14 Ağustos 2008 Perşembe

Değişim Üzerine

Gazete aracılığıyla, Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerinden biri, klima kullanımına karşı bizi uyarmış. Dışarıdaki sıcak ortamdan klimanın bulunduğu serin ortama geçildiğinde, ani ısı değişimine uyum sağlayamayan insan bedeni felç olabilirmiş. Mecbur kalınmadıkça evlerde ve otomobillerde klima kullanılmamalıymış.

Felç, insan bedenindeki herhangi bir uzvun veya mekanizmanın fiziksel iflasıdır. Depresyon da ruhsal iflastır. Her ikisi de bir yetersizlik halidir ve insandaki değişim yasasının ürünüdür. İnsandaki değişime yetmezlik gösteren her mekanizma bir yerde iflas eder.

Değişim nedir, değişim her zaman olumsuz sonuçlar mı verir? Değişim, bir durumdan diğer duruma geçmektir, onun her zaman olumsuz sonuçlar verdiğini söylemek; değişimin yasasını tanımamak, mantığını kavrayamamak, amacını bilmemektir. Değişim, evrenin varlığını devam ettirme yasasıdır. “Artık değişmeyecek hale geldiğin zaman, bitmiş sayılırsın.” der, Bruce Barton. Değişim, bu açıdan bakıldığında, canlılık belirtisidir. Değişim yoksa statiklik vardır. Statik olan ya kokar ya küflenir ya çürür. Bu da bir tür ölüm durumudur. Benjamin Disraeli de değişiklik için “Zevkin annesidir.” der. Lezzetin şahı kabul edilen baklavanın bile fazlaca veya sürekli yendiğinde bıkkınlık yaptığını biliriz. Soframızda farklı tatların olmasını isteriz. Yine göz ya da ruh zevkimizi tatmin için bulunduğumuz odada değişiklik yaparız. Değişiklikten kaçınamayacağımız kesin, o halde ondan kaçmayıp ona egemen olmalıyız. Değişiklikten, değişik olandan ve değişimden ancak “zayıf insanların tiksinti duyacağını” söyler Andre Gide. Claus Moller de “değişimin, gerekli hale gelmeden” yapılması gerektiğini söyler. Kendisini gerekli kılan bir değişimde kişi özne olmaktan çıkar çok kere nesne olur. Değişimi, zorunlu hale gelmeden siz gerçekleştirirseniz işin kumandanı olursunuz.

Waterman’a göre “Değişim, bir şeyleri riske atmaktır. Bu bizi güvensiz kılar. Değişmemek en büyük risktir; ancak nadiren böyle algılanır.” Değişimin elbette bedeli olacaktır. Bu bedel, gül ağacının, fazla gül açması için kesilen dallarından daha büyük değildir. Kesilmeyen dallar, yeni açacak güllere de engel olacaktır. Dostoyevski de “insanların en korktuğu şeyin, yeni bir adım atmak, yeni bir söz söylemek” olduğunu dillendirir. Bu korku, insanın tabiatının zayıflığıyla ilgili olmalı. Beden, ruh sağlığı, düşünce dinamikliği; değişimin anahtarıdır.

Bir değişiklikten korkumuz, her zaman zayıflıkla ilgili olmayabilir. Mükemmeliyetçi yapısı, kişide değişikliğe karşı tedirginliğe yol açabilir. Francis Bacon “Canlı varlıklardan doğan yavruların biçimi ilkin nasıl bozuksa, zamanın doğurduğu yenilikler de böyledir.” benzetmesiyle hiçbir değişimin başlangıçta mükemmel olamayacağını, mükemmelliğin zamanla elde edileceğini söyler.

Fizik dünyasındaki değişimin kendine özgü yasaları var. Bu yasalara karşı çıkmaz, uyum sağlarsak yorulmayız. Ancak konu insan olunca karşımıza aşılmaz dağlar çıkıyor. Voltaire, “Kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen, başkalarını değiştirmede şansının ne kadar az olduğunu anlarsın.” diyerek bu zorluğa dikkat çekiyor. Bernard Shaw da, “Dünyada değişiklik yapmakla başarılı olan insanlar, değişikliğe kendilerinden başlayanlardır.” diyerek adres gösteriyor.

Değişim, hava kadar su kadar gerçek. Bundan kaçış yok. Evrende her şey değişiyor; değişmeyen tek şey, değişimin kendisi. Burada bize düşen, değişimin yasalarına uymak. Buna inkılap denir. Kaçınılmaz olan bu değişimde bize düşen ikinci görev, değişimi yönlendirmek. “Daima iyiye, güzele, doğruya…” parolamız olmalı.

Her zaman olduğu gibi bugün de önce kendini değiştirmeyi başarmış değişim mühendislerine acilen ihtiyaç var.

Hiç yorum yok: