Prof. Dr. Atıf URAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Atıf URAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2009 Pazar

2008 / 2009 Eğitim / Öğretim Yılına Girerken Üniversitelerimiz…

21. Yüzyıl diğer adıyla Milenyum, bir bilgi çağıdır. Bilgi, evde, okulda yaşanılan ortamlarda ve en önemlisi yazılı ve görsel medyada öğrenilir. Gençliğimizi yeni çağa hazırlamak, yöneticilerimizi bu alanlarda bilgilendirmek, bilimsel olarak yönlendirebilmek için, medya olarak bilgi anlamında çok daha donanımlı ve güçlü ve tarafsız olmak zorunda değil miyiz? Bu ülkenin geleceğini şekillendirmede, çağ'ın teknolojisini yakalamakta, gerekirse yeni teknolojiler ve bilgiler üretmede. Yüksek Öğretim Kurumları'nın diğer adıyla üniversitelerin büyük rolleri ve görevleri vardır.

Ülkemizin tüm kurumları yeni bir yüzyıla girmişken kendilerine çeki düzen vermeli, kendilerini yenilemeli, yapısal ve düşünsel anlamda reformlar gerçekleştirmelidirler, ama ulusal karakterlerini bozmayarak, kaybetmeyerek, empoze edilen dış modelleri benimsemeyerek...

21. Yüzyılda Medya'nın önemi, özellikle bizim ülkemizde çok daha artmıştır. Bilgi ve bilişim çağının temeli Eğitim / Öğretim'den geçmektedir. 2000'li yıllarda Eğitimde de büyük atılımlar gerçekleşecektir. O günlere şimdiden hazırlanmalıyız.

Ülkemiz de çok büyük bir değişim ve gelişim içindedir. Çok genç bir nüfusa sahip olmamız, büyük bir dinamizm yaratmakla birlikte, beraberinde bazı sorunları da getirmektedir. İşte bu genç toplumu 21. Yüzyıl süresince çok iyi eğitmek, bilgilendirmek ve yönlendirip motive etmek gerekmektedir.

Bugün yalnız İstanbul'da 30 Gazete çıkmakta, tirajlarının toplamı, 3,5 milyonu geçmektedir. Bunların 3 tanesi dışında hiçbirinde Eğitim ile ilgili yazılar, yorumlar çıkmamaktadır.

Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz?

Üniversitelerimizde, çağdaş Üniversitelerde olduğu gibi;

Teknolojik yenilikleri izleme, (Bilimsel yayın ve eğitsel teknolojik gelişmelerin izlenmesi)

Sağlıklı bilgi edinebilme, (Bilimsel işbirliği, internet bağlantıları)

Teorinin uygulamaya geçirilmesi, (Bilimsel çalışmalar yapılabilecek laboratuarlar, birimler, merkezler)

Doğru, güncel bilim alanları seçilmesi (21. yy.'ın meslekleri, çağın gerekleri)

Doğru karar verebilme, kriterleri eksiksiz uygulanmalıdır.

Bir ülkenin şayet,

Alt yapısı tamamlanmış,

Eğitim düzeyi yükseltilmiş,

Yaşam standartları yükseltilmiş,

Bilim ve teknolojisi ilerlemiş,

Vatandaşlarının demokratik haklarına sahip çıkılmış ve

Bilime, bilim adamına değer verilmiş ise o ülke çağdaştır. Aynı kriterler Üniversiteler için de geçerlidir.

Ekonomiyi, ticareti ateşleyen rekabet ne ise,

Bir ülkenin insanlarının kalkınmasını ve uygarlığının temeli, ateşleyicisi de Eğitim'dir.

Onun için,

2000'li yılların teknolojik yarışında geri kalmamak, üniversitelere önem, görev ve destek vermekle olasıdır.

Üniversiteler politik baskılardan uzak tutulmalıdır. Politikacılar ellerini Üniversitelerin üzerinden çekmelidirler.

Üniversiteler, devletinin hizmetinde daha fazla yetkili ve etkili olmalıdırlar.

Ortaöğretim sistemi değiştirilmelidir. (Örneğin, Almanya'da olduğu gibi.) Yeni model, Ülke koşullarına ve niteliklerine uygun olmalıdır.

Öğretim elemanlarının maaş durumları çağdaş Ülkelerdeki öğretim elemanlarının düzeyine çıkarılmalıdır.

Yüksek öğretime daha fazla finans sağlanmalıdır.

Araştırmalara daha fazla destek verilmelidir.

YÖK sistemi çağdaş yapıya kavuşturulmalıdır. Üniversitelere bilimsel, idari, mali özerklikler en kısa zamanda verilmelidir. Her ortamda bu fikirleri savunmalıyız, elde edene kadar da mücadele etmeliyiz.

Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu çok önemli toplumsal, kültürel, siyasal iç ve dış sorunlara Üniversiteler ilgisiz kayıtsız kalamaz, kalmamalıdır.

Türkiye, hızlı kentleşme, ormansızlaşma (erozyon), kıyı yağması, yabancılara toprak satışı, çirkin ve kaçak yapılaşma, gecekondu, hava, su, toprak, ses, görüntü ve önemlisi ahlak kirlenmesi gibi zor sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Ayrıca, etnik, dinsel kaynaklı dışardan da desteklenen yıldırma olaylarını körükleyen ayrılıkçı, kökten dinci akımlarla mücadele etmek zorundadır.

Ulusal değerleri yok etmeye yönelik, ulusal devlet kavramını yok edici dış ve iç uğraşlar verilmekte, ülkeyi parçalamak için çalışılmaktadır.

Bütün bunlar karşısında "Üniversitelerimiz ne yapıyorlar?"

Çağdaş uygarlık evreninde onurlu bir yer bulma çabası içinde bulunan ulusumuzun en vazgeçemeyeceği güvence kaynağı onun kendi öz üniversiteleridir. Çünkü üniversiteler bir ülkenin geleceğidir.

Yurdun geleceğini her değerin üstünde tutan, hiçbir uluslararası veya ulus ötesi kuruluşun robotu olmayan gerçek yurtsever bilim adamları, kamu ve özel kuruluş yöneticileri, o yörenin halkı, Üniversitelerine sahip çıktıkları sürece, kurumlarını çağdaş boyut ve niteliklerde kurabilecek ve yüceltebileceklerdir.

Öyle bir üniversiter toplum istiyoruz ki; orada yetişecekler, yarının modern, çağdaş Türkiye'sinin yurdunu seven, fikirleri "önceden koşullandırılmamış" vicdanları korku ve menfaat nedenleriyle "parsellenmemiş" nesilleri olabilsin.

Öyle bir üniversiter toplum istiyoruz ki; o bilimsel podyumlarda "düşüncelere ambargo" konmasın, fikirler açıkça tartışılsın, kapalı kapılar ardında senaryolar düzenlenmesin, görüntüleri sokaklara yansımasın... Ülkeyi bölmek isteyen örnekler karşısında "pasif" kalınılmasın.

Öyle bir üniversiter toplum arzuluyoruz ki; öğrencisiyle, öğretim elemanıyla bir bütün olsun, ilmin cehaleti kör eden ışığını beraberce en yüksek evrensel burçlara götürebilsin. Bilimsel yarışta dünyada en önlerde bulunsun.

Öyle bir üniversiter toplum kurulsun ki; o toplum tarihe yön vermiş Türk ulusunun çizgilerini korusun, ama hiçbir şekilde modern Türkiye'nin kurucusu büyük önder Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden en ufak bir taviz vermesin... Peşinden gideceği bir liderin, örnek alacağı bir ulusun veya düzenin, 21. yüzyıla girerken bile, ancak ve ancak kendi öz varlığında olabileceğini unutmasın.

Öyle bir üniversiter toplum kurulsun ki; bu çağdaş eğitimin gereklerini yerine getirebilecek bir yapıya ve donanıma sahip olsun... Ülkenin geleceğinin bu yapıda olgunlaşan beyinlere bağlı olduğunun bilincinde olunabilsin.

Öyle bir üniversiter toplum olsun ki; yöneticiler ve yönetici kadroları sırça köşklerde oturmasınlar, tüm ulusal sorunların çözümünde gecikmesiz aktif görevler alabilsinler. Çağdaş düşüncelerin gür sesini, ulusal ve uluslararası arenalarda bilimsel gerçeklerin ışığı altında duyurabilsinler.

Dünya yeni bir dönüşüm dönemecine giriyor. Yüzyıllık bir değişimin on yıla sığdığı bir dönemi yaşıyoruz, insana yaklaşımın, yaratıcılığa, düşüncelere yaklaşımların değiştiği yeni bir çağa adım atmış bulunuyoruz. Geleceğin dünyasında ülkemize çok iyi bir yer bulabilmenin uğraşını veriyoruz. Özetle, "yeni bir çağı yakalamanın mücadelesini yaşıyoruz." İşte bu aşamada, bu sürede ülkeyi yönetenlerden, bilime ve bilim adamlarına daha fazla değer ve olanak sağlamalarını istiyoruz, tutum ve davranışlarında topluma örnek insan imajı vermelerini diliyoruz, huzur, güven, istikrar ve başarı bekliyoruz.

Temelinde üniversitelere daha fazla mali özerklik getirilmesi ana amacı yatan yeni bir Üniversite Yasa Taslağı'nda, Üniversitelere daha fazla bilimsel ve yönetsel özerkliklerin de tanınması, Üniversite kavramına yaraşan bir davranış olacaktır.

Bütün bunların olması için öncelikle 12 Eylül 1980 döneminin 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Yasasının iptal edilerek yeni, çağdaş bir Yasanın çıkartılması gerekir.

 Y.Ö.K.'ün Üniversiteler üzerindeki baskısını kaldıracak bir yapıya kavuşturulması, Üniversitelerin 3 koşulu da içeren bir özerklik içinde olmaları gerekir. Üniversiteler, bilimsel, idari ve mali bakımlardan özerk olmalıdırlar. Bu koşulların, bu niteliklerin bir tanesinin bile olmaması, Üniversiteleri bağımlı yapar.

Üniversitelerimizi de Türkiye halkının yurtsever halkını da çok zor, çok daha fazla onur savaşı verilecek bir 2008/2009 dönemi beklemektedir.

Devamını Oku...

26 Mart 2009 Perşembe

Onurlu Bir Ülke Olmak / Türkiye’nin Yapması Gerekenler

ABD ve AB Ülkeleri, Türkiye'nin askeri bakımdan NATO'nun emrinde bulunmasını, AB'ye tek yanlı bağlanmasını diğer bir ifadeyle; ortak değil, Pazar olmasını, ekonomik yönünden ise IMF ve Dünya Bankası tarafından yönetilmesini planlıyorlar. Bunu da, güçsüz bırakılan devlet, güdümlü hükümet, suskun ulusal güç kaynaklarıyla, üzülerek söylemek gerekirse çok büyük oranda gerçekleştiriyorlar. Örnek olarak; Türk ordusunun seçkin birliklerinin Afganistan'da ne işi, ne görevi var? Dünyanın en büyük haydut devleti Amerika'nın işgal ettiği Afganistan topraklarında da mağlup olan müstevlilerin güvenliğini Türk askeri mi sağlayacak?

Neden benim vatanımın evlatlarının kanları, işgalcileri koruma pahasına, bu topraklarda akıtılsın? Yoksa bu iş, işgalci Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) için bir ön deneme mi? Yakın bir süre içinde Amerika ve suç ortağı İngiltere, vatanlarını savunan Iraklılar karşısında aldıkları yenilgi sonrası onları kurtaralım diye Türkiye'den asker isteyebilirler utanmadan. Böyle bir durumda bu T.C. Hükümeti, TBMM'ne sormadan "Irak'a asker gönderebilecek midir?" Acaba söz verilen gizli ödünler var mıdır?

Bu konular neden bu milletin meclisinde görüşülmüyor, tartışılmıyor? Maddi çıkarlar çok mu yüksek? Neden susuyorlar? Acaba susturuluyorlar mı? 1920'lerin TBMM'si nerede?

Üstelik Türkiye, ABD ve AB'nin Ortadoğu bölgesinde karşısına aldığı (İran, Suriye, Arap ülkeleri) ülkelerden biri değil mi? İsrail, kurdurtulmaya uğraşılan Kürdistan, Gürcistan ve Ermenistan ABD ve AB'nin kuklaları değil mi? 1991'den bu güne Ortadoğu'da sürdürülen savaşlar, besledikleri ama sonunda TSK'dan gerekli dersi alan PKK'lıların döktükleri kanlar bu gerçeğin tarihsel kanıtları değil mi?

Bu NATO, ABD ve AB'nin egemenliğinde ve güdümünde olan sözüm ona dünyayı yönettiğini ve yöneteceğini sanan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve IMF'nin, Dünya Bankasının, askeri ortağıdır. Neden bu NATO, parçaladıkları Yugoslavya'ya uçaklarıyla binlerce ton bomba yağdırıp oraya onların tabiriyle, demokrasi projesi kapsamında hürriyet! getirirken, yıllardır Ermeniler tarafından işgal edilen, şimdi de sahiplenilmeğe çalışılan Azerbaycan'ın Karabağ bölgesi için Ermenistan'ı bombalamıyor? İşgalci İsrail ordularını bombalamıyor?

NATO, AB, IMF kıskacındaki veya içindeki bir Türkiye hiçbir zaman özgür ve onurlu bir ülke olamaz. IMF ile ilişki, ülkenin ekonomik özgürlüğünün ve geleceğinin yok olması demektir.

NATO içinde kalmak, Türk ordusunu emperyalist güçlerin jandarmalık görevine getirmek anlamındadır. AB ile bugünkü koşullar altında görüşmeler yapmak, büyük Türk Ulusu'nun parçalanmasına neden olacak istekleri kabul etmek demektir.

Özetle; Türkiye bu 3 tehlikeli kuruluştan en kısa sürede kurtulmalıdır. Cumhuriyeti yeniden kazanmak, vatanın, milletin bölünmesini engellemek için bütün vatanseverlerin "var olduklarını" kanıtlamaları gerekir.

Bu AKP hükümetinin, NATO'dan IMF'den ve AB'den kurtulması; tarikatçı ve güdümlü yapısı, ulusal tutum ve davranışlardan çok uzak "icraatları" nedeniyle, bugün için olası gözükmemektedir.

Bir ülke yönetimi, her yönüyle dış güçlere bağlıysa, var olmasının ve geleceğinin oluşmasında hep bu güçler egemen ise, o ülke hiçbir zaman, hiçbir alanda hür ve bağımsız olamaz. O zaman sonuçta; o ülkenin her değerin üstünde tutulması gereken "Onur"u da yok olur gider. Neden 1920'lerin, 1930'ların Türkiye'sinin Türk olmakla gurur duyan vatandaşları, yokluklar içinden çırpınırken, fakir bir yaşam sürerlerken bile 2008 Türkiye'sinin vatandaşlarından daha mutluydular? Çünkü onlar, mutlu bir ülkenin, hür bir ülkenin vatandaşlarıydılar.

Bugün ülkenin yöneticileri, bu güzel vatanı daha iyi yarınlara götürecek yasalar çıkartacakları yerde, onu parçalatmaya, yabancılara vermeye çalışmıyorlar mı? Ülke yönetimi o hale geldi ki yabancılar adeta ne isterlerse onu yapıyorlar. Utanmadan küstahça diyebiliyorlar ki;

"Anadolu yalnızca Türklerin kullanımı, yaşaması için çok büyüktür, Dicle ve Fırat'ın sularını yalnızca Türkiye kullanmasın onu hep beraber kullanalım."

Düşünebiliyor musunuz, yokluklar içinde gerçek bir mucize yaratan büyük Atatürk'ün yaşadığı bir Türkiye'ye bu tip istekler söyleyebilenler karşılarında çizmelerini tekrar giymiş Atatürk'ü bulurlardı.

Bilindiği üzere, 1930 ların küstah İtalyan diktatörü Mussolini'ye Türkiye'den toprak talebi olduğunda; oraya gelir, çizmeyi (İtalya şekil olarak haritada çizmeye benzediği için) ayağıma geçiririm demişti.

Ondan sonra o mağrur Mussolini sesini Türkiye'ye karşı çıkaramamıştır. Ama bugün öyle mi? 2009 Türkiye'sinin başında bulunanlar, bulundurulanlar ne yapıyorlar? Her gün ulusal şerefimiz, kimliğimiz yara alıyor.

Örnekler;

AB İlerleme Raporu denen, Lozan'ın inkar belgesini, görünce sevinebiliyorlar!

Irak'ta Türkmen vatandaşlarımız Telafer'de bombalanıyor, biz ne yapıyoruz? Orada çarpışan 1200 Türkmen'in listesini düşmana veriyoruz.

Kürt Kabile reisleri Barzani ve Talabani'yi Ankara'da sanki devlet başkanlarıymış gibi karşılıyoruz ve onların sözde Kürdistan'ı kurmaları için, arkadan ABD ve AB iteklediği için destekliyoruz.

Vatan parçalanıyor, millet parçalanıyor... ama hala, güdümlü, dıştan destekli, vatan sevgisinden ve onurundan yoksun boyalı medyanın programlarıyla, yazılarıyla sürekli beslenen, düşünmeyi unutan, milyonlarca insan, vatanın ayaklarının altından kaybolarak alındığını fark edemiyor, çünkü bu milyonlar, beyinleri uyuşturulmuş, ulusal duguları köreltilmiş, kumanda edilebilen otomatlar durumuna getirilmişlerdir...

Görsel medyaya bakınız, birkaç tanesi hariç, adeta AB, ABD, Türklüğü, Atatürk'ü ortadan kaldırmağa çalışıyor. İşin en acı ve üzücü yönü bu ortadan kaldırma işlemine üzülerek söyleyecek olursak bu devleti yönettiklerini sananlar ortak oluyorlar adeta...

Büyük Türkiye, 10000 yıllık tarihiyle, kahraman milletiyle, ulusal Atatürkçü güçleriyle (Not: bazı güçler şimdilerde uykuda olsalar bile) her entrikaya rağmen gine de ayaktadır ve Türkiye bir Filistin gibi, Irak gibi, bir Yugoslavya gibi bölünüp parçalattırılmağa çalışılsa da, bu meşum plan hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Ama Türkiye'ye zaman, güç ve can kaybına neden olacaktır. Bu AB ülkeleri ve ABD, tarih dersinden hep sınıfta kalmışlardır. Türk milletini, tattıkları yenilgilere rağmen hala tanıyamamışlardır ve bizi kendileriyle, başkalarıyla karıştırmaktadırlar. Yalnız bu ülkelerin bu kadar iyimser olmalarının nedeni, gine üzülerek söylemek gerekirse Türkiye'nin başındaki Hükümetin ulusal olmayan politikalarıdır. Çünkü bu AKP hükümeti zannediyorlar ki; Avrupa Birliğine girebilirlerse ulusal güçlerin denetiminden, gözetiminden kurtulabileceklerdir. Ülkemiz çok zor günler geçiriyor, bugün tüm ulusal güçler hep birlikte hareket etmezse, yeni bir kurtuluş savaşı başlatmaz ise yarın çok geç olabilir. Onun için bugünden neler yapmalıyız?

AB'nin sözüm ona İlerleme Raporunu ulusça reddetmeliyiz. Bunun bir Lozan Antlaşmasının inkarı olduğunu, bizim için yaşam boyu sömürme ve hapis olarak değerlendirilmesi gerektiğini sürekli ve her ortamda vatandaşlara anlatmalıyız.

AB projesinin yerine bizim için daha onurlu ve geçerli olan Avrasya projesini (komşularımız İran, Rusya, Türk Cumhuriyetleri) gündemde tutacak, tanıtacak çalışmalar yapmalıyız.

Ülkenin yararına değil, zararına olan yasaların iptali için TBMM'de milletvekillerini ikna edici, zorlayıcı çalışmalar yürütmeliyiz. Örneğin, Kamu Yönetimi Yasası, Yerel Yönetim Yasası, Yabancılara Toprak Satış Yasası, Azınlıklara Mal - mülk alma olanağı sağlayan Vakıflar Yasaları gibi.

Bugün yarın için büyük tehlikeler yaratacak olan sınır illerinde Kars, Hatay vb arsaların yabancılar tarafından satın alınması, GAP bölgesi topraklarının Yahudilerce alınması gibi durumlar çok iyi değerlendirilmelidir. Çünkü bu satınalmalar, ülkenin parçalanma projesinin stratejik hedefleridir.

Türkiye Cumhuriyetinin topraklarının resmi antlaşmalarla açıkça Yahudi sermayesine dolayısıyla İsrail'e teslimine, ülkemizin buğday ambarı Konya ovasının, büyük su deposu (Dicle - Fırat) Güneydoğu Anadolu'nun GAP Projesi çerçevesinde İsrail'e açılmasına sürekli karşı çıkmalıyız, çünkü ülkenin böylece tüm gıda maddelerinin tohumları (hormonlu olarak) İsrail tarafından üretilecektir. Böylece Türkiye'nin Tarım'ı büyük risk altına sokulmaktadır. Bu büyük tehlikeyi her yerde anlatmalıyız.

AB'nin koyduğu koşullara, ülkemizde karşılık verebilmelidir. Örnek olarak; bizde yanlış bir karar sonucunda girdiğimiz Gümrük Birliği Antlaşmasını koşullarına bağlı kalmamalıyız.

Anayasamızın AB istekleri doğrultusunda değiştirilmesine karşı fikirsel mücadelemizi yapmalıyız. İlk hedefleri; MGK'nin tamamen kaldırılmaıs ve ordunun TSK'nin pasifize edilmesidir. Çünkü AB cilere göre, TSK AB için bir engeldir.

Lozan Antlaşmasında tanımlanan Azınlıklar dışında (Yahudi, Rum, Ermeni) ki azınlıkların kabul edilmesine toplum olarak karşı çıkmalıyız, aksi taktirde ülke parçalanacaktır. Çünkü bu düşmanların azınlık projesi tuzağında Kürtler, Aleviler, ve hatta Bahai'ler bile vardır. Bu projenin son aşaması Hıristiyanlığın kabulü olacaktır herhalde

Kültürel ve dinsel birliğimizi bozucu oyunlara karşı çok dikkatli olmalıyız, Alevi - Sünni ayrımı yapılarak vatandaşlarımız arasında ayrıcalık, düşmanlık tohumlarının atılmasına karşı çıkmalıyız. Çünkü bu vatan, bu vatanda huzur içinde birlikte yaşayanlarındır.

"Şiddet içermeyen düşüncelerini ifade ettikleri için hapiste bulunan mahkumlar için af çıkarılması gereklidir." maddesini de içeren AB raporu, açıkta terörist PKK'lıların ve terörist başı APO'nun affını istemektedir. Bu affa ulusça karşı çıkacağımızı her yerde her zaman kararlılıkla söylemeliyiz.

Sonuç olarak, Tükk Milleti'nin yeniden kurtuluşu yaratabilmes için kesinlikle AB raporunu reddetmeliyiz çünkü bu rapor 1920 lerde imzalatılan Sevr Antlaşmasının koşullarını içermektedir. Büyük Atatürk'e ve onurlu Türk ulusuna kabul ettiremedikleri bu paçavrayı 88 yıl sonra Türkiye'ye kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Türk Ulusu varlığını tüm dünyaya, düşmanlarının imza etmek zorunda kaldıkları Lozan Antlaşmasıyla kabul ettirmiştir. Yüce Türk Milleti hiçbir zaman, dış ve iç düşmanlarına bu güzel vatanı böldürtmeyecek, parçalatmayacaktır.

Bunun için hepimiz, her birimiz "Ben de Varım" demeli ve bunu eylemleriyle kanıtlamalıdır.  Ne Mutlu Türküm Diyene...

Devamını Oku...

8 Mart 2009 Pazar

Türkiye Vatandaşlarının Yapması Gerekenler

1-      Önce kendisini yaşı ne olursa olsun, kültürel olarak geliştirmesi gerekir. Kitap okumak, öncelikle tarihimizi çok iyi bilmek, ülke gerçeklerini öğrenmek bakımından.

2-      Atatürk'ün ölümünden sonraki süreci, özellikle 1945'den sonraki zaman dilimini 1980 ve 2002 sonralarını çok iyi inceleyip değerlendirmek gerekir: Atatürkçülük, Kemalizmin ilkelerinin, devrimlerinin yapılmasının emperyalizmin dış ve iç uşaklarınca nasıl ortadan kaldırılmağa çalışıldığını çok iyi anlamalıyız. Bunları, etrafımızda bulunanlara olabildiğince anlatabilmeli ve tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekmeliyiz.

3-      Turgut Özakman'ın "Çılgın Türkler", "Diriliş - Çanakkale" kitaplarının, Metin Aydoğan'ın "Türkiye Nereye Gidiyor?", Metin Aydoğan'ın "Atatürk - Türk Devrimi", Prof. Dr. Erol Manisalı'nın "Türkiyenin Askersiz İşgali" vb gibi ulusal bilinci, Atatürk'e sevgi ve saygıyı, Türk olmanın gururunu yaşatan kitapları muhakkak okumalıyız ne olabildiğince fazla kişiye "okutturmalıyız". Bütçemizi zorlayacak bu kitapları gençlere hediye etmeliyiz.

4-      Bu ülke, bu vatan, bu bayrak için çarpışmış kahramanlarımızdan hayatta kalıp "gazi olmuşlarca", şehit olanların ailelerine sahip çıkmalıyız. Onları ziyaret etmeli, elimizden gelen manevi ve maddi katkıları sağlamalıyız. Bu anlamda TSK Mehmetçik Vakfını çok katkı vermeliyiz.

5-      Her ortamda Atatürk'e sahip çıkmalıyız. "Onu unutturmak" isteyen düşmanlarımıza karşı, Atatürk rozetlerimizi yakalarımızdan eksik etmemeliyiz, bulunduğumuz, çalıştığımız ortamlarda Atatürk Posterlerini, tablolarını, heykellerini muhakkak bulundurmalıyız. Çünkü düşmanlırımız onun resmini bile görünce "korkuyorlar" bunun için "her yerde neden onun resmi var, onları kaldırmak gerek" gibi alçakça ifadeler kullanıyorlar. Yetişen genç nesillere "Atatürk'e sahip çıkmak" bilincini yerleştirmeliyiz.

6-      Türk Tarihini çok iyi bilmemiz gerektiğini, yaklaşık 5000 yıllık (bir diğer görüşe göre on bin yıllık) köklü devletler kurduğumuzun bilinci ve bilgisi içinde olmamızı hiç bir zaman unutmamalıyız. Türklerin doğuş destanı olan Ergenekon destanının, bugün yeniden yazılacağından "korkanların" karşısında bir ve beraber olmalıyız. Emperyalistlerin Türkiye'ye egemen olmayı, bölüp parçalamayı amaçlayan oyunlara karşı koymalıyız.

7-      Türk milletinin çok büyük çoğunluğunun sahip olduğu "İslam dininin kitabı olan "Kuran'ı" kendi dilimiz olan Türkçe'de okumalı ve çevremizdekilerin de öz türkçemize yazılan kitapları okumalarını sağlamalıyız. Bu anlamda Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün yazdığı kitapları okumak hem gerçek dinimizi öğrenebiliriz, hem de insanlarımızın nasıl "Allah ile aldatıldıklarını" çok daha iyi anlayabiliriz. Gerici, bağnaz, köktendinci insanların kurdukları "kul yetiştiren", "ulusal bilinçsiz, insanlar yaratan" çoğunlukla dışarıdan destekli tarikat tipi grupların yıkıcı faaliyetlerini ancak "dinimizi çok iyi bilerek, çok iyi anlatarak" önleyebiliriz. Bu tip gruplar genelde emperyalist dış çevrelerce, ülkeyi bölücü, Türkmlüğü parçalayıcı amaçlar için kullanılmaktadır. Kendimizi bu konularda da yetiştirerek, etrafımızı "aydınlatmalıyız".

8-      Bir ülkeyi parçalamada en etkin araçlardan biri de o ulusun dilini bozmak ve yabancılaştırmaktır. Bu konuda üzülerek söylemek gerekirse, çok büyük bir yabancı dil istilası yaşamaktayız. Birçok kent, birçok sokakta işyelerinin adları "yabancı dilde"dir, birçok gazete, dergi, TV de öztürkçe olması gereken adlar bile yabancı adlarla verilmektedir. Dilimize bile giren yabancı adlarla verilmektedir. Hadi bay, bay! vb. Eğitim kurumlarımızda İngilizce adeta Türkçeyi 2'nci plana itmiştir. Türk vatandaşları bu konunun öneminin bilincinde olmalıdır. Bunun için de Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun "By by Türkçe" kitabını okumalıdırlar. Gücümüz oranında etrafımızdakileri bu konularda uyarmalı, vicdanımıza uymamakta direnenlere biz de karşıt önlemler almalıyız. Örneğin, yabancı adlı iş yerlerinde alışveriş yapmamalıyız bu konuda dikkat göstermeyen kurumları telefonla, belgegeçerle, e-mail ile göndereceğimiz mesajlarda sürekli uyarmalıyız. Bu tip eylemler "vatandaşlık" görevidir, "medeni cesaret" sahibi olmanın gereğidir.

9-      Ülkeyi soyanlara, yakanlara devletin olanaklarını kullanarak zengin edenleri, vatandaşın hakkını yiyenleri, hukukunu çiğneyenleri sözlü veya yazılı sürekyi protesto etmeliyiz. Bu tip ibretlik olayları daha çok insana duyurmalıyız. Yandaş sözlü ve yazılı medyanın bu tip yolsuzlukları duyurması karşısında bu tip konuları devamlı uyarmalıyız. Hırsızları, işbirlikçileri her yerde deşifre etmeliyiz. "Çaldılar ama birmşeyler yaptılar" gibi çok yanlış düşünce ve görüşüne karşı çıkmalıyız.

10-  ABD, AB Ülkeleri veya diğer yabancı ülkelerin sorumlu yöneticilerinin, sorumlu kurumlarının, türk ulusunun onuruyla oynama küstahlığına kalkışanları, iç ve dış işlerimize karışmağa cesaret edebilenlere karşı, Türk olmanın mutlulğu ve gururuyla en kısa sürede yanıt vermeliyiz. Bu iş şimdilik daha çok "vatandaşlara" düşmektedir. "Güçlü devlet" olmak ise, bu tip olumsuz olaylar olmaz, olamaz. Tıpkı Atatürk Dönemi gibi.

11-  Ülkenin bütünlüğüne, Cumhuriyetin değerlerine, Atatürkçü güçlere saldırıyı, aldıkları para karşılığı, görev bilenlere karşı toplu veya kişisel protesto etmeli ve bu işi sonuna dek devam ettirmeliyiz. Sözlü ve yazılı medyanın parayla tutulmuş onursuz tiplerine karşı bu davranışı ısrarla sürdürmeliyiz.

12-  Kapalı devre, biz bize, birbirimize hitap edecek şekilde düzenlenmiş toplantılar yerine halka inen konuşmaların yapılabileceği ortamlar yaratmalıyız.

Bu ve benzeri önlemleri, medeni cesaret sahibi yurtsever vatandaşlar olarak almalıyız. Yoksa bu güzel vatan ayaklarımızın altından kaymaktadır...

Her olumsuzluğa rağmen "Ne Mutlu Türküm" demeliyiz...

Devamını Oku...

4 Mart 2009 Çarşamba

Üniversitelerimizde Rektörlük Atamaları Nasıl Olmalıdır?

Yüksek Öğretimin geçmiş 11, 12, 13 üncü yüzyıllara uzanmaktadır. 11. yüzyılda Bağdat'ta Selçuklu Devleti Veziri Nizamülmülk tarafından kurdurulan Nizamiye Medresesi bir nevi Üniversiteydi. Avrupa'da 1088'de Eğitime başlayan İtalya'daki Bologna Üniversitesi, daha sonra kurulan Fransa'daki Paris Üniversitesi ve İngiltere'deki Oxford Üniversiteleri ilk büyük Üniversitelerdir.

1453'de Fatih Sultan Mehmet tarafından kurdurulan İstanbul Darülfunun'da o çağın en önemli Yüksek Öğretim kurumuydu.

Bugün ülkemizde 2009 yılı ilk ayı itibarıyla 114 Üniversite bulunmaktadır. Dünyada mevcut Üniversitelerin sayısı 3000'lere erişmektedir.

İngiltere'de en eski Üniversiteler olan Oxford ve Cambridge Üniversitelerin Üniversite Yöneticisi (Rektör) geleneksel olarak Üniversiteyi oluşturan kolejlerin yöneticileri arasından en kıdemli profesörlerden kurulu Regent House denilen kurumca seçilir.

İskoçya'daki Üniversitelerde Rektör kayıtlı tüm öğrencilerin oylarıyla 3 yıl için seçilir. Üniversitenin akademik ve idari personeli ve öğrenciler Rektörlük için aday olamazlar ve bu Rektör her zaman Üniversite dışından seçilir.

ABD'de Üniversite Yöneticisi (President veya Chancellor), devlet Üniversitelerinde de, özel Üniversitelerde de hep Mütevelli Heyetler tarafından seçilir. Çoğunlukla bu kişi Üniversite dışından biridir.

Almanya'da President / Rektor, öğretim üyeleri, öğrenciler, asistanlar idari personel temsilcilerinden oluşan bir grup tarafından seçilir.  Görevi akademik ve bilimsel konulardır. Onay ve Atama için Eyalet Eğitim Bakanına sunulur. O da göreve atar. Almanyada her Üniversiteye Eyalet Eğitim Bakanı bir de Kanzler atar. Bu kişi genellikle idari ve mali konulardan sorumludur.

Avrupa ülkelerinde Üniversitelerin çoğunda Rektör (President) Üniversitece, Kanzler ise Eğitim Bakanınca seçilir. Örneğin, İtalya'da, Avusturya'da, Belçika'da, Finlandiya'da böyledir. İsveç ve Norveç'de ise Rektör (Üniversite direktörü) Bakanlar Kurulunca atanır. Çeşitli ülkelerde bu göreve atamalarda bazı farklılıklarda olabilir. Örneğin, Fransa'da her üniversitede 3 kurulun (idari, eğitim, bilimsel) ortak toplantısında seçilen ve Yüksek Öğretim Bakanınca atanan bir President vardır. Görev süresi 6 yıldır.

Ülkemizde ise Rektörler, 2557 sayılı YÖK Yasasının belirlediği esaslara ve ölçüklere göre seçilip atanmaktadırlar. Bu seçim sistemi subjektif esaslara dayandığı için birçok haksızlık olabilmektedir. Rektörlük seçimine o üniversitede görevli profesörler girebilmekte, seçimde tüm öğretim üyeleri (Prof. Doç. Y. Doçentler) oy kullanabilmektedirler. Belirlenen tarihte seçim yapılmakta, en çok oy alan 6 kişinin listesi YÖK'e gönderilmektedir. YÖK Genel Kurulu bu 6 ismi, 3 isme indirmektedir. Burada YÖK Genel Kurulu, tarafsızlığını yitirmekte, esen rüzgarlara, üstlerden gelen direktiflere göre 1, 2, 3 sıralaması yapmaktadır. Bu son durumdaki 3'lü liste, Cumhurbaşkanına sunulmakta, O'da buradan bir tanesini 4 yıllığına Rektörlüğe atamaktadır. Bu seçim sistemi çok yanlıştır. (Not: Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğüm sırasında, 6 yıllık (2+4) görev sürem süresince YÖK'ün 2 kez haksız işlemine uğradım, birincisinde haksızlığı giderme başarısı gösterdim, ikincisinde başarılı olamadım. Üstelik her 2 seçimde de birinci seçilmiştim.)

Türkiye'de devlet Üniversitelerinde Rektörlük seçimi aşağıdaki şekilde olmalıdır;

1- Rektörlüğe talip olan adaylar, özgeçmişlerini gösteren bir belge, idari ve bilimsel çalışmalarını içeren bir dosya, yapmış olduğu anabilim dalı, bölüm Başkanlığı, Dekanlık, Yönetim Kurulu, Senatörlük görevlerinde bulunmuş iseler belgelerini kapsayan bir dosya ile YÖK Başkanlığına müracaat etmelidirler. YÖK bir bilimsel komisyon kurarak bu belgeleri inceleyip değerlendirmeli bunun sonunda "Rektörlük seçimine girebilir" belgesi vermelidir. Bu komisyon, adayı uygun görmüyorsa, nedenlerini açıkça belirtmelidir. Bu karara aday itiraz edebilmelidir.

Bu incelemeden sonra Rektörlük seçimine geçebilir vizesi alabilen adaylar arasında yapılacak seçim 2 turlu olmalıdır. 1'nci turda, 1'nci ve 2'nci sırada seçilenler 2'nci tura kalmalılar ve bu turda seçimi 1'nci ve 2'nci olarak kazananların listesi, doğrudan YÖK kanalıyla Cumhurbaşkanına, dosyalarıyla arz edilmelidir.

Böyle bir seçim sonucunda seçilecek aday, genelde %50 oyun üstünde bir oyla seçileceğinden, temsil gücü daha yüksek olacaktır. Bu sistemde YÖK'te dönen oyunlarda ortadan kalkacaktır.

Yeni bir YÖK Yasasında veya Rektörlük Seçimlerini yeniden düzenleyen bir Yönetmelikte, bu hususlar yer alabilir. Bu Rektörlük seçiminde yalnızca Öğretim üyeleri (Prof. Doç., Y. Doç.) değil, diğer öğretim elemanları (Öğretim Görevlileri, Asistanlar, Okutmanlar, Uzmanlar), Üniversite çalışanları ve öğrenciler de belli yüzde oranlarıyla seçimlere katılmalıdırlar. Çünkü Rektör, tüm Üniversite mensuplarının başkanıdır. Böyle bir sistem büyük kaosları önleyecektir.

Devlet Üniversitesine, özel Vakıf Üniversitelerindeki Mütevelli Heyetler kanalıyla Rektör seçimi sistemini getirmeye çalışmak doğru değildir.

Çok önemli bir diğer konu da Rektörlük seçimlerinde adayların sıra ile; Temel Bilimler (Fen - Edebiyat Fak, Mühendislik Fak. vb)

Sağlık Bilimleri (Tıp Fak, Eczacılık Fak, Dişçilik Fak vb..) Sosyal Bilimler (Görsel Sanatlar, Hukuk, Siyasal Bilgiler, İşletme Fakülteleri vb.) Gruplarından seçilmeleridir. Özetle, her 4 yıllık bir dönemde Rektör ayrı bir gruptan olacaktır.

Bu seçim sistemi, olmaması gereken siyasal baskıyı oldukça azaltacaktır. Ama esas olan YÖK sistemini, YÖK kurumunun siyasi iradeye bağımlılığını ortadan kaldıracak yeni bir Yüksek Öğretim Yasasının hazırlanıp, uygulamaya sokulmasıdır... bu bir hayal olsa da...

Devamını Oku...