Musa ORDU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Musa ORDU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2009 Cuma

Lisan Meselesi (2)

Bugün kullanmakta olduğumuz Türkçe, tarih içinde kazandığı bütün incelikleri ve ses zenginliklerini maalesef büyük ölçüde kaybetmiş bulunmaktadır. Artık konuştuğumuz lisan Hamdullah Suphi'lerin, Peyami Safa'ların, Necip Fazıl'ların konuştuğu ahenkli güzel Türkçe değil, ağzımızda geveleyip durduğumuz, kulağa hoş gelmeyen bir Türkçe'dir. Bu itibarla, Yahya Kemal'in "Bu dil, ağzımda annemin sütüdür..." dediği güzel Türkçemizin korunması hususunda elbirliğiyle gereken hassasiyeti göstermemiz icabetmektedir.

Ancak, günümüzde uydurma kelimeleri kullanmak o kadar yaygın hale gelmiş bulunmaktadır ki, kimin iyi, kimin kötü niyetli olduğunu anlamak ta mümkün değildir. Yeni yetişen gençlerimiz ise okulların, TV'lerin, basının ve çevrenin tesiri ile kesif bir uydurukça dilin telkini altında kalmaktadır. Bunun neticesinde de masum geçlerimiz, daha küçük yaştan itibaren dil hususunda yanlış bir yola girmiş olmaktadırlar. Diğer taraftan yaşları en az altmışı geçmiş yetişkinlerimiz de bilerek veya bilmeyerek uydurma lisanı kullanmakta, bazıları da kendilerinin yeni nesile ayak uydurduklarını zannederek bu kelimeleri şuursuz bir şekilde kullanmaya devam etmektedir.

Burada üzüntü veren bir husus vardır ki, o da baba ile oğlun, torun ile dedenin birbirlerini anlayamaz hale getirilmeleridir. Bu husus ise çok üzücü bir durum meydana getirmekte olup, bu günün gençliğini, dünün Mehmet Akif'ini, Ömer Seyfettin'ini, Peyami Safa'sını anlayamaz duruma getirmektedir.

Bilindiği üzere, lisan nesiller arasında kültür devamlılığını sağlamanın en önemli vasıtalarından birisidir.

Dil meselelerine, gönül veren kafa yoran Prof. Dr. Mehmet Kaplan'da bu hususta derin bir üzüntü duymuş olacak ki, bir yazısında,
"Faciayı düşününüz. Bugünkü nesiller için Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, hatta Sait Faik'in eserleri anlaşılmaz hale gelmiştir. Bir milletin kütüphanesi ancak böyle yıkılabilir. Bugünün öğrencilerine bu yazarlardan birinin eserini veriniz, manasını anlamadığınız kelimelerin altını çiziniz deyiniz, sayfaların simsiyah olduğunu göreceksiniz. Suç elbette gençlikte değildir. Onların tarihi ve milli kültür kaynaklarına gitmesini engelleyen zihniyettir." demektedir.

Hocamız bu ifadelerinde yerden göğe kadar haklıdır. Zira İstiklal Marşımızı sözlüğe bakmadan kaç öğrencimiz anlayarak okuyabilir. Bahsi geçen eserler en fazla 70-80 sene öncesine ait bulunmaktadır. Bu kadar kısa bir süre içerisinde eserlerin yeni nesil tarafından anlaşılamaz hale gelmesi son derece üzücü ve düşündürücü bir hadise olarak görülmektedir.

Üzülerek ifade edelim ki, bugün artık memleketimizde uydurmacılık bulaşıcı bir hastalık haline gelmiş bulunmaktadır. Hocamız Prof. Dr. Necmeddin HACIEMİNOGLU'nun ifadeleri ile uydurmacılık hastalığına yakalanan insanlar çeşit çeşit, tip tip ve sürü halindedir. Muhterem hocamız bu insanları iki gruba ayırmaktadır.

"1-Hainler Grubu     2- Gafiller Grubu

Hainler grubunun mensupları uydurmacılık akımını neden ve hangi maksatla desteklediklerini gayet iyi bilmektedirler. Yaptıkları işin şuurundadırlar. Dışardan ezeli ve ebedi Türk düşmanlarından emir ve talimat almaktadırlar. Niyetleri kötüdür.

Gafillere gelince:

"Gafiller maalesef sayıca hainlerden daha çok ve daha zararlıdırlar. Çünkü robot gibi güdülür, kukla gibi oynatılabilirler."

"Bunlarda çeşit çeşittirler. Ancak hepsinde ortak olan bir vasıf vardır ki o da cehalettir. Hiçbiri dilin mahiyetini, cemiyet ve milletle olan münasebetlerini bilmez. Hepsi kültürümüzün zenginliğinden habersizdir."

Yukarıda izah edilen sebeplerle dilimiz uzun yıllardan beri olduğu gibi bugün de tam manasıyla yıkıcı bir propagandanın tesiri altında kalmaya devam etmektedir. Bu yıkıcı davranışların, kötü emellerin ne zaman son bulacağına dair herhangi bir kuvvetli ümit ışığı da görülmemektedir. Bu işleri düzeltip dil meselesini normal mecrasına koyacak olan mekteplerimiz ve üniversitelerimiz de üzülerek ifade edelim ki, tam manasıyla gaflet içerisinde bulunmakta olup, hatta dilde yozlaşmaya çanak tutmaktadırlar. Başta Devlet TV kanalları olmak üzere bazı özel TV kanalları ile bir kısım basının tutumları ise tamamen vurdumduymaz bir davranışı sergilemektedir.

Bu cümleden olarak, güzel Türkçemizin yaşatılıp asli yapısının bozulmadan nesiller arasındaki dil ve kültür birliğinin devam ettirebilmesi için en azından Devletimizin bu hususu Milli mesele addetmesi ve Türkçe'nin kurtuluş savaşını başlatması gerektiği kanaatini taşımaktayız.

Diğer taraftan, lisan meselesinin ehemmiyetine müdrik olan, bu işe gönül koymuş insanların en azından, güzelim hayat yerine yaşam, imkân yerine olanak, şart yerine koşul, kelime yerine sözcük, sebep yerine neden, hafıza yerine bellek, hayal yerine imge, delil yerine kanıt kelimelerini kullanmamaları en halisine temennimizdir.

Netice itibariyle, dil milletleri millet yapan mühim unsurlardan birisi olmanın yanında, güzel konuşmanın güzel yazmanın da en güzel bir ifade tarzıdır. Bu sebepledir ki, güzel konuşup iyi eserler meydana getirilebilmesi, milli birliğimizi bozmadan nesiller arasındaki bağın devam ettirilebilmesi için, dilimize sahip çıkmak bir vatanseverlik olarak mütalaa edilmektedir.

Bir önceki yazımızda da ifade edildiği üzere, dil sevgisi, vatan sevgisi, ana sevgisi gibidir.

Yahya Kemal'in bir şiirinde ifade ettiği gibi, "Türkçe ağzımda annemin sütüdür."

Devamını Oku...

17 Nisan 2009 Cuma

Lisan Meselesi( I )

Lisan ile milli ruh ve kültür birbirinden ayrılamazlar. Lisan, kültürün temelini teşkil etmekte olup, taşıyıcı durumundadır. O bozulduğu takdirde milli ruh ve kültür diye bir şey kalmaz. Hepsi yok olur. Bu sebeple hepimizin "Lisan" meselesinde azami hassasiyeti göstermemiz icabetmektedir.

Rahmetli hocamız Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ Türkçemiz ve Uydurmacılık isimli kitabının takdim yazısında aynen,

"Dil meselesi bir milli müdafaa meselesidir. Dilimizi korumak, vatanı korumakla birdir. Çünkü dil de vatan kadar, tarih kadar, gelenek ve töre kadar azizdir. Dil de bayrak gibi, aile gibi mukaddesattandır.

Belki de hepsinin ifadesi, aksi onda olduğu için hepsinden öncedir. Dil olmayınca millet olmaz, milliyet olmaz. Milli kültürün baş unsuru dildir.

Dil sevgisi, vatan sevgisi, ana sevgisi gibidir, sınırsızdır, her türlü fedakârlığı gerektirecek kadar engindir.

Helal süt emenler vatanı da her şeyden üstün tutarlar. Sütü bozuk olanlar ancak dili bozmaya kalkışırlar"

İfadeleri yer almaktadır.

Rahmetli hocamız lisanın ehemmiyetini öz olarak çok güzel hülasa etmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah kendilerine rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

Memleketimiz de lisan hususunda söz sahibi olup, yine Cenab-ı Allah'ın rahmetine kavuşmuş bulunan Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU' da, "Türkçenin Karanlık Günleri" isimli eserinde lisanın ehemmiyetini izah ettikten sonra, kitabının bir yerinde;

"Türk dilinin sadeleşmesi hareketinin asıl gayesinden saptırılarak tam bir kültür ihtilali şekline dönüşmesi 1960 yılından itibaren başlamıştır. Tesir sahası çok geniş Devlet organlarının ve kuruluşlarının böyle bir kültür yıkımına öncülük etmeleri Türkçe'nin çöküşünü büsbütün hızlandırmıştır. Eğer Türk milliyetçileri bu yıkılışın karşısına dikilmezlerse, en geç bir nesil sonra Türkiye'de Türk diliyle yazılmış ilim, fikir ve sanat eserine rastlamak mümkün olmayacaktır"

Tespitinde bulunmaktadır. Hocamızı rahmetle yâd ediyorum.

Hocamızın 1970'li yıllarda üzerine ehemmiyetle parmak bastığı tehlike maalesef bugün de mevcuttur. Hatta gerek, başta Milli Eğitim camiası olmak üzere, Devlet kuruluşlarının ve gerekse TV kanalları ile basının (sağ ve sol basın ayırımı yapmaksızın) bazılarının maksatlı, bazılarının da vurdumduymaz ve gafil tutumları sebebiyle dilimizin yozlaşması olanca hızıyla artarak devam etmektedir.

Öztürkçecilik adı altında uydurukça denilen dil benliğimize öyle işlemiştir ki, bazı muhafazakâr insanımız dahi yozlaşmadan şikâyetçi olmalarına rağmen ne idüğü belirsiz nesebi gayri sahih kelimeleri kullanmaktan kendilerini alamamaktadır. Bunlara birkaç misal vermek icap ederse; amaç, neden, matematiksel, yasal, yaşam,  tüm, yitirmek, içermek, olanak, olasılık, koşul, denli, değinmek, düzey, yüzey ve buna benzer kelimelerin farkında olunmadan kullanıldığı görülmektedir.

Hâlbuki bu kelimelerin uydurma olduğu, Türkçenin kaidelerine uymadığı yukarıda isimlerinden bahsettiğimiz hocalarımızın kitaplarında açık bir şekilde izah edilmektedir.

Kullanılan uydurma kelimelerin bazılarına kısaca temas etmek icap ederse,

Amaç: Bugün hedef, gaye, maksat yerine kullanılan amaç kelimesinin menşei belli değildir. Bu uydurma kelime lisanımızdan üç kelimeyi unutturup güzel Türkçemizin kısırlaşmasına sebep olmaktadır.

Düzey: Seviye manasında kullanılan bu kelime uydurmadır.

Yüzey: Satıh manasına gelen yüzey kelimesi de yanlıştır. Yüz kelimesi bulunmakla beraber bunun sonuna "ey" eki getirilerek kelime türetilemez.

Tüm: Ne olduğu, nasıl yapıldığı bilinmeyen ve izah edilemeyen tüm kelimesi bütün, tam karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu suretle asırlarca kullandığımız iki asil kelime gidip onun yerine uydurma olan tüm kelimesi gelmektedir.

Değinmek: Temas etmek, dokunmak yerine kullanılan bu kelimenin de uydurma olduğu kesindir.

Hele bütün bunların haricinde birde TV kanallarında basında ve vatandaşlarımız arasında sıkça kullanılan bir onur kelimesi var ki bu kelime, şeref, haysiyet, kibir, gurur, izzetinefis gibi tam beş adet kelimenin yerine ikame edilmek istenilmektedir. İşin enteresan olan tarafı da yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bu beş kelimenin dilimizden kovulması hiçbir kurumu ve insanlarımızı rahatsız etmemektedir. Unutturulmak istenilen o şeref kelimesi ki, insanlarımızın damarlarında atar. Milletimiz şerefi üzerine söz verir, şerefi uğruna ölür, şeref misafiri olur. Hiç kimsenin aklına onuru üzerine söz vermek gelmez.

Yazının bu bölümünü daha fazla uzatmamak için diğer bahsi geçen kelimelere temas etmekten sarfınazar ediyorum. Kısaca ifade etmek istediğim husus şudur ki,  uydurma kelimelerin nasıl sinsice beyinlerimizde yer edip, itina ile yazdığımız yazılara ve konuşmalarımıza dahi girebildiğini göstermekten ibarettir.

Uydurma kelimelerin birçoğu Türkçe ve yabancı asıllı kelimelere Türkçe'de bulunmayan uydurma ekler getirilmek suretiyle yapılmaktadır. Hepsi Türk dili'nin gramer kaidelerine aykırıdır. Onun için yanlıştır, onun için uydurmadır. "sel" ve "sal" ekli kelimelerinin kullanılması bugün o kadar yaygın hale gelmiş bulunmaktadır ki, bazı gafiller, hatta aydın dediğimiz bazı yazarçizer takımı dahi askersel, yaşamsal ve daha nice buna benzer selli, sallı, tadsız tuzsuz ve mezhepsiz kelimeleri kullanmakta herhangi bir mahzur görmemektedirler.

Netice itibariyle, bazı çevre ve kimselerin, halkımıza, edebiyatımıza, kültürümüze mal olmuş kelimeleri atmak suretiyle, yerlerine lisanımız ile hiçbir alakası olmayan uyduruklarını koymayı niçin istediklerini anlamak mümkün değildir.        

Bu husus ile alakalı mülahazalar ikinci kısımda anlatılmaya çalışılacaktır.

Faydalanılan Kaynaklar

1- Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş' ın     Türkçemiz ve Uydurmacılık isimli kitabı,

2- Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu' nun Türkçenin  Karanlık Günleri isimli kitabı.

Devamını Oku...

22 Şubat 2009 Pazar

Güzel Türkçemiz

İnsanlar, meramlarını başkalarına söz veya yazı ile ifade ederler. Sözle ifade tarzı önemli olmakla beraber, yazı ile ifade tarzı daha büyük ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü karşılıklı konuşmalarda yapılan hatayı, meydana gelen yanlış anlamaları düzeltme imkânı vardır. Ancak yazılı olarak yapılan anlatımlarda, yapılan hatayı her zaman tashih etme imkânı olmayabilir.

Bu sebeple, yazışmalarda ifadeler açık, cümleler düzgün olmalıdır. Yazıyı okuyan muhatabınız herhangi bir yanlış yoruma meydan vermeden ve zorlanmadan, anlatılmak istenilen hususu kolayca anlayabilmelidir.

Ancak, yazılı ve sözlü ifadelerin zenginliği, bilinen ve kullanılan kelimelerin azlığı veya çokluğu ile yakından alakalıdır. Nasıl sadece yüz kelime İngilizce bilen birisi meramını anlatmakta güçlük çekerse, Türkçe kelime haznesi az olanlar da aynı zorluklarla karşılaşabilir.

Onun için de, aynı cümle içinde üç tane "neden", iki tane "sorun" kelimesi kullanma gibi durumlar sık sık görülmektedir. Konuşurken de "örneğin mesela" demekte hiç beis görülmemekte, hatta resmi yazışmalarda dahi "ailevi sebepler nedeniyle" gibi yanlış ifadeler kullanılmaktadır.

Bu bakımdan, cümle kurulurken aynı manaya gelen kelimeler peş peşe kullanılmamalı, aynı zamanda cümlenin öznesi başka, fiili başka telden çalmamalıdır.Zira, lisan insan ve cemiyet hayatında mühim bir unsur olarak görülmektedir.

DİL BİRLİĞİNİN ÖNEMİ:

Esasen, Millet olabilmenin ilk şartı da fertlerin ortak bir dile sahip olmalarıdır. Ayrıca bir topluluğun Devlet kurmasını sağlayan unsurların başında dil birliği, din birliği, bayrak birliği gelmektedir.

Millet mefhumu tarif edilirken ortaya çıkan çeşitli görüşlerin hepsinde; lisan birliği ilk temel unsur olarak daima başta gelmektedir.

Lisanın çökmesi, milletin dağılması, kaybolması demektir. Milleti tek vücut olarak ayakta tutan iskelet lisandır.

Konfüçyüs'e sormuşlar, bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız? Konfüçyüs şöyle cevap vermiş;

"Önce dili düzeltirdim. Çünkü dil düzgün olmazsa kelimeler, düşünceler iyi anlatılamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılamazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa, halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenilen sözü doğru söylemeli. Hiçbir şey dil kadar mühim değildir."

DİLDE TASFİYECİLİK:

Maalesef son 40-50 yıldır lisanımızda aşırı şekilde tasfiye hareketi başlatılmış bulunmaktadır. Bunun öncülüğünü de başta okullar olmak üzere basın yayın organları ile televizyon kanalları yapmaktadır. Yediden yetmişe herkes tarafından kolayca anlaşılan birçok kelime Arapça veya Farsça'dan gelmiştir diye atılmak suretiyle bunların yerine ne idüğü belirsiz, dil bilgisi ve gramer kaidelerine uymayan kelimeler getirilmektedir. Hatta öyle durumlar meydana gelmektedir ki öztürkçedir diye bir kelime alınıp onun karşılığında yüzyıllardır kullanıp milli kültürümüzün bir parçası haline gelmiş bulunan kelimeler atılmaktadır.

Bunlara birkaç misal verecek olursak, mesela, aslı Türkçe olmayan, Fransızca'dan alınma bir 'onur' kelimesini dilimize yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu kelime,

1 - Haysiyet 2 - Şeref 3 - İzzetinefis 4 - Gurur 5 - Kibir

gibi kelimelerin yerine kullanılmaktadır. Böylece dilimizden beş kelime gidip onun yerine üstelikte Türkçe ile hiçbir alakası olmayan 'onur' kelimesi ikame edilmeye çalışılmaktadır.

Şimdi biraz düşünelim, 'onur' kelimesi tek başına beş kelimenin yerini tutabilir mi? Mesela kibir kelimesini dilimizden attığımız takdirde kibirli birisine, onurlu bir insan mı diyeceğiz.

'Sav' diye bir kelime kullanılıyor. Bu da kullanmakta olduğumuz tez, dava, iddia gibi üç kelimenin lisanımızdan atılmasına sebep olmaktadır.

'Zorunlu' kelimesi de, mecburi, zaruri, şart kelimelerinin yerine kullanılmaktadır.

Böylece dilimiz devamlı olarak kelime kaybetmek suretiyle fakirleşmektedir.

Dilden hiç kelime atılmaz mı? Elbette atılır.

Ancak ses vermeyen, çalışmayan, eskimiş plak veya bant nasıl atılırsa, kelimelerde o hale gelince, manası başka kelimeye geçtikten sonra atılır.

Burada incelik şudur. Atılan veya değiştirilen her kelimenin yerine bir karşılık bulunmaktadır. Yoksa yukarıdaki misallerde olduğu gibi beş kelime atılıp bunların yerine bir kelime konulmamaktadır. Aksi takdirde atılan her kelime Milli kültürümüzden kaybolan bir cevherdir.

Hiçbir dil yoktur ki, kelimelerinin % 20-30 u yabancı asıllı olmasın. Mesela İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca gibi Avrupa'nın dört zengin kültür dilinde Latince ve Grekçe'den gelme binlerce kelime olduğu gibi, birbirlerinden alınmış kelimelerin sayısı da binlercedir. Bugün dünya nüfusunun beşte biri tarafından konuşulan İngilizce için Voltair'in söylediği şu söz meşhurdur; "İngilizce fena konuşulan bir Fransızca'dır." Bu sözden hiçbir İngiliz alınmaz, İngilizce de değerinden hiçbir şey kaybetmez.

Bugün İngilizce'de 100 binden fazla kelime olduğu bilinmektedir. Bu bir dilin zenginliğini ifade eder. Türkçe de ise 75 bin civarında kelime bulunmaktadır. Bunların ise çoğu kullanılmadığı için konuştuğumuz kelimeler birkaç bin ile sınırlı kalmaktadır. Bugün Amerika' da bir ilkokul öğrencisi 7000 civarında kelime ile okuyup yazmakta iken bu rakam memleketimiz için çok aşağılarda bulunmaktadır.

Bugün Afrika ve Yeni Zelanda yerlileri arasında konuşulan kelime sayısı sadece 800 civarındadır.Bu kadarcık kelime ile ne ilim yapılır, ne de meram anlatılabilir.

Üzülerek ifade edelim ki, bugün güzel Türkçe'miz de bir kabile lisanı haline getirilmek istenilmektedir. Eski YÖK Başkanlarından birisi de Türkçe ile ilim yapılamayacağını ifade etmiştir. Yine üzülerek ifade edelim ki, Agop Dilaçar yıllarca Türk Dil Kurumu Başkanı olarak vazife yapmıştır.

Bundan 40 yıl kadar önce o dönemin Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi tarafından okullara bir tamim gönderilir.

Bu tamimin bir maddesinde denilir ki, "öğrencilerin tensel ve tinsel gelişmelerinin sağlanması için lüzumlu tedbirler alınacaktır"(*) (O tarihlerde kullanılan lüzum ve tedbir kelimeleri, artık bugün can çekişen kelimeler arasında bulunmaktadır.)

Şimdi siz bu tamimi uygulayacak bir öğretmen olsanız ne yapardınız?

Burada 'ten' beden yerine, 'tin' ise ruh yerine kullanılmaktadır. Yani, tamimde herkesin kolayca anlayabileceği üzere denilmek isteniyor ki, talebelerin bedeni ve ruhi gelişmeleri için lüzumlu tedbirler alınacaktır.

Bu tamimi alıp uygulayacak olan öğretmen dahi bazı hallerde öğrencilerine,

"Tembellik sizin ruhunuza işlemiş" diyecektir. Hiçbir zaman "Tininize işlemiş" demeyecektir. Tinim denilmez. Ruhum denir. Musiki ruhun gıdasıdır denir. Tinin besinidir denmez. İnsan sevdiğine ruhum, hayatım der. Hiçbir zaman yaşamım benim, tinim benim demez. Böyle konuşmakta kimsenin aklına gelmez. Ruh hastalığı vardır, ruh sağlığı vardır.

Bitkileri ele alacak olursak, nane ruhu vardır, lokman ruhu vardır.

Ten ise, hiçbir zaman beden veya vücut manasına gelmez. Olsa olsa cilt manasına gelir. Cildi güzel, cildi bakımlı gibi.

Halen, T.B.M.M.de kabul edilen yeni kanunlarda dahi öztürkçe adı altında birçok kelimeye yer verilmektedir. Bundan önceki koalisyon hükümetleri döneminde kabul edilen 4721 sayılı Medeni Kanunda da aşırı bir şekilde tasfiyeye gidilerek yıllardan beri kullanılan birçok kelime atılarak bunların yerine yeni kelimeler konulmuştur. Bunlardan çokça göze batan bazıları şunlardır;

Tahsis => Özgüleme

İkamet => Yerleşim Yeri

Tehdit => Korkutma

Talep => İstem

İstifa => Çıkma

Teberru => Karşılıksız Kazandırma

Kâtip => Yazman

İhtimal => Olasılık

Taksim => Paylaşma

Teferruat => Eklenti

İstisnai => Ayrık

Aidat => Ödenti

Sebep => Neden

İmkân => Olanak

Tedbir => Önlem

Şart => Koşul

Şimdi size göre bunların hangisi daha Türkçe'dir. Değiştirilen kelimeleri anlamayan bir kimse var mı? Bunların yerine konulan yeni kelimelerin tamamını anlayan var mı?

Bugün yaygın bir şekilde eser yerine yapıt denilmektedir. Böyle olunca peki, "Sende erkeklikten eser yokmuş" yerine ne diyeceğiz. Bir de şu mısradaki,

"Severim her güzeli senden eserdir diye" nin yerine neyi koyacağız.

Lisanımızla bu kadar oynayıp böyle acayip durumların meydana gelmesi yetmiyormuş gibi geçmiş hükümetler döneminde Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu tarafından bir takım kelimelerin kullanılmasına yasaklamalar getirilmiş olduğu hususu o günün bazı gazetelerinde yer aldığı görülmüştür.

Yasaklandığı ileri sürülen kelimelerden bazıları şunlardır:

Asır - Hatip - Kafiye - Milliyetçi - Tabi

Bahtiyar - Hayat - Kanun - Milliyetçilik - Tasvir

Cahil - Haysiyet - Karakter - Muamele - Tavsiye

Devir - Hiciv - Kısım - Nakarat - Tecrübe

Devre - Hukuk - Mana - Nakletmek - Teferruat

Esir - Hür - Mazi -Nesil - Tenkit

Fakir - Hürriyet - Medeni - Nesir - Terbiye

Felaket - Istırap - Medeniyet - Nutuk - Teşkilat

Fert - İdrak - Mekan - Örf - Unsur

Fiil - İstiklal - Memleket - Sema - Vasıf

Fikir - İlim - Meşhur - Sun' i -  Vasıta

Hakikat - İmla - Mısra - Şahıs - Vatan

Has - İsim - Millet - Şive - Vezin

Hatıra -Kabiliyet - Milli - Tabiat

Şimdi bir bakanlık düşünün ki kendi bakanlığının başındaki "Milli" kelimesini dahi yasak kelimeler arasına koymakta herhangi bir mahzur görmemiştir.

Böylece okullarda çocuklarımıza kelime öğretilmiyor, kelime unutturuluyor. Yanlış kelimeler de doğru diye öğretiliyor.

Üzülerek ifade edelim ki, daha sonra gelen Milli Eğitim Bakanları da lisan hususunda lüzumlu hassasiyeti göstermemişler, geçmişte yapılan tahribatın tamiri için gayret sarf etmemişlerdir. Bunun neticesi olarak ta, bugün halen okullarda güzelim cevap kelimesinin yerini yanıt, şart kelimesinin yerini koşul, hayat kelimesinin yerini yaşam kelimesi işgal etmiş bulunmaktadır.

YAŞAYAN TÜRKÇE:

Esas olan yaşayan Türkçe'yi kullanmak olmalıdır. Yani herkesin zorlanmadan anlayabileceği, kelimelerin soyuna sopuna bakmadan, lisan ırkçılığı yapmadan kolayca konuşulabileceği bir Türkçe.

Türkçe, bizim hem mazi ile bağımızı, hem de Türkiye hudutları haricinde yaşayan diğer Türklerle irtibatımızı kuran bir kültür zinciridir. Mesela, bizim dilimizden atılmak istenilen kelimeler, bugün Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içindeki Uygur Bölgesinde ve Azerbaycan' da kullanılmaktadır. Hâkimiyet, vilayet, şehir, medeniyet, alaka mesela, hikâye, vazife, nihayet, selamet, iktisadi, içtimai, mektep, cemiyet, münasip, iradi, rehber, münevver ve buna benzer daha birçok kelime, Türkiye Cumhuriyetinin sınırlarını aşmış ve dış Türklerle aramızda bir kültür köprüsü meydana getirmektedir., Kelime düşmanlığı "bilerek veya bilmeyerek" hem bu ortak bağı koparma ve hem de bizi köksüz bir millet haline getirme gayretlerinin ürünüdür.

Kelimeler canlı varlıklar gibidir. Onlar da doğarlar, halkın dilinde çeşitli ve farklı manalar kazanarak uzun yıllar yaşarlar. Ve günün birinde hayatiyetlerini kaybedebilirler. Dayatmayla, baskıyla kelimeleri katlederseniz o zaman fikir hayatını güdükleştirir, kültür birikimini berhava etmiş olursunuz.

Kelimeler, yabancı kökten gelmiş olsalar bile sesleriyle milli olurlar. Buna misal vermek icap ederse mesela, Acem dilindeki "Came-şuy" kelimesi alınıp "çamaşır", "şuban" kelimesi "çoban", Arapça'daki "heva" kelimesi ise "hava" yapılmıştır. Bugün artık çamaşır, çoban ve hava halis birer Türkçe kelime olmuşlardır.

Netice itibariyle, şuursuzca yapılan öztürkçeleştirme çalışmaları, lisanımızı devamlı olarak fakirleştirmekte, adeta bir kabile dili haline gelme noktasına doğru götürmektedir.

Bunun neticesi olarak da mazimiz ile olan kültür bağımız kopmakta, nesiller arasındaki irtibat zayıflanmaktadır. Bugün bırakınız dede ile torunu, baba ile oğul dahi birbirini anlayamaz hale gelmiş bulunmaktadır.

DİLDE BİRLİK OLALIM

Bütün yukarıda anlatılmak istenilen hususları Ziya Gökalp, 1918 yılında yazmış olduğu Yeni Hayat isimli şiir kitabında bulunan "Lisan" başlıklı manzumesinde çok güzel ifade etmektedir.

Ziya Gökalp, 10 kıta'lık manzumesinin iki kıta'sında şöyle demektedir.

Güzel dil Türkçe size,

Başka dil gece bize,

İstanbul konuşması,

En saf, en ince bize.

Türklüğün vicdanı bir,

Dini bir, vatanı bir,

Fakat hepsi ayrılır,

Olmazsa lisanı bir.

İşte lisan meselesinin esasını da bu husus teşkil etmektedir.

Bu itibarla, dilde birlik olalım, milli birliğimizi koruyalım.

 

(*) :

Bahsi geçen tebliğ, Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU' nun

1972 yılında yayımlanan " Türkçenin Karanlık Günleri" isimli

kitabından alınmıştır.

Devamını Oku...