona hediyelerin nedenini sorunca hediyeyi getiren cevap verir.

Derki ben müslüman değilim benim güzel ve genç bir kızım var o müslümanlığa sempati duyuyordu ve neredeyse müslüman olmuştu. Fakat bir gün bu müezzinin ezan okuyuşunu duyunca bunun ne olduğunu kardeşine sordu. O da bu çağrının müslümanları ibadete davet olduğunu söyleyince ona inanmadı başkalarına sordu onlardan da aynı cevabı alınca müslüman olmaktan vazgeçti.

Bizim ona bütün yalvarmalarımıza rağmen müslümanlıktan vazgeçmeyen kızım bu müezzin sayesinde müslüman olmaktan kurtuldu. Oysa biz ondan ümidi kesmiştik ben ve annesi üzüntüden yataklara düşmüştük. Bizi bu durumdan kurtaran bu insana şükran duyup hediye vermeyelim de kime hediye verelim. Biz onun sayesinde huzur bulduk bu hediyeler ona az bile ömür boyu köle olsam azdır dedi.

Sayın Baykal sözleri ile inançlı insanları üzmüş adeta bu şekilde düşünenleri bizden gitsin AKP' ye veya başka partileri desteklesin demek istemiştir.

Böyle bir muhalefet lideri rakipleri tarafından ödüllendirilmez mi?...

Devamını Oku...

19 Şubat 2008 Salı

Başörtüsü

Başörtüsü meselesi ülkemizin başına örtü oldu. Yıllardır onunla uğraşıyoruz. Bakın 1998 yılında bu gazetenin sütunlarına neler yazmışız. Aradan tam 10 yıl geçti, baksanıza hiç bir şey değişmemiş.

10 Eylül 1998

Üniversitelere kayıtların başlaması ile birlikte başörtüsü meselesi yine gündeme geldi. Geçen yıl demokrat tavrıyla bütün üniversitelere örnek olan Kocaeli Üniversitesi ne yazık ki ilimizde çıkan bazı gazetelerde yazı yazan eski tüfeklerin tahrikiyle ülkemiz üniversitelerindeki despotizme ayak uydurdu.

Geçtiğimiz yıllarda başörtülüsü, başı açığı, saçlısı, sakallısı birlikte huzurlu bir şekilde eğitime devam ederken üniversitemize fesatçılar el attılar ve muratlarına da erdiler, bu yıl başörtülü öğrenciler derslere giremeyecek.

Hatırlanacağı gibi 1989 yılında “Yüksek Öğretim Kurumlarında dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümünde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.” Şeklinde ek bir kanun çıkartılmasına rağmen devrin Cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesine müracaat ederek bu kanunu iptal ettirmişti.

Ancak Anayasa Mahkemesi bu kararı alırken karara itiraz eden mahkeme üyelerinden Mehmet Çınarlı karara muhalefet ederken sebebini şöyle açıklıyordu:

Atatürk kadının örtünmesi hususunda ne söylemiş ve ne yapmış? Kitapları karıştırdığımız zaman 1923 yılında söylediği şu sözlerle karşılaşıyoruz, “Dinin icabı olan tesettür, kısaca ifade etmek lazım gelirse, denebilir ki kadınlara külfet getirmeyecek ve adaba muhalif olmayacak şekilde olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, mevcudiyetinden tecrit edecek bir şekilde olmalıdır.

Tesettür Şeri kadınlar için mucibi müşkilat olmayacak kadınların içtimai hayatlarında iktisadiyete hayati maişette ve hayati ilimde erkeklerle teşriki faaliyet etmesine mani bulunmayacak bir şekli basittedir. Bu şekli basit içtimai hayatımızın ahlak ve adabına mugayir değildir” diyerek karara karşı çıkmıştır.

Atatürk’ün yukarıda sözlerini incelediğimizde onun örtünmeyi dinin gereği olarak kabul ettiği ancak örtünmesinin kadını hayatından, varlığından somutlamayacak gerek sosyal ve ekonomik faaliyetlerle gerekse de bilim ve çalışma hayatında geçimlerini temin konusunda erkeklerle işbirliğine mani olmayacak şekilde sade olmasını istediği anlaşılmaktadır.

Kendi eşinin başörtüsüne dokunmayan ve diğer kadınların giyimine de karışmayan Atatürk’ün icraatıyla şimdi Atatürkçü geçinenlerin yaptıklarının çalıştığı onun ilke ve inkılaplarının bekçisiyiz diyenlerin doğru söylemedikleri daha iyi anlaşılıyor.

Her fırsatta batıyı örnek aldıklarını söyleyen zihniyetin bu davranışı onların ne denli çifte standartçı olduğunu göstermesi bakımından ibret vericidir.

Batı demokrasilerinde insanlar giyim kuşamlarında serbesttir. Devlet vatandaşlarının kılık kıyafetiyle ilgilenmez aksine serbestliği sağlayan yasalar koyar.

Giyinme şekli kişilerin zevkidir. Devletin düzeniyle ne alakası olabilir.

Türk Devleti din ve vicdan hürriyetlerini garanti altına alan uluslararası sözleşmelere imza koyarak taahhütlere girmiştir.

Bu safhadan sonra yapılanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ele alınacak bir kaç devrim yobazı yüzünden ülkemiz mahkum olacaktır.

Bunu yapanların üniversite gibi ilim ocaklarının başında olması ise daha büyük talihsizlik.

Devamını Oku...

1 Şubat 2008 Cuma

Yeter


Yakında mutfaklarımızda bıçak kullanmanın yasak olmasını isteyenler çıkarsa şaşırmamak gerek. Zira öyle potansiyel tehlikeler ortaya atılıyor ki, şaşırmamak elde değil. Bunlardan biri başörtüsü.



Birilerine göre başörtüsü serbest bırakılırsa öyle kötü hadiseler olacak ki sormayın.



Başbakanın İspanyadaki beyanatlarından sonra yeniden gündeme gelen başörtüsü sorunundan sonra bir okuyucumuz telefonla arayarak önceki sayımızda Türkiye de yaşanan bu olayları İslamiyet’in ilk günlerindeki Arabistan da yaşananlarla olan benzerliği ifademizin ne kadar haklı olduğunu söyledi.




Gerçekten son olaylar ülkemizdeki demokrasi kültürünün ne halde olduğunu gösteriyor. He ne kadar demokrasi ile yönetiliyor olsak dahi utanılacak durumdayız. Bu ülkenin aydınlarının yaptığını en cahilleri yapmıyor. Askeri müdahaleler sonrası demokrasinin askıya alınmasına bırakın en küçük tepkiyi, ülkenin üniversite profesörleri müdahaleyi destekler yürüyüşler yapmışlardı. Bugün de aynı şekilde en kutsal haklar en aydın geçinenler tarafından halkımızdan esirgenmeye çalışılmaktadır. En son örnek en yüksek yargı organımızın başsavcısı kendi alanına girmeyen bir konuda fikir yürütmekte sakınca görmemiş, iktidar partisi ile bu konuda destek veren MHP’yi tehdit etmiştir.



Bilindiği gibi ülkemizde kuvetler ayrılığı vardır. Bu kuvvetler kendi sahalarında görevli olup, başka alanlara müdahale hakkına sahip değillerdir. Yargının görevi yasama organının çıkardığı yasaları uygulamaktır. Kendisi yasa çıkaramaz. Kendi kafasına göre karar verecekse kanun çıkarmaya, dolayısıyla kanun yapan meclise ne hacet var?




İşin asıl vahim yani yargı yasamaya müdahale edince buna en çok itiraz edecek olan yasama organları olması gerekirken yasama organını oluşturan siyasi partilerden ikisi kendilerine yapılan müdahaleyi desteklemişlerdir. Bu siyasi partiler en azından çıkıp bizde başörtüsüne karşıyız fakat bu konuda karar sizin değil bizimdir demeleri gerekirdi. Bu nasıl demokrasi anlayışı anlamak mümkün değil.




MHP’nin bu konudaki tavrı sevindirici olmuştur. Muhalefet her şeye itiraz değildir. Yanlışa hayır, doğruya evettir. Bahçelinin cevabı diğerlerine örnek olsun.


Devamını Oku...

22 Ocak 2008 Salı

Benzerlik


Ülkemizde acayiplikler devam ediyor. Bu yaşadıklarımız 1400 yıl önceki Arabistan’ı hatırlatıyor. İşin garibi bunu yapanlar modernizmi savunuyor, batılılaşmayı kendilerine mefkure edindiklerini söyleyenler.


İslamiyetin doğuşunun ilk yıllarında o günkü Müslümanların ne eziyetler çektiğini biliyorsunuz. Onca zaman geçmesine rağmen günümüz Türkiye’si ile 14 asır önceki Arabistan arasındaki benzerliklerin varlığını üzülerek izliyoruz.

Bunlardan biri o günkü inanmayanlar ölülerini defnederken alkışlarla ve ıslıklara uğurlarmış, tıpkı bizdeki bazı kesimlerini günümüzde yaptığı gibi…


Bu benzerlik o kadar önemli değil, herkes cenazesini istediği gibi defnedebilir. Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz o günkü ilk Müslümanlarla günümüzdeki bazı Müslüman grupların yaşadıkları dramlardır.


O günlerde İslamiyeti arzuladıkları gibi yaşayamayanlar o denemin Habeşistan hükümdarı Necaşi’nin kendisi Müslüman olmamasına rağmen Müslümanlara din hürriyeti tanıması nedeniyle ülkelerini terk edip Habeşistan’a göç etmeleri ile günümüzde ülkelerinde inandığını yaşayamayan bazı önemli meslek sahipleri ile üniversite öğrenimi yapmak isteyen başörtülü öğrencilerin Avrupa’ya veya bazı yabancı ülkelere gitmek zorunda kalmaları ile arasında fark var mı dersiniz?


O zamanlarda da dinini yaşamak isteyenler ülke değiştirmek zorunda kalmışlardı. Bu günde yukarıda ifade ettiğimiz gruplar yapmak istedikleri faaliyetleri sürdürebilmek için başka ülkelere girmek zorundadırlar. Üstelik o zaman orada Müslümanların sayısı yok denecek kadar azdı. Bugün ise durum tam tersi, ayrıca o gün Arabistan da mutlakiyete dayalı bir yönetim şekli, ülkemizdeki rejimin adı ise demokrasi, o zaman orada çoğunluk azınlığa tahakküm ederken bu gün burada azınlığın çoğunluğa tahakkümü var.


Yeni Anayasa tartışmaları başlarken, günümüzde dindarlığın tehlikeli boyutlara ulaştığını söyleyenler ve bundan rahatsız olanlar gerçekten buna inanıyorlar mı? Bunlar hakikaten samimiler ise ülkenin geleceği adına endişe ediyorlarsa hep başörtülüleri sayacaklarına çıkıp bir baksınlar, modernizmin getirdiği plajlara, gazinolara ve diğer çeşitli eğlence mekanlarının sayısını on yıl öncekilerle mukayese etsinler. O zaman görecekler ki böyle bir tehlike yok, rahat olsunlar.

Devamını Oku...

9 Ocak 2008 Çarşamba

Yeni Yıl


Bir yılı daha geride bıraktık. Yıl öyle çabuk geçti ki, geriye baktığımızda sanki bir gün gibiymiş geliyor insana. Ömürler hep böyle geçiyor işte. Bu yıl da hep kutlamalarla karşılandı. Bizim kuşak yeni yıla girerken eğlenmeyi bir adet olarak gördü.



Baktığımız yeni yıl kutlamalarının bize batıdan geçmiş bir uygulama olduğunu görüyoruz. Bizim kültürümüze pek uymayan ama zamanla alışkanlık haline gelmiş bu kutlamalar yeni yıla kavuşma için yapılıyor. Oysa ömrümüzden bir yılı daha kaybettiğimizin farkında değiliz.



Batıcılılaşmayı her şeyiyle batılılar gibi olmak sanan bir kesimin yeni yıla girerken batılılar gibi kutlamalar yapması, yani televizyonlardan da izlendiği gibi alkol alarak kendinden geçip dekolte kıyafetlerle dans etmeleri artık normal hale gelmiş.



Biz batıdan ayrı milletsel bizim de kendimize has örflerimiz adetlerimiz bizim de ayrı bir insanmışız varsa biz niye onlar gibi olalım. Bizim de millet olarak özel kutlama şekillerimiz var. Yeni yıl kutlamalarımızın da aynı doğrultuda olması gerekmez mi? Tabi bu kendiliğinden olmuyor. Üstelik halkın önde gelenleri popüler sanatçıları ülkenin bir çok televizyon kanalından bizim ahlak anlayışımızla bağdaşmayan hatta muhafazakar batı ülkelerinde görülmeyen müstehcen sahnelerin yer aldığı görüntüler devam ettiği sürece onlardan farkımız kalmaz.



Yılbaşı Hristiyan batının inançlarından doğan bir olay. Mensup oldukları dinin Peygamberi olan Hz. İsa’nın doğum tarihi. Onlar peygamberlerinin doğum yıldönümlerini kutluyorlar, bu onlar için tabii bir olay. Biz Müslümanlar onların peygamberlerinin doğum yıldönümünü niye kutluyoruz. Ama ille de yeni yıl kutlanacaksa bize has şekilde kutlamamız doğru değil mi?



Bu uygulamaların bir şekilde değiştirilmesi gerek. Ülkenin milli ve manevi değerlerine bağlı yöneticileri, sivil toplum kuruluşları, görsel ve yazılı basın kuruluşları yani toplumumuzu yönelendiren önemli mensupları bu olayı küçümsememeli. Kedimize has yılbaşı kutlama şekilleri artık kaçınılmaz olmuştur.



Halkımızın örf ve adetlerine uygun inançlarına ters düşmeyen kutlama şekilleriyle yeni yıl kutlamalarına artık başlayalım.



Yeni yılınız kutlu olsun. Yeni yılda tüm okuyucularımıza sağlık mutluluk ve başarı dolu günler dileriz.



Devamını Oku...

19 Aralık 2007 Çarşamba

Laiklik Tacirliği


Bazı anket kurumları yaptıkları araştırmaları kamuoyuna sunarken, Türkiye deki muhafazakârlığın geldiği durumu şüpheler uyandıracak sonuçlarla değerlendirmeye çalış-maktadırlar. Açıkladıkları sonuçlara bakıldığında hiç de samimi olmadıkları kolayca anlaşılıyor. Bu çevrelerin kamuoyunda bir tehlike izlenimi uyandırma çabasında olduklarını anlamak için çok saf olmak gerek.




Yaptıkları anketler islami yaşantı içinde olanların sayısında artışların olduğu ifade ediyor. Bunu yaparken tek yönlü hareket ettikleri gün gibi aşikar. Camiye gidenlere dikkat çekilirken plajlara mayo ile gidenlerin sayısını araştırmak niye akıllarına gelmiyor acaba!



Ülkemizde bir zamanlar dinini yaşayanlara ve dindarlığı savunanlara özellikle siyasilere din istismarcısı din taciri diye tanımlanıyorlardı. Şimdi devir değişti, bu kez dini yaşamak isteyenleri kendini mesele edinenler çoğaldı ve şimdi bunlar laiklik ticareti yapıyorlar. Münferit bazı olaylar gündeme taşınıp flash haberler haline getirilerek büyük bir tehlike varmış gibi ortalığı velveleye veriyorlar.




Bu öylesine bir hale geldi ki bu işi yapanlar gülünç duruma düşmeye başladılar. Cumhurbaşkanının tercih edip onayladığı rektörler ile ilgili olarak yaptıkları çirkin yakıştırma dinsizlik tacirlerinin ne denli insafsız olduklarını gösteriyor. Cumhurbaşkanının onayladığı rektörün eşinin başının çarşaflı olduğu yazarlarken, rektörün henüz bekar olduğu hiç evlenmediği açıklanınca gülünç duruma düşen bu zevatın ne yapmak istedikleri bir kez daha görüldü.



Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde göremediğiniz dindarı, potansiyel tehlike görme anlayışı ne yazık ki ülkemizde halen devam ediyor. İşte yapılmak istenenlerde bu düşüncenin bir ürünü önümüzdeki günlerde yenilenmesi planlanan anayasaya koyması düşünülen özgürlükleri özellikle üniversitelere öğrencilerin baş örtüsü ile gidebilmelerini önlemek için bu oyunları tezgâhlıyorlar.


16.12.2007

Devamını Oku...

11 Aralık 2007 Salı

Belediyeler


İlimizin gündemini oluşturan en önemli olayın Kocaeli deki belediyelerle ilgili çıkarılması söylenen yasalarla ilgili tartışmalar olduğu birlikte izliyoruz. Daha önce belediye başkanlığı yapmış bir millet vekilimizin mahalli yönetimlerle ilgili genel başkan yardımcısı olması ile başlayan bu sürecin iktidar partisinin başını ağrıtacağını sanıyoruz.




Söylenilenler doğruysa mevcut belediyelerin büyük çoğunluğu kapatılacak ve çevrelerine yakın belediyelere bağlanacak. Anlaşıldığı kadarıyla iktidar meseleye yalnızca kar-zarar açısından bakmakta yani en az masrafla bu işi götürecek yasayı çıkarmayı düşünmektedir. İktidar meseleye ekonomik açıdan baktığı için kendini haklı görebilir. Fakat mesele bu kadar basit değildir.



Nüfusu az yöreler için düşünüle bilinilecek kararlara Hereke gibi mazisi eski ve büyük olan yerleri katarak kapatmak bize göre değil. Ayrıca işin diğer ve önemli yönü böylesi önemli bir kararı o karardan etkilenecek o yöre insanına sormadan almaktır. Bu davranış o insanlara layık oldukları değeri vermemek, halk deyimiyle onları adam yerine koymamaktır. Böyle bir davranışın faturası da herhalde öyle ucuz olmaz.



İktidar partisi kendini haklı bulsa ve uyguladığı yöntem doğru olsa bile onu haksız konumuna düşürür. Burada yapılması gereken kapatılması düşünülen belediyelerin bulunduğu halk ile bir araya gelerek meseleyi detayları ile anlatıp neden bu uygulamaya başvurulduğu yeni şeklin o yöreye getireceği imkan ve faydalar söylenecek, onların fikirleri alınıp karşılıklı müzakerelerden sonra referandumum yapılsa halk neyi tercih ederse onda karar kılınsa neyse!




Bu yola başvurulmazsa en azından muhalefet partileri bunu fırsat bilir ve iktidar aleyhine yapacağı propagandalara malzeme verir. İktidar partisi bile yıpranır, siyasi partiler taraftarlarını arttırmak için uğraşır, kaybetmek için değil. Kendisine oy vermiş, iktidar yapmış seçmenlerini darıltmak karşısına almak akıllıca bir davranış olur mu? Ak partinin böyle bir hataya düşeceği pek mantıklı görünmüyor.




Karar onların, bizden söylemesi kendi düşen ağlamaz...



10.12.2007

Devamını Oku...

3 Aralık 2007 Pazartesi

Doğru Uygulama


Hükümetin vergi borcu olan mükellefler için uyguladığı yöntem tartışmalara neden oldu. Maliye bakanlığı vergi borcu olanların banka hesaplarına el koydu. Şimdi de aynı uygulamayı sosyal güvenlik bakanlığının SSK alacakları için yapacağı bekleniyor.




Normal olarak mevcut yasalara göre alacaklı borçlusundan tahsil edemediği alacağını icra yoluyla tahsil eder. Burada bakanlık açıkgözlülük yaparak direkt banka hesaplarına el koymayı uygun görmüştür. Mükelleflerin konuyla ilgili olarak hukuki mercilere müracaat ederek uygulamanın durdurulmasını isteyecekleri söyleniyor.



Hukuk ne der bilmiyoruz ama hükümetin bu uygulamasına hak vermemek elde değil. Zira mevcut hukuki uygulamaya göre tüm mükellefler kazançlarından belli bir miktarı muhtelif adlar altında vergi olarak öderler. Vergi miktarının veya oranının az veya çok olması ayrı konu ama tespit olunan miktar yasallaştığına göre herkesin buna uyması gerekmektedir.



Uygulamaya bakıldığında büyük bir çoğunluk bu kurala uyarak vergilerini öderken bir kısmı da imkanları el vermediği için vergilerini zamanında ödeyememekte, imkanları olunca bu ödemeyi gerçekleştirmektedirler. Yani bunların ödeyememekte bir mazeretleri bulunmaktadır.



Fakat burada durum farklıdır. Bu mükellefler bankalarda paralarını saklayarak borçlarını ödememektedirler. Yani imkanları varken uyanıklık yaparak ödemeden kaçmaktadırlar. Bu durumda ödeyenler afedersiniz ama enayi durumuna düşmektedirler.



Devlet Vergi borcunun ödeyemeyenlerden bu alacağını almazsa daha önce ödeme yapanlar biz enayimiyiz de borcumuzu ödüyoruz, bundan sonra biz de ödeme yapmayacağız diyecekler ve kimse devlete para ödemeyecektir. Vergi alacaklarını tahsil edemeyen devletin bütçesi açık verecek ve devletin hizmetleri aksayacaktır. İşin diğer yanı borçluların büyük çoğunluğu ekonomik durumu iyi olanlar. Zaten öyle olmasa bunların bankada paraları olmazdı. Ekmeğini binbir zorlukla kazanmaya çalışan küçük esnaf yani berber, tamirci, terzi, bakkal, pazarcı gibi mükellefler vergi borçlarını muntazaman öderken, tuzu kuru olan bazıları uyanıklık yaparak ödemekten kaçınmaktadırlar.



Devletin bir görevi de adil olmaktır. Vatandaşlarına eşit davranmaktır. Bu nedenle borçlularının hesaplarına el koyarak alacaklarını tahsil etmesini tabi karşılamak gerekmektedir.



Doğru olanı da budur…




02.12.2007

Devamını Oku...

28 Kasım 2007 Çarşamba

Çözüm


Değneğin iki ucu da pislikli. DEP lilerin meclise girdikten sonra takındığı tavır ve politika bu partinin kapatılmasını gündeme getirmiştir. Bu partinin milletvekilleri dokunulmazlık zırhına bürünerek suç sayılan eylem ve söylemlerine devam ederken sokaktaki sempatizanları ise daha ileri giderek polisimize saldırmaktan bir sakınca görmemektedirler.



Kimi yetkilileri üstü kapalı konuşmalarla yetinirken bir kısmı ise suç olduğu çok açık eylem ve beyanatlar sergileyerek özellikle mahkum olmaya çalışıyor. Tabii bütün bunlar çok aleni bir şekilde cereyan ettiği için anayasa mahkemesi bu partiyi kapatmayı gündeme getiriyor. Burada yargı organları gereğini yapmaktadırlar. Bir suç işlemişse ilgili yasalar neyi emrediyorsa onu yapması kadar tabii ne olabilirki?



Fakat durum hiç de o kadar basit görünmemektedir. O nedenle bazı siyasilerimiz bu partiye mensup milletvekillerimizin dokunulmazlığının kaldırılmasını ve partinin kapatılmasını isterken iktidar partisi ise bu hareketi sakıncalı buldukları için dokunulmazlıkların kaldırılıp partinin kapatılmasına karşı çıkmaktadırlar. Burada siyasilerle yargı arasında farklı düşünceler görünmektedir. Bu da tabiidir. Hukukçular hadiselere hukuki açıdan bakmakta siyasiler ise siyasi açıdan olayların basit olmadığını ifade etmiştik. Bu suçları işleyenler yaptıklarının suç olduğunu bilmiyorlar mı sanılıyor. Dikkat edilirse tamamına yakını eğitimli bu ekibin ısrarla suç sayılan eylemleri yapmaları düşündürücü değil mi? Bunların suç işlemekte ısrarcı tutumları partilerini kapattırmak kendilerini hapse attırmak yandaşlarını sokaklara dökmek içerde kargaşa çıkarmak dış ülkelerdeki sempatizanlarını harekete geçirip ülke aleyhine hava oluşturmak.



Bunların amacı artık belli olmuştur. Bir takım üstü kapalı sözlerle ifade etmeye çalışsalar da asıl niyetleri devletimizden ayrı bir devlet kurmaktır. Bunu daha nasıl söyleyebilirler! Bunların ne yapmak istedikleri artık belli olduğuna göre bunların dışındaki tüm siyasi partilerimiz birlikte hareket ederek devletimizin başına bir bela olarak çökmüş bu tehlikenin savuşturulması için ortak hareket etmelidirler.



Burada devletin bekası söz konusudur. Sadece siyasilerin birlikteliği bile yeterli değildir. Bu konuda yargı, yasama ve yürütme ortak bir programla bu belayı defetmenin çarelerini aramalı ülke bütünlüğüne kastı olanların amaçlarını boşa çıkarmalıdırlar.




25.11.2007

Devamını Oku...

Vatanseverlik


Bir gazetede okulu olmayan bir yerde doğan ve büyüyen bu nedenle lise öğrenimine beş yıl geç kalmak zorunda kalan bir işadamının orta dereceli bir kaç okul yaptırdıktan sonra bir de yüksek okul yaptırdığını okuyunca böylesi insanların varlığı insanlarımıza moral veriyor.



Bir önceki Kocaeli Valimizin büyük sermaye kuruluşlarına yaptırdığı okulları hepimiz biliyoruz. Valimiz ekonomik durumu müsait olan kuruluşları okul yaptırmaya zorluyordu. Bu gayretleri sonucu İlçemiz de dahil olmak üzere Kocaeli bir çok okula kavuşmuştur. Eğitimin önemini bilen valimizin eserlerini gördükçe kendisini şükranla anıyoruz.


Ülkemizin ekonomik durumu malum. Bu gerçeği gören bazı varlıklı insanlarımız herşeyin devletten beklenmemesini anladıkları için güzel bir "vatanseverlik" örneği göstererek ülkenin önemli ihtiyaçlarını karşılamayı görev bilmektedirler. Vatanseverlik yalnızca askere gidip savaşlarda ölmek, şehit veya yaralanıp gazi olmak değildir. Öyle olsaydı vatanseverlik askerlerin tekelinde olurdu. Oysa vatanseverlik gencinden, yaşlısına, kadından, erkeğine kadar herkesin hak edebileceği mukaddes bir rütbedir.


Asker vatana sataşanlara karşı savaşır, ölüm pahasına vatanı kollar ama diğerleri her an başka ülkelerle yarış halindeki ülkeleri güçlü kılmak için gayret sarf ederler, yani ülkenin kendilerine sağladığı imkanlarla kavuştuğu güçlerini tekrar vatanın hizmetine sunarlar.



Mevlüt Adıgüzel adındaki iş adamı kendi hayatındaki çektiği sıkıntıları yaşadığı yoksullukları vatandaşları yaşamasın onlar da eğitimden yoksun kalmasınlar diye yaptığı fedakarlık da bir vatanseverliktir. Öğretmenin kaliteli öğrenci yetiştirmesi, öğrencinin başarılı bir eğitim görmesi iş adamının eksik gördüğü alanlarda ülkesinde yatırım yapması işçinin, memurun çalışma hayatında gösterdiği gayret ve fedakarlık ticaretle uğraşan esnafın dürüstlüğü, sanatçıların, sporcuların özellikle uluslararası yarışmalardaki başarılı birer vatanseverlik örneğidir.



Vatanseverlik için vatan edebiyatı yapmak, nutuk atmak, bayrak taşımak yetmez. Vatanseverlik kötü günde olduğu gibi iyi günde de onun için bir şeyler yapmaktır. Herkes bulunduğu konumun özelliğine göre vatanına hizmet eder. Sıradan insanlar ile önemli görevler ifa eden görevlilerin hizmetleri farklıdır. Ama hepsinin amacı birdir o da her an dünyadaki diğer ülkelerle yarış halindeki ülkelerini geri bırakmayıp en öne çıkararak itibarlı, sözü dinlenir bir ülke haline getirmektir.






23.11.2007

Devamını Oku...

Musibet


Bir musibet bin nasihatten evladır demiş büyüklerimiz. Atasözlerinin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu herkes iyi bilir. Yukarıdaki cümle de aynı mantıkla değerlendirilirse son terör olaylarında şehit olan askerlerimizin tattırdığı acı ile birlikte toplumumuza çok şey kazandırdığına şahit oluyoruz. Her şeyde hayır arayan ve öyle inanan insanlarımız bunda da bir hayır vardır diyorlar.



Haksız sayılmazlar globalleşen dünyamızda toplumumuz etki altında kaldığı propagandalar sonucu adeta başka bir toplum haline gelmeye başlamıştı. Milli duyguların, kutsal kavramların unutulmaya zihinlerden silinmeye başladığı günümüzde şehitlerin oluşturduğu o mukaddes duygular uyanmaya vesile olmuştur inşallah.



Her yer bayraklarla donatılmış tüm araçlarda, tüm evlerin camlarında, balkonlarında bayraklar dalgalanıyor. Bayrak satıcıları talepleri karşılayamaz hale gelmiştir. Sokaklara baktığımız da insanlarımızın askerlerimizi nasıl sahiplendiğini, saldırının sanki bizzat kendilerine yapılmış gibi değerlendirdiklerini görmek milletimize has özelliklerini gösteriyor. Çocuğundan en yaşlısına kadar herkes vatanı için neler yapabileceğini ispatlıyor sanki.



Yediden yetmişe herkesin gösterdiği bu olağan üstü duyarlılık bizleri sevindirirken asıl önemlisi bu olayların birer sıradan terör olayı olmadığını bu insanlarımıza asıl gerçeği anlatmamızın önemli ve şart olduğunu bilmemiz gerek.



Bu olaylar yalnızca bir terör olayı değildir. Terör yalnızca bir araçtır ver amaca ulaşmak için birileri bu araçtan yararlanmaya çalışılmaktadır. Asıl amaç Türk devletinin parçalanması, bölünmesidir. Bilinen siyasi güçler ülkemizde her Türk vatandaşından ayrı tutulmayan Kürt kardeşlerimizi kandırmaya çalışarak onları ayaklandırmaya çalışmaktadırlar. Uluslararası bazı toplantılarda bu konunun gündeme getirildiğini çoğumuz biliyoruz. Bu güçler şimdilik kürtleri yarın bir başka etnik gurubu aynı metodlarla ayırmaya çalışacaklardır.



Farklı etnik kökenlerden olunsa da asırlardır aynı topraklarda yaşamış, aynı kaderi paylaşmış aynı havayı solumuş insanlarımızı birbirine düşürmeye çalışanların yapmak istediklerini anlayıp onların tuzağına düşmemek için halkımıza bu gerçekleri iyi anlatıp gereğini yapmalıyız. Hainlerin bizi birbirimize düşürecek provokasyonlara kanmayalım. Aynı vatanın evlatları olarak düşmanın ekmeğine yağ sürmeyelim.



19.11.2007

Devamını Oku...