14 Haziran 2007 Perşembe

Doğru Düşünebilme!

Doğru düşünebilme, bireysel manada insanların olduğu kadar, insanlardan müteşekkil toplumların gelişip mesafe alabilmesi için hayli önemlidir. Bu sayede kavram kargaşası yaşayıp var olan enerji boşa harcanmayacağı gibi, kendimizi, olayları ve dolayısıyla hayatı doğru anlayıp, problemlere doğru teşhis ve çözüm getirmemiz mümkün olur.



Ancak Türkiye’de çok uzun zamandır en büyük problemlerden biri “doğru düşünebilme” yetilerimizin zayıflaması ve/veya zayıflatılmasıdır.



Neden zayıflaması ve/veya zayıflatılması?



Doğru düşünebilmenin birinci şartı doğru bilgi edinmedir. Doğru bilgi kavramların yerli yerinde kullanılması ile desteklenerek (ki zaten doğru bilgi aynı zamanda kavramların yerli yerinde kullanılması neticesini doğurur) mantıki çıkarımların isabetli olmasını sağlar.



Türkiye’de daha ilk basamakta, yani “doğru bilgi” edinmede sıkıntı yaşanmaktadır. Zira bilgi edinme hususunda bizlerin “temel kaynağa inme” yerine “kulaktan kulağa” metodunu kullanmayı alışkanlık haline getirmemiz bilgi kirliliği neticesini doğurmaktadır.



Bunun yanı sıra bilginin kaynağında bulunanların yani bilgi edinebileceğimiz kaynakların içinde bilgi kirliliğine yol açanların ve bunu körükleyenlerin hızla artmasını da hesaba kattığımız vakit “zayıflama ve/veya zayıflatma” ifadelerini neden kullandığımız netlik kazanacaktır.



Bahsettiğimiz bu nokta, bilhassa dini konularda daha fazla göze çarpmaktadır. Öyle ki; siyasi gündemin yoğun olduğu bugünlerde, siyasi tepkilerimizi sergilerken, “siyasi boyutu olmayan dini” uygulamalara “siyasi” anlam yükleyerek hem halkın kafası karıştırılmakta hem de dindar insanlarımız rencide edilmektedir.



İşin kötüsü, bu tepkilerin doğmasına veya yanlış yönlendirilmesine, söz konusu dini uygulamaların müdafaasını yaptıklarını iddia eden “bazılarının” da vesile olmalarıdır.



Bahsettiğimiz tablo neticesinde, ulu önderimiz Atatürk’ün, dinin siyaset malzemesi yapılmaması hususundaki hassasiyetinin ve devletimizin kuruluşu esnasında bu manada aldığı tedbirlerin nedeni daha iyi anlaşılmaktadır.



Tabii anlayan varsa! Zira anladığını iddia edenlerin birçoğunun iddialarının onun icraatlarının mahiyetiyle alakası olmadığını da ne yazık ki görüyoruz…



Unutulmamalıdır ki bir toplumda bilerek veya bilmeyerek halkın değerleriyle oynamaya, onu zedelemeye kalktığınız veya bu zedelenmeye zemin hazırladığınız vakit, toplumda keskin kutuplaşmalara ve neticesinde toplumun bölünmesine yol açmanız kaçınılmazdır.



Nitekim millet olarak daha çok kısa bir süre önce böylesi kutuplaşmaların bir neslin yetişmiş evlatlarını nasıl biçtiğini acı bir biçimde tecrübe ettik!



Dolayısıyla, “aklın yolu birdir” prensibinin, aklın “doğru kullanılması” halinde geçerli olduğunu, bunun da en başta “sapla samanı karıştırmamıza” mani olacak doğru bilgi (ve bu bilgiyi doğru kullanmamıza vesile olacak “samimiyet”) ile sağlanacağını dikkate almak gerekir.



Bunu yapmadığımız müddetçe, “toplumsal mutabakatla” çözümünü umduğumuz ve bu manada yaptığımız tartışmaların, bugün olduğu gibi, kör dövüşünden öteye geçemeyeceğini unutmayalım.




20 Mayıs 2007

Hiç yorum yok: