Nihal ÖZGİRGİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nihal ÖZGİRGİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2009 Cumartesi

Obama’nın Ziyareti

Günlerdir heyecanla ülkemize gelmesi beklenen ABD yeni başkanı Obama nihayet geldi. Obama'nın yaptığı ziyaret hakkında medyada birçok yorumlar yapıldı. Yapılan yorumlara binaen ben de bazı görüşlerimi ifade etmek istiyorum.

Dikkat edilirse ülkemizi ziyaret eden yabancı devlet adamlarının özellikle son zamanlarda gösterdikleri en önemli tavır başta başbakan olmak üzere diğer devlet adamlarına yaptıkları kişisel iltifatlar ve samimiyettir.

Nitekim Obama da geldiğinde ilk önce başbakana iltifat etmiş daha sonrada samimi bir şekilde el sıkmıştır. Obama'nın diğer devlet başkanlarından farkı ise toplumun her kesimine sempatik gelecek tavırlar sergilemesidir.

Başta Anıtkabir ziyaretinde anıtkabir defterine yazdıkları, daha sonra mecliste yaptığı konuşma ve İstanbul'a geldiğinde ziyaret ettiği yerlerdeki tavırları kanaatimce son zamanlarda ülkemizde var olan ABD karşıtlığını yumuşatmak için yapılan hamlelerdir.

Samimi hareketler birçoğumuz tarafından ülke meselelerine destek şeklinde görülse de konuşmalarından anlaşılmaktadır ki meselelerimize yaklaşım tarzı değişmemektedir.

Zira Obama samimi hareketlerine rağmen Ermeni meselesi söz konusu olduğunda başkan olmadan önceki fikrinin arkasında olduğunu yani soykırım yapıldığını düşündüğünü fakat mühim olanın bizim atacağımız adımlar olduğunu söyleyerek konu hakkında bizden istenen Ermenistan'a sınır açma, ilişkileri sıkılaştırma gibi girişimleri yapmamız gerektiğini ima etmiştir. Kuzey Irak ve PKK konusunda da net bir tavır göstermeyerek yuvarlak cümlelerle geçiştirmiştir.

Anlaşılan o dur ki dışarıda ülkemize dair yeni bir imaj oturmuştur.  Bu imaj karşılıklı görüşmelerde samimiyet gösterip istenilen taleplerin elde edileceği biçimindedir. Mesela İtalya Başbakanı ile "samimi görüntüler" bize bir telekom şirketine mal olmuştur. Aynı şekilde Yunanistan Başbakanı ile "iyi ilişkiler" yerel bir bankanın kendilerine satılmasına sebep olmuştur.

Kanaatimce Obama'nın "samimiyeti" de bize Afganistan'a asker göndermeye mal olacaktır. Kendilerinin baş edemeyip batağa saplandıkları yere, bize karşı herhangi bir düşmanlığı olmayan ayrıca soydaşlarımızın da yaşadığı bir bölgeye asker gönderilmesi hem stratejik yönden hem de ülke geleceğimiz için kötü sonuçlar doğurabilir.

Tüm bu tablonun neticesinde belirtmek gerekir ki, ülke geleceğini dağıtılan kömüre ve beyaz eşyaya göre belirlersek, dış politikadaki meselelerimizi görünüşteki samimiyete göre halletmeye çalışırsak yakın bir gelecekte parçalanmış bir ülkeye ev sahipliği yapabiliriz!

İyi Haftalar...

Devamını Oku...

22 Mart 2009 Pazar

İzlenimler

ABD seçimlerinden sonra genel olarak dünya kamuoyu yeni bir dönemin başlayacağı konusunda hem fikirdi. Özellikle ülkemizde bu yönde çok yoğun bir kamuoyu oluşmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki büyük devletlerin politikaları da büyük olduğu için kişilere göre değişim göstermez. Söz konusu olan devlet ABD olduğunda ise bunun mümkünü yoktur.

Fakat ABD diğer devletlerden farklı olarak, dünya kamuoyuna kendi politikalarını kabul ettirmek için neredeyse her on yılda bir farklı imaj çizmektedir. Bu imaj değişikliği ise bir dönem sert diğer dönem ise yumuşak hatlı politika izlemek şeklinde olmaktadır.

Mesela yakın dönem ABD başkanlarına baktığımızda baba Bush'un sert müdahaleci bir politika izlediği arkasından gelen Clinton'ın barışçıl bir portre çizdiği görülmekte, yine oğul Bush'un babası gibi izlediği müdahaleci politikası yerine yeni seçilen Obama'nın ise daha barışçıl bir politika izleyeceği kendisi tarafından da ifade edilmektedir.

Reagen döneminde stratejik danışman olan Brezenski "Büyük Satranç Tahtası" adlı kitabında, günümüzde hızlı bir uygulama alanı bulan "Büyük Ortadoğu Projesinin" ana hatlarını çizmektedir. Bu proje doğrultusunda bahsettiğimiz noktalar da dikkate alınınca görülmektedir ki ABD yumuşak politika izlenimi altında gelecek stratejilerini belirlemekte, sert politika izlerken de bu stratejilerini uygulamaya koymaktadır.

Nitekim Reagen döneminde belirlenen Ortadoğu politikası baba Bush zamanında uygulamaya konulmuştur. Yine Büyük Ortadoğu Projesinin Avrasya ayağı ise Clinton döneminde planlanmış, oğlu Bush zamanında uygulamaya konulmuştur.

Yeni dönemde ise dünyada egemen güçlerin gözlerini çevirdikleri bir diğer bölge Afrika'dır. Yani hem yeraltı zenginliği hem de bakir bir pazar teşkil etmesi hasebiyle Avrupa ve ABD'nin yeni satranç tahtası bu bölge olmaktadır.

Buna göre ABD'de yapılan son seçimler neticesinde seçilen başkanın portresi de önümüzdeki dönemde ABD'nin yönünü nereye çevirdiği hakkında bize ipucu vermektedir. Zira Başkan Obama'nın bir tarafının Afrika kökenli olması, diğer yandan babasının Müslüman ve kendisinin diğer isminin Hüseyin olması dünyaya verilen mesaj açısından önem arz eder.

Bu noktada görünen o ki ABD diğer devletlere göre imajın önemini çok iyi kavramış durumdadır. Çünkü, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, artık devletler de dünyada imajlarına göre algılanmaktadır.

Değerli okuyucular yukarıda aktardıklarımdan anlaşılacağı üzere büyük devletlerin politikaları ve bu politikaları uygulayacak kişiler tesadüfi seçilmemektedir. Her seçilenin belli bir misyonu vardır.

Buradan hareketle umarım önümüzdeki günlerde gerçekleşecek seçimlerde bizler de büyük devletler gibi büyük düşünürüz ve seçtiğimiz kişilerle geleceğe dair dünyaya vereceğimiz mesajımız büyük olur. Yoksa yapılan yardımlara göre verilecek oylar bize, fakirlik ve küçülme olarak geri dönebilir.

İyi haftalar...

Devamını Oku...

6 Şubat 2009 Cuma

Korku Ülkesi Yaratmak

Hepimizin yakından takip ettiği gibi son günlerde ülkemizde çete oluşturmak suçundan birçok kişi gözaltına alınmaktadır. Ergenekon operasyonu olarak isimlendirilen bu operasyonda suçlanan kişilerin en ilgi çeken ortak özelliği ise hükümete muhalefet etmeleri, küreselleşme karşıtı olmaları ve askeri görevi olanların da daha ziyade Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadele eden kişiler olmalarıdır.

Ülkemizde daha önce yaşanan birçok önemli faili meçhul olayın bu operasyonda toplanması, bunun yanında dalga sayısı arttıkça mevcut yönetime muhalif ne kadar asker, polis, bürokrat ve sivil varsa gözaltına alınması, toplumda düşüncelerini rahatça ifade etme özgürlüğünün kaybolmasına ve her an başıma bir şey gelebilir düşüncesiyle korkuya dayalı bir yaşam biçiminin ortaya çıkmasına ileriki dönemlerde sebebiyet verebilir.

 Bu sebeple milletçe içerisinde bulunduğumuz şu anki durumu bazı gazeteciler yakın tarihimizde yaşadığımız II. Abdülhamit dönemi istibdad yönetimine benzetmektedir. Her iki vakada muhalefeti susturma yöntemleri birbirine benzese de bu tedbirlerin ülkemize getirdiği sonuçlar aynı olmayacaktır.

Neden mi?

Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki yaşanan her olay o günün şartlarına göre değerlendirilmelidir. Bu günün şartları ile geçmişi değerlendirmek yanlıştır. Nitekim o günün şartlarında yaşanan istibdad dönemini bazı tarihçiler devletin ömrünü 30-40 yıl daha uzattığı şeklinde yorumlamaktadır. 

Buna göre, padişaha hem içeriden hem dışarıdan baskı yapılarak oluşturulan meclisin 240 üyesinin 60 kadarının Türk, diğerlerinin gayr-i Müslim olması, yabancı uyruklu vekillerin arkalarına dışarıdan destek sağlayarak mensubu bulundukları tabiiyetin çıkarlarını korumaları, bunun yanında o günlerde yaşanan yoğun ayaklanmalar ve en sonunda padişaha karşı yapılan suikast girişimi, padişahın yönetimi ele alıp meclisi feshetmesine neden olmuştur.

İstibdad döneminde oluşturulan meşhur jurnal teşkilatı ileride istihbarat teşkilatının temellerinin atılmasında rol oynayacaktır. Bunun yanında bu dönemde özellikle eğitime verilen önem daha sonra ülkenin istiklalini sağlayacak kadroların yetişme ortamını oluşturacaktır.

Dolayısıyla o dönemde ülkenin içerisinde bulunduğu zor şartlardaki istibdad yani baskı rejimi ilerisi için fayda sağlarken, bugün uygulanan korkutarak sindirme hareketi ülke geleceği açısından ciddi sorunlar yaratacaktır.

Çünkü bugün ülke şartlarına baktığımızda güneyimizde Kuzey Irak'ta ve Kıbrıs'ta yaşananlar, terör ve en nihayetinde dünyada başlayan ekonomik kriz ileride ülkemizin karşılaşacağı tehlikelerin habercisiyken, kanaatimce milletimizin geçmişte yaşadığı operasyon tecrübelerine dayanarak dışarıdan desteklenen bu operasyon ile milli reflekslerimiz susturulmaktadır.

Geçmişte istibdad dönemi sonrasında yetişen kadrolar önümüze konan Sevr antlaşmasını kabul etmeyip istiklal mücadelesine girişirken, bugün bu antlaşmanın halen uygulanabilirliğini gerçekleştirmek isteyenlerin antlaşmayı tekrar önümüze koymaları halinde, yaşadığımız şartlar altında, korkudan maalesef karşı çıkacak kimse olmayacaktır.

İyi Haftalar...

Devamını Oku...

25 Aralık 2008 Perşembe

Özür Dileme Yarışı!

Tarihi bilmeden tarihi yargılamak kadar cahilce bir hareket yoktur! İnsanların kendi şahsi düşüncelerini ifade etmeleri çok doğaldır; fakat bu tip düşüncelerin millet ve devlet adına seslendirilmesi, her şeyden önce bu insanların kendi devletlerine – milletlerine karşı yaptıkları en önemli ayıplardan birini teşkil eder.

Bu açıdan bakıldığında, son günlerde ülkemizi meşgul eden Ermenilerden özür dileme kampanyası, ülkemizde kendini “aydın” diye tabir eden bazı şahısların nasıl bir vahamet içersinde olduklarının en önemli göstergesidir.

Neden mi?

Kısaca izah edelim:

Değerli okuyucular, Türk milletinin tarihte uzun süreli imparatorluklar kurarak yerleştikleri yerlerde kendilerini çok çabuk benimsetmelerinin en temel sebebi bulundukları yerlerde karşılaştıkları toplulukları, Batı literatürüyle ifade edecek olursak, “öteki”leştirmemesinde yatmaktadır. Türkler bulundukları yerde kendilerinden farklı olan toplulukları kendinden görme ve benimseme ile tarihte, tarihe yön veren, uzun ömürlü üç büyük imparatorluk kurmuştur.

Türkler 11. yüzyılın sonlarında Anadolu’ya yerleştiklerinde Anadolu’da bulunan milletlerden biri de Ermenilerdi. Ermeniler o zaman Doğu Roma Ortodoks kilisesini kabul etmeyip kendilerinin kurduğu kiliseye bağlı oldukları için yönetim tarafından hor görülüyorlardı. Bu sebeple Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethettiğinde kendisini tebrik eden dönemin Ermeni Patriğine “dualarınız sayesinde” dediği kaynaklarda ifade edilmektedir.

Bölgedeki Türk hakimiyetinden hoşnutluk duyan Ermeniler daha sonra Osmanlı’nın kurumlaşmasında ve iskan politikasında önemli rol üstlenmiş ve yönetimde üst düzey mevkilere gelmişlerdir. Nitekim kendilerine “millet-i sadıka” yani sadık millet ismi verilmiştir.

Ancak 19. yüzyılda hızlanan milliyetçilik akımları Ermeni milletini de etkilemiş, o dönemlerde kurdukları Taşnak ve Hınçak teşkilatları ile yönetime karşı çeşitli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Öyle ki, I. Dünya Savaşı sırasında özellikle Rusya’nın kışkırtmasıyla Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da yöre halkına karşı yaptıkları katliamlar sonucunda 1915 senesinde dönemin yönetimi Doğu ve Güney Doğu Anadolu’daki Ermenileri tehcir ettirmiştir.

Bahsi geçenlere ilaveten belirtmek gerekir ki İngilizlerin İstanbul’u işgalleri esnasında Osmanlı Arşivlerine de el koydukları ve o dönemde özellikle “Ermenilere soykırım yapıldığına dair iddialarını” kanıtlamak amacıyla belge araştırmasına girdikleri görülmektedir. Ancak konuya dair böyle bir belgenin olmaması kendilerini tezlerini desteklemek üzere “mavi kitap” adı altında bir eser yayınlamaya itmiştir. Tarihi gerçeklikten ziyade siyasi bir amaca hizmet eden bu kitap hala tartışılmaktadır.

Genel hatlarıyla aktarmaya çalıştığım Ermeni konusu anlaşılacağı üzere karşılıklı olaylar zincirinin yaşandığı bir süreçtir. Bu sebeple ülkemizdeki bazı sözde aydınların, düzenledikleri “Ermenilerden özür dileme” kampanyasını tek taraflı olarak sürdürmeleri ve kendi milletine uygulanan katliamlara karşı aynı hassasiyeti hissetmemeleri iç acıtıcı bir durumdur.

Esasında özür dileme kampanyaları arkasında yatan gerçekler, kanaatimce, daha sonra büyük ihtimalle Ermenilerin isteyecekleri toprak, tazminat ve tanınma taleplerine karşı milleti psikolojik olarak hazırlamaktır.

Dolayısıyla Büyük Ortadoğu Projesi ve ılımlı İslam tezleriyle hız kazanan Anadolu topraklarını Türk kültüründen temizleme hareketlerinin bir yansıması olan bu kampanyalar karşısında bilinçli hareket edip içimizdeki ayrık otlarına fırsat vermemek hepimizin en asli vazifesi olmalıdır.

İyi haftalar!...

Devamını Oku...

1 Aralık 2008 Pazartesi

Mübadele Gerçeği!

Ülkemizde son zamanlarda yoğun bir şekilde Türk tarihine ve geçmişte milletimizin yaptıklarına dair eleştiriler yapılmaktadır. Eleştirilerin birleştiği temel noktanın ise Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı taşı “ulus-devlet” olduğu görülmektedir.

Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında toplumun kozmopolit yapısı o dönemde var olan devlet sistemlerine uymadığı için (o dönemin genel devlet yapısı Fransız İhtilali’nin etkisiyle “ulus devlet”tir) İmparatorluk içindeki yabancı unsurlar dışarıdan benimsedikleri hamilerinin tahrik ve destekleriyle birer birer bağımsızlıklarını ilan ederek her biri kendi içerisinde bir ulus devlet olma yoluna gitmişlerdir.

Günümüzdeki dünya siyasetine baktığımızda özellikle globalleşme ile birlikte ülke sınırlarının yeniden şekillendiği bir ortamda bu sisteme engel teşkil eden en büyük yapının da “ulus devletler” olduğunu görmekteyiz.

Bu durumun bir boyutu olarak geçmişte nasıl Osmanlı toplumu içerisinde ülkenin ancak yabancı himayesine girerse kurtulacağına dair entelektüeller (!) çıkartılıyorsa günümüz toplumu içerisinden de ulus devlet karşıtı çeşitli entelektüeller (!) çıkartılmaktadır.

Nitekim en son geçtiğimiz günlerde Milli Savunma Bakanı’nın 10 Kasım’da Atatürk’ün ileri görüşlülüğüne dair mübadele örneğini vermesi ve “mübadele olmasaydı ulus devlet olur muyduk” şeklindeki açıklaması ulus devlet karşıtlarını mübadelenin mahiyetini eleştirmeye yöneltmiştir.

Değerli okuyucular, tarihte Türk milleti kadar göçe ve mübadeleye zorlanan başka bir millet yoktur. Özellikle 19.yüzyılın sonlarından itibaren yaşananlar milletimizin neredeyse yarısının yollarda telef olmasına sebebiyet vermiştir.

Tarihte 93 Harbi olarak anılan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında ve sonrasında Balkanlardan ve Kafkaslardan bir milyona yakın Türk göçe zorlanmıştır. Akabinde yaşanan 1912 Balkan Savaşları sonrasında yaşanan göçler ve 1. Dünya savaşı sonrasında yaşanan göçlerle Türk milleti yüzyıl içerisinde milyonlarla ifade edilen zayiatlar vermiştir.

Son dönemde eleştirilen 1923 mübadelesine gelindiğinde ise bu mübadelenin esas planlayıcısının Yunan Başbakanı Venizelos olduğu görülmektedir. Kendisi “büyük Yunanistan “ hayali ile Anadolu topraklarına girmiş ve o dönemde Ege ve Orta Anadolu’da yaptıkları hiçbir harpte görülmemiştir.

Ancak Yunan ordusunun Ege’de denize dökülmesi neticesinde Yunan iç politikasında Venizelos’a muhalefetin oluşması kendisini, hiç değilse homojen bir Yunan devleti oluşturmak için Anadolu’daki Rumların Yunanistan’a Yunanistan’da ki Türklerin Anadolu’ya göç ettirilmelerine sevk etmiştir. Nitekim Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curzon bu isteği Türk tarafına iletmiş, ülkemizin içerisinde bulunduğu durum barışı gerektirdiği için istek kabul edilmiştir.

Neticede Batı Trakya’daki Türkler ve İstanbul’daki Rumlar hariç diğer bölgedekiler mübadele edilmişlerdir. Mübadele sonucunda Türk tarafı kısa süre önce de göç yaşadığı için hem bürokratik hem de ekonomik yönden Yunan tarafına göre daha az sıkıntı çekmiş fakat Yunan tarafı bu göçün getirdiklerini 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya yakınlaştıktan sonra aşabilmiştir.

Bu noktada önemli bir ilke karşımıza çıkmaktadır: Tarihi bir olay tartışılırken o dönemin şartlarına göre düşünmek gerekir. Günün şartlarına göre o dönemi yargılamak kişileri yanlış yargılara sevk eder.

Tüm bahsettiklerimize binaen dünyada var olan küresel kriz artık katı kapitalizmin ve onun uzantısı olan globalleşmenin çöktüğünün habercisiyken bizdeki bazı sözde entelektüellerin hala ulus devlet yapımızı eleştirmeleri neticesinde sorunun aslında “nasıl olur da Anadolu Türk vatanı olabilir, Türkleşebilir” meselesinden kaynaklandığını düşünmekteyim.

Çünkü bu topraklar vatan yapılması en zor olan topraklardır ve ecdadımız bin küsur yıldır kanıyla canıyla bu toprakları vatan yapıp Türkleştirmiştir. 

Birçok sözde entelektüeli esas rahatsız eden de bu olsa gerek. Çünkü bazı entellektüellerin yazılarında mübadeleyi eleştirirken çevremizdeki birçok İslam ülkesi arasında gayr-ı Müslimlerin en az yaşadığı ülke olarak Türkiye’yi göstermeleri ve daha da ileri gidilerek geçmişte var olan gayr-ı Müslim nüfus devam etseydi dini, mimari ve kültürel olarak daha ileriye gidebileceğimize dair ilginç (!) teoriler ileri sürmeleri, yukarıdaki kanaatimi destekler nitelik taşımaktadır.

Netice itibariyle, Türkler bu topraklara ayak bastığından beri hem içeride hem dışarıda birçok sorunlarla boğuşmuştur ve boğuşmaya devam etmektedir. Ancak şunu belirtmek isterim ki bu topraklar son Türk kanını verene kadar Türk vatanı kalacaktır. Bize atalarımızdan gelen en büyük genetik miras budur!

İyi haftalar.

Devamını Oku...

19 Kasım 2008 Çarşamba

İçi Boşaltılan Değerler

Değerli okuyucular, dikkat ederseniz uzun bir süredir milletimizce önem arz eden bir takım değerler önemsiz gibi gösterilmekte ve atalarımızın geçmişte kazandığı birçok başarı tesadüflere bağlanmaktadır. Bu hafta sizlere bu propagandaların hangi hususlarda olduğunu aktarmaya çalışacağım.

Hatırlarsanız yaklaşık üç-dört yıl önce Fransa devlet başkanı Jaques Chirac “Anadolu’da bulunan halkın çoğunun Bizans torunu olduğuna, kökeni Türk olanların ancak 500.000 civarında olabileceğine” dair ilginç bir açıklama yapmıştı.

Daha evveli olmakla birlikte resmi tarih kayıtlarına göre 1071 Malazgirt Savaşından itibaren Anadolu topraklarında hakim kültürü oluşturan Türk kimliğini tartışmaya açmaya yönelik bu ifadeler, ilgili yerleri harekete geçirerek “Türkiyeli”(!) bir çok aydının hemen akabinde Türk kimliğini tartışmaya açmasına sebebiyet vermiştir.

Türk kimliğinin içinin boşaltılmasını amaçlayan tartışmalar Anadolu topraklarındaki hakimiyetimizin dünya tarafından son kez onaylandığı ve Cumhuriyet’in temellerini oluşturan “Lozan Anlaşması’nın” geçerliliğinin sorgulanmasına kadar gitmiştir. Neticede ülkemizde yetişen birçok aydının(!) “Türk kimliği ve Lozan geçerliliğini yitirmiştir” gibi ifadeler kullanması, yapılan propagandaların sonuçlarını göstermesi bakımından önem arzetmektedir.

Bunun yanında bazı üniversitelerde Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasında ve gelişmesinde esas önemli faktörün devşirmeler olduğuna dair teorilerin öğrencilere öğretilmesi bir milletin öz güvenine indirilen en önemli darbelerden biridir.

Yine Türk milletinin 20. yüzyılda kazandığı ve I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren en önemli muharebelerden biri olan Çanakkale Destanı’nın Türkiyeli(!) bir genç yönetmen tarafından “Gelibolu” adı altında belgeselleştirilmesi ve bu belgeselde Türk milletinin muharebeyi içerisinde bulunduğu tüm olumsuz şartlara rağmen vatan aşkının verdiği güçle kazanmasına değil de İngiliz hükümetinin içinde bulunduğu politik kaostan dolayı kazanmasına bağlanması konuya yaklaşımın vahametini gözler önüne sermektedir.

Belgesellerden bahsederken, en son Atatürk hakkında bir gazetecinin hazırladığı belgeselde sözüm ona Atatürk’ü bir insan olarak aktarmak isterken kendisinin yalnız, kadına ve içkiye düşkün biri, kazandığı başarıların ise tamamen şansa bağlı başarılar şeklinde aktarılması da kanaatimce Türk toplumunun değer verdiği kavram ve şahısları hiçe indirgemek için nasıl bir yol izlendiğinin en son göstergesidir.

Türkiyeli(!) aydınların yapmış olduğu bir milleti zayıf, şuursuz ve aciz gösteren propagandalara karşı şu soruları sormak istiyorum:

Eğer ecdadımız hiçbir konuda elini taşın altına koymadan bir imparatorluk kurduysa bu imparatorluk tarihte Türklüğe ve İslamiyet’e ettiği hizmetleri nasıl gerçekleştirdi?

Eğer Çanakkale Savaşı İtilaf Devletleri’nin içersinde bulunduğu duruma binaen kazanıldıysa bu zafer emperyalist devletlerin sömürdüğü diğer milletler için ‘zor şartlarda olunsa da mücadele edilebilir ve başarıya ulaşılabilir’ düşüncesini nasıl harekete geçirdi? Türk milletinin daha sonra yapacağı İstiklal Savaşı için nasıl hazırlık teşkil etti?

Atatürk zayıf karakterli bir insansa nasıl oluyor da yorgun milleti savaşmaya ikna edebiliyor? Savaşırken savaştığı devletlerin içerisinde İstiklal Savaşı yanlısı kamuoyu nasıl oluşturabiliyor? Bunun yanında daha önceki dönemlerde hazırlıkları yapılmasına rağmen kimsenin cesaret gösterip gerçekleştiremediği Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl kurup, yoktan var olan bir ülke meydana getirebiliyor?

Tüm bu çalışmalar milletimiz içerisinde iki durumun söz konusu olabileceğini göstermektedir: Birincisi milletimiz içerisinde Türklük ile problemleri olanlar bugün ön plana çıkıp politikalarını büyük bir rahatlıkla yaymaya çalışmaktadır. İkincisi ise milletimiz içerisinde yaratılmak istenen özgüven bunalımı ve bunun neticesinde milletimizi her yöne rahatça sürüklemektir. Zira tarihte birçok millet kendini üstün ırk telakki edip diğer milletler üzerinde bu yönde politika uygularken, tarihte bunu üstün ırk mücadelesi vermeden ve böyle bir iddiada olmadan başarabilen sayılı milletlerden birinin Türkler olduğunu yukarıda açıkladığım ifadelere binaen çıkarabilmekteyiz.

Öyle ki, verilmek istenen düşünce itibarıyle ecdadımızın bulunduğu yerlerdeki milletlerin büyük çoğunluğu Türklük ve Müslümanlığın, insanlığa kattıkları değerleri ve birbirleriyle nasıl iç içe olduklarını göz önüne alarak, yayılması için çaba sarf etmiş, Yüce Allah da Türk milletinin yaşadığı her sıkıntıda karşı tarafın şartlarını Türkler lehine çevirerek bizi yüceltmiştir.

İyi haftalar!...

Devamını Oku...

19 Ekim 2008 Pazar

Bilinçli Eğitim

Değerli okuyucular milletlerin de insanoğlu gibi kendilerine has karakteristik özellikleri vardır. Türk milleti olarak bizlerin geçmişten günümüze gelen en temel özelliklerimiz devlete olan bağlılığımız, savaşa giderken gösterdiğimiz gayret ve özgürlüğümüze olan düşkünlüğümüzdür. Bu satırları okuyan okuyucularımızın bir çoğu bu özelliklerimizin geçmişte kaldığını ifade edeceklerdir.

Fakat bu özellikler, belki değişen şartlarla dejenere olsalar da asla yok olmazlar. Yeri ve zamanı geldiğinde hemen kendilerini belli ederler.

Bunun en güzel örneğini İstiklâl Savaşında görmekteyiz. O dönemin Türkiye’sinin şartlarında tekrar bir savaşa girmek, dönemin Batılı kumandanlarınca intihar sayılsa da, bizler özgürlüğümüze olan bağlılığımız sebebiyle bunu bile göze alarak savaştık.

Keza İstiklâl Savaşını yöneten komutanlarda aynı yaş grubuna dahil ve aynı seviyede eğitim alan kişiler olmasına rağmen kişisel menfaat çatışmasına girmemek suretiyle bir kişi üzerinde birleşerek savaşmışlar, sonuçta da başarıya ulaşmışlardır. Kendilerini bu tarz davranışa iten duygu ise; devletin yok olma sürecine girmesi dolayısıyla devlete olan bağlılıklarıdır.

Geçmişte böyle ruha sahip bir millet olmamızın nedeni, o dönemde yetişen gençliğe verilen eğitimde yatmaktadır. Hepimizin bildiği gibi eğitim iki yerde olur; aile ve okul. O dönemde aileler çocuklarına küçük yaşta milli duyguları aşılar, dedeler, nineler masal niyetine çocuklara tarihteki kahramanlık hikayelerini anlatırdı. Okullarda ise batılı ilimlerin yansıra milli bilgiler de verilirdi. Dolayısıyla günümüze göre daha idealist bir gençlik mevcuttu.

Günümüzde ise değişen hayat şartları sebebiyle bir çok ailede anne de çalışmakta, dedeler, nineler çocuğa bakıyorsalar da, genellikle pembe dizi veya “evlilik, gelin-kayınvalide ilişkileriyle ilgili” izleyenlere hiçbir katkısı olmayan ve ciddi olarak seviye problemi bulunan programlarla vakit geçirmekte, dolayısıyla nesiller arası kültür aktarımı sağlanamamaktadır. Mali durumu iyi olan aileler ise çocuklarına yabancı uyruklu dadı tutmaktadır.

Okullarımızda ise anaokulundan itibaren yabancı dille eğitim verilerek çocuklarımız kendi kültürlerine yabancı olarak yetiştirilmektedir. Çünkü dil en önemli kültür - aktarım aracıdır. Çocuk daha kendi dilini tam konuşamazken yabancı dil öğrenirse tabii ki gelecekte kendisinden milli hassasiyet beklemek zor olur. Şahsi kanaatimce bir çocuğa yabancı dil lise çağlarında öğretilmeye başlanmalıdır. Çünkü bu yaşlara geldiğinde kişinin artık kültürel altyapısı oluşmuş olur.

Kısacası değerli okuyucular, bizler yetişen neslimize “bilinçli bir eğitim” verirsek, bugün ülkemizde yaşadığımız bölünme tehlikesi, yabancılara toprak satımı veya iyi eğitim alan gençlerimizin yurt dışında çalışma istekleri yani beyin göçü sorununu yaşamayız.(Dünya da en çok beyin göçü veren Hindistan’dan sonra ikinci ülke olarak gelmekteyiz!)

Bir devletin kaderini o devleti oluşturan millet belirler. Atalarımız dünya tarihine Roma İmparatorluğu’ndan sonra en uzun yaşayan imparatoluk olan Osmanlı İmparatorluğu’nu kurup yaşatarak imza attılar. Umarım bizler ise tarihe “en kısa süren Türk devleti” olarak imza atmayız.

İyi haftalar!...  

Devamını Oku...

19 Eylül 2008 Cuma

Dönüşüm

Milletimizin bir asır önceki durumuna baktığımız zaman, o dönemde ülkemize gelen seyyahların yazdığı eserlerde de vurgulandığı üzere, imparatorluk son dönemlerini yaşasa da imparatorluk ruhu diye tabir edebileceğimiz gurur, vatanına olan bağlılık ve ne kadar zor şartlarda olunursa olunsun almadan ziyade vermeye çalışma gibi özelliklerin var olduğunu görmekteyiz.

Yine geçen yüzyılda ülkemiz varolma savaşı verdiği için o dönemin gençliğinin üzerinde durduğu en önemli konu da “bu ülkenin nasıl kurtarılacağına” dair fikir üretmektir.

Ancak 1960’lı yıllardan itibaren ülkemize yapılan dış kaynaklı maddi yardımlar ile tarihte IV. Murat’ın “yardım almaya alışan emir almaya alışır” sözü ile ifade ettiği gibi ülke geleceği dışarıdan gelen emirlere göre şekillenmeye başlamıştır.

Neticede milletimizde geçmişte varolan imparatorluk ruhu maalesef 1960’lardan itibaren gittikçe azalmış 1980’lere gelindiğinde ise dönemin meşhur lafı olan “benim memurum işini bilir” cümlesinin işaret ettiği gibi milleti yozlaştırmaya yönelik politikalarla tamamen kırılma noktasına varmıştır.

1980 darbesi ise o dönemden sonra yetişen gençlerde ülke geleceğine dair fikir üretme ya da siyasete yönelik ilgiyi azaltmış neticede gençlik “biz”den ziyade “ben” düsturu ile yetişmiştir. Dolayısıyla gençler için vatanın ilerlemesine dair ideallerden çok “nasıl kısa yoldan zengin olurum” gibi idealler ön plana geçmiştir.

1990’lara baktığımızda ülkemizde kitle iletişim araçlarının kullanımının arttığı görülür. Bunun sonucunda özellikle televizyon alanında tek kanaldan özel kanallara geçişin başlaması, toplumu etkileyip dönüştürmede televizyon programlarının bir numaraya yerleşmesini sağlamıştır.

1990’ların ortalarından itibaren bilhassa bayanlara yönelik sabah programları ile önceleri Ramazan aylarına mahsus yapılan sadaka programları daha sonra her güne yayılmış, “iste bacım, yetiş bacım” gibi sloganlarla halk hazır yemeğe, dolayısıyla sadaka kültürüne alıştırılmıştır.

Netice itibariyle sadaka kültürüne alışan halk artık bir çuval kömürle ülke geleceğini belirleyecek hale gelmiştir. Bu durum halkın önemli konularda tavır koymasını engelleyerek doğru karar verme yetisini yıpratmıştır.

2000’li yılları yaşadığımız şu dönemde milletimizin ahvaline bakıldığında toplum dönüşümünün tamamlandığı görülmektedir. Zira ülke geleceğinin hayati konuları olan Kıbrıs, Ermeni sorunu, Irak ve terör meselelerinde milletimiz duyarsızlaşmış, tabiri caizse ülke elden gitse kimsenin kılı kıpırdamaz olmuştur.

Değerli okuyucular, açıkça görüldüğü üzere milletimize yapılan gerek iç gerekse dış kaynaklı maddi yardımların neticesi olan emirlere itaat ve teslimiyet politikası günümüzde son noktasına varmıştır. İşin vahim kısmı odur ki, her ne kadar geçmişte aynı şartlar altında milletimiz düşmana atılan ilk kurşunla toparlanma sürecine girmişse de bu noktadan sonra günümüz toplumunu toparlamaya kanaatimce düşmana atılan makineliler bile yetmeyecektir!

İyi haftalar!...  

Devamını Oku...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Enerji Savaşları

Dünyada yaşanan olaylar gösteriyor ki önümüzdeki seneler daha önce birçok bilim adamının açıkladığı gibi enerji ve su, savaşlara neden olacaktır. Şu an için öncelikli mücadele enerji hatlarında meydana gelmektedir.

Vizyonu olan her devlet gelecekte mücadele edilecek konulara karşı önceden kendini garantiye alacak bir plan yapar ve bunu uygular. Nitekim dünya siyasetini şekillendirme hakkının önceliğini kendinde gören ABD, ileride yaşanacak enerji kaynaklarına hakim olma savaşlarına karşı Büyük Ortadoğu Projesi adında bir plan hazırlamış ve bunu aşama aşama uygulamaya başlamıştır.

Bu projenin ilk ayağı olan Irak ve Afganistan’a ABD birebir müdahale etmiş fakat her ikisinde de çamura saplanınca bu sefer kendi yerine adamlarını kullanarak müdahale ettirme yoluna gitmiştir.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan Gürcistan-Rusya savaşında da esas neden yukarıda bahsettiğim enerji hatlarında hakimiyet kurmak olup aslında mücadelede Rusya ve ABD arasında olmaktadır.

Hatırlarsanız geçtiğimiz senelerde Soros,  Gürcistan ve Ukrayna’da dernekleri vasıtasıyla para aktarımı yapmış sonuçta her iki ülkedeki hükümeti değiştirmiştir. Turuncu devrim gibi isimlerle adlandırılan operasyonlar sonucunda her iki ülkeye ABD yanlısı başkanlar seçtirilmiştir. Mesela şu anki Gürcistan devlet başkanın eşi ABD’li kendisi de ABD vatandaşıdır.

Dolayısıyla ABD’nin Kafkaslarda yaptığı bu müdahaleler en başta Rusya’nın kurulduğundan beri muhafaza ettiği tarihi politikalarına terstir.

Özellikle Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği de söz konusu olursa Rusya’nın Karadeniz hakimiyeti ABD’ne geçecektir. Pek tabiidir ki bu durum Rusya’yı bölgede varlığını korumak için birebir mücadele etmeye sevketmektedir.

İşte geçtiğimiz günlerde yaşanan savaşın arka planı burada yatmaktadır.  ABD teşvikiyle Gürcistan’ın Kuzey Osetya’ya saldırması Rusya için ABD ve yandaşlarına karşı bir gözdağı verme fırsatı doğurmuştur.

Kafkasya enerji yataklarının hakimiyetinin kendinde olduğunu vurgulayan Rusya’nın müdahalesinin sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.

Kanaatimce ileride ABD’nin Kafkaslarda yapmak istediği projelerle Rusya’nın güçlenmesini engellemek istemesi, Afganistan’ı işgali ile Çin’i kontrol altıda tutmak istemesi, İran’ı açıkça tehdit etmesi, bu üç ülkenin bir blok oluşturarak ABD’ye karşı savaşma ihtimalini de güçlendirmektedir.

Değerli okuyucular, önümüzdeki günler dünya siyasetinde çok sıcak gelişmelerin olacağını göstermektedir. Dikkat edilirse yaşanan olaylar ülkemizi birebir ilgilendiren bölgelerde meydana gelmektedir.

Ülkemizin bu sıcak ortamda ince bir siyaset gütmesi gerekirken Sayın Turgut Özakman’nın dediği gibi ülkemizde “cehaletin saltanat sürdüğü bir ortamın” var olması bizlerin endişelenmesi gereken esas konuyu teşkil etmektedir.
İyi haftalar!...  

Devamını Oku...

17 Temmuz 2008 Perşembe

Neler Oluyor?

Son zamanlarda ülkemiz gündemi o kadar hızlı ve ilginç gelişmelerle dolu ki insan ister istemez neler oluyor bize demekten kendini alamıyor. Geçtiğimiz senelerde ülkemizde bir argümanı sıklıkla duyardık: “Şeffaf devlet ve siyaset.” Her kesimin benimsediği bu argümanın en son geldiği nokta siyasetteki karşılıklı restleşmelerin son derece şeffaf hale gelmesidir.

Nitekim bugünlerde siyasetteki restleşmelerin en şiddetli halini yaşamaktayız. Gelinen nokta itibarıyla yaşanan restleşmenin galibi kanaatimce ülke geleceğimizin belirlenmesi açısından son derece önemli rol oynayacaktır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu andan itibaren ülkemizin hem iç politikasında hem dış politikasında yaşadığı sorunlar “şeffaflık” sayesinde son zamanlarda herkesin kendi görüşünü rahatlıkla ifade ettiği bir ortam sağlamış, bu ortam toplumumuzda safların keskin hatlarla belirlenmesine rol açmıştır. Safların keskinleşmesi ise restleşmelerin şiddetini artırmıştır.

Bu restleşmelerin sonucunda bir kazanan ve kaybeden olacaktır. Kanaatimce hangi taraf kazanırsa kazansın ülke içerisinde bir tasfiye söz konusu olacaktır. Ülkemiz için yeni bir dönem başlayacaktır.

Bu dönemde ülke ya eskilerin tabiriyle “istibdad” dönemi yaşayacak, ya da geçmişte yarım kalmış olan “istiklal mahkemeleri” sürecini geçirecektir.

İstibdad dönemi ile ifade etmek istediğim herşeyin tek bir elden yönetilerek bu yönetimi eleştirmenin yasak olduğu bir nevi Ortadoğu devletlerinin yönetim biçimi gibi içeriye karşı dikta ancak dış sermaye ve oyun kuruculara ise son derece açık bir politika içerisine girmiş bir yönetim modelidir.

İstiklal Mahkemeleri süreci ise Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin kuruluş aşamasında yönetime ve rejime muhalif olanların yargılandığı mahkemeler şeklinde özetleyebileceğimiz bir süreçtir. Bu süreci anlamak için tarihimize bakmak yeterlidir.

Değerli okuyucular, bulunduğumuz coğrafyanın gittikçe önem kazandığı, uluslararası dengelerin yeniden oluşturulduğu bir dönemde ülkemizde yaşanan gerginlikler millet olarak geleceğimize dair yapabileceğimiz bir sıçramayı yapmamızı engelleyeceğinden bu süreçte kaybeden yine geleceğimiz olacaktır.

Bu sebeple kendi geleceğimiz için karşılıklı restleşmelerden ziyade millet olarak birlik içerisinde bir kalkınma planı yapmamız, önümüzden geçen trenlere sadece el sallamak yerine binmemize yardımcı olacaktır kanaatindeyim.

İyi Haftalar!...

Devamını Oku...

27 Haziran 2008 Cuma

Araftakiler

Toplumumuzda dikkat edilirse sosyal bir değişim söz konusudur. Milletimiz içerisinde var olan toplumsal kesimlerde hızlı bir revizyon gerçekleşmektedir. Buna göre; nasıl ki 2002 seçimlerinde hükümet ve muhalefet olarak iki parti seçilmişse bugüne baktığımızda toplumda laik ve anti-laik olarak iki kutuplu bir kesimin oluşturulmak istendiği görülmektedir.

Kanaatimce bu şekilde iki zıtlığa dayalı beyaz ve siyahtan oluşturulmak istenen bir toplumun geleceği pek parlak olmayacaktır. Çünkü toplumların içerisindeki gerginliği hafifleten, toplumda meydana gelebilecek çözülmeyi engelleyen yapıştırıcı unsur grilerdir.

Günümüzde söz hakkı verilmese de yaratılmak istenen iki kutuplu toplum modeline uymayan, bir nevi arafta kalmış bir kesim içimizde mevcuttur. “Bu kesim kimlerdir” diye sorulacak olursa; benim de içinde olduğum, dini hassasiyetlerinden dolayı başörtülü olup da Cumhuriyet’i kuranlarla ve Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle herhangi bir sorunu olmayan, devletin bölünmez bütünlüğünü ve Türk kimliğini savunan bunun yanında üniversiteye başörtülü devam etmek isteyen bir kesim mevcuttur.

Değerli okuyucular, bizler toplumda var edilmek istenen her iki gruptan da rağbet görmeyen bir kesimiz. Çünkü Cumhuriyet’e sahip çıktığımız için bir kesimin, başörtülü olduğumuz için diğer kesimin tepkisini çekmekteyiz.

Önemli bir noktayı belirtmeden geçmek istemiyorum: Bu kesim dışarıdan yönlendirme olmadan toplumun geçmişten günümüze yaşadığı toplumsal olayların neticesinde Türk toplumunun kendi içerisinde harmanlayarak oluşturduğu bir kesimdir. Nitekim toplumumuzda ortaya çıkan ideolojilerin dış kaynaklı olduğu tarihe bakıldığında görülecektir.

Ne var ki uzun süredir toplumumuza bir ideal olarak benimsetilmek istenen, daha çok dünyadaki oyun kurucuların bize uygun gördükleri Modernleşme ile daha sonra Yeşil Kuşak projesinin Türk yorumu olarak değerlendirebileceğimiz bu kesim sosyolog Nilüfer Göle’nin tabiriyle “modern mahrem”i oluşturan bir kesimdir. Türk toplumunun bu iki ideali kendine göre yorumlaması dünyadaki oyun kurucularının da hoşlanmadığı bu kesimi meydana getirmiştir.

Arafta kalan bu gruba toplumdaki her iki gruptan çeşitli baskılar uygulanmaktadır. Bir grup dış güçlerin Türk milletine çizdiği en son proje olan Büyük Ortadoğu projesinin fikri temeli olan “ılımlı İslam” projesiyle “kimliksizleştirme” baskısını, diğer grup da ancak kendilerine göre modern olan bir şekille toplumda aktif olabilme baskısı uygulamaktadır.

Tüm bu baskılara karşı unutulmamalıdır ki toplumun kendi içinden çıkan her şey uzun süre varlığını sürdürür. Tepeden baskı ile oluşturulmak istenen herhangi bir şey ise toplumda kökleri olmadığı için uzun süre varlığını sürdüremez.

Toplumda var olan bu baskıların direk muhatapları ve şu günlerde son derece popüler bir benzetme olan bir tarafı “imam” bir tarafı da “öğretmen” olarak nitelersek biz arafta kalan bayanlar olarak sosyolog Nilüfer Göle’nin son derece çarpıcı olan yorumuyla “imamın öğretmen olmak isteyen kızlarıyız.”

İyi Haftalar !

Devamını Oku...

3 Haziran 2008 Salı

Bir Toplum Nasıl Çökertilir?

Her toplumun kendine has değerleri vardır. Bu değerler bir toplumu tanıtan özelliklerdir.

Mesela Türk toplumunun belli başlı değerlerini ele aldığımızda bunları çalışkanlık, zorluklar karşısında birlik içerisinde olma, aile yapısının güçlülüğü, hangi şartta olursa olsun sadaka almaktan ziyade vermeye çalışma ve özellikle yabancıların bizler hakkında söylediği en belirgin özellik olan Türk kimliğine bağlılık şeklinde özetleyebiliriz.

Ancak bugüne baktığımızda bizi var eden bu değerlerimizin birer birer çökertildiğine şahit olmaktayız.

Nasıl mı?

Daha önceki yazımda bahsettiğim gibi artık uluslar arası arenada milletlerin birbirine hükmetme savaşı karşı tarafa benimsetilmek istenen “imajla” olmaktadır.

Özellikle kitle iletişim araçları çizilen imajların halka alıştırılıp benimsetilmesinde çok mühim rol oynamaktadır.

Mesela ülkemizde uzun zamandır televizyonda bilgiden ziyade şansa dayalı yarışma programları yapılmakta ve bu programlar halk tarafından çok tutulmaktadır. Nitekim ülkemizde şans oyunlarının da gittikçe artış göstermesi halka ileride tabiri caizse kumarbaz olma yolunu açmaktadır.

Söz konusu programlar ve oyunlar uzun vadede toplumu kolaycılığa, bu durumun neticesi de ileride herhangi bir zorluk karşısında toplumu mücadeleden yoksun bir zafiyet içerisinde olmaya sevk edecektir.

Üretmekten ziyade tüketmeye yönelik bir politikanın güdüldüğü ülkemizde, bu politikanın bir neticesi olarak, maalesef tarihinde hiç görülmediği bir şekilde sadaka kültürü gelişmiştir. En son yapılan seçimlerde halkın % 47’sine yardım yapılması durumun vahametini göstermesi açısından önemlidir.

Bunun yanında son dönemde devlet politikasında üretimden kaynaklanan para akışından ziyade dünyadaki en yüksek faizi vererek para akışını sağlama yoluna gidilmesi ilerleyen zamanlarda üretim kaynaklarımıza el konulmasına sebebiyet verebilir. Dolayısıyla geçmişte Duyun-u Umumiye tecrübesini yaşamış bir millet olarak tekrar aynı hataya düşmemize neden olacak politikalardan kaçınmamız gerekmektedir.

Dışarıdan milletimizin en önemli özelliği olarak görülen “Türk kimliğine” bağlılık ise son dönemlerde en çok çökertilen değerlerimizin başında gelmektedir. “Ben Türküm” demek artık neredeyse cesaret isteyen bir konu haline gelmiştir.

Uzun zamandır milletimizin milli hassasiyet gösterdiği konular özellikle televizyonlardaki tartışma programlarında sık sık gündeme gelmektedir. Bunun neticesinde halkımız, konuşulmasına bile izin vermediği konulara önce “alıştırılmış”tır. Daha sonra bu alıştırılmışlık “tepkisizliği” getirmiştir. Tepkisizlik ise bir milletin zamanla adeta “modern köle” haline gelmesi demektir.

Netice itibariyle dünyadaki oyun kurucular tarafından çizilen imajlar toplumlara aynı yöntemlerle nüfuz ettirilmek istenmektedir. Anlaşılan o ki Türk toplumuna oyun kurucuların çizdiği imaj “kişiliksiz toplum” şeklindedir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın her köşesi için toplumumuzun güçlü bir kişilik sergilemesi gerekirken hızla kişiliksizliğe doğru gitmemiz ise tarihe “bir toplumun nasıl çökertildiğine örnek” teşkil ederek geçmemize neden olacaktır.

İyi haftalar!...

Devamını Oku...

15 Nisan 2008 Salı

Oyun İçinde Oyun

Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyanda geçmişinden günümüze baktığımızda politik ve kültürel bir çok mücadele olduğu görülmektedir. Bunun sebebi her zaman yazılarımda bahsettiğim gibi bölgenin bulunduğu coğrafyanın her dönem cazibe merkezi olmasından kaynaklanmaktadır.

Tarihe siyasi oyunların en yoğun yaşandığı devletlerin başında geçen Bizans’ın üzerine kurulan Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Bizans’tan kalan yegane mirasın siyasi oyunlar olduğunu, özellikle son zamanlarda ülkemizin içerisinde bulunduğu durumdan ötürü, rahatlıkla söyleyebiliriz.

Nitekim bundan iki üç sene evvel Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın “Anadolu’da yaşayanların çoğu Bizans’ın torunlarıdır” gibi bir ifade kullanması bir çok yönden gerçeği yansıtmasa da siyasi oyun kurma açısından benzerlik göstermektedir.

Bir önceki yazımda sizlere Ergenekon operasyonun ardında yatan kanaatimce asıl nedenin ülkemizde uzun yıllardır var olan atanmışlar ve seçilmişler arasındaki mücadele olduğunu izah etmiştim.

Tabii bu operasyon kanaatime göre birçok oyunu da içermektedir. Birincisi iki grup arasındaki iktidar mücadelesi, diğeri de Türk Ortodoks Kilisesini kapatarak Fener Rum Patrikliğine özerkliğin yolunu açmaktır. Bu operasyonun başladığı tarihin Yunanistan başbakanının geldiği zamana rastlaması bahsettiğimiz hususun gerçekliğini doğrular nitelik taşımaktadır.

Tüm bu olanlara binaen karşı bir oyun olarak hükümeti oluşturan partinin kapatılması durumu söz konusu olmuştur. Bu durum atanmışlarla seçilmişler arasındaki mücadeleye yeni bir boyut kazandırmıştır.

Kanaatimce bu davanın içerisinde birçok siyasi manevra yer almaktadır. Birincisi atanmışlardan seçilmişlere “devletin sahibi biziz” mesajı olabileceği gibi, diğeri, bugüne kadar her zaman kriz psikolojisini iyi değerlendiren hükümet partisine gelecek seçimlerde yerini sağlamlaştırma yönünde iyi bir koz sağlaması olabilir.

Bu coğrafyada en uzun hakimiyete sahip olan Türk milletinin bu bölgeye yerleşmeden önce zayıf olan siyasi oyun kurma kabiliyeti, bölgeye yerleştikten sonra kazandığı en büyük kabiliyettir. Hatta zamanla yaşanan çetin olaylar oyun içinde oyun kurmaya kadar götürmüştür.

Bu sebepledir ki dış ülkelerin gündemi ayda bir değişirken bizde haftada bir değişmektedir. Kendi iç politikamız içerisinde kurduğumuz maharetli siyasi oyunları dış politikada da kurma yoluna gidebilmemiz şu günlerde en büyük dileğimdir.

İyi Haftalar!...

Devamını Oku...

3 Nisan 2008 Perşembe

Ergenekon

Medeniyet kurmuş olan toplumların hemen hepsinin mitoloji ile karışık destanları olur. Türk milletinin destanı ise ERGENEKON’dur.

Nedir Ergenekon?

Türk tarihinde Türk’ün tamamen düşmanlara mağlup olduğu bir sırada kaçan birkaç kişinin Ergenekon adını verdikleri topraklarda güçlenip yeniden bir güç olarak ortaya çıkıp düşmanlarını nasıl yendiğini anlatan destandır. Kısaca Türk milletinin “yeniden doğuş” hikayesidir.

Gündemimizi önemli bir şekilde meşgul eden “Ergenekon operasyonunu” isminden dolayı son derece manidar bulmaktayım. Acaba operasyonu düzenleyenler neden bu ismi tercih ettiler? Topluma verilmek istenen “artık tüm çıkışlar kapatıldı” mesajı mı?!

Bazı yorumlara göre ise buradaki esas konu atanmışlarla seçilmişler arasındaki iktidar mücadelesidir. Dikkat edilirse yakalanan şahısların çoğu asker ve bürokrat kökenli olup geçmişte hemen hepsi şu andaki seçilmişlerin politikalarına muhalefet etmiş kişilerdir. Şu ana kadar yakalananların hemen hepsinin suçunun daha kanıtlanmamış olması da seçilmişlerden atanmışlara bir gözdağı şeklinde yorumlanabilir.

Değerli okuyucular, Cumhuriyet’i kuranlar o dönemin Osmanlı askeri ve bürokrasi kadrosudur. Yani o dönemin atanmışlarıdır. Dolayısıyla o günden günümüze değin gelen bir iktidar mücadelesi mevcuttur.

Yakın zamana kadar bu mücadelede atanmışlar önde giderken 1980’li yıllardan itibaren toplumda meydana gelen değişiklikler, özellikle devletin dışa açılması, bunun akabinde toplumda yeni argümanların oluşması ve en son olarak da, her zaman yazılarımda bahsettiğim gibi, dışarıdan destekli “ılımlı İslam modeli bir toplum” oluşturma çabaları seçilmişlerin önünü açmış; hem dış dünyanın hem de halkın desteğini alan seçilmişler rekabette ve mücadelede öne geçmeye başlamışlardır.

Milletimize yön veren bu iki kesimin senelerdir süren mücadelesi her zaman olduğu gibi ülkemizin geleceğini olumsuz noktada etkilemektedir. Özellikle dış politika sahasında devletimiz hızla kan kaybetmeye başlamıştır. Daha önce söz ile dahi telaffuz edilemeyen birçok konu önümüze konmaktadır.

Nitekim bundan yirmi sene evvel Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk hinterlandının hakimiyeti gibi hedefleri konuşurken bugün “kendi coğrafyamızı nasıl muhafaza ederiz”in yollarını aramaktayız.

 Günümüzde Dünya yeniden şekil alırken çizilen sınırlar enerji hatlarına göre belirlenmektedir. Bu hatların geçiş yolları ise coğrafi konumundan dolayı ülkemiz üzerinden olacaktır. İç politikadaki gerginlikler ülkemizin, geleceğine dair önemli mevzuları yerinde kullanamamasına sebebiyet verdiği için bu seferki fırsatı değerlendiremezsek toplumun tüm kesimlerinin baş başa verip yeni bir diriliş destanı oluşturmaları gerekecektir!

İyi Haftalar… 

Devamını Oku...

6 Mart 2008 Perşembe

Vakıflar Yasası

Geçtiğimiz günlerde vakıflar yasası TBMM’de onaylandı. Yasanın içeriğine baktığımızda görüyoruz ki azınlık vakıflarının daha önce sahip oldukları malların iadesini ve bu vakıfların dışarıdan maddi ve manevi yardım alabilmelerini öngörmektedir. AB’ye girme koşulu olarak öne sürülen ve 2004 yılından itibaren ABD’nin de kabulü noktasında baskısını hızlandırdığı bu yasa taslağında gelecekte ülkemiz için ciddi sorunlar oluşturacak bir çok madde mevcuttur.

Bu yasanın yaratacağı en önemli sorunlardan biri Fener Rum Ortodoks kilisenin ekümenlik yolunda atacağı ciddi adımdır. Çünkü kendileri ve AB hali hazırda 2500’ün üzerinde mülkün iadelerini istemektedir. Bu mülklerin 297’si sur içi İstanbul’da yer almaktadır. Bunun sonucunda Fener Rum Patrikhanesi bir nevi vatikan gibi devlet içinde devlet olma yolunda hızla ilerleyecektir.

Mecliste onaylanan vakıflar yasasının maddelerinin içeriği ise şöyledir:

  • Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün şu günkü hesaplarına göre, Azınlık Vakıflarına iade edilecek mülklerin değeri 150 trilyon liradır.
  • Vakıflar Genel Müdürlüğü Türkiye’de Rum Ortodoks, Ermeni ve Yahudi vakıfları başta olmak üzere toplam 161 Azınlık Vakfı tanımaktadır. 161 vakfın tanınması ve yapılan yasal düzenlemeler sonucu şu ana kadar 364 mülk iade edilmiştir.
  • Tasarının amaç ve kapsamını düzenleyen ilk iki maddesi, hukuki bünyeleri birbirinden tamamen farklı eski ve yeni vakıfları aynı statü içerisine dâhil etmektedir.
  • Tasarıya göre; Vakıf kurmada sermaye sınırlaması, malları edinme amaçlarının belirtilmesi şartı kaldırılıp, bunların başka amaçlarla kullanılabilmesi ve vakıflar arasında mal değişimine imkân verilmektedir.
  • Tasarıyla, yabancılar vakıflarda görev alabilecek, uluslararası kuruluş ve vakıflardan yardım alınıp verilebilecek ve şirket kurulabilecektir.
  • Vakıfların malları haczedilemeyecek ve kamulaştırılamayacak, yöneticileri sadece mahkemelerce görevden alınabilecektir.
  • Vakıflar yabancı kuruluşlardan yardım alabilecektir. Türk kuruluşu sayıldıkları için sınırsız mülk edinebileceklerdir.
  • Tasarıda vakıflara herhangi bir ayrım yapmadan sınırsız şube açma imkânı tanınmaktadır.
  • Tasarıyla yabancılara ülkemizde vakıf kurma hakkı tanınmaktadır.

Yukarıda kısaca aktardığım vakıflar yasası ile ülkemiz kendi bölünmez bütünlüğünü kendi elleriyle baltalamıştır. Tarihe baktığımızda memleketimiz ne zaman ekonomik açıdan Batı’ya bağımlı olsa ve ülke bütünlüğü tehlikeye girse yukarıdaki gibi azınlık haklarına önem veren yasalar çıkarmaktadır. Mesela 19. yüzyılın başlarından itibaren ilan edilen Tanzimat Fermanı da bugünkü gibi Batılıların istekleri doğrultusunda o dönemki yöneticiler tarafından çıkarılan bir nevi anayasadır. O dönem de yapılanların ülke bütünlüğünü korumada ve Batı’ya entegre olmada başarı sağlamadığı hepimizce malumdur.

Tarihte aynı şartlarda aynı olayların aynı sonuçları doğurduğu dikkate alındığında günümüzde mecliste onaylanan vakıflar yasası da geçmişteki sonuçları doğuracağını görmek zor değildir. Millet olarak tarihimizi ne kadar bildiğimiz aradan yüzyıllar geçmesine rağmen aynı hataları yapmamızdan aşikardır. Umarım bu sefer millet olarak uyanık olup devletimize sahip çıkarız.

İyi Haftalar!...

Devamını Oku...

22 Şubat 2008 Cuma

Eyvah! Kadınlar Geliyor

Hepimizin bildiği gibi ülkemizin son dönem gündemini oluşturan en önemli konu “başörtüsü” konusudur. Konu hakkında olumlu olumsuz çeşitli yorumlar gündeme gelirken sizlere bu hafta konunun kanaatimce buzdağının altındaki sebebini aktarmak istiyorum.

Değerli okuyucular, sadece Türkiye’de değil dünyada da erkeklerin kural koyduğu bir düzende yaşamaktayız. Ancak geçen zaman içerisinde kadınlar, her başarılı erkeğin arkasında var olan kadından ziyade başarının gerçek sahibi olma yolunda çetin bir mücadeleye girmiştir. Bu mücadele kadınların bulundukları ülkelere ve kültürlere göre farklılık göstermektedir.

Biz Türklerde kadın imajı toplumda her zaman erkeğin yanında yer alan ve toplumda yaptırım gücü olan bir saygınlık unsuru olarak görülmüştür. Nihayetinde toplumların dinamik yapısından ve çeşitli kültürlerden etkilenmesi sonucu gelinen nokta itibariyle toplumumuzda kadın, batı kültürünün kadını bir “meta” olarak görme anlayışı ile doğu kültürünün kadını  “kafes arkasına” itme anlayışı arasında sıkışıp kalmıştır.

Toplumda kadının sıkıştığı bu mevcut ikili sistemi bozan en büyük adımı Anadolu kadını atmıştır.  Daha önce tarlada vb. işlerde alt kademede çalışarak üretime katkıda bulunan Anadolu kadınları artık kızlarını okutarak üst kademeye yani “yönetici sınıfına” talip olmuşlardır.

Bu durum toplumumuzda kanaatimce yeni bir kadın hareketinin başlangıcıdır. Çünkü bu harekette kadın küreselleşen dünyada, herkesin “aynılaştırıldığı” bir sistemde bu sisteme bir başkaldırı olarak geleneğe ve maneviyata verdiği önemi belirtmek amacıyla “başörtü” takmış; Bunun yanında doğu kültürünün kadını ikinci plana atmasına bir başkaldırı olarak da toplumsal hayatta kendini erkek ile eşit seviyeye getirmiştir.

Bu gün ülkemizde verilen mücadele Anadolu kadınını tekrar eski günlerine götürme mücadelesidir. Zira ülke üretiminde alt kademede çalışan bir kadının başörtüsü kimseyi rahatsız etmemekte fakat aynı kadın avukatsa doktorsa birçok kesimi rahatsız etmektedir. Bu sebeple ülkemiz içerisinde mevcut her iki kültür grubuna mensup şahıslar için birinci hedef eğitimli başörtülü Anadolu kızını evine geri sokup yönetimden uzaklaştırmaktır.

Halbuki Yüce Önder Atatürk Türk toplumunda kadının kendi kültüründe var olan yere yeniden gelebilmesi için gelişmiş birçok ülkeden daha önce kadına seçme ve seçilme hakkını vermiştir. Ayrıca Anadolu kadının toplumda söz sahibi olması için eğitimi yaygınlaştırarak kadınların da eğitim alma hakkını hızlandırmıştır. Kısaca diyebiliriz ki bugün yaşadığımız kadın hareketinin temelleri 1920’lerde atılmıştır.

Tarihimize baktığımızda birçok fikir hareketinin ve sosyal olayın dışarıdan empoze edilerek ülkemizde yer bulmasına binaen belki de tarihimizde ilk defa toplumumuzda kendi iç dinamiklerinden doğan bir sosyal hareket Anadolu kadının sayesinde oluşmuştur. Dolayısıyla bu oluşumun bir noktaya tıkayarak yok edileceğini farz etmek son derece yanlıştır. Yani mesele başörtüsünden ziyade yönetimi kadınlara bırakmama mücadelesidir.

Son söz olarak şunu söylemek isterim ki; dünyada çok hafif olmasına rağmen tahribatı en yüksek element ‘su’dur. Zira su devamlı vurduğu bir noktada en sert cisim olan mermeri bile tahrip edebilmektedir. Büyükler “kadınlar su gibidir” derler. Hedefi su gibi her daim vururlar...

İyi haftalar!... 

Devamını Oku...

24 Ocak 2008 Perşembe

Lüks Hayat!

Geçen haftaki yazımda sizlere genel olarak bahsetmiştim; ülkemizde "sosyete" olarak tabir edilen ve Batı tarzına yakın yaşam stilini benimsemiş, lüks markaları kullanan, toplumun az bir kesimini oluşturan sosyal tabaka bugün belki de modernleşmenin yeni tezahürü olarak zengin muhafazakâr kesimde de yer bulmaktadır.

Tabii muhafazakar kesimdeki sosyetiklik Doğu tandanslarına yakın hatta denilebilir ki Arap sosyetesine uygun bir biçim seyretmektedir. Arap dünyasındaki sosyetik tiplere baktığımızda çoğunun Batı eğitiminden geçip şekil olarak geleneksel Arap kültürünü yaşattıkları hepimizce malum olan bir durumdur.

Aynı şekilde ülkemizdeki yeni sosyetik muhafazakar kesimin de eğitimini Batıdan alıp şeklen Doğulu olarak yaşadığı görülmektedir. Bilinen lüks markaları kullanan bu kesimin yaşadığı lüks yaşam ise diğer sosyete mensuplarından kendilerini ayıran en önemli fark olan temsil ettikleri "İslami kimliğe" ters düşmektedir.

Çünkü İslam sosyal bir dindir ve İslamiyet'te toplumdaki sosyal tabakalar arası uyuma çok önem verilmiştir. Zekat ibadeti bunun en açık delilidir. Hele bizim gibi gelişmekte olan toplumlarda gelir seviyesi düşer, alt ve üst tabakalar arasındaki fark gittikçe artarken bir kesimin en azı 850 Euro olan ayakkabı giymesi hem dinen hem de ileride toplumda sosyal patlama yaratma ihtimalinden dolayı sakıncalıdır.

Nitekim geçmişte Batı ve Doğu toplumlarında yukarıda izah ettiğim sebeplerden kaynaklanan birçok olay meydana gelmiştir. Ne var ki bizim geçmişimize bakıldığında yöneten kısmın lüks tüketimine dair halk arasında bir isyan çıkmamıştır. Çünkü bizim örfümüz gereği de gösteriş son derece ayıp sayılmıştır.

Söz konusu örfün bir yansıması olarak dönemin Batı ve Doğu saraylarıyla Topkapı sarayı kıyaslandığında Topkapı sarayının ne kadar sade olduğu malumdur. Mesela Fransa'daki Versay Sarayı veya Rusya'daki Kremlin sarayı yanında bizim saraylar son derece sade kalmaktadır. Aynı şekilde kılık kıyafette de ecdatta aynı sadelik mevcuttur. Yani bizler için önemli olan "şekil" değil "öz"dür.

Bir diğer örnek olarak, çok enteresandır, eski Türklerde (hatta bu ritüeli Osman Bey'in de yaptırdığı söylenir) yılın belli zamanında yöneticiler evlerini halka açarak halkın buradan istediği şeyi almasına müsaade ederlermiş. Yani bir nevi göz hakkı gibi algılanabilecek bu uygulama yönetenin halka bakış açısını yansıtması bakımından ayrı bir önem arz eder.

Bugün dünyadaki sermayenin serbestçe dolaşması her ülkede yeni sınıfların oluşmasına, zengin ve fakir arasındaki uçurumun giderek artmasına sebebiyet vermektedir. Nitekim yapılan araştırmalar 21. yüzyılın önemli sorunlarından biri olarak bahsettiğimiz durumu belirtmektedir.

Diğer taraftan günümüzde iletişim ağının yaygınlığı toplumları lüks tüketime hızla yöneltmekte; bu durum özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan toplumlarda çeşitli yönlerde cereyan eden sosyal hareketliliklerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir.

Umarım milletimiz geçmişine sahip çıkarak örfünde yer alan "sadelik" temelli anlayışına ve dininde bulunan "israf" prensibine özen gösterir. Çünkü bugünkü durum geçmişte yaşanmamış fakat gelecekte yaşanabilecek toplumsal kaosun habercisi niteliği taşımaktadır.

İyi haftalar!...

Devamını Oku...

9 Ocak 2008 Çarşamba

İyi Seneler


Bilindiği gibi adettendir; yılsonu geldiğinde geçen yılın bir muhasebesi yapılır ve gelecek yıla dair temennilerini herkes ifade eder. Bende bu yazımı günün anlamına binaen bu konuya ayırmak, kendime göre geçen yılın bir tahlilini gelecek yıldaki beklentilerimi siz değerli okuyucularla paylaşmak istedim.


Bu yılın ülkemizi yönlendirmesi ve sosyolojik açıdan yeni bir sınıf doğmasına sebep olması açısından en önemli kavramı kanaatimce “ılımlı İslam”dır. Bu söylemin nereden çıktığına ve gelecekte nelere yol açabileceğine daha önceki yazılarımda temas ettiğim için burada tekrar değinmek istemiyorum.



Fakat sonuç itibariyle özellikle ekonomik gücü yüksek muhafazakar kesimde yer bulan bu söylemin bir tezahürü olarak her anlamda gösteriş ön plana çıkmış buna binaen tevazu azalmıştır. Sosyolojik açıdan toplumdaki bu değişkenliği alt ve üst sınıflar arasındaki uçurumun giderek açılması şeklinde ifade edebiliriz.


Bu yılın diğer bir önemli olayı şahsıma göre Papaz suikastleri ve en son Hrant Dink cinayeti ile suçlu devlet ve suçlu toplum psikolojisinin halk arasında yaratılarak toplumda irade kırılmasına sebebiyet verilmesidir. Bin yılı aşkın bir süredir içerisinde daima farklılıkları barındıran ve bu yapıyı koruyan bir millet olarak birdenbire bu tarz olayların yaşanması milletimizin ve devletimizin farklı noktalara çekilmek istenmesinin en önemli kanıtlarıdır.


Geçtiğimiz yıl yaşadıklarımızdan çıkardığım bir diğer sonuç ise iç politikada “yerelliğin” dış politikada da “şeffaflığın” rol oynadığı gerçeğidir. “Neden” diye soracak olursanız, yönetenlerin yönetilenlere “ananı da al git”, “borç yiğidin kamçısıdır”, ”borç alan emir alır” gibi hitap şekillerini, aynı şekilde yönetilenin de yönetene karşı belli ortamlarda “çabuk süpürmeyin size faydalı olur” şeklindeki ifadeleri kullanabilmesidir. Zira bu hitap şekilleri eskiden daha elit bir kesim tarafından yapılan siyasetin, konuşma üslubuna kadar yerelleştiğinin en bariz misallerini teşkil etmektedir.


Dış politikada ise artık tüm taraflar kartlarını bize karşı açık oynamaktadır. Mesela Kıbrıs Rum kesimi devlet başkanı Kıbrıs için getirdiği çözüm önerisinde Türklerin adada azınlık statüsünde yer alması gerektiğine, Türk askerinin adada işgalci konumunda olduğuna dair daha önce dile getirilemeyen iddialarını açıkça ifade edilebilmektedir.



Bu durumun en son örneği olarak Ermeni hükümeti sözde Ermeni soykırımıyla ilgili karşılıklı açılacak arşivler için öne sürdüğü üç şartı görmekteyiz: Türk devletinin kendilerinden özür dilemesi, bugün için 14 milyar dolar tutan maddi tazminat ödemesi ve iki devlet arasındaki sınırların Sevr anlaşmasına göre yeniden düzenlemesi. Bu şartlar yerine getirilirse arşivlerin açılıp konuyu tarihçilerin aydınlatmasına izin vereceklerini beyan etmişlerdir!



Terör konusunda karşı tarafın almış olduğu mesafe yani olayın siyasi boyuta taşınması, kendi topraklarımıza yapılan fiili saldırılara karşı “izin almadan” harekete geçilememesi bu yılın sonunda devletimizin geldiği nokta itibarıyla dikkat edilmesi gereken diğer önemli hususlarıdır.



Tüm bu tablo neticesinde önümüzdeki sene gerek ekonomik gerekse sosyal açıdan geçen seneye oranla daha sıkıntılı geçeceğini uzmanlar belirtmektedir. Umarım en az zararla ve geçmişte yaptığımız hataları tekrarlamadan yeni seneyi tamamlarız. Tüm dünya ve devletimiz için “adaletin” uygulandığı nice seneler!


Saygılarımla…


Devamını Oku...

12 Aralık 2007 Çarşamba

Duyarsızlık


Bugünlerde birçoğunuzun milletimizin gittikçe duyarsızlaştığı konusunda benimle hem fikir olduğunu düşünmekteyim. Mesela en son meydana gelen uçak kazasında ölenler için şahsen milli yas ilan edilmesini beklerdim. Ya da televizyonlarda eğlence programlarının bir süre ara verilmesi söz konusu olabilirdi. Çünkü daha önce alınan 12 şehit haberine rağmen televizyondaki programların yayın akışını aynen sürdürmesi tepki çektiği için belki bu son olayda aynı hataya düşülmez diye düşünmüştüm.



Maalesef hiçbiri yapılmadı. Sadece ölenlerin ardından anıt mezar yapılacağı gazetelerde yayınlandı. Halbuki aynı tarz da bir uçak kazası geçtiğimiz sene İspanya’nın başına gelmiş, akabinde ülke genelinde yas ilan edilmişti. Dolayısıyla milletimizin giderek tepkisiz bir toplum haline geldiği yanlış bir kanaat değildir.



Acaba milletimiz bilinçli bir süreç izlenerek duyarsızlaştırılmakta mı? Yoksa milletimizin gelişme süreci kendiliğinden bu durumu mu ortaya çıkarmaktadır? Kanaatimce konu hakkında yanıtlanması gereken temel sorular bunlardır.



Milletimizin geçirdiği evrelere ve yaşananlara bakıldığında yukarıdaki sorular birbirini tamamlayan bir zincir halkası gibidir.



Her şeyden önce milletimizin özellikle son yüz senedir yoğun bir şekilde yaşadığı modernleşme ve akabinde tarım toplumundan sanayi topluma geçiş süreçleri sosyolojik olarak çeşitli sonuçlar doğurmuştur.



Bu durumun yarattığı ilk sonuç geniş aileden çekirdek aileye geçiş şeklinde olmuştur. Bu geçiş zamanla gelecek nesillere kültür aktarımı açısından darbe vurmuştur. Çünkü daha önceleri aile büyükleri ile beraber yaşanılan evlerde çocuklara kültür aktarımı büyükler sayesinde olmaktaydı. Sanayileşme ile birlikte zamanla ailedeki bu yapının değişmesi büyük evlerden apartmanlara geçilmesi insanların birbirleri ile iletişim becerilerini azaltmıştır.



İnsanların birbirleriyle iletişimlerinin azalması giderek yalnızlaşmalarına yol açmıştır. Bugün sosyologlar 21. yüzyılı bireyin ön plana çıktığı bir yüzyıl olarak tanımlamaktadır. Bireyin ön plana çıkması ve “ben merkezli” bir hayat stili, insanları “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığında hareket etmeye sevk etmekte, neticede insanlar toplumsal olaylara karşı duyarsızlaşmaktadır.



Yukarıdaki hususlara ilaveten daha önce bahsettiğim üzere milletimizin bilinçli bir şekilde duyarsızlaştırılması da söz konusudur. Özellikle televizyon programları milletimizi bu noktada etkileyen en önemli araçların başında gelmektedir. Geçmişte millet olarak gerek milli gerekse ahlaki yönden yanlış olarak kabul ettiğimiz bir çok meselenin televizyonlarda tartışılmaya başlanması veya gösterilmesi insanları yanlış duyumlara ilk önce alıştırmış, alıştırmanın sonucunda da tepki kırılması meydana getirmiştir.



Aynı modernleşme sürecini Batı toplumlarının da geçirmesine rağmen bizdeki duyarsızlığın onlarda görülmemesinin en önemli sebebi Batının modernleşme sürecini kendi iç dinamiklerinin yarattığı bir baskı sonucu yaşamasıdır. Bu sebeple Batı sosyal devlet olma bilincine ererek bireyselliği kendi insanına verilen değer olarak algılamıştır. Mesela bizde bir kaza meydana gelse etraftakilerin yardımı olmazsa kazazedenin kaybedilmesi söz konusu olabilirken orada insanların olaya müdahale etmediği fakat beş dakika içerisinde uzman müdahalesinin söz konusu olduğu görülmektedir.



Kısaca geçmişten beri gelen modernleşme kaygısı ve bu kaygı neticesinde birileri tarafından bize çizilen yolun milletimizi getirdiği nokta ortadadır. Buna rağmen milletimize “ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin” mesajı uzun zamandır verilmektedir. Bizim için artık iki seçenek kalmıştır. Ya bu devranı değiştirecek yada bu deveyi güdeceğiz. Saygılarımla!...



11.12.2007

Devamını Oku...

3 Aralık 2007 Pazartesi

Satranç Tahtası


Satranç oyunu hepimizin bildiği gibi zeka ve strateji oyunudur. Bunun içindir ki bazı entelektüeller dünya siyasetini satranç tahtasına benzetmektedirler. Bu oyunu zekice kurulmuş bir strateji izleyen kazanır.



Dünya siyasetinin satranç tahtası da yazılarımda her zaman bahsettiğim gibi üzerinde yaşadığımız coğrafyadır. Bu coğrafya devletlerin kendilerini sınadıkları ve dünya üzerinde esas başarı kazandıkları alandır.



Satrançta önemli taşlar vardır. Bunlar sırasıyla şah, vezir, kale, at, fildir. En son olarak da piyon taşı gelmektedir. En son sırada olmasına rağmen iyi bir oyun kurulduğunda piyon, karşı sıraya ve şahın yerine geçip oyunu bitirebilmektedir. Satrançta hareket kabiliyeti çok olan taş vezirdir. Şah hareket alanı az olmasına rağmen oyunu sonlandıran taş olması hasebiyle önem arz eder.



Satranç oyununu günümüze uyarladığımızda ülkemizin geçmişte vezir gibi hareket alanı geniş, her yere oynayabilen bir taş misali olduğu görülmektedir. Bu durumda geçmişten gelen tarihsel bağlar önem arz eder. Çünkü bu coğrafyada nereye gitseniz bir Türk izi bulmak mümkündür ve bu sebeple ülkemizin hareket alanı genişlemektedir.



Ancak son beş senedir özellikle ülkemizin yabancı sermayeye dünyanın en yüksek faizini vermesi, sıcak paraya endeksli bir ekonomik sistem oluşmasına yol açmıştır. Bu durum ilk etapta serbest piyasada dövizin düşüp Türk lirasının değer kazanmasını, enflasyonun ise düşmesini beraberinde getirmiştir. Ancak sıcak paranın getirdiği bu kısa vadeli faydalarına karşın uzun vadede yarattığı sıkıntılar daha büyük önem kazanmaktadır ki bunların başında cari açığın gittikçe büyümesi ve paranın yatırıma dönüşmemesi sebebiyle ülkemizin elini kolunu bağlaması ve hareket kabiliyetini kısıtlaması gelmektedir.



Bu duruma en iyi misal şu anda içerisinde bulunduğumuz “Kuzey Irak operasyonu” bilmecesinde yatmaktadır. “Bu operasyon yapılmalı” fikri ortaya çıktığından beri kanaatim ekonomik dengelerden ötürü böyle bir operasyona kolay kolay gidilemeyeceği şeklindeydi. Dikkat edilirse bu fikir ortaya çıktığında hükümet yetkilerinin ilk tepkisi de ekonominin zarar göreceği yönünde olmuştu.



Çünkü şu an orada müthiş bir sıcak para mevcuttur. Bu paranın girdiği ülkelerin başında ülkemiz gelmektedir. Halen Kuzey Irak’ın imarında Türk şirketler önemli rol üstlenmektedir. Yani tarihte her zaman olayların başını ve sonunu hazırlayan ekonomik şartlardır. Bu sebeple ülke ekonomisi geldiği nokta itibarıyla milli çıkarları geri plana attırmaktadır.



Görülüyor ki, satranç tahtasında oyun kurucular oyunu kuralına göre zekice planlamakta ve biz bu hamlelerden sonra vezir taşı olmaktan çıkıp şah yerine geçmekteyiz. Yani oyunu sonlandıran ancak hareket kabiliyeti olmayan taş durumundayız. Bu arada da daha önce itibar edilmeyen piyon taşları çevremizde dolanıp şahın yerine geçmeye çalışmaktadır.



Sonuç itibariyle oyun tüm hamleleriyle hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Ülkemizin son olarak yapacağı hamle ise en azından yerini koruyup piyonlara “mat” olmamaktır.



02.12.2007

Devamını Oku...