Cahit BÜYÜKANBER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cahit BÜYÜKANBER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2009 Pazartesi

Bilim ve Gelecek Bakanlığı

Bilim ve gelecek bakanlığı Bugün(24/04/2009) gazetelerde bu isimde bir bakanlığın kurulacağı haberini okuduğumda çok heyecanlandım. Lise yıllarımda geliştirdiğim bir sürü projeden en önemsediğim bir proje idi. Hatta ismini de "Bilim ve teknoloji bakanlığı", "Gelecek bakanlığı", "Bilim ve gelecek bakanlığı" olarak koymuştum bile. Aradan 34 yıl sonra bunun gerçekleştiriliyor olması beni gerçekten çok sevindirdi. O tarihlerde ülkenin geri kalmışlığı, demokrasi problemleri ve diğer problemlerin çözümünün; ülkenin önüne koyulacak her alandaki büyük ülkülerle olacağına inanıyordum. Gerçi ülkemiz Planlı kalkınmaya geçmiş Devlet Planlama Teşkilatının(DPT) hazırladığı kalkınma planları vardı. Fakat onların uygulamalarda çok başarılı olmadığını da hep beraber görüyoruz. Ama hiç yoktan iyiydi.

24.07.1963 tarihinde Ülkemizde Bilim ve teknolojiyi geliştirme görevi 278 sayılı kanunla kurulan TÜBİTAK'a verilmiştir. Bugünkü gelişmişlik düzeyine bakıldığında ise bu kurum bilim ve teknoloji adına ne yapmıştır ben çok fazla bilgi sahibi değilim. Soyut Düşünce yazılarımda da belirttiğim gibi "Bilim soyut düşüncenin ürünüdür. Gündelik olaylarla ve hayatla uğraşmak düşünmeye engeldir. Düşünmede ancak soyut kavramlarla bir değer ifade eder ve anlamlı hale gelir. Bilimsel bir bilgi ancak soyut düşünce ile anlaşılır. Soyut düşünceden yoksun kişiler bilimi kavramada zorluk çektiğinden ya bilimi reddederler veya bilimi anlamaktan ve bilimle uğraşmaktan vazgeçerler. Dünyada bilim ile ilgili gelişmeler bakıldığında hangi ülkeler bilimde, fende, felsefede, sanatta ileri iseler o ülkelerde soyut düşünce gelişmiştir. Soyut düşüncedeki gelişmişlik ülkelerin her konu ile ilgili gelişmişliği ile doğru orantılıdır."(Soyut Düşünce(2))

Özel sektörümüz ne yapmıştır. Onlarda bilim ve teknoloji üretme konusunda karnelerinin iyi olduğu söylenemez. Demek ki bu kumaştan iyi elbise olmuyor terziler ne kadar iyi olursa olsun. Bizim önce iyi kumaş üretmemiz için iyi kumaş malzemeleri ve iyi tezgahlar bulmamız gerekiyor sonrada bu kumaşları işleyebilecek iyi terziler yetiştirmemiz gerekiyor. Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle AR-GE yatırımlarına hem teşvik veriliyor, hem de firmalar bu konuda biraz daha duyarlı gibi gözüküyor.

1990'lı yıllarda bir Bilişim Kurultay'ında özel bir çalıştaya katılmıştım. "Gelecek bakanlığı"  konusu gündeme alınmıştı. Epeyce bir umuda kapılmış, heyecanlı ve verimli bir çalıştay olmuştu. Başlangıçta Başbakana bağlı bir birim olarak kurulsun sonrada bakanlık haline gelsin diye bir sonuç çıkmıştı.

 Kalkınmış ülke olabilmek için temel bilimler konusunda öncelikleri belirleyip, gerekli yatırımları yapmamız gerekiyor. Kalkınmışlığın temel göstergesi teknoloji üretmektir. Bizler ancak ileri teknoloji konusunda akıllı yatırımlar yapabilirsek ülkemizin yaşam kalitesi de artacak aynı zamanda da moral bulacaktır. İnsanımız bu ezilmişlik ve kendini küçük görme duygularından sıyrılıp kendine güvenen, üreten, morali yüksek bireyler olacaktır. Bu da Demokrasinin yerleşmesine bir şekilde ön ayak olacaktır.

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (Europen Center for Nuclear Research CERN) dünyanın en büyük parçacık fiziği araştırma merkezidir ve 1954 yılında 12 Avrupa ülkesi (Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, Yunanistan, İtalya, Norveç, Hollanda, İngiltere, İsveç, İsviçre, Yugoslavya) tarafından kurulan bilim araştırma merkezidir. Daha sonraki yıllarda Avusturya, İspanya, Portekiz, Finlandiya, Polonya, Macaristan, Çek cumhuriyeti, Slovakya, Bulgaristan'ın katılımı ile üye sayısı 20'ye çıkmıştır. Türkiye gözlemci üye olarak katılmaktadır. CERN deneylerinde elde edilen bilgilerden pazara yönelik ürünler üretip kurdukları CERN-TECH firması ile de dünya pazarlarında ürünlerini pazarlamaktadırlar.

Bizde CERN'in kuruluşundan iki yıl sonra 1956 yılında Atom enerjisi Komisyonu Genel sekreterliğini kurmuşuz 6821 sayılı yasa ile. Merkezi Ankara'da Başbakanlığa bağlı bir kurum olarak. 1982 yılında da 2690 sayılı yasa ile ismini Türkiye Atom Enerjisi Kurumu adı ile yeniden yapılandırmaya gidilmiş. Her zaman söylediğimiz gibi başlangıçlar güzel ancak sonuçları aynı güzellikte olamamış.

Türkiye'de Bilimin ve teknolojinin gelişmesi için önümüzdeki günlerde "Bilim ve gelecek bakanlığı"'nın kurulması ülkemizin önünü görmesi açısından da çok önemli olduğu gibi sağlıklı öngörülerle ülkemizin hak ettiği seviyeye çıkması bakımından önemlidir. Dünya milletler camiasında daha saygın bir yer edinmesi, halkının daha refah içinde yaşaması adına seviniyorum. İnşaallah gerçekleşir.

Devamını Oku...

20 Nisan 2009 Pazartesi

Soyut Düşünce. (2)

                             "Zekanın daha doğrusu dehanın en büyük alameti, mücerret(soyut) düşünme kabiliyetidir"

 

"Zekanın daha doğrusu dehanın en büyük alameti, mücerret(soyut) düşünme kabiliyetidir" demişti çok değerli hocamız Prof Dr. Ayhan Songar. Örnek olarak da Necip Fazıl Kısakürek'in Çile şiirinden ;

Burnum değdi burnuna yok'un

Kustum öz ağzımdan kafatasımı.....

Dizelerini vermişti.

Soyut kelimesinin Latince ve Osmanlıca'daki manalarına baktığımızda ise;
Latince: abstractum.(çekip çıkarılmış, sıyrılmış)
Osmanlıca: mücerret, külli, menzu, basit, zihni, ma'kulat, mücerredat, ruhi, manevi
Türkçe'de "soymak" eyleminin kökünden türetilmiştir. bütünün niteliğini dile getiren somut deyiminin karşıtıdır. Bütünlüğünden soyulmuş, soyutlanmış olanın niteliğini dile getirir. Hint_Avrupa dillerindeki kökeni, ayırt edilmiş ve bir şeyden alınıp çıkartılmış anlamlarını dile getiren Latince abstractum deyimidir.( Orhan Hançerlioğlu O.H)  

Soyutlama ile elde edilmiş kavram ve düşünceler de soyuttur. Soyut kavramlar nesnelerin niteliği olarak var olan, nesnelerden çekilip çıkarılan kavramlar için kullanılır. (büyük, küçük, kırmızı, sarı,) Algılanamayan şeyleri göstermek içinde soyut kavramlar kullanılır.(Adalet v.b)  

İlişik olduğu nesne ve özelliklerden ayrılarak düşünülen herhangi bir şeyin niteliği ya da bu niteliği anlatan kavramlar.(Türk Dil Kurumu TDK)

Soyut Düşünce: Duyulur ve algılanır olandan sıyrılmış, kavramsal düşünme ile varılan düşünce.(Türk Dil Kurumu TDK)

Düşünceler iki ana guruba ayrılır; soyut düşünce ve somut düşünce diye. Eğer Düşünce gerçek nesnelere göre ifade buluyorsa somut, düşünsel nesnelere göre ifade buluyorsa soyut düşünce olmuş diyebiliriz.

Soyut demek,"soyutlama ile elde edilen, varlığı maddeden hareketle insan zihninde gerçekleşen" demektir. Soyut(abstrait) terimi, somutun(concret) zıddı gibi kullanır. Bir nesnenin, kendine özgü tüm nitelikleri ile verildiği bir tasarım, somuttur. Bundan dolayı, maddi şeylere dair bir fikir, duyumlarımıza yakınlık sağladığı ölçüde somuttur. Bir nesneden, yalnızca ait bulunduğu türün karakterlerini alıkoyan bir tasarım, soyuttur. Bir fikir, kavrama yakınlaştığı ölçüde soyut olur. Somut reel dünyaya, soyut insan zihnine aittir. Soyut düşünmenin zıddına "somut düşünme" denir. Somut düşünce; "somut olana, maddi olarak şimdi ve burada olana dayalı düşünme şekli"dir.(Prof. Dr. Cihan DURA)

İnsan somut düşünce ile başlar, sonra soyut düşünür, daha sonrada soyut düşüncesini somut düşünce ile ilişkilendirir. Bilim soyut düşüncenin ürünüdür. Gündelik olaylarla ve hayatla uğraşmak düşünmeye engeldir. Düşünmede ancak soyut kavramlarla bir değer ifade eder ve anlamlı hale gelir. Bilimsel bir bilgi ancak soyut düşünce ile anlaşılır. Soyut düşünceden yoksun kişiler bilimi kavramada zorluk çektiğinden ya bilimi reddederler veya bilimi anlamaktan ve bilimle uğraşmaktan vazgeçerler.

Dünyada bilim ile ilgili gelişmeler bakıldığında hangi ülkeler bilimde, fende, felsefede, sanatta ileri iseler o ülkelerde soyut düşünce gelişmiştir. Soyut düşüncedeki gelişmişlik ülkelerin her konu ile ilgili gelişmişliği ile doğru orantılıdır.

Devamını Oku...

13 Nisan 2009 Pazartesi

Dava Adamı

Hepimizin bildiği gibi dava "Bir kimsenin başkasından mahkeme huzurunda hakkını istemesi, adaletin tahsisi için mahkemeye başvurma ifadesidir" diyebiliriz. Bir bakıma dava aslında bir hakkı savunmak, onu muhafaza etmek, müdafa etmek, o hak olanı sahiplenmektir. Dava; yoluna baş koyulan, uğruna bir takım meşakkatlere katlanılan, gerçekleşmesi için mücadele edilen fikirdir, idealdir, ülküdür, inançtır. Bu davayı sahiplenen, gönül veren ve ömür verenlere de dava adamı derler.

Türkler İslam'la şereflendiğinde kutlu davaları olmuş "ilay-ı kelimetullah" ve "Nizam-ı alem" davası. Bütün Türk Liderleri, Türk komutanları ve Türk halkı bu kutlu davaya hizmet etmişlerdir. Dava adamı davasını yaşatmak ve yaymak için önce  o davayı kendisi yaşar. Her türlü fedakarlıklara katlanır. Dava karşıtı her türlü inanç, davranış, anlayış ve otoriteye karşı başkaldırış halindedir. Dava adamı; dinçtir, dinamiktir, gözünü budaktan sakınmaz, halkla irtibat halinde onların gönüllerindedir. Dava adamı davası gereği tasavvur sahibidir, ileri görüşlüdür, toplumu maceraya atmaz. İnsanlığın yücelmesine hizmet edendir. Onların hedefi insanların önüne sunulan sahteciliğin sahte olduğunu gösterip hakikatin peşine gitmelerini sağlamaktır. Dava adamı halk çağrısına yeteri kadar karşılık vermediği zaman halkına küsmeyen adamdır. Dava adamı sabırlıdır. "Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin. Ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhine bulunacaktır, seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller yığacaklardır. Kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra büyük derlerse bunu söyleyenlere GÜLECEKSİN!" diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün şu ifadeleri Dava adamı konusunda manidardır diye düşünüyorum.

Dava adamı emanete sadakat, ahde vefa gösteren insandır. Dava adamı mal için, mülk için, iktidar olmak için, itibar ve ikbal uğruna davayı terk etmez. Dava adamı satmaz ve satın alınmaz insanlardır. Hepinizin bildiği Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Mekke ileri gelenlerin (müşriklerin) gönderdiği aracılara verdiği cevap çok önemlidir. Tebliğinden vazgeçmesi karşılığında teklif edilenlere karşılık ne demiştir? "Sağ elime güneşi, sol elime kameri verseler yine bu Hak devadan dönmem. Ya bu dava yürür veya Allah yolunda bir Muhammed ölür!". Bu cümleler dava adamları için önemli bir düsturdur.

Dava adamı davasını dert edinen, davasının gayesini iyi bilen, yanlışın karşısında duran, Allah (c.c.)'tan başka kimseden korkmayan, insan ilişkilerde latif olan, her türlü iç ve dış tehditlere karşı uyanık olan, davasına maddi manevi destek olan, birlikten kuvvet doğar bilinci bulunan, hak hukuk konularına duyarlı, çevre dostu olan adamdır. Dava adamı sevgi kaynağıdır, hizmet kaynağıdır, engin müsamaha kaynağıdır, merhamet kaynağıdır. "Sevgi gelince tüm eksikler tamam olur." der Yunus Emre. Dava adamı bu sözü bilendir. "Eğer mümkün olsaydı milletim için küre-i arzı (yer küreyi) sırtımda taşırdım" diyebilen Fatih Sultan Mehmet, milleti ile arasındaki ilişkinin, milletine verdiği değerin, ne kadar üst düzeyde olduğunun ifadesidir ve manidardır.

Eğer dava adamları gönül insanlarını terbiyesinden geçtiklerinde dava adamlıklarındaki yük biraz daha azalır. Bu bilinçle, Dava adamları gönül insanları tarafından şekillendiriliyor. Şeyh Edibali'nin Osman Gazi'ye nasihatini hatırlayalım: "Ey Osmancık; beysin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül almak sana; suçlamak bize, katlanmak sana; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengeçlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana..." . Herkes tarafından bilinen Ertuğrul gazinin Osman Gazi'ye nasihatları Dava adamı olma yolundakiler için hep birer örnek teşkil etmiştir.

Size yakın tarihten bir dava adamı, gönül adamı Galip Erdem'in sözlerini de burada yazmadan geçemeyeceğim. Ne diyor? Galip Erdem "Gayretleriniz, menfaatlerinizin korunmasına değil, milletimizin refah ve saadetine dönük olsun. Ve en önemlisi; Türk'ün varlık davası dışında kalan meseleler yüzünden, sonunda uzlaşmak zorunda kalacağınız kuvvetlerle karşı karşıya gelmeyin. Amma, kim olursa olsun, millî varlığımızı tehlikeye atan bir davada çatışırsanız, işte o vakit asla geri dönmeyin. Bugün, iradenizi önlemek isteyen kimselere, güceneceksiniz; yalnız, katiyen husumet duymayacaksınız. Çünkü onlar da, nihayet, bu aziz toprakların çocuklarıdır. Hata edebilirler. Sizin de çok hatalarınız olmuştur. Yüreğinizdeki millet sevgisini, imkân buldukça, önünüze dikilenlere de açınız. Türk ordusunu, kuvvetinden çekindiğiniz için değil, milliyetçilik öyle emrettiği için seviniz. Onlar da sizi sevmeğe başlayacak ve millî hâkimiyeti temsil hakkında doğan gücünüze, şaşmaz bir sevgi göstermeyi öğreneceklerdir."  İfadelerinin ne kadar güçlü olduğunu ne kadar engin bir görüşe sahip olduğunu, dava adamı olma ilkeleri ile nasıl örtüştüğünü görme açısından önemli bir örnek diye düşünüyorum.

Bu ve benzer ifadelerle yetişmiş bir dava adamı ne diyor. "Allah'ın izniyle olursak da milletle olacağız, olmasak da milletle olmayacağız. Yarın bize ahrette Allah niye iktidar olmadın diye sormayacak. Derse, vermediler deriz. Şimdi yoldan geldik, yola gideceğiz, hiç birimizin garantisi yok. Ayakta duranın da oturanın da garantisi yok. Ruh bir saniyeliktir. "Küf " dedi mi bir soluktur gitti. Bunun da nerde ve nasıl geleceği ne şekilde yakalayacağı belli değil. 1 saniyenize hakim değilsiniz. Bir saniyesine bile hakim olamadığımız hükmedemediğimiz bir hayat için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur. Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz, dik duracağız doğru gideceğiz. Allah'ın izniyle hayatım boyunca hep böyle gittim, bundan sonrada böyle gideceğim ve bu yol açılacak......"

2007 yılında Hülya Okur'a verdiği bir mülakatta da " İnsan öncelikle nefsini, ruhuna, ruhunu, Allah'ına tabii kılacak.","20-21 yaşlarında dünyayı omuzlayacak kadar güçlü hissediyordum kendimi", "Ben hakkın yanında yer alırım, bedeli ağır olsa da.", "Mecnunu dağa düşüren Leyla'sıdır", "Bizim Kızıl elmamız; Türk birliğidir, Türk İslam birliğidir." demiştir.

Tüm insanlığın başı sağ olsun..... Ruhun şad olsun gül medeniyetinin mümtaz şahsiyeti....

Devamını Oku...

6 Nisan 2009 Pazartesi

Soyut Düşünce. (1)

"Beş duyu organımızdan biri ile algılayamadığımız, ancak inanç ve his ile algılayabildiğimiz, kavram ve varlıklara soyut denilir."

Sık sık makalelerde ve çevremizde bazı kişilerin "Biz Türkler soyut düşünemiyoruz. Düşünse idik durumlar böyle olmazdı." Gibi lafları duyarız veya okuruz. Soyut düşünmedeki kabiliyetsizliğimiz sadece biz Türklere ait özellik değildir. Dünyada soyut düşünce fukarası bir sürü millet vardır. Biz Türkler ise soyut düşünme konusunda o kadar kötü değiliz aslında soyut düşünce konusunda önde giden milletlerden sayılırız. Soyut düşünme kavramının son yüzyıllarda bizde yerleşememesinin birçok nedeni vardır.

Önce Soyut nedir? Soyut düşünce nedir? ona bakmamız gerekir. Soyut bir soyutlamanın neticesinde ortaya çıkan şeydir. Zihnin bir varlığı yahut bir şeyi, gerçekte onunla birleşmiş halde bulunan diğer niteliklerini bir yana bırakarak sadece bir niteliği ile kavraması olayıdır. Yani zihnin, nesne ile ilgili nitelikleri nesneden ayırarak kavramasıdır. Somut fikir ise, her şeyin niteliklerinin birlikte kavranışıdır. Elmanın sadece rengini bütün diğer niteliklerden ayrı olarak düşündüğümde soyut, elmanın kokusunu, rengini, ağırlığını, şeklini aynı anda düşündüğümde ise somut düşünmüş olurum.(Prof. Dr. Ziya FİLİZOK)

İlkokullarda öğretirler Somut isimler: beş duyu organlarımızla kavranan varlıkları gösteren isimler. Soyut isimler: beş duyu organımızla kavrayamadığımız akılla kavrayabileceğimiz isimlere soyut isimler denir. İlköğretimde görülen bu soyut ve somut kavramı öğrencilere ilköğretim, orta öğretim ve yüksek öğretimde imtihanlarda devamlı sorulur. Öğrenciler bu kavramlarda genellikle çok zorlanırlar. Çünkü aynı kelime, farklı ilim dallarına, farklı disiplinlere göre, soyut ve somut kavramları birbirine karışır. Bu kavramlar her zaman mutlak kavramlar değildir göreceli kavramlardır. Bu düşüncelerin öğrencilere kavratılması çok önemlidir. Klasik bilimler bize soyutlamanın anlam fakirleşmesine rol açtığını söyler. Ancak modern bilim ise tam tersi anlam zenginleşmesine sebep olduğunu söyler. Biz bunu bizzat da günümüzde görüyoruz. Batı toplumlarında soyut düşünce yaygındır.

Soyutlama bir kavramın ilişkili olduğu nesnelerden ayırıp onu tekil olarak düşünüp, onu genelleştirerek daha geniş bir ortam hazırlanarak yeni farklı kavramlar oluşturmak için özgün yapısının çıkarılma işlemidir. Hepimizin iyi bildiği mecaz kullanılarak yazılan şiirler fıkralar ve atasözlerini kavramak ancak soyut düşünce ile mümkün olabilir. Bazen arkadaşlar arasında anlatılan mecazi bir olayı bazı arkadaşlar anlamadı mı? veya farklı yorumladığı zaman "jeton düşmedi mi?" diye ifade ederiz. Soyut düşüncenin yaygınlaşamaması aslında soyut kavramların öğrenmesindeki ve özümsenmesindeki zorluklardır. Kesinlikle ama kesinlikle soyut kavramların öğretildiği, geliştirildiği bir eğitim ve öğretim metodolojisi izlenmesi gerekir.

Soyut düşünce ne sağlar? Özgür ve özgün düşünceyi geliştirir. Düşünme kabiliyetini artırırı buna bağlı olarak sorgulayıcı bir kafa yapısı oluşturur. Hayal gücünü artırır. Soyut düşüncenin geliştiği yerlerde keşifler olur. Kaliteli bilim ve sanat insanları ortaya çıkar. Farklı sanatlar, bilim ve kültür zenginliği oluşur. Dilde, anlatımda, edebiyatta, resimde, heykelde, müzikte, mimaride, felsefede, mantıkta, çevrede, yönetimde farklı sanat dallarında ciddi farklılıklar müspet gelişmeler oluşur.

Türk milleti ne zaman soyut düşünenler tarafından yönetildiğinde dünyada lider konumuna gelmiştir. Lider konumlarında iken bilimde, teknikte, tıpta, felsefede, astrolojide, mimaride, edebiyatta, sosyolojide ve birçok alanda insanlığa büyük hizmetler üretmişlerdir.

Dünyayı gelişmiş soyut düşünebilme yeteneği olan halk topluluklarının çoğunluk olduğu toplumlar ve yöneticilerden oluşan milletler yönetir.         

Devamını Oku...

30 Mart 2009 Pazartesi

Kümelenme.. (4.s)

Ülkemizde kümelenme çalışmaları 1999 yılında başlatıldı. Michael Porter'in başında olduğu Ortadoğu Rekabet Stratejileri merkezi ile Türkiye'nin Rekabet Avantajı platformu tarafından başlatıldı. Sonra bu platform bir derneğe dönüştü ve URAK(Uluslararası Rekabet Araştırma Kurumu Derneği) adını aldı.

Ülkemizde ilk kapsamlı Kümelenme projesi; AB tarafından desteklenen AB proje ofisi gözetiminde yürütülmüş olan Ülkemizin dünyada rekabet edebileceği önemli sektörlerden olan Moda ve Tekstil iş Kümesi (MTK) olmuştur.

Klasik anlamda rekabet; üretim maliyeti, coğrafi avantaj, doğal liman, lojistik imkanlar, ucuz iş gücü faktörlere bağlıydı. Bir firmanın başarısı,  uzun dönem rekabet avantajı oluşturabilmesi ve oluşturduğu bu avantajı sürdürebilir hale getirmesinde gizlidir. Porter ekonomik büyümeyi kümelenme stratejilerine bağlar. Buna göre ülkeler stratejik ve rekabet analizleri yaparak elde ettikleri verilere göre davranışlarını belirlemeliler. Ülkelerin kesinlikle firmaların önünü açacak yasal düzenleme ve teşvikleri yapmaları gerekir.

Birçok rekabet ve strateji analiz metotlarından bahsedebiliriz. Ancak bunların içinde en dinamik esnek olanı Porter'ın elmas metodudur. Bu metot ülkelerin, bölgelerin, sektörlerin rekabet avantajlarını değerlendiren bir metodolojiden ibarettir. Porter, bu modelle aslında firmaların rekabet avantajı sağlamasında önemli etki olarak dört faktörden bahseder. Elmasın dört köşesine "girdi koşulları", "talep koşulları", "firma stratejisi ve rekabet yapısı" ve "ilgili ve destekleyici endüstrilerin varlığı' gibi kavramları koymuştur. Kısaca bunlardan bahsedecek olursak;

Girdi koşulları: Ülkeler kendi kaynakları ve teknolojileri ile önemli girdiler oluşturabilirler. Bölgesel dezavantajlı girdiler varsa eğer bu girdilerin avantajlı hale getirebilecek yenilikler ve yeni metotlar geliştirmeyi zorlar. Bu amaçla firmaların yerleri, insan sermayesi, sermaye kaynakları, fiziksel altyapısı, bilgi alt yapısı, sosyal imkanların avantajlı olması çok rekabet için önemlidir.

Talep koşulları: Bir ürüne olan talep dış pazardakinden fazla ise bölgede o ürün kıymetli olur ve daha fazla firma bu ürünü üretmeye başlar hem ürünün kalitesi artar hem ürünün üretilmesi konusunda farklı yaklaşımlar oluşabilinir. Eğer bu ürün ihraç edilmeye başlandığında ise rekabet avantajını da beraber getirmek zorundadır.

Ürüne talep artışı ürün için ciddi bir pazar oluşur.  

Değişimleri takip eden gülcü bir pazar, firmaları küresel değişime ve yeniliklere zorlar.

İlgili ve destekleyici kuruluşlar: Bölgesel destekleyici endüstriler rekabetçi ise, kuruluşların maliyeti düşük yenilikçi girdilerin avantajını yaşar.

Maliyetler ve girdi çeşitliliği tedarikçiler küresel rekabet yaşadığında güçlenir.

Firma Stratejisi ve Rekabet yapısı:

Bölgesel şartlar firma stratejilerini etkilerler.

Firmalar genellikle düşük rekabet ile çalışmak isterler. Aslında bölgesel rekabet firmaları yeniliğe ve gelişmeye zorlar. Firmaları küresel arenada boy göstermeye zorlar.

Elmas modelinde bir bileşenin etkisi diğer bileşenlere de bağlıdır. Onun içinde bu model kendi kendini güçlendirir ve geliştirir.

Türkiye'de kümelenme konusunda başarılı iki örnekten bahsedebiliriz. Biri Adıyaman'da Tekstil ve Hazır Giyim kümelenmesi. Adıyaman'da ciddi bir bayan istihdamı sağlanmıştır. Fason üretimden markalaşmaya gidilmeye başlanmıştır. Diğeri Ankara ODTÜ Teknokent'de Bilişim Kümelenmesidir. Diğer başarılı kümelenme örnekleri de vardır. Kümelenme konusu hem sanayi odaları, hem ticaret odaları ve üniversitelerin bu konuyu ciddiye alıp geliştirmeleri ile alakalıdır. Kümelenmeler sonra bölgesel havzalara dönüşmesi gerekir buda ciddi bir değer zinciri oluşturacaktır.

Kümelenme ve bölgesel havzaların oluşması firmalar için rekabet gücünü artıracak, insanlar için işsizlik azalacak, ülkemiz için vergi gelir artışı ve  dünyada ciddi bir itibar artışı sağlayacaktır.

Devamını Oku...

23 Mart 2009 Pazartesi

Kümelenme..(3)

"Kümelenme; içersindeki tüm üyelere rekabet avantajı sağlar."

Küreselleşmenin yaygın bir şekilde arttığı dünyamızda, iş yapış şekilleri de ona göre değişmiştir. Bu değişime ayak uydurabilenler ancak ayakta kalabilmişlerdir. Türkiye'nin de bu arenada boy gösterebilmesi için rekabet gücüne ve yüksek katma değere sahip ürünler üretip, bu küresel pazara sürebilmelidir. Bunu yapmanın yolu araştırma geliştirme, kamu, sivil toplum kuruluşları, Üniversite, araştırma merkezleri ve sanayiden geçmektedir. Görülüyor ki son zamanlarda Üniversite bölgelerinde kurulan Teknoparklar vasıtası ile sanayi üniversite işbirliğinin yoğun olduğu bu bölgelerde kümelenme yapılarına önem verildiği gözlenmektedir. Bu iş asında rekabetçi ortamda şirketlere avantaj sağlayacak gelişmelerdir. Bu oluşumlar kesinlikle desteklenmelidir.

Bir işletme eğer faaliyet gösterdiği alanda oluşan ortalama kar avantajının üzerinde kar etmek istiyorsa ve bu karıda sürdürülebilir kılmak istiyorsa iş stratejilerini buna göre kurgulamak zorundadır. Aslında rekabet avantajı geliştirmek için işletmelerin rakiplerinden daha üstün kaynaklara ve yeteneklere sahip olması gerekir. Eğer bir işletmenin üstünlüğü yoksa diğer firma tarafından kopyalanır ve elde edilen rekabet avantajı ortadan kalkar. Rekabet avantajı kaynak ve yetenek üstünlüğünü göstererek oluşturulan maliyet avantajı ve farklılığın ortaya konması ile oluşur.

Kümelenme Rekabeti üç ana yolda etkiler. 1. Kümelenme içinde bulunan işletmelerin üretkenliğini artırır. 2. Yeni ürünlerin oluşmasını sağlayarak yenilikçiliği özendirir ve gelecekte rekabet avantajlı ürünlerin üretilmesini sağlar. 3. Yeni ürün ve değişik iş yapış şekilleri ile birlikte genişleyen ve güçlenen yeni iş kolları oluşturur.

Bir kümelenmenin üyesi olmanın avantajları ise başlıca,  girdilerin sahip olunmasındaki; ilişkili şirketlerin koordine edilmesindeki; bilgi ve teknolojiye ulaşmadaki; uzmanlaşmış ve deneyimli personeli bulmadaki kolaylık gibi sayacağımız bir sürü özellik vardır. Kümelenme dışında bulunan şirketlere göre Kümelenme içindeki şirketler rekabette avantajlı konuma geçecektir. Kümelenmeler işletmelere çeşitli fırsatlar sunarlar. Ciddi bir tedarikçi alt yapısına sahip olunur. Yerel tedarikçiler oluşur. Maliyet ve zaman tasarrufu sağlanır. Envanter ihtiyacını minimize eder. Yakınlık ve yerellik iletişimi kullanılarak satış sonrası hizmetlerinde maliyetleri düşürülür. İşletmeler arası bağlar kuvvetlenir. İşletmelerin paydaşları ile ilişkileri artar ve birbirlerine olan güven bağları artar. Teknik ve rekabet bilgileri kümelenme içinde ciddi bir bilgiye dönüşür. Oluşan bu bilginin birbirlerine akışı hızlanır. Devlet'in yapması gereken yatırımlar daha düzenli olacağından mükerrer yatırımlar yerine Kümelenme bölgelerine uygun yatırımlar yapılır. Ülke kaynakları heba edilmez. Kümelerdeki bu yapısal durum, bu işletmelere finans sağlayan kuruluşlara da risksiz bir şekilde finans hizmeti vermesini kolaylaştırır. Kümelenmenin içinde bulunan işletmelere daha avantajlı finans sağlayabilir duruma gelir. İşletmeler ürettikleri malları bilinen müşterilere vererek risklerini aza indirirler.

Yeni işletmeler kurulmaya başlandığında ise ilgili kümelere dahil edilmesi gerekir. Böylelikle Kümelenmede oluşan tüm rekabet avantajlarından faydalanması sağlanır. Böylelikle işletme diğer yerlere göre sektöre girerken avantajlı konumda girmiş olur.

Kümelenmenin kendisi baktığımızda aslında önemli bir iç pazar oluşturur. Tedarikçileri, personeli, satış sonrası hizmetleri, finans şubeleri ve diğer ilişki kurdukları paydaşları ile birlikte.

Aslında bakıldığında Kümelenme; şirketlere ve paydaşlarına sadece rekabet avantajı sağlamıyor, aynı zamanda teknolojinin uygulanmasına, gelişimine, iletişimin artmasına, uzmanlaşmış profesyonel insan gücüne, ekonomik kalkınmaya ciddi katkı sağlıyor. Her şeyden önemlisi o ülkeye kattığı sosyal ve teknolojik gelişmeyle birlikte, bireylerin ekonomik ve sosyal anlamdaki gelişmişliğine verdiği güçle mutlu ve sağlıklı bireylerin yetişmesine imkan sağlamış oluyor.

Devamını Oku...

16 Mart 2009 Pazartesi

Kümelenme.. (2)

"Kümelenme aynı işi yapanların yan yana gelmesi ile oluşmaz."

Değişen dünyada baktığımızda artık iş yapış şekilleri, üretim şekilleri ve uluslar arası ticaret ilişkilerinde ciddi değişimler var. Kalkınma politikalarına baktığımızda önceki yıllarda sanayileşmeden bahsedebilirdik ancak şimdilerde ise Küresel rekabet baskısı, düşen karlarla birlikte rekabet gücünün arttırılması ön plana çıkmaktadır. Buda inovasyon, emek yoğun, sermaye yoğun, teknoloji yoğun ve her şeyden önemlisi bilgi yoğun gibi kavramları ön plana çıkarmaktadır.

Rekabet gücünün arttırılması için de sadece Makroekonomik politikalar tek başına yetersiz kalır. Onun için Stratejik mikro ekonomik önlemlere(yatırım ortamının iyileştirilmesi, maliyetlerin düşürülmesi, yerli kaynak kullanımı) ihtiyaç vardır. Kısaca Değişen dünyada rekabet gücünün en önemli temel konuları verimlilik ve yenilikçiliktir. Bunları yapmak içinde yeni araçlara ihtiyaç vardır. Bunlardan en önemli ve günümüzde revaçta olanı ise KÜMELENME' dir.

Kümelenme bir değer zinciridir. Alışılan sektör kavramından farklıdır. Birbirinin kopyalayan bir sektörel yoğunlaşma yerine tamamlayan bir sektörel yoğunlaşmadan yanadır. Birbirleri ile değer oluşturma zinciri ile bağlı olan, karşılıklı firmalar, bilgi üreten, destekleyen kurumlar ile alıcı ve müşterilerden oluşur. Değer zinciri; bir malın veya hizmetin başlangıcından itibaren bir sürü üretim aşamalarından geçip, son kullanıcıya ulaştırılması ve tüketilmesi sürecindeki faaliyetler zinciridir. Değer zincirinin her halkası kümelenmenin bir parçasıdır. Buradaki yaklaşım aslında sürece bakıp, zayıf halkaları görüp, bu zayıf halkaların güçlendirilmesini esas alır. Değer zinciri analizlerinde ortaya çıkan zayıf halkalar ancak kümelenme girişimleri ile kolay olarak giderilirler.

İşletmelerin üretkenliği ve verimliliğinin arttırılması adına kümelenme ile; özelleşmiş girdiler, hizmetler, işgücü ve bilgi erişimleri hızlanır güçlenir. Şirketler arası iletişim kolaylaşır. İşlem maliyetleri ciddi anlamda düşer. En uygun yazılım ve donanımlar kullanılarak şirketlerin kurumsallaşması ve hızlı hareket etmesi sağlanır. Performans mukayesesine önem vererek yerel rakiplere karşı kendisini geliştirir.

Kümelenme ile işletmelerde yenilikçi fikirlerin oluşmasına ön ayak olur ve gelişimi sağlanır.  Verimliliğin yükseltilmesi ve yeni ürünlerin oluşmasının yolunu acar. Fırsat algılamalarını değiştirir ve kolaylaştırır. Şirketlerin birbirleri ile iletişimlerinin artması ile sektör ihtiyaçlarının ve eğilimlerin önceden görmesi sağlanır. Paydaşı olan tedarikçilerin ve kuruluşların bilgi üretmesine yardımcı olur. Onların gelişimine ön ayak olur. Yerel kaynak kullanarak yeni ürün ve denemelerin maliyetlerini düşürür.

İşletmelerin ön önemli ayağı olan ticarileşme sürecini Kümelenme ile hızlandırabilirsiniz. Kümelenme ile birlikte sistemin kendisi genişleyerek kendi içinde farklı ama konusunda güçlü iş alanları oluşmasına müsaade eder. Paydaşlar sayesinde yeni ürünlerin geliştirilmesi, ticarileşmesi ve buna uygun yeni şirketler kurulmasını kolaylaşır.

Kümelenme her zaman verimliliği artırır, Yeni ürünlerin oluşmasını sağlayacak algıyı kolaylaştırır. Ticarileşme sürecini hızlandırır. Maliyet ve farklılık avantajı sağlar. Eğer güclü kümelenmeler oluşturabilirsen Küresel pazarlara rekabet şansın artacağından bu pazarlarda söz sahibi olabilirsin.

Kümelenmeye Dünyadan ve Türkiye'den örnekler verecek olursak eğer. Otomotiv: Güney Almanya - Bursa. Finansal hizmetler: Londra ve Newyork - İstanbul. Rüzgar gücü: Danimarka. Yazılım: Banghalor.  Donanım: Singapur.

Maksika'da bir bölgede yapılan 4 Kümelenme projesiyle 3 yılda 20 binin üzerinde kişiye iş imkanı oluşmuştur. İşsizliğin hat safhaya ulaştığı günümüzde Kümelenme projelerine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum. İlgilenenlere ve ilgililere duyurulur.

Devamını Oku...

10 Mart 2009 Salı

‘One Minute‘in Arasına Sıkışanlar….

"Küreselleşme mi? Küreselleşmenin ters dönmesi mi?.." 

1999 yılından beri Davos'ta Küreselleşme konusunun güçlü bir şekilde dikte edildiği ekonomik forum toplantıları bir ekonomik festival havasında geçiriyordu. Hepinizin bildiği gibi Davos zirvesi; iş, finans ve siyaset çevrelerinin en üst düzeyde ilgililerinin bir araya getirildiği bir organizasyon. Son on yılda ülkelerin küresel ekonomiye entegrasyonunu sağlamak amacı güdülmüştür.

Buraya katılan siyasi ve ekonomik yöneticilerin ortak noktası, barış ve refahın daha fazla uluslar arası ticaret ve uygun yatırımların yapılması ile olacağı fikridir.  Yani Küreselleşme. Birde bu toplantı öncesi ve toplantı sırasında basında Küreselleşme karşıtı gurupların birbirinden ilginç yaptıkları gösterilerle hatırlarız. Sonra unutur gideriz. 

2009 Davos'a baktığımızda ise Küreselleşme karşıtlarının duası tutmuş gibi. Davos'ta bu yıl deglobalizasyon (küreselleşmenin geri çevrilmesi) konuşuldu. Bu konu aslında basınımızda fazla yer almadı. Deglobalisazyonun en önemli belirtilerinden biride, küresel hava kargo trafiğinin 2007 ' göre 2008'de %22,6 düşüş yaşanmasıdır. Bangkok havaalanı geçici olarak kapandığını ve turizm gelirlerinin %20 oranında düştüğünü Tayland Başbakanı Abhist Veijaiive Davos'ta bahsetmiştir. Ayrıca yine Davos'ta Güney Afrika Maliye Bakanı Trevor Manuel ülkesinin çözülme içinde olduğunu bir raydan çıkış bir kopuş tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu söylemiştir. Rus başbakanının ve Çin başbakanının konuşmaları da Küreselleşmenin kendi ülkelerine getirdiği olumsuzlukları anlatmaları ile geçmiştir.

Davos konuşmalarının ana konusu aslında " Finansal Merkantilizm" idi. Bu ne demektir. Uluslar arası ticaretten çekilip iç piyasaya yönelmesi ve mali korumacılığın yeniden uygulanabilmesi gerekliliğidir. Güven kaybeden bankalar ve finans kuruluşları kredi sıkıntısı yaşayan sermaye, iç piyasaya yöneliyor. Birçok ülkede bankalar kurtarıldı karşılığında ise iç piyasalara kredi vermeleri konusunda baskı yapılmaya başlandı. 

Baktığımızda ise günümüzde küresel karşıtı kişilerin söylediği gibi Uluslar arası ticaret ve yatırımın düşmesi ile mali politikalar korumacılığa doğru itiyor. Ekonomiler ciddi anlamda daralıyor. Buna paralel olarak işsizlik artıyor. Siyasal bağımlılıklar artıyor.

Davos'ta Küreselleşmeyi destekleyen fikirler önemli ölçüde telaffuz edilmesine rağmen, forumların yapıldığı yerlerdeki dinlenme ve kahve salonlarında dağıtılan gazeteler ise, küreselleşmenin taşıdığı ciddi problemleri somut olarak ortaya koyan bilgileri içerdiğinden bahsediliyor. Bu gazetelerde ne yazıyor? Sadece küresel ticaretin düşüşünden bahsetmiyor. Fransa'daki grevden, Rusya'daki toplumsal huzursuzluktan İngiltere'deki yabancı karşıtı protestolardan ve ABD'deki "Amerika'yı satın al" mevzuatından yani kısaca ülkeler içinde bulundukları zorluklardan bahsediliyor. 

İlginç bir konuşma yapan İngiltere Başbakanı Gordon Brown deglobalisazyona karşı uyarılar yaptı. Ticari ve mali korumacılığım aleyhinde ağır konuşmalar yaptı. Halbuki kendi hükümeti banka kurtardığı gibi yerli müşterilere öncelik verme konusunda baskı yaptığını da herkes bilmektedir. Buda orada bulunan üst düzey yetkililerin üzerlerindeki baskının önemi konusunda iyi bir örnektir diye düşünüyorum.

Siyasi liderler Davos'ta küreselleşmenin uygulanması konusunda yeminlerini tekrarladılar. Ancak görülüyor ki hükümetlerin işi o kadarda kolay değil ülkelerinde küreselleşme karşıtı olan ve kendi ülkeleri gerçeklerine uygun önlemler almak zorunda kalıyorlar.

Bakıldığında ise küreselleşme Davos'ta ön görülenden daha karmaşık ve tehlikeli bir iktisadi sistem oluşturdu. Bu sistem aslında korumacılığı kabul götürmez bir sistemdir. Fakat ülkelerinde maruz kaldıkları ekonomik çöküntü ve buna bağlı işsizlik zamanla siyasi çöküntüye gidebileceğinden hareketle yerel siyaset ve ekonomi çevrelerinin de baskısı ile Davos'ta alınan kararları uygulayabilecekler mi ???? Bu durum hükümetlerin ikilemi gibi gözüküyor.  

Devamını Oku...

2 Mart 2009 Pazartesi

Dünyadaki Ekonomik Krizin Ülkemize Yansımaları..

"Olaylara makro ölçekli ve bütünsel bir yaklaşımla bakamazsak ülkemizdeki ve dünyada gelişen olayları kavrayamayız."

Küreselleşmenin etkisi ile dünyada ülke ekonomileri birbirlerine bağımlı hale geldi. Gelişmiş ülkelerdeki ekonomik ve siyasal krizler artık diğer ülkeleri de yapılarındaki özelliklere göre az ya da çok etkilemektedir.

Kısa geçmişe şöyle bir baktığımızda 1980'lerde küresel ekonomiye geçişin ilk adımlarını görüyoruz. 1990'larda ise siyasal istikrarsızlık ve makro ekonomilerde dengesizlik görüyoruz. 1996'larda AB ile gümrük birliği anlaşması. 1997 Asya krizi. 1998 Rusya krizi. 2001 ekonomik ve siyasi krizler ve açık ekonominin kaçınılmaz sonucu bir kriz. Türkiye ve Arjantin bu krizi çok hissetmiştir. 2001 sonu ülkeye dikte edilen bir yapısal ekonomik program. 2002-2007 'de ise estirilen ekonomik bahar havası.(Bu dönemin siyasi boyutu ayrı bir konudur incelenmesi gerekir.)

2002-2007 dönemine dünya ölçeğinde bakıldığında küresel ekonomik entegrasyon ve buna bağlı olarak sermaye hareketliliğinin zirve yaptığı dönem. 2002 yılında 169 milyar dolar olan özel sermaye akımları, 2007 yılında 1,03 trilyon dolara çıkmıştır.(Global Development Finance GDF , Dünya Bankası,2008) Yeni nesil finansal enstrümanların gelişmesi ile uluslar arası fon transferleri yukarıda belirttiğim inanılmaz rakamlar çıkmıştır. Bu ne sağladı Türkiye gibi ülkelere ciddi para girişleri oldu. Buda ekonomik refahı artırdı bu bizim gibi gelişmekte olan dünyadaki tüm ülkeler için geçerlidir.  Bu dönemde gelişmekte olan ülkeler yıllık ortalama 5,6 ile 7,5 oranında büyüme başarısını elde ettiklerini görüyoruz. Bu dönemde Türkiye'de sermeye hareketlerindeki artışın etkisi ile başarılı sayabileceğimiz bir büyüme performansı sergilemiştir.

Eğer Türkiye'de bu ekonomik hareketliliği ülkemizdeki bürokratlar ve yöneticiler kendi başarıları gibi gösterme konusunda bayağı mahirler. Toplumda bu başarıyı içsel bir başarı olarak algıladı ancak görünen o ki aynı mahir ekonomi bürokratları ve yöneticiler başarısızlıklarını ise şu anda global krizle açıklamaya çalışıyorlar. Halkımızda bu duruma her zaman olduğu gibi alemle gelen düğün bayram anlayışı ile yaklaşıyor. yöneticileri ve bürokratları şimdi görmek lazım hangi önlemleri alıyorsun? Aldığın bu önlemler neticesinde 2002-2007 yılı performansına eşit bir oran tutturuyorsun. İşte iş bilirlik, kendine güven , ekonomi bilirlik, bunu gösterir. Sizce kriz ülkemizi neden bu kadar etkiliyor.? Çünkü ekonomik iyileştirme bize ait değil dolayısı ile ekonomik düşüşte bize ait değil. Eğer ekonomik iyileştirmeyi kendi teknik kadromuz ve yeni enstrümanlarla yapsaydık. Kötü gidişin sebeplerine vakıf olup ona göre önlemler alırdık.

Kendi dışındaki krizin iç yansımalarının ne olacağını bilmeyen ekonomistlerimiz geç de olsa aldığı ekonomik önlem paketlerinin yansımalarının inşallah yeterli ve pozitif yönde olur. Aslında bu kriz Davos'ta tartışıldı ve bu tartışmalarla ilgili ve de önümüzdeki sürecin ne olacağı ilgili ülke yöneticilerine reçete olarak verildi. Bu konu ile ilgili sizlere ayrı bir yazı yazmak istiyorum.

Olaylara makro ölçekli ve bütünsel bir yaklaşımla bakamazsak ülkemizdeki ve dünyada gelişen olayları kavrayamayız.

Uluslar arası Finans Enstitüsü (International Institute of Finanas -IFF) Ocak 2009 verilerine baktığımızda 28 gelişmekte olan ülkeye 2007 yılında net 928,5 milyar dolar fon girişi sağlamıştır. 2008 yılında ise 465,8 milyar dolar fon girişi sağlandığı, 2009 yılında ise 165,3 milyar dolara düşeceği beklentisi hakimdir. Sermaye akımlarındaki daralmaya paralel olarak ortalama büyüme performansı % 2,7 olarak gerçekleşeceği beklenmektedir.

2007 yılında % 7'nin üzerinde olan özel sermaye akımlarının/GSMH oranının 2009 yılında % 1 düzeyine düşmesi beklenmektedir. Eğer bu fon akımları düşük seviyede seyrederse 5 yıl içinde eğer ülke kendi iç dinamiklerini oluşturamadıysa kriz derinleşerek devam edecektir. Ne zamana kadar?.  Yeniden bu fonlar düzelene kadar, yani dışarıdan ülkemize fon girişi artmaya başladığında ve artış oranı kadar düzelmeye başlar..

Devamını Oku...

23 Şubat 2009 Pazartesi

Kümelenme.. (1)

"Kümelenme yeni bir iş yapış şekli ve iş süreçleri bütünüdür."

Küme kavramı matematikçiler tarafından kullanılan ancak bu kavramı ilk Georg Cantor (1845-1918) tarafından kuramlaştırılmış ve matematiğin her yerinde kullanılır olmuştur. Türkiye'de derslerde okutulmaya başlandığında hepimizin iyi bildiği "Klasik matematik", "modern matematik" sınıflandırılmasına gidilmiştir. Küme; nesneler topluluğu veya yığını olarak tanımlanır.

Bu tanım sezgisel bir tanımdır. Nesneler soyut ya da somut olabilirler. Kümeyi oluşturan nesnelerin iyi tanımlı olduğunu başka nesnelerden ayırt edilebilir olduğunu düşünebiliyoruz.

Örnek verecek olursak "Canlılar topluluğu, bir kitaplıktaki kitaplar topluluğu, a,b,c,3,5,7 den oluşan harfler ve sayılar topluluğu" gibi. Bir kümeyi oluşturan nesneler kitap gibi somut nesneler olduğu gibi harf ve sayılardan oluşan soyut nesneler olabiliyor. Bir kümeyi oluşturan nesnelerde o kümenin öğeleri adını veriyoruz.

Liste yöntemi, ortak özellik yöntemi, Venn şeması yöntemi, eşit küme, denk küme, boş küme, alt küme, özalt küme, kümelerin birleşimi, kümelerin kesişimi, evrensel küme, kuvvet kümesi gibi kavramları hepimiz duymuş veya uygulamışızdır bir şekilde....

Kümelenme kavramı ilk Amerikalılar tarafından ortaya atıldı. Ancak 10 yıl sonra Avrupa'da da kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Nerden çıktı bu kümelenme diyebilirsiniz. Ticari firmalar ve devletler strateji geliştirirken artık bu yöntemleri kullanıyor. Ülkemiz inovasyon ve sosyal inovasyon konusunda treni kaçırdı gibi gözüküyor. Küreselleşen bu dünyada rekabetin yerli olmaktan çıkıp uluslar arası platforma taşındığı günümüzde, kümelenme konusunda eğer ciddi adımlar atılamazsa verimlilik ve karlılık adına daha çok şey kaybedebiliriz.

Kısaca kümelenme; benzer yada aynı iş kolunda çalışan, coğrafi olarak birbirine yakın olan, son ürünün üretilmesinde birbirleriyle işbirliği ve rekabet halinde olan üretici firmaların ve bu firmaları destekleyen ekonomik parametrelerin bir araya gelerek oluşturdukları organizasyonlardır.

Sektörel uzmanlaşmayı hedef alan çözümleri üretir. Bunu yaparken de rekabetin en üst düzeyde olduğu günümüzde firmaları ve bölgeleri avantajlı konuma getirir.

Kümelenmenin bileşenlerine baktığımızda ise ;

Mekansal Yapı: Fiziksel özellikler, Ulaşım maliyetlerinin üretim maliyetlerine etkisi, Bölgeyi herhangi bir üretim türünde avantajlı kılan mekansal özelliklerinin olup olmaması,

Kurumsal Yapı : Yasal, politik ve idari , sosyal ve kültürel,

Demografik Yapı : Nüfusun yıllar içinde değişimi, nüfus hareketleri, işgücü ve istihdam,

Ekonomik Yapı: Sektörel uzmanlaşma, mekansal yoğunlaşma,

Dünyada Kümelenme uygulamalarına baktığımızda Çin ve Hindistan örneklerini görebiliriz. Ulusal bir üst küme oluşturmuşlar. Ana kümenin altında bölgesel alt kümeler oluşturarak kalkınma model çeşitliliği oluşturmuşlardır. Bu alt kümelerim içinde inovasyon ve sosyal inovasyon projeleri de vardır.

Bölgelerin rekabet gücü yüksek sektörlerinin belirlenmesi ile bu sektörlere ait kümelenme haritalarının çıkarılarak, sektörlere ait bir kümenin olası aktörlerini tespit edip, bu aktörler arası ilişkiler nasıl şekillenmesi gerektiği konularında yardımcı oluyor.

Seçilen bölgenin bu sektörlerde rekabet ettiği bölgelerle kıyaslamalı analizler yapılarak (detaylı mekansal analizler, niteliksel çalışmalar) güncel veri akışının sağlanması gerekir.

Kabaca kümelenme alt yapısı bunlardan oluşuyor ancak bu projeleri Türk gibi başlayıp başladığımız heyecan ve kararlılıkta bitiremiyoruz. Düzgün sonuçlar alabilmemiz için Bu alışkanlıkların terk edilip işleri süreçlere bölüp tüm süreçleri ilk başlangıç heyecanımızda olduğu gibi yapmamız gerekiyor.

Devamını Oku...

16 Şubat 2009 Pazartesi

Sosyal İnovasyon... (4.s)

"Sosyal inovasyon önemli bir katma değer sağlayan yapısal ciddi bir sistem ve süreçler bütünüdür. Dezavantajlı bireylerin avantajlı birey olmalarını sağlayan sihirli bir sistemdir."

Küreselleşmenin etkisi ile ticari faaliyetler çeşitlendi. Bununla birlikte bu değişime uyabilen şirketler ve devletler oluşabilen krizleri daha fark edebilir bulup, bununla ilgili önlemleri alıyorlar. Bu değişimin ortaya koyduğu ciddi bir karmaşada var. Ekonomik, kültürel ve sosyal merkezler hızlı değişim içersine girdi. Bu karmaşıklığı kavrayacak ve karmaşıklığın giderilmesinde profesyonel fikirlere ihtiyaç duyulmaktadır.

Sermaye ciddi bir şekilde el değiştirmekte ve ekonomik cazibe merkezlerinin yeri değişmektedir. Batıdaki aşırı tüketim düşkünlüğünün verdiği anlayışla ve ekonomik anlamdaki iş yapışlarındaki değişmeler batı sermayesinde erimelere buna karşılık üretime çok önem veren doğuda ise ciddi bir sermaye birikimi gözlenmektedir. Doğudaki iş yapış şekillerindeki denetimsizlikle birlikte dünyada hem ekonomik anlamda hem de siyasal anlamda önümüzdeki yıllarda ciddi bir değişime gideceği ve yenidünya ve yeni ekonomi düzenlerinin oluşacağı gözlenmektedir.

Dünyanın en fakir ülkelerinden Bangladeş'te dünyada ciddi yankı uyandıran ve ülkemizde de benzer uygulamaların yapıldığı ciddi bir sosyal inovasyon projesi gerçekleştirildi. Bu projeyi Prof Dr. Yunus Muhammed Durmuş geliştirdi ve mikro finansman yöntemi ile bir sürü bayanı sosyal girişimci yapıp hem kendisine hem çevresine ve ülkesine ciddi katkılar sağladı. 2006 yılında da bu proje ile Sayın Yunus Nobel Barış ödülü aldı.

Bazı şirketler kendi itibarlarını artırma adına sosyal sorumluluk projeleri yapmaktadır. Rekabet ortamında bu projeleri uygulayan firmalar diğer firmalara göre daha avantajlı konuma geçiyorlar bu arada da sosyal sorumluluk projelerinden faydalanabilen küçük bir kesimde de hiç olmazsa proje ölçeğine göre faydalanıyor. Bu projelere sosyal inovasyon projeleri kapsamında bakamayız..

Sosyal inovasyon projeleri incelendiğinde ekonomik kalkınmaya ve toplumsal gelişmeye olan katkılarını görmekteyiz. Bu katkıları başlıklar halinde inceleyecek olursak..

 Ekonomik kalkınma:

Bu projelerin hayata geçmesi ile birlikte önemli bir ekonomik katma değer sağlanıyor. Sosyal girişimci toplumda istihdamı yaygınlaştırıyor. Bunun getirdiği avantajlar, toplumu bir nebze de olsa ekonomik özgürlüğüne kavuşturuyor. Sosyal girişimcilerin ön önemli faaliyet alanı olan istihdam, dezavantajı olan bireylerin istihdamına yardımcı olmalarıdır. Kenarda kalmış evden çıkmayan psikolojik ve sosyal problemi olan bireylerin ekonomiye katkılarının sağlanması imkanlı hale gelmektedir.

Yeni ürün ve hizmetler:

Sosyal girişimler sonucunda iyileşme zorluğu olan hastalar için, akıl hastaları için, sokak çocukları için, sürekli işsiz kalanlar için, uyuşturucu kullananlar ve suç işlemiş kişiler için yenilikçi alanlar oluşturulup, bu kesimin toplumla kaynaşması sağlanmaktadır.

Eşitliğin Desteklenmesi:

Toplumun kaynaklarının adilane dağıtımının sağlanması bağlamında sosyal girişimcilerin oluşturduğu projeler ciddi katkıda bulunur. Toplumun alt gelir gurubundaki kesime hitap ettiği için bu gurubun diğer katmanlardaki insanların kullandığı kaynakları kullanır hale gelmesi ülkedeki kaynakların adilane olarak dağılımında ciddi katkısı olacaktır.

Bu projeler; dezavantajlı konumda bulunan ülkede yaşayan vatandaşların konumunu avantajlı duruma getirmek için yapılır. Dünyada ciddi sosyal inovasyon projeleri uygulayan ülkeler var. Bu projeleri sosyal girişimciler vasıtasıyla yapmaktalar. Ülkemizde de bu projelere ve girişimcilerine destek verildiğinde mutsuzlukların mutluluğa, çatışmaların barışa, fakirliğin zenginliğe, eşitsizliğin eşitliliğe, umutsuzlukların umuda büyük katkı sağlayacağını söyleyebilirim.

Devamını Oku...

8 Şubat 2009 Pazar

Sosyal inovasyon.. (3)

"Dilenci kültüründen üretim kültürüne geçiş için sosyal girişimciliğe ve sosyal inovasyon projelerinin hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır."

Sadece Sosyal Yardımlaşma Genel Müdürlüğü tarafından 2008 yılı içinde; 1 milyon 951 bin 430 öğrenciye 294 milyon TL eğitim, 94 milyon 9 bin TL eğitim metaryali, 896 kişiye 1 milyon 486 bin 500 yüz TL doğal afet,  53 bin 361 kişiye 10 milyon 560 bin TL sıcak yemek, 213 milyon 700 bin TL Kuru gıda, 27 bin 906 kişiye 40 milyon 652 bin TL barınma, bin 966 kişiye 2 milyon 759 bin TL özürlülük, 2 milyon 84 bin 581 kişiye de 1 milyar 797 milyon 79 bin TL kömür yardımı yapılmıştır.

Sadece bakanlığın bütçesinden toplam 2 milyar 454 milyon 959 bin TL 2008 yılı için harcanmıştır. Belediye yardımları ile özel vakıf ve derneklerin yardımlarını da düşünürsek 3,5 - 4 milyar TL'lik bir kaynak yardıma muhtaç kişilere verilmektedir. Bu yardımı yapanlar sadece balık veriyor. Yardıma muhtaçlar arasında yardımı alanların durumu almayanların durumuna göre daha iyi durumdadır. Bu durumu gören diğer ihtiyaç sahiplerinden utananlar sıkılanlarda artık bu yardımın kendi hakları olduğu anlayışı ile onlarda ilgili kuruluşlara müracaat edecek ve onlarda yardım almaya başlayacaktır. Bu rakamlar her yıl artarak yardım alma kültürünün (dilenci kültürü) geliştiği bir iklime doğru gidecektir..

Önce yardım yapanların hoşuna giden yani yardım yaptığından dolayı onda bıraktığı has ve yardımseverlik duygusu zamanla bıkkınlığa doğru kayacaktır. Çünkü yardım talep edenlerin sayısı artacaktır. Bu artışı sağlayacak yeteri kadar kaynak ayrılamayacağından zaman içinde problemlere neden olacaktır. Bakanlık bütçeleri, Belediye ve diğer yardım kuruluşu bütçeleri zamanla yardım taleplerinin artması ile bütçe konusunda zorlanacaktır.

Devletimiz kesinlikle bu kaynakları ve diğer uluslar arası yardım fonlarını sosyal inovasyon projelerine ayırıp sosyal girişimci ve STK ( Sivil Toplum Kuruluşu) 'ları kullanarak bireyleri yardım alma kültüründen çıkartıp üretim yapma kültürüne geçişini sağlamalıdır.

Sosyal inovasyonda katılımcılık çok önemli. Halkımızda STK'lar genellikle yardım kuruluşu olarak algılıyor. Bu algının kırılarak STK'ların köklü ve sürdürülebilir çözümler üreten farklı alanlardaki kişi ve kuruluşlarla iş birliği yaparak proje çeşitliliğini artıran organizasyonlar haline getirilip, toplumdaki yanlış algılanmanın önüne geçilmelidir.

Toplumsal gelişimin sağlanması için özellikle kalkınmada öncelikli bölgelerde toplumsal problemli konuları masaya yatırarak bu problemlerin giderilmesinde sosyal inovasyon projelerinin üretilmesi gerekir. Bunun için o bölgelerde sosyal diyalogların, eğitim projelerinin, sağlık projelerin ekonomik projelerin yapılması gerekir. Aralarından seçilen öncelikli proje konularının AB birliği ve Dünya ölçeğinde bu konularla ilgilenen guruplarla temas kurup, bu projelerin yurtdışı ayaklarından da faydalanmak gerekir. AB uyum sürecinde ciddi hibe krediler var bu krediler efektif olarak kullanılabilinir. Merkezi Finans ve ihale birimi kayıtlarına göre 2008 yılı ortalarına kadar 138,5 milyon Euro kaynak kullanılmış bu Türkiye ölçekli bir ülke için düşük bir rakamdır. Şimdiye kadar 1948 adet proje AB hibe kredisi kullanmıştır. Bunların 654 tanesi Kobi'lerin kullandığı projelerdir. 241 proje dernekler tarafından değerlendirilmiş. 251 projede belediyeler tarafından hayata geçirilmiştir. Projelerin illere göre dağılımına baktığımızda en fazla proje üreten iller; 171 proje ile Van, 165 Proje ile Konya, 98 Proje ile Kayseri ilk üç sırada bu illerimiz yer alıyor. Birer proje ile ise Şırnak, Batman, Mardin, Karabük ve Bartın illeri göze çarpıyor.

Eğer Türkiye sosyal girişimcileri ve STK'ları kullanarak düzgün projelerle vatandaşına balık vermek yerine balık tutabilen ve tuttuğu balığın fazlasını da balık endüstrisinin içine katabilen hale getirilmelidir. Bu şekilde dilenci kültüründen kurtularak üretim kültürüne geçiş sağlanmış olacaktır. Buda kendine güvenen, ekonomiye katkıda bulunan, sivilleşmeye önem veren, üretici bireylerin çoğalmasına ve katılımcı demokrasinin daha işler hale gelmesine vesile olacaktır.

Devamını Oku...

30 Ocak 2009 Cuma

Sosyal İnovasyon…(2)

"İhtiyaç sahiplerine sadece balık vermek yetmez, balık tutmayı öğretmekte yetmez, tutulan balıklardan kendi ihtiyacı dışında kalanların ticari hale getirilip, kendisine, ailesine, ülkesine katkıda bulunacak hale, yani  balık endüstrisine girinceye kadar devam ettirebilecek bir projeye dönüştürebilirsek ancak toplumsal gelişimi sağlamış oluruz."

Yaşanan bir dizi değişim ve gelişimle birlikte insanımız; kendisiyle, çevresi ile barışık olmayan tarihini, coğrafyasını bilmeyen bir çerçeve çizmektedir. İnovasyon hepinizin bildiği gibi; yenilik ve bu yeniliklerin uygulanması ile oluşabilecek alanları içerir. Bu yenilikleri yapmak keşif ile olur bu keşif önce insanın kendini keşfetmesi sonra çevre ve çevredeki diğer varlıkları keşfetmesi ile başlar.

Ülkemizde kendine değer vermeyen kendi potansiyeline tanımayan kendi değerlerini bilmeyen veya bilinen değerleri küçük gören bireylerin çoğaldığı bir zamanı görmekteyiz. Hal böyle iken kendini keşfetmek yenilenmenin ön önemli adımıdır. Öncelikle kendimizi ve çevremizi keşfetmeliyiz. Kendimizi tanıdığımızda kendi değerlerimizin de gün yüzüne çıkmasına ciddi katkıda bulunacağız. Bilim adamı önce keşfeder sonra yenilik yapar. Bu cümleden hareketle eğer yenilik yapmak gelişmek istiyorsak kendimizi keşfetmemiz gerekiyor.

Sosyal inovasyon..(1) yazımda da bahsettiğim gibi Dünyada 177 ülke arasında İnsani Gelişme Endeksine göre ülkemiz refah seviyemizin artmasına karşılık refah seviyesi daha düşük ülkelerden bile geride olduğu gözleniyor. Bu aradaki açık ancak ve ancak Sosyal inovasyon projeleri ile aşılanabilinir. Bu projeler de sosyal girişimciler tarafından hayata geçirilebilinir.  Kimdir bu sosyal girişimciler?  Girişimci ruhuna sahip, kendine güvenen daha doğrusu kendini keşfetmiş, bilgi birikimini, zekasını ve geliştirdiği yenilikçi pazarlama yöntemlerini toplumun yoksul ve ihtiyaç sahiplerinin çıkarları doğrultusunda hizmet sunan kişi ve organizasyonlardır.

Sosyal girişimcilerin asıl alanları, devletin elinin uzanamadığı, gelir dağılımının adil olarak dağıtılmadığı kesimler ile özel sektörün, risk alamadığı, karlı bulmadığı yatırım alanlarıdır.  Sosyal girişimci pazardaki süreçlere bakar,  tıkanıklıkları tespit eder, süreçteki aksaklıkları fark eder ve aksaklıkları gidererek iş yapar. Bir başka deyişle, sosyal girişimciler, sadece balık vermek ya da balık tutmayı öğretmekle yetinmez, balık endüstrisine katkı koyuncaya kadar çalışırlar. Ancak süreç o zaman tamamlanır. Sosyal girişimciler kar amacı gütmezler. Hayırsever kişi ve hayırsever guruplar gibi de değillerdir. Sadece yardım yapan kişi hayırseverdir. Sosyal girişimci ise yardım alma konumunda olan kişilere insanların satın almak isteyeceği mal ve hizmetler üretebilme başarısını göstermiş projelere imza atmış kişilere denir.

Yardım kültürünün sulandırıldığı ülkemizde derhal sosyal inovasyon projeleri oluşturulmalıdır. Ayrıca bu projeleri geliştirebilecek sosyal girişimciler ihtiyaç vardır. Dünyada çok konuşulan iki sosyal inovasyon projesinden bahsetmek istiyorum.

Cristobal Colon İspanya'da Psikiyatri okudu, okul bittikten sonra akıl hastası diye bilinen kişilerin tedavilerinde bir hastanede çalıştı. Hastanede çalışırken hastaları meşgul etmek için hazırlanan terapi seanslarının hastaların tevdilerinde yetersiz olduğuna karar verdi. Onların tedavilerinin ancak gerçek bir şirkette iş sahibi olarak çalışarak, üreterek, hayatlarına bir anlam, değer katarak yapılacağı düşüncesi onu daha önceden bildiği mandıra işine girmesine sebep oldu. İspanyada başarılıda oldular. La Fegada markası ile İspanya'da Nestle ve Danone'den sonra en büyük üçüncü pazar payına sahip yoğurt şirketini kurdular.

Farouk Jiwa Kenya'da kurduğu Honey Care isimli bir şirketle sivil toplum kuruluşlarının da katkısı ile mikro kredi ağını kurdu. Bu sayede 2500 yoksul arı yetiştiricisini teknik arıcılıkla tanıştırdı. Onlara yeni yöntemlerle ilgili eğitim verdi. Bu sayede üretici, yetiştirdiği baldan para kazanmaya başladı. Son 5 yılda yerel bal pazarının yüzde 27-30'unu eline geçirdi.

İnanıyorum ki ülkemizde de ciddi keşfedilmemiş bakir alanlar var. Bu alanlar sosyal girişimcileri ve Sosyal inovasyon projelerini bekliyor...

Devamını Oku...

24 Ocak 2009 Cumartesi

Sosyal İnovasyon…(1)

"Toplumsal gelişimim olmazsa olmazı Sosyal inovasyon projeleridir"

BM Kalkınma Programına göre 2005 İnsani Gelişme Endeksi 177 ülke arasında Türkiye 92'inci sırada yer alıyor. 2008 de açıklanan 2006 İnsani Gelişme Endeksi'nde 84. sırada yer almıştır. Bu yükselme ise esasında GSYİH'nin satın alma paritesine göre doların artması ile oluşmuştur. İnsani Gelişme Endeksi'ne göre Türkiye eğitim ve yaşam beklentisi konularında, iyi bir yerde değildir. Arnavutluk ve Bosna gibi daha yoksul ülkeler, Türkiye'den daha iyi durumdadırlar. Suudi Arabistan ve İran'da olduğu gibi, Türkiye'nin İnsani Gelişme Endeksi'ndeki yeri, gelir seviyesine göre daha düşüktür.

İnsani Gelişme Endeksine baktığımızda Norveç(1), İzlanda(2), Avustralya(3).... Çek Cumhuriyeti(30), Macaristan(35), Bulgaristan(54) ..... Suudi Arabistan(76), İran (96), Sierra Leone(176), Nijerya(177) sıralardadırlar. Bu rapor aslında kazanılan refahın, sağlık ve eğitim alanlarına yatırım yapan ülkelerle bunu önemsemeyen ülkeleri de göstermesi bakımından manidardır.

İnsani Gelişme Endeksi(Human Development Index) , Pakistanlı ekonomist Mahbubul Hag tarafından 1990 yılında geliştirilmiş ve 1993 yılından beridir Birleşmiş Milletler Gelişme Programı tarafından yıllık gelişme raporlarında sunulur olmuştur. Bu endeks kalkınmanın sadece ulusal geliri büyüten değil bireylerin seçim çeşitliliğini artıran bir süreç olduğunu savunuyor. Ülkelerin İnsani gelişiminin üç boyutunu ölçeklendiriyor. Ortalama yaşam süresi, okuryazar oranı, eğitim ve insanca yaşam standardı (kişi başına düşen gelir ve alım gücünün ABD doları cinsinden hesaplanması). Bu üç boyutu ölçen birleşik bir göstergedir. Araştırma sonunda gösterge bakarak; bir ülkenin gelişmiş, gelişmekte olan, gelişmemiş bir ülke olduğuna karar veriliyor.

Buradan da gözlendiği gibi Türkiye AB ülkelerine bile yanaşamıyor. Oysaki AB uyum çalışmaları sırasında AB fonlarından gerektiği gibi istifade edemeyerek, toplumsal kalkınma projelerinin gerçekleşmesinde ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bu süreci sadece bilim, teknoloji ve ekonomik boyutunda ele almaya çalışıyoruz. Halbuki bu eksik bir anlayıştır. Sosyal boyutu düşünülmeyen hiçbir proje başarıya ulaşamaz.

Bizim ülkemizde inovasyonun oluşturulabilmesi için sosyal farkındalığın oluşması veya oluşturulması gerekir. Ar-Ge'den bahsederken hep sanayi Ar-Ge' sinden bahsettik ve şirketlerin Ar-Ge'ye ayırdığı payların düşük olduğundan veya Ar-Ge yatırımlarının olmadığından yakındık. Sosyal projelerin de bir Ar-ge faaliyeti yapması gerekir diye hiç düşünmedik. Ar-Ge konusunda hükümet ciddi adımlar attı ve Ar-Ge teşvik yasasını çıkardı. Bu yasanın ne olduğunu öğrenmeye çalışanlar olduğu gibi haberi bile olmayan bir sürü şirket var.

Sadece yasa ve yönetmelikleri çıkarmak yeterli değil. Bunun toplum tarafından karşılığının olması çok önemli. Ne gerekli derseniz? Adil bir bilgilendirme, toplumu uygulamaya hazırlamak, uygulama için sebepler oluşturmak v.b.

Geleneksel tanıtım çalışmalarının yetersiz kaldığını görüyoruz. Bunun yerine farkındalık ve bilincin arttırılması gerekir. Birey ancak sosyal ortamlarda, sosyal olaylarla öğrenir. Şok etkisi diyeceğimiz şimdiye kadar hiç yapılmamış veya yapılmış ama duyurulmamış yenilik ve uygulamaların gerçekleştirilmesi toplumun yenilenmesinde büyük bir rol oynar.

Aslında Sosyal inovasyonu anlamak, tanımlamak oldukça zordur. Sosyal inovasyon kavramı ve uygulamaları yenilikçi fikirlerden oluşur. Toplumsal yarar sağlamak maksadı ile gurupların bir araya gelerek ortak hedefler çerçevesinde yenilikçi fikir ve uygulamalar kullanılarak yapılan faaliyetler bütünüdür. Sosyal inovasyon yeni kavram, fikir, metot, strateji ve organizasyonları kapsar. Bütün sosyal ihtiyaçlar, çalışma şartları, eğitim, toplumsal kalkınma, sağlık, katılımcılık gibi akla gelebilecek birçok konu yenilikçi fikirlerle daha verimli hale getirilebilinir.   

Devamını Oku...

16 Ocak 2009 Cuma

İnovasyon

İnovasyon yenilik oluşturabilme kabiliyetidir. Yeni fikirlerin (hizmet, ürün veya metot) bir değer haline dönüştürülmesi hareketidir. Yenilik oluşturma; belirli bir metot dahilinde yapılması durumunda ancak etkin olabilmektedir. Aynı zamanda  yenilik oluşturma  kabiliyeti, yeniliğin hangi hızda oluşturulduğuna da bağlıdır.

İnovasyon sürecinin iki önemli basamağı vardır. Birincisi yeni ve farklı fikirlerin ortaya çıkmasıdır. İkinci basamak ise ortaya çıkartılan fikrin ticarileşmesi katma değer oluşturan ürün, metot veya hizmete dönüştürülme sürecidir.

Küreselleşme sürecindeki dünyada her konuda rekabet son derece önem arz etmektedir. Sıkı rekabet koşullarında var olma mücadelesi veren işletmeler üretim maliyetlerinin getirdiği yükü hafifletmek için inovasyon projelerine önem vermelidir. Ancak bu projelerle rekabet fırsatı yakalayabilirler.

Ülkemizde de bu konular gündeme bir şekilde gelmekte ancak firma kültürü haline dönüşmeyen sadece söylemde kalan bir düşünce olarak kalmaktadır. Neler yapılmalıdır yenilikçi fikirleri insanlar ürettiğine göre öğrenciler girimci ve yenilikçi düşünce yapısı kazandırılması için buna uygun programlar oluşturulması gereklidir. Konu ile ilgili kurumların İşletmelerin inovasyon yapmasını kolaylaştıracak, onları destekleyecek, yeni bir yapılanmaya gitmesi gerekir.

İnovasyon sürecini beş kısımda inceleyebiliriz. Fikir, konsept, prototip, üretim, pazara arz.

Fikir: En önemli olanı yenilikçi fikirlerdir. Yenilikçi fikirler her birimden her bireyden gelebilir ortamda yenilikçi fikirlerin rahatça söylenebileceği ortamı hazırlamak gerekir ve her fikre saygı duymak gerekir. Önemli olan bu fikirler arasından doğru fikri bulup çıkarmaktır.

Konsept: İnovasyon fikirleri çeşitli parametreler kullanılarak ince eleyip sık dokunarak ve bir tane kalıncaya kadar çalışma yapılır. Fikir üzerinde teknik, Sosyal ve mali fizibilite çalışmaları yapılarak projelendirilmelidir.

Prototip: Kağıt üzerinde projelendirilen fikir, fiziksel hale getirilir. Ürünün test aşamalarında iyi ve kötü yanları tespit edilir ve kötü yanları minimize edilerek prototip oluşturulur. Burada en önemli husus üretim planlarının hazırlanması ve üretime hazır hale getirilmesidir.

Üretim: üretim otomasyona uygun seri üretim haline getirilebilirse işletmeye bir değer katar. Bir ürünün prototipini oluşturmak onun ekonomik olarak üretildiği anlamına gelmeyebilir. Bir çok prototipler seri üretime uygunsuzluğundan, ekonomik ve/veya teknik uygunsuzluklarından piyasaya arz edilmeden prototip aşamasında kalır.

Pazara arz: En önemli safhalardan biridir inovasyon fikrinin başarısı buradaki performansla doğrudan alakalıdır. Modern bir pazar stratejisi izlenmesi gereklidir.

Son krizle birlikte her alanda ciddi inovasyon projelerine önem veren şirketler işletmelerinin devamını sağlayarak işsizliğin önüne geçmeye ve krizi asgari düzeyde atlatma yoluna gitmişlerdir. İnovasyonun asıl amacı mevcut potansiyeli en verimli hale dönüştürmekten geçer. Aslında inovasyonun dolaylı olarak hedefi toplumların refahının artması ve bu refah düzeyinin yaygınlaşmasına katkı sunmasıdır.

Devamını Oku...

12 Ocak 2009 Pazartesi

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine...(4.S)

Türk toplumunun gündemine daha yoğun bir biçimde girmeye başlayan sivil toplum ve STK kavramları ülkemizde iki önemli olaya ciddi anlamda müdahil olmuştur. 28 şubat süreci ve 1999 Marmara depremi. Bu süreçte STK'ların bazıları, asli kimliklerinin dışında farklı ideolojik kimlikler de yüklenerek 28 şubat sürecinin önemli aktörleri arasına girmişlerdir. Silahsız Kuvvetler diye nitelendirilen STK'lar medya ile birlikte post modern bir darbe olarak değerlendirilen 28 Şubat sürecinde önemli bir rol oynamışlardır.

1380 yıllarında İngiltere'de yaşayan ve  bir köylü isyanında isyancı liderlerden biri olarak kabul edilen John Ball'in güzel bir sözü var "Dostluk, arkadaşlık yaşamdır. Dostluğun ve arkadaşlığın olmadığı yer ise ölümdür. Cehennemde dostluk ve arkadaşlık yoktur, insanlar tek tek var olurlar"  buradan hareketle kısaca İnsanların gönüllü olarak ortak düşünceler etrafında bir araya gelmeleri sivil toplumu meydana getirir diyebiliriz. Tek tek olmakla,  beraber olmak arasındaki farkı hepimiz iyi biliyoruz . Bu konularla ile ilgili olarak güzel  Atasözlerimiz var  "Birlikten kuvvet doğar" . "Birimiz hepimiz , hepimiz birimiz için", "Bir elin nesi var iki elin sesi var"  v.b.

1999 depremi olduğunda Kocaeli, Sakarya ve Düzce'de  yaşayanlar yukarıda ifade ettiğim konuları çok iyi hissetmişlerdir ve bizzat yaşamışlardır.. STK 'ların Toplumsal algıda tanınırlıklarının zirveye tırmandığı zaman deprem  sonrası  dönemi kapsar.  Bu dönemde STK'lar , toplumsal dayanışma anlamında karşılıklı güvene dayalı düzeyli son derece nitelikli bir ortam oluşturmuşlardır. Bu dönemde kamu oyunun STK'lara bakış açısında ciddi ve pozitif bir değişim yaşanmıştır. STK'lar toplum tarafından daha meşru kurum olarak algılanmıştır. Kutsal devlet algısının çok yüksek olduğu Türk toplumu, kaçınılmaz olarak temel sosyal hizmetleri devletten beklemektedir.  Marmara Depremi'nde ise, yaşananlar kamu oyunda devlet mekanizmalarının ne kadar etkin çalıştığı sorgulanır olduğu dönemdir. O dönemde devletten beklenilen bir çok faaliyetin sivil toplum tarafından gerçekleştirilmesinin görülmesi , Kamu oyunda devletle STK'lar arasında belirli faaliyet alanlarında kıyaslamalara neden olmuştur.

Kısaca oluşan ortama baktığımızda STK'lar kendi aralarında ve sosyal guruplar arasındaki ilişkilerin güçlendiğini devlet-sivil toplum ilişkisini ise kararsızlığa belirsizliğe ittiğini gözlemliyoruz.

Sivil toplum dediğimiz alan aktif bireylerin oluşturdukları bir alandır. Sivil toplum Türkiye'de örgütsel olarak çok önemli baktığınızda solcuların, sağcıların, liberallerin, burjuvaların, hemşehrilerin, herkesin önem verdiği bir alan. Türkiye'de 160 bin tane STK var bunların 80 bin kadarını normal STK'lar 70 binini hemşehri dernekleri , 5 binini meslek odaları , 3 bin kadarı da vakıflar ve diğer organizasyonlar. Görüldüğü gibi ülkemizde STK sayılarının yüksek olması sivil toplumun bu büyüklükte etkili olduğu anlamına gelmediğini görüyoruz. Bunun sebeplerine baktığımızda ise kısaca; STK'ların çoğu gönüllülük esasına göre kurulmaları, mali yapılarının, projelerinin olmaması , kendi çevresi ile ilişki kurma ve etkili olmadaki zorlukları , farklı konularda kapasite sorunlarından dolayı  yaşamlarını idamede zorlanıyorlar ve çoğu etkisiz tabela STK'ları haline geliyorlar veya yaşamları kısa sürüyor.

Geleneği güçlü  kesintisiz olarak bu günlere kadar gelen Kocaeli Aydınlar Ocağından bahsedersek ; Kökü dışarıda olmayan yerli 24 yıldan beri Kocaeli' de faaliyet gösteren Aydınlar Ocağını başarılı bir STK olarak örnek gösterebiliriz.  Kurulmasında ön ayak olan çaba gösteren ve bu güne kadar gelmesinde emeği geçenlere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Bakıldığında çizgisinden taviz vermeden Dünyada ve Türkiye'deki gelişmeleri değişimi kendi fikirleri doğrultusunda içselleştirerek derneğin adını ve faaliyetlerini bütün dünyanın dört bir tarafına duyurabilen bir organizasyon. Gayretlerinden dolayı başta başkan sayın Ahsen OKYAR bey olmak üzere yönetim ekibini ve onlara destek verenleri kutlamak istiyorum......

Devamını Oku...

3 Ocak 2009 Cumartesi

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine...(3)

Sivil Toplum düşüncesinin siyasal araçlara dönüşmesi II. Dünya savaşı sonrasında başlar . Rejimlerin hem iç hem dış unsurlar tarafından kontrol edilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu durumda yönetim erkini elinde bulunduranların yönetilen kesim tarafından daha nitelikli olarak kontrol edilmesi denetlenmesi , ancak belirli dönüştürücü mekanizmaların kurulması ile mümkün olacaktır. Bu  mekanizmaların en etkilisi ise sivil toplumun siyasi dönüşüm aracı olarak bir baskı unsuru olacak şekilde kullanılması fikri ortaya çıkmıştır. Bu fikrin pratiğe dönüşmesi ancak 1980' den sonra kendini daha fazla hissettirmeye başlamıştır.

Ana fikir olarak toplumların taleplerini açık bir şekilde dile getirebildikleri   bir siyasal ve ekonomik bir organisazyonu hedefleyen sivil toplumlar ABD'de çok sayıda dernek vakıf ve düşünce kuruluşu olarak ortaya çıkmışlardır. Hatta bu noktada Gene Sharp tarafından kurulan Albert Einstein Enstitüsü'nün (www.aeistein.org) misyonunun Sovyet Bloku ülkelerin demokratik bir devrimle , açık toplum yapısına geçmesini hedef almıştır. George Saros'un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü (www.soros.org) de buna benzer bir misyona sahip olduğu gözlenir. " Başlıca amacın demokratik yönetim , insan hakları, hukukun üstünlüğü ve bağımsız medyanın hakim olduğu küresel bir açık toplum oluşturmaktır."(Popper, Karl R. The open Society and Its Enemies) Bu hedeflerin siyasal alandaki bulduğu karşılık neoliberal politikaların devlet yönetimlerinde etkinliği olmuştur. Neoliberal ekonomik uygulamalar sonucunda Devlet'in gücü sınırlanırken , sivil toplum gücünün artması hedeflenmiştir. Sivil alanın gelişmesi siyasal açıdan bakıldığında ulus devletin egemenliğini azaltırken neoliberal politikaların geliştirilmesi için elverişli ortam oluşturulmaktadır.

Bu siyasal projelerin en önemlisi ise toplumdaki algı değişikliğinin sivil toplum organisazyonlarını eliyle yapılmasıdır. "politik gücün doğasının, halkın o güce verdiği anlam çerçevesinde değiştirileceği" tezi savunulmaktadır .(Gene Sharp ; the Politics of Nonviolent Action) Bu yaklaşım halkın iktidardaki gücü algılama biçiminin ne olduğu, hangi unsurlardan etkilendiği ve beslendiği, nasıl değişebileceği zayıf ve güçlü yanlarının neler olduğu gibi birtakım soruların cevaplanmasıdır. Burada amaçlanan mevcut sosyo-ekonomik sorunlar nedeni ile  bireylerin kitlesel şikayet ve taleplerini siyasi bir amaca yönlendirerek rejim ölçeğinde sonuç almaktır.

Bugün Küresel ölçekte projeler üreten sivil, yarı resmi ve resmi organisazyonların çoğu ABD merkezlidir. Sovyet, Dogu bloku, Orta Asya , Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde bulunan baskıcı rejimleri iktidardan düşürüp Demokrasiyi yaygınlaştırmak istediklerini söylemektedirler. Bu amaca hizmet eden uluslararası kurumların önemli ve güçlü olanları şunlardır; National Democratic Instutite (Ulusal Demokrasi Enstitüsü) , The International Republication Institute (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitü), National Endowment for Democracy (Ulusal Demokrasi Vakfı) ve benzerleri.

Bu uluslar arası örgütler kendilerine bölgelerde uydu sivil organisazyonlar bularak veya kurarak, ilgili ülke yönetimlerini kendi toplumları aracılığı ile dönüştürmeye demokratik yönetime zorlamaktadırlar. Bu dönüşümü yaparken toplumların liberal demokrasilerin ürettiği değerleri ve yaşam biçimlerini talep etmelerini sağlamalarından kaynaklanmaktadır. İşte bu noktada Sivil Toplum Kuruluşları toplumun memnun olmadığı kapalı bir toplumsal yapıdan çıkıp, liberal demokrasinin vaat ettiği açık toplum değerlerinin maddi , sosyal ve psikolojik alt yapısını oluşturmaktır.

Yukarıda saydığımız bölge ülkelerinde; toplumları demokratik yönetim anlayışına  yönlendirmek için o toplumların toplumsal muhayyilelerinde gelecek vaat eden parıltılı liberal demokrasi idealini oluşturmuşlardır.

Devamını Oku...

29 Aralık 2008 Pazartesi

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine...(2)

Sivil Toplum Kuruluşları(STK) Yirminci yüzyılın son çeyreğinde siyaset sahnesinde yoğun bir şekilde rol aldıkları görülmüştür. Önümüzdeki yıllarda da siyasette en önemli aktörler arasında STK'ların önemini artıracağını söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yıllarda Doğu Avrupa'da ve Doğu Bloku ülkelerinde meydana gelen "Renkli devrimlerde" (turuncu) STK'ların hem ulusal hem de uluslar arası düzeyde siyasal aktör olarak önemlerinin arttığını gözlemlemekteyiz.

Çağdaş anlamı ile sivil toplum "kendi kendine oluşmuş, kendi desteğini kendi varlığından alan, devletten özerk, gönüllü, bir hukuki düzen yada kurallar kümesine bağlı toplumsal hayatın organize bir alanının " ifadesidir. (Wood. E.M. The Uses and Abuses of Civil Society. Socialist Register. 1990 s.62) Son yıllarda Dünyada yaşanan rejim değişikliklerinin toplumsal altyapısının hazırlanması geçiş sürecinin sancısız olmasında önemli rol oynamışlardır. STK'lar toplumların taleplerini ifadede en etkili araç haline gelmişler ve ulusal ve uluslar arası boyutta ciddi bir konuma yükselmişlerdir. En önemli rolleri ise yöneten ve yönetilenler arasında ilişkilerde belirleyici olmalarıdır.

STK'ları önemlerinin bu kadar artmasının sebeplerini anlamak için bu konu ile ilgili kavramlara iyi bakmamız gerekir. 1990 sonrası sivil toplumun "üçüncü sektör" olarak telaffuz edildiğini görüyoruz. Türkiye'de "Sivil Toplum Kuruluşu" STK' ların farklı farklı  isimlerle ifade ediliyordu. örnek verecek olursak "Sivil Toplum Örgütleri (STÖ)", "Gönüllü Teşekküller (GT)", "Sivil İnsiyatif (Sİ)", Kooperatifler, sendikalar, odalar, dernekler, kulüpler v.b gibi. Batı da ise "Hükümet Dışı Örgütler (Non-Governmantal Organisations - NOGs)", "Sivil Toplum örgütleri (Civil Society Organization - CSOs)", uluslar arası faaliyet gösterenler ise "Uluslar arası Toplumsal Hareketler (International Social Movements - TSMOs)", "Uluslararası Hükümet Dışı Örgütler (International Non-Governmental Organizations - INGOs") gibi adlandırmaları olduğunu görüyoruz.

Sivil kavramı tarih sürecinde pek çok anlam değişikliğine uğramıştır. Avrupalılar sivil kavramını kentli olmakla özleştirmişlerdir ve bu perspektiften bakmışlardır . Şehirde yaşayan kırsal ve köyde yaşamayanlara , askeri yada dini görevi olmayan, medeni ,uygar, kibar ve görgülü gibi kavramlar arasında değerlendirmişlerdir.  Buradan da görüldüğü gibi ortak bir tanımdan bahsedilemez..Sivil Toplum kavramının dayandığı en temel kaynak olarak Aristoles'in "Politika" adlı eseri gösterilir. Bu esere göre tüm toplulukların en yücesi en yüksek iyilik seviyesine ulaşmak isteyenin "Polis" veya "siyasi toplum (politike koinonia)" olduğundan söz eder. Bu eserde sivil toplum, devletle belirli bir özdeşliğe dayanmakta ve aynı zamanda da ilkel olmayan medeni anlamında da kullanılmaktadır. Avrupa'da sivil toplum kavramı 18. yüzyılda "toplum sözleşmesi" kuramlarında ortaya çıktığı görülmektedir.

İnsanların belli bir siyasi mekanizma çerçevesinde , bir sözleşme etrafında bir araya gelmeleriyle mümkün olan yeni durumda sivil toplum, devlete geçiş süreci ile eş zamanlıdır ve devletle özdeşleşmiştir. Zamanla bu özdeşlik devlet-sivil toplum biçiminde ayrışmıştır. Çeşitli kuramcılar siyasi alan dışında kalan toplumsal bir alanı ifade eder demişler. Bazıları da sivil toplum alanındaki meselelerin ekonomik ilişkilerden olmadığı siyasi ilişkiler dayandığından bahsetmişlerdir. O tarihlerde Devlet, siyasi toplum ve sivil toplumların toplamından müteşekkildir demişlerdir. Felsefi yaklaşım içinde olanların bazıları yönetenlerin yönetilenlerin rızası ile iktidara gelinmesi gerektiğini, kuvvetler ayrılığı prensibine de önemli vurgu yapıldığını söyleyebiliriz. Böylelikle sivil toplum kavramının olgunlaşma süreçlerini görmekteyiz.

Devamını Oku...

20 Aralık 2008 Cumartesi

Sivil Toplum ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye Pratiği üzerine...(1)

Türkiye’de Sivil toplum örgütlenmeleri incelendiğinde; 1950 yıllarında çok partili demokratik hayata geçişle birlikte yurdumuzdaki iklim değişikliği sürecinde mesleki muhalefet şekliyle ortaya çıktığı gözlenmektedir. Özellikle mimarların kurumsallaştığı odaların ve diğer meslek gruplarının da katılımı ile yoğunlaşan sivil toplum örgütleri oluşturmaktadır. Bu bağlamda o döneme baktığımızda sivil toplum örgütlerinin, devlet bürokrasindeki siyasal kadrolaşma hareketleri ile iç içe olduğu hatta onlarla paralellik arz eden bir yapıda olduğu görülür. Kendilerinde halkın düşüncelerini ilgili kademeler aktaran bir temsilci gibi görme misyonu yatmaktadır.   Gelişmekte olan ülkenin, yeni yapılanmasında karşılaşılan sorunların, onlara sorularak aşılması gereken merciler olarak algılanmak istemişlerdir.

Doğu Blok’unun 1989 yılında yıkılması ile birlikte dünyada tek süper güç olarak kalan ABD dünyada farklı bölgelerinde ortaya çıkan güç boşluklarını dolduramamıştır. Bütün Dünyaya “yeni Dünya Düzeni” diye Pompalanan süreçde ABD küresel ölçekte siyasi ve politik etkinliğini arttırmak maksadı ile özellikle 90 yılların ortalarında “yumuşak güç” unsurunu yoğun bir şekilde kullanmaya başlamıştır.. STK (Sivil Toplum Kuruluşları) bu yumuşak gücün en önemli araçları haline gelmiştir. Amerikalı diplomatlar bir çok sivil toplum kuruluşu ve sivil toplum liderleri ile doğrudan ilişki kurmuşlardır.

Bu sürecin de etkisi ile sivil toplum, katılımcı demokrasi ve insan hakları gibi konular farklı kesimler tarafından yoğunluklu olarak gündeme getirilir olmuştur. Türkiye’de en büyük STK ‘ların önemli bir bölümü 90’lı yıllarda kurulmuş veya güçlerini bu dönemde artırmışlardır...!!!

1990 yılların ortalarından itibaren hem ABD hem de AB Türkiye’deki sivil toplum ile doğrudan ilişki kurmuş hatta bu ilişkilerin kurumsallaştırması adına ciddi ilişkiler içine girmişlerdir..

AB(Avrupa Birliği) ile Bölge ülkeleri arasında 1990 yılında imzalanan Paris Şartı ve 1993 ‘de gerçekleşen Kopenhag zirvesinde alınan kararlar doğrultusunda Türkiye’de Sivil toplumun gelişimine ciddi katkıları olmuştur..1990 ‘ların sonlarına doğru AB yerli ve uluslararası STK’ lara aktarılan fonlar vasıtasıyla onların kurumsallaşmasını hızlandırmış ve ilişkileri daha kurumsal bir zeminde yürümeye başlamıştır....Buna paralel olarak 1995 yılında Türkiye’nin Farklı illerinde Avrupa Birliği Bilgi Büroları kurulmuş ve aynı yıl AB’nin ilgili kurumları tarafından sivil topluma önemli misyonlar biçen Barselona Bildirgesini yayınlanmıştır..

Sivil toplumla ilgili kavramlarla yoğun olarak Haziran 1996 yılında İstanbul’da yapılan HABİTAT II Zirvesi’nde tanıştı . “Sivil Toplum Kuruluşları” (STK) ifadesi Türkiye’de il kez resmi düzeyde kullanılmıştır. Bu zirve öncesinde , zirveye katılarak Türkiye’yi temsil edecek sivil örgütlerin temsilcileri, İngilizce’de NGO (Non-Governmental Organization)  olarak ifade edilen kavramı Türkçe’ye “Sivil Toplum Kuruluşları” (STK) olarak çevirmişler ve bu şekilde kullanmışlardır. Zamanla da  bu ifade toplum tarafından karşılık bulmuş ve kamuoyu tarafından kabul görmüştür..

Devamını Oku...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Kentlileşme

Kentlileşmenin kısa bir özeti hemşehri derneklerinin rolü

Kentlileşme, bir toplumsal değişmeyi, uyum ve bütünleşme sürecini anlatmaktadır. Kısaca, kente göç eden nüfusun yeni koşullara uygun ilişkiler biçimi geliştirerek kentin bir öğesi olma sürecidir

Hemşehri dernekleri; kırdan gelenlerin kentsel yaşam biçimini, değerler sistemini ve davranış kalıplarını anlama sürecinde kurulan örgütlerdir.

Hemşehri dernekleri hem geleneksel toplum yapısının motiflerini üzerinde taşırken bir taraftanda değişimin ve gelişimin yaşanmasında önemli rol oynarlar.

Kent nedir? ve Tarihsel gelişmesi

Günümüzün iklim koşulları 14 bin yıl kadar önce oluşmaya başlamış, dünyanın hemen her yerinde insanlar mevcut teknolojileri ile , değişen doğal çevre ortamına uyum sağlamaya çalışmıştır. Bu süreçte Anadolu da dahil olmak üzere Yakındoğu’da gerçek anlamı ile “köy” olarak tanımlayabileceğimiz bir yerleşme türü ortaya çıkmıştır.

19.Yüzyıldan itibaren toplumların yapısında meydana gelen en önemli değişikliklerden biri nüfusun aşırı artışından, ulaşım imkanlarının verdiği kolaylığın etkisi ile göçlerden kaynaklanan kentleşme olgusu olmuştur.

Türkiye’de 1950’lerden sonra kalkınmaya paralel olarak eğitim ve istihdam imkanlarının kentlerde toplanması,ulaşım ve haberleşme araçlarındaki gelişmeler şehrin çekiciliğini artırırken; tarımda makineleşmenin etkisi ile köylerde işsizliği artırması, miras ve ekonomik faktörler gibi sebeplerle arazilerin küçük parçalara bölünmesi ve dolayısıyla tarımsal faaliyetlerin ekonomik olmaması gibi nedenler ise köylerin iticiliğini artırmıştır.

Bunlara paralel olarak o dönemlerde kentlere ve dış ülkelere göçler başlamıştır. Zamanla göç edenlerin ekonomik yapılarının iyi olması diğer kırsal alanda kalan bireylerinde kente göçünde etkili olmuştur. Böylece köylerin iticiliği kentlerin çekiciliği artmıştır.

Kent,Tarihin farklı dönemlerine ait fiziksel, sosyal ve kültürel katmanların üst üste kurulması sonucu oluşan fiziksel, mekansal, ekonomik, sanatsal ve sosyal bir ortamdır.

Kent sadece fiziksel bir mekan değildir.

İbni Haldun’a göre ise; kalabalık halk topluluklarını bir arada toplayan Kent hayatı medeniyetin ilk aşamasıdır.

Şehirleşme devleti değil, devlet şehirleşmeyi yaratır. Devlet olmadığı sürece Kentleşme de olmaz. Devletin varlığı ile Kent hayatı özdeşleşir.

Kentlilik nedir?

Kentlilik, kentte yaşayan bireylerin , kentte yaşamanın gerektirdiği ekonomik, sosyal, kültürel ve kentin oluşturduğu değerleri anlamasına, benimsemesine ve yaşama geçirmesine ait süreclerin tamamlanması sonucunda oluşan bir olgudur.

Kentlilik bilinci hakkında genel bilgi

Kentte yaşayan bireylerin kente özgü tavır ve davranışlar sergilemeleri, birer kentli birey olduklarının farkında olmaları buna uygun davranış göstermeleri anlamına gelir.

Kentlilik bilinci Nasıl oluşturulur?

Kent-birey ilişkisi iyi kurulmalıdır. Kentle ilgili verilecek her türlü kararın altında o kentte yaşayanların onayı olması gerekir yani katılımı olması gerekir; Neden derseniz kent kenti yönetenlerden daha çok orada yaşayanlarındır da ondan.

Kentlilik bilinci Nasıl oluşturulur?

Birey kentin biçimlenmesinde ve yönetim süreçlerinde kendisinin olduğunu gördüğünde sahiplenme duygusu ile hem kente hem kent için yapılan projelere sahip çıkar. İşte burda sivil toplum kuruluşları (STK) olan Hemşeri derneklerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Kırsal kesimden gelenlerin kendilerini ve önceden oraya göç edenlerin ötekileşmemiş olduğunu hissettiğinde “kentli birey” gibi davranma eğilimine girer. Kendini o kente ait hisseder ve daha rahat eder, kendini yabancı hissetmez,kendini güvende hisseder.

Çevreye ve kentin getirdiği sosyal anlayışlara daha pozitif bakar. Bu nedenledir ki Kent konseyleri kent yönetim organisazyonları kurulmaktadır. Günümüzde bu neyi sağlar, bireyin kentin bir parçası olduğunu düşünüp kendisine düşen sorumlulukların farkındalığını oluşturur. Katılımcılığı artırdığından Demokratikleşmeye büyük katkı sağlar.

Kentleşme olgusu gelişmiş ülkeler açısından gelişmenin, sanayileşmenin göstergesi gibi gösterilmesine rağmen, aynı oluşumun, azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler için geçerli olduğu söylenemez.

Sosyal ve kültürel zenginlikleri kentlilik bilincinin çoğalmasında kullanılmasıyla, tüm toplumsal kesimlerin kent yaşamına katılmasıyla, kentin kentliyi hayatın içine çekmesiyle kentlileşme sürecinde önemli bir mesafe alınacaktır. Kentteki bu aktif yaşam döngüsü kent kültürünü oluşturacaktır. Kent kültürü harmanında yetişmiş birey kendini daha iyi ifade edebilecek, kent için yapılan her konuda fikrini söyleyebilecek, sivil toplum kuruluşlarında yer alabilecek, toplumsal duyarlılığı olan ve toplumsal dayanışmaya önem veren “kentli birey” olarak kentlilik bilincinin oluşmasına katkı sağlayacaktır.

Kentlilik bilinci oluşmasını tehdit eden gelişmeler.

Mekansal ve kültürel siteleşme, “Biz” ve “Öteki” ayrımını daha da derinleştirerek, “atomize” hayat alanları oluşturmakta, dolayısıyla anomik ve yabancılaşmış bir sosyal dokuyu paradoksal biçimde üretme tehlikesi taşımaktadır.

Sanayi sonrası toplumlarının oluşturduğu büyük kentlerin merkezleri, yüzyıldan beri sürekli kent merkezlerinin dışına doğru itilmiş yığınların “hücumu” ile karşılaşmaya başlamıştır. Buna karşılık, yüzyıldan beri kent merkezlerini iş ve ikamet alanları olarak tasarruflarında bulunduran, “kentli” kesimler ise merkezi terk etmekte, merkezdeki bazı bölgeleri yine tutmakla birlikte, asıl olarak “kent dışında” inşa edilen “iş merkezleri”ne ve kendilerine mahsus yeni inşa edilmiş mahallelere ya da özel sitelere yerleşmektedirler.

Kentteki riskler

Kırdan kente yoğun ve düzensiz göçler, kentte tutunamayanların istismara da açık şekilde, şiddet ve suç eylemlerine katılmalarına neden olabilmektedir. Günümüzde de anomik kentleşme, şiddet hareketlerine ve suç oranlarının artmasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla, siyasal ve ekonomik bunalımın bir bakıma değişmez göstergesi olan “sağlıksız kentleşme”, Türkiye’de şiddetin önemli kaynaklarından birini meydana getirmektedir.

Anomik kentleşme, mafya ve terör örgütlerinin de artmasına neden olmaktadır. Gökçe’nin ifadesiyle “Mafya ve terör örgütleri geçiş halindeki toplumlarda ya da gelişmekte olan toplumlarda, özellikle toplumsal eşitsizlik bulunan ortamlarda kendini hissettirmektedir. Çünkü kendisini destekleyecek belli bir tabana ihtiyaçları vardır. Toplumsal eşitsizlikler bu tabanın büyümesine ve korunmasına imkan sağlar.

Kırdan kente göç, yani kentleşme oranının yüksek olduğu ülkemizde kır-kentler (gecekondu mahalleleri) bu eşitsizliğin yaygın olarak görüldüğü ortamlardır. Kırdan kente büyük beklentilerle gelen yığınların, beklentilerine cevap verecek hizmeti bulamaması, ya da eğitim, sağlık, iş ve güvenliği gibi hizmetlerin yetersizliği, bu insanları, özellikle gençleri yani ikinci ve üçüncü kuşağı yasal olmayan örgütlerle karşı karşıya getirir.

Ülkemizde hızlı kentleşmenin doğurduğu sorunlar çerçevesinde önlemler alınmamıştır. Günümüzde, özellikle büyük kentlerimizi çevreleyen kır-kentlerde yaşayanların hemen hepsinde; altyapı sorunları, kamu hizmetlerinin eksikliği, işsizlik, çevreye uyum ve güvenlik gibi sorunlarla karşı karşıya kalan bireylerin akraba-hemşeri dayanışmasının ötesinde başvuracakları örgütlü bir yapıya ihtiyaçları vardır.

Gettolaşma

Gettolar, hem mekansal hem de kültürel açıdan kentten soyutlanmış bölgelerdir.

Bu bölgeler farklı servisler tarafından kullanıma açık yerler olduğundan ciddi riskler teşkil ederler.(Fransa’da Araba yakma olayları Türkiye’de Gazi olayları gibi)

Çeşitli bakış açılarından Kentlilik

Ekonomik olarak Kentlilik

Kentte yaşayanların geçimini tamamen kentte veya kente özgü işlerle sağlıyor duruma gelmesiyle gerçekleşir. Ekonomik faaliyetleri daha çok sanayi ve hizmet sektörleri karşılamaktadır.

Sosyal açıdan kentlilik

Aile içi ilişkilerde demokratik tutumlar egemendir. Eğitime önem verilmekte olup, kendinin ve ailesinin gelişip toplumda bir statü elde etmesi için daha çok pay ayırır. İş yaşamında geri kalan serbest zamanlarını kişisel ve toplumsal faydaya dönük sosyal faaliyetlerde kullanır.

Siyasal davranışlar açısından kentlilik

Siyasal toplumsallaşma öne çıkar ve bireyler kentli kimliğini benimser, kent yaşamı içindeki haklarının ve sorumluluklarının bilincindedir. Kent yönetimine ve sivil topluma özgü organizasyonlara destek verir, yerel yönetimlerin yetki, imkân ve sundukları hizmet düzeylerinin yükselmesi için sorumluluk alırlar. Kente, ülkeye ve insanlığa ilişkin sorunlara karşı duyarlıdırlar.

Psikolojik davranışlar açısından kentlilik

Boş zamanlarını bilinçli bir şekilde kendisini geliştirmek için belli faaliyetlerin içersinde geçirir. Kendini ve güvenini geliştirici olarak, farklı bilgi kaynaklarına ulaşmada isteklidir. Kentli olmanın ve cemiyet içinde yaşamanın gereklerine dikkat eder, kentteki normlara uyar ve geçmişini iyi bir şekilde değerlendirip geleceğiyle ilgili planlar yapar.

İnançsal davranışlar açısından kentlilik

Kendi inancının gereğini yerine getirirken gösterişe kaçmaz, diğer grupların inanç ve uygulamalarına saygı duyar, dinin mesajlarını anlamaya çalışır. Din dışı batıl inançları sorgular. Kent yoksulluğuna karşı hemşerilerinin mücadelelerini maddi manevi olarak destekler. Komşuluk ve hemşerilik ilişkilerinin doğru bir düzlemde yürütülüp, ilişkilerdeki kendi sorumluluğunun varlığına inanır.

Estetik davranışlar açısından kentlilik

Oturduğu konutun, sokağın, mahallenin ve kentin yaşam alanlarındaki çirkinliklerden rahatsız olur ve bu mekânların güzelleştirilmesi için gayret gösterir. Dilini özenle kullanır, argo ve yabancı kelimelerden uzak durur. Beden sağlığına önem verir, beden bakımını düzenli yapar. Kentli olmanın bir gereği olarak sanata önem verir ve sanatsal faaliyetlere katılımcı veya izleyici olarak destekler.

Evrensel bakış açısından bireyin gelişim hakkı

Birey, gelişmenin temel öznesidir ve birey gelişme hakkına faal olarak katılır ve bu haktan yararlanır.

Gelişme hakkının tam olarak kullanılmasını ve geliştirilmesini sağlamak için, ulusal ve uluslararası düzeylerde politikaların formüle edilmesi, kabul edilmesi ve uygulanması, yasal ve diğer tedbirlerin alınması için gerekli işlemler yapılır.( Gelişme hakkına dair bildiri)
Türk Dil Kurumuna göre birey;

Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert;

Bireyin önemi

Bireyin öneminien güçlü ifade eden söz Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı nasihatte var; “Mülkiyet, saltanat sende diye insanları hor görme. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın”.

Bireyin günümüzdeki durumu

Tüketim nesnelerinin ve kullanım değeri biçilmiş ilişkilerin (cinsellik, bilgilenme, konuşma vb) büyüsüne kapılan (çılgınlaşan) insan kendisini merkeze alarak yaşamaya başlıyor. Kendisini ve ailesini ‘kurtarmaya’ yönelen, düşünsel olarak karşı çıkmasa bile eylemleriyle dayanışma ilişkilerini reddetme noktasına gelen insan konuşmalarına birinci tekil şahıs (BEN) olarak başlıyor. Tüm istem ve yargı cümleleri ‘ben’ veya ‘ben im’e çıkıyor.

Bireylerin Biz diye düşüncesi olan organisazyonlara katılımı

İşte böyle bir bireyden Sivil Toplum Örgütlerine ve hemşeri derneklerine bireylerin katılımını sağlamak çok zordur. Bu örgütlenmeyi sağlayan özellikle hemşeri dernek yöneticilerini kutlamak gerekir.

Hemşehri dernekleri hem geleneksel toplum yapısının motiflerini üzerinde taşırken bir taraftanda değişimin ve gelişimin yaşanmasında önemli rol oynarlar.

Bireyin katkısı

Bireyin ancak bir gelişme hakkına sahip olduğunu ve bunun onun üzerinde oluşturacağı pozitif etkileri somut olarak anlatarak bu konu ile ilgili farkındalılığı oluşturabilirsek ve arkasından bireyin taleplerine cevap verebilecek organisazyonlar oluşturabilirsek bireyin kentli olmaya katkısını en üst düzeye taşırız.

Sonuç olarak,

Bireyler bir arada yaşama ve barınma ihtiyaçlarını karşılayarak kentleri oluşturmuşlardır. Kentte bir arada yaşayan bireyler hayatlarını kolaylaştırmak ve bir düzene sokmak adına ticaret, sosyal, sanatsal ve bir takım davranış kalıpları geliştirmişlerdir.

Davranış Kalıpları

Diğer insanlarla birlikte olduğunu unutmaması

Kentte oluşturulan kurallara yöneticilerin de uyması

Kendi özgürlük sınırının diğerinin özgürlük sınırının başladığı yerde bittiği erdemini kabul etmesi

Sorunlarını barışçı ve hukuksal zeminlerde çözme eğilimlerinin oluşması gibi bir çok davranış biçimi sayabiliriz.

Davranış Kalıpları

Selamlaşma

Yayaların sağdan yürümesi

Toplu taşıma araçları beklerken ve binerken tekerteker ve birbirlerine saygılı davranılması

Çöplerin sokaklara caddelere gelişi güzel atılmaması

Trafik kurallarına uyulması

Gerekli gereksiz klakson çalınmaması

Maç sonrası yapılan aşırıya kaçan sevinç davranışları gibi

Devamını Oku...